Ruh dünyamızdaki depremlerde aramızdan kaldırılan ilim: HUŞÛ

"Arap Baharı, Pandemi ve Deprem. Siyasi, sosyal ve global yansımalarını bir yana bırakalım. Bu büyük olaylar, her birimizi küçük dünyasında ciddi bir Nefis Tezkiyesi’ne davet ediyor." Mustafa Körkün Tarhanacı yazdı.

Ruh dünyamızdaki depremlerde aramızdan kaldırılan ilim: HUŞÛ

İslam’la müşerref olmuş ABD’li bir gazeteci anlatıyor: “İslam’ın beni en çok etkileyen veçhesi, insanın iç dünyasındaki, Allah Subhanehu Teala’nın iradesine teslimiyetle sağlanabilen barış ve huzur hali üzerindeki vurgusudur. En feci işkencelere maruz kalmış bulunan ama yine de taşıdıkları sükûn ve sekînet halini bırakmayan Bosnalı Müslümanların nezaket, incelik, sadelik ve ihlaslarında işte bunu gördüm. Bu sekînet hali hayatımı daha bir kolaylaştırdı. Gündelik hayatımda ne zaman bir müşkilat ve sınanma durumu hissetsem veya geleceğe dair endişe ve korkuya kapılsam zihnim otomatikman Bosna’da tanıdığım kardeşlerin hatırasına, Cuma namazının o sükûnet ve birlik yüklü iklimine ve hepsinden önemlisi Kur’an’ın berrak ve teskin edici sözlerine gidiyor artık. İslam hayatıma büyük bir huzur ve güzellik getirdi. Hayatımın kalan yıllarını kendimi Allah’ın yoluna adayarak geçireceğim. Bosna ve Kosova’daki mescitlerin yeniden inşa edilmesine yardım etmek üzere yapabildiğim her şeyi yapma noktasında sözüm var kendime.”

İhtida nehri ne güzel akıyor. Fani dünyanın aldatan ve sahte zenginliklerinden nefislerini kurtaran, manevi iklimin iki dünyada bahtiyar edecek ebedi ve hakiki zenginliklerini keşfeden, taptaze Müslüman kalplerden esen huşû rüzgarları ile ruhani lezzetler ve kokular İslam topraklarına (!) dalga dalga ulaşıyor.    

Gönül dünyamızda havf ve reca dengesi mi bozuldu?

On yıldan fazla bir süredir coğrafyamızda Arap Baharı’nın yarattığı sosyal depremler, darbeler, savaşlar ve iç karışıklıkları devam ediyor. Yoğun mülteci göçü alan bir bölgede (Erzin-İskenderun) olduğumuzdan yaşanan travmalara yakinen şahitlik ediyoruz. Geçtiğimiz iki yıl boyunca tüm dünyada hayatı kilitleyen bir pandemi sürecinden çıkmaya çalışıyorduk ki bu sefer de Pazarcık depremi vurdu. Depremi Hatay’ın Dörtyol ilçesinde yaşadık.

Pandemide en yakın dostlarımdan biri hastaneden mesaj atıp “Yoğun bakıma giriyorum!” demişti. İki hafta sonra sabah namazına müteakip kız kardeşi, vefatını haber verdi. 6 Şubat saat 04.17’de depreme uyanınca kapı eşiğine yakın bir yerde şaşkınlık ve korku içinde 1,5 dakika kadar bekledik. Fazla sallanmasın diye elimizle duvarı tuttuk. Saniyeler içinde geçecek sanmıştık! Donakaldığımız küçük alan, sıkça namaz kıldığım yer olduğundan deprem anındaki görüntümüz secde ettiğim kısmın önünde zaman zaman gözümün önüne geliyor. Keşke hiç gitmese de gaflet uykusuna dönmesek…

Depremden ciddi bir yara ve hasar almadan kurtulduk. Daha çok yakın dostlarımızın kayıplarına üzüldük. Bir dostum Antakya’da ana babasını ve iki kardeşini kaybetti. İskenderun’da bir arkadaşımız kendisi, eşi ve beş çocuğu ile göçtü. Çocuklarımızın din dersi öğretmeni hayata veda ederken arkasında iki yetim bıraktı. Birkaç sokak altta apartmanlar boşalıyor, yıkım bekleniyor. Biraz daha aşağıda caminin yan tarafındaki enkaz kaldırılmış. Bir apartmandan yüz mevtanın çıktığı söyleniyor. Benzeri onlarca, yüzlerce hikâye... 6 Şubat’ta, 11 şehir ve 14 milyon insan ile aslında depremi Türkiye’de herkes yakinen yaşamış oldu. Memlekette hemen herkesin bir tanıdığı nedeniyle bir kaybı var.

Artçılar hepimizin kalbine dokunup hatırlatmalar yapıyor. Her biri ruh dünyamızda da depremlere sebep olan olaylar silsilesi ile Allah, bizleri sürekli ölümü tefekkür etmek zorunda bırakıyor. Depremi 04.17’de yaşadık, tevafuk o ki doğum günüm 17 Nisan (17.04). O anları yüreğimde canlı tutmak için sebepler arıyorum.

Şubat şehadet ayıdır. Yıllık izinlerini kullanarak her yıl İskenderun’dan Arakan’a mütebessim çehresiyle yardım götüren İlker kardeşimiz gibi, depremde şehit olduğuna inandığımız çokça güzel insanımızı kaybettik.

Sıcacık evimizin duvarları kara bulutlar gibi üstümüze üstümüze geldi. Sarsıntı şiddetlendiğinde “Ne oluyor buna!” dedik. Dini yalnız Allah'a has kılarak dualar ettik. O halde “zoraki samimi” yönelişten ibretle hayatımızda önemli değişimler gerçekleştirme zamanı. Çünkü geride kalan herkese arınmak ve yönelmek için önemli bir şans daha verildi. (Bkz Zilzal 3, Lokman 32, Ankebut 65) 

Celalî esmaların perdeleri arkasına gizlenen manevi çiçekler ne zaman açacak?

Arap Baharı, Pandemi ve Deprem. Siyasi, sosyal ve global yansımalarını bir yana bırakalım. Bu büyük olaylar, her birimizi küçük dünyasında ciddi bir Nefis Tezkiyesi’ne davet ediyor. Bu nedenle Said Havva’yı anmak istiyorum. Said Havva (rahimehullah) 1935 Hama doğumlu. Hama da bir Şubat ayında (2 Şubat 1982) Esad ailesince ağır bombardımana tutulmuş ve 40.000 civarında Müslüman şehit edilmişti. Said Havva, Şehit Seyyid Kutup gibi, hapiste geçirdiği yıllarda on ciltlik tefsirini yazdı.

Ümmetin birliği, İslam Devleti ve Allah yolunda cihat kadar İslam Tasavvufu da onun düşüncesinde çok ciddi yer tutmuştu. Müslümanların manevi eğitiminde tasavvufu bir model olarak kabul etti. Manevi eğitime dair tasavvuf temelli kitaplar ve yazılar kaleme aldı. Tasavvufun tartışmalı konularından uzak durdu, onun kalbi selamete ulaştıracak sahih bilgi ve yöntemlerini aktarmaya gayret etti, kalbin ihtiyaçlarına, gıdasına, hastalık ve ilaçlarına odaklandı.

İslam’da Nefis Tezkiyesi adlı kitabında İmam Gazali’nin İhya-u Ulumi’d Din adlı eserini merkeze alıyor ve oradan yaptığı alıntılarla ilgili kendi görüşlerini aktararak nefsin temizlenmesi ve kalbin arınması üzerinde derin tahliller yapıyor. Kalbin ihyasının, İslami hareketin ana meselesi olduğunu zikrediyor ve bu hususta çizdiği ana çerçevede, belli bir ilme ulaşmanın Müslüman kadına ve erkeğe farz olduğunu belirtiyor. Ona göre kalpte arzulanan ve ihtiyaç duyulan canlanma olmadığı sürece İslam memleketlerinde iyi yönde bir değişim de beklenemez.     

Hedeflenen canlanma huşûdur. Sahih hadislerde huşûnun, insanlardan ilk kaldırılacak ilim olduğu belirtiliyor. O halde ilk önce kalbin huşû bulması, Allah deyince ürperip titremesi, Allah’a duyduğu saygı ve korku ile edeplenmesi, sükûnet bulması, huzura kavuşması gerekiyor. Huşû kalpte olmayınca kalbin bozulması, hastalıklara düçar olması, dünya sevgisi ile dolması, arzuların kalbe galip gelmesi gibi haller vuku buluyor. İnsan mal, makam, şehvet ve şöhret peşinde koşmaya başlıyor. Din ve dünya işlerinde düzen bozuluyor. Çağımızdaki bozulmalara bir bakın!  

S. Havva: “Nefis Tezkiyesi, kalbi hastalıklardan temizleme ve sağlığına kavuşturma ilmidir. Bunun için ahiret alimleri, Allah’a yönelenlere ilk önce zikir ve hikmeti öğretmeye çalışır ki kalpleri dirilsin. Kalp dirilince onu kötü sıfatlardan arındırır. Bu kitabın bütün konuları sonuç itibariyle huşuyu gerçekleştirmeye yardım etmektedir.”

Hz. Peygamber (s.a.) “Çok kimseler var ki kıldığı namazın altıda, hatta onda biri de kendisi için yazılmaz. Ancak bilerek huzur ile kıldığı kısım yazılır.” buyurmuştur. Basralı Abdulvahid b. Zeyd şöyle demiştir: “Kul için ancak bilerek huzur ile kıldığı namazın sevabının olduğu konusunda alimler birleşti.” Öte yandan fetva makamları için bütün namazda kalp huzurunu şart koşmak mümkün değildir. Halkın çoğu tam bir kalp huzurundan acizdir. Huşû derece derecedir. Bu yüzden hiç olmazsa namazın az bir kısmında kalp huzurunun bulunması zarureti vardır.

Üstat kitabında, kalbe aydınlık verecek en mühim konuları seçerek detaylı bir şekilde tahlil ediyor. Allah’a doğru yürüyeceği yolda insanın huşû ilmine duyacağı ihtiyaç kadarını özetliyor. Öncelikle zamane alimlerinin bu konuda neler yapması gerektiğini belirtiyor, nefis temizliği için bilinmesi gereken ana esasları sıralıyor, şeytanın nefse giriş yollarını, kalbin hastalıklarını ve tedavi yöntemlerini anlatıyor. Kur’an’ın kalpte bırakması gereken tesire, Gazali’nin tefekküre dair çok güzel örneklerine yer veriyor. Kalbin çirkin hallerini ve güzel makamlarını tafsilatlı olarak izah ediyor. Dilin tam yirmi afetine değiniyor, güzel ahlak ve insanlar ilişkileri ile eserini tamamlıyor.   

Zelzeleli Zeminin Zikri

“Kalp ilim, hikmet, marifetullah, Allah sevgisi, Allah’a ibadet, Allah’ı zikirden zevk almak, Allah Teala’yı bütün arzuların üzerine tercih etmek ve bütün şehevi arzularına karşı Allah’tan yardım dilemek için yaratılmıştır. İstikametin güçlüğünden dolayı 24 saatte 17 kez “Allah’ım beni sırat-ı müstakime hidayet et!” diye dua etmek vacip olmuştur.”

Konu tezkiye olunca kitabın en önemli kavramı zikir. Resulullah’a (s.a.) tam ve eksiksiz uymak ancak bol zikirle mümkündür. Nitekim Allah Teala “Gerçekten Allah’ı, ahiret gününü arzulayanlar ve Allah’ı çok zikredenler için size Allah’ın Resulünde pek güzel bir örnek vardır.” (Ahzab Suresi, 21) buyurmuştur. Ahlaklanmada ilim ve zikir kadar yardımcı olan başka bir şey yoktur. Bir hadis-i kudside şöyle buyrulmuştur: “Beni zikrettiği zaman ben onunlayım.” Allah’la oturmayı artırdığın ölçüde sana yükselmeyi ikram eder.  

Said Havva, İslam’ın yayılması hususunda gayret gösterip İslam’ın sesini yükselten isimlerden bazılarını özellikle sıraladığı kısımda Said Nursi’yi de zikrediyor.

Ben de Said Nursi Hazretleri’nin 24. Söz’de, ilgili ayete atıfla fırtınalı denizle aynı mahiyette tuttuğu depreme dair veciz ifadeleri ile bitireyim: 

“Elbette gerektir ki Cenâb-ı Hakkı bir isim, bir unvanla, bir rububiyetle, ve hâkezâ, tanısa, başka unvanları, rububiyetleri, şe’nleri içinde inkâr etmesin. Belki, her bir ismin cilvesinden sair esmâya intikal etmezse zarar eder. Meselâ, Kadîr ve Hâlık isminin eserini görse, Alîm ismini görmezse, gaflet ve tabiat dalâletine düşebilir. Belki lâzım gelir ki onun nazarı, daima karşısında Hüve, Hüvallah okusun, görsün. Onun kulağı herşeyden قُلْ هُوَ اللهُ اَحَدٌ (De ki Allah birdir) dinlesin, işitsin. Onun lisanı Lâ ilâhe illâhû beraber mîzened âlem desin, ilân etsin.

İşte, Kur’an-ı Mübîn, اَللهُ لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ لَهُ اْلاَسْمَاۤءُ الْحُسْنٰى (Allah O’ndan başka ilah yoktur, isimlerin en güzeli O’nundur) fermanıyla, zikrettiğimiz hakikatlere işaret eder.

Eğer o yüksek hakikatleri yakından temâşâ etmek istersen, git, fırtınalı bir denizden, zelzeleli bir zeminden sor. ‘Ne diyorsunuz?’ de. Elbette ‘Ya Celîl, ya Celîl, ya Azîz, ya Cebbâr’ dediklerini işiteceksin.”

Mustafa Körkün Tarhanacı

YORUM EKLE