Perspektifini yitirmiş dilsiz pencereler

"Pencere aynı zamanda bir perspektiftir, bakış açısıdır insan için. Neden çiçeklerimizi pencerelerimizin önüne koyarız. Gözle pencere arasında yakın bir ilişki var. İkisi de saydam bir yapı." Turgut Akça yazdı.

Perspektifini yitirmiş dilsiz pencereler

İnsan dışa ve dışarıya açık bir varlık. Her daim çevresiyle iletişim halinde. Uzun otobüs yolculuklarında, tren yolculuklarında, hatta deniz ve hava yolculuklarında bile pencere kenarını tercih eder çoğunlukla. Kısa süreli toplu taşıma araçlarında bile pencere kenarıdır tercihimiz.

Evlerin dış dünyaya açılan kapılarıdır pencereler. Sonsuzluk hissi veren gökyüzünü, bulutları, iplik-iplik yağan yağmuru, rengârenk ebemkuşağını, avare avare inen kar tanelerini ilkin evinin penceresinden temaşa eder insan. Kar tanelerine tutunup tekrar tekrar iner yeryüzüne. Mavi gökyüzü ve denizin ton farkıyla oluşturduğu o ufuk çizgisi, ulaşamayacağı kadar sonsuzluk ve uzaklık hissi verir insana. Görünen sonsuzluğun bir sonunun olduğunu da ilkin insan evinin penceresinden tecrübe eder. “Her kemâlin bir zevali vardır” bunun farkına varır. Birbiri ardına ilişen dağları, dağların ardında nelerin var olduğu merakını habire kamçılar pencereler. Önünde uzun bir bozkır, rüzgârdan şekli her an değişen kızıl bir çöl. Gecenin karanlığında gökyüzünü salkım salkım süsleyen yıldızlar, kiremit çatıların üzerinden şehadet parmağı gibi semaya uzanan minarenin alem’ine düşen hilâl. Her sabah denizin durgun sularında yıkanıp taze ışıklarıyla, akşam kaybolan renkleri yeniden boyayan güneş. Pencerenin önündeki erkenci erik ağacının çiçek açması, sonra üzerine yeniden yağan kar. Daha gerilerde arz-ı endam eden ormanın bir an evvel kuytu yerlerinde açan o taze yeşil yapraklar. İnsanın içini okşayan bahar rüzgârı. Akşam kınalı parmaklarıyla uykuya yatan ağaçların yeşil örtüleriyle kollarını açıp hasret ve neşeyle kucaklaşmaları. Gözle göremediği rüzgâra kulaklarıyla şahit olması insanın. Varlığın sadece görmeye mebni olmadığının farkına varması. Erik dalına konan serçenin tedirgin hareketleri, rüzgâra binip raks eden sığırcık kuşları. Tekrar sararıp muma dönen ormanların yeniden grileşmesi ve ayrılık vakti… Bütün bunları insan ilkin evinin penceresinden tecrübe eder. Cismani varlık âlemine dair kevnî âyetlerin yer aldığı bu kâinat kitabıyla insan evinin penceresinde karşılaşır ilkin. Sırlarla dolu bu kâinat kitabının sayfalarını ilkin evinin penceresinde çevirir. Bu kevnî âyetler, onun iç âlemini ve ufkunu oluşturur. Mekânla, tabiatla, zaman mefhumuyla, mevsimlerle ilk ilişkiyi buradan kurar ve onları içinde beslemeye, büyütmeye başlar. Kendisi de o tabii peyzajdan beslenerek büyür gelişir. Bu uçsuz bucaksız âfâk’ta kendi anlamını anlamaya çalışır.

Müessir’ini tanıtan bir ayettir her eser. Kevnî, yani cismani varlık âlemine dair âyetlerin yer aldığı kâinat ile; kavlî, yani ifadeye, yazıya aksetmiş âyetlerden müteşekkil Kur’an; insanlığa okunması için lutfedilmiş iki kitaptır. “Cenâb-ı Hak, kâinatta sergilediği âyetleri Kur’ân ile, Kur’ân’da beyan buyurduğu âyetleri kâinat ile tefsir etmiştir.”

Pencere aynı zamanda bir perspektiftir, bakış açısıdır insan için. Neden çiçeklerimizi pencerelerimizin önüne koyarız. Gözle pencere arasında yakın bir ilişki var. İkisi de saydam bir yapı. Küçük bir pencereye dağları, denizleri âfâk’ı sığdırabiliyor göz. Bir de kalp gözü var insanın, kalbine açılan pencere. Gözle gördüklerini kalp penceresinden süzüp ona anlam yükler. Görünenin ardında asıl müessiri insan kalp penceresinden görür. O sebeple medeniyetimiz pencereye ehemmiyet vermiş, yapılaşırken; mahalleyi, şehri kurarken evlerin birbirini kapatmasına izin vermemiş, bunu bir kul hakkı olarak telakki etmiş. Ama biz bu çağda insanların pencerelerine, perspektiflerine getirip betondan duvarlar örüyoruz, gökdelenler dikiyoruz. Bodrum kat diye penceresiz ev modellerimiz var. Bir çocuk karşı binanın duvarına iliştirilen pis su tahliye borularına bakarak büyüyor, bir anne bir ömrü soluk, sarı, gri duvarlara bakarak tüketiyor. Bu çocuklar tabiatla, canlılarla, mevsimlerle, çevreyle ve zaman mefhumuyla, bu kevnî ayetlerle nasıl bir ilişki kurarlar? Hangi eserin müessirini ararlar?

Oysa çocuklar pencerede beklerler annelerini-babalarını. Bir anne pencerenin pervazına başını koyarak bekler evladının yolunu. Pencereler özlemdir, hasrettir, gözyaşıdır. Pencereden seslenilir komşuya; salam verilir, hâl hatır sorulur, belki sıcak bir tas çorba ikram edilir. Pencere bir umuttur bir hayat belirtisidir insan için. Bir süre perdeleri açılmayan pencere endişe verir komşularına. Pencereler aynı zamanda insanın hayal dünyasını oluşturur. İnsan pencereden bakıp uzaklara gider, belki bir iç yolculuğa çıkar, derin hayallere dalar. İnsan için bir tefekkür penceresidir pencereler, oradan bakar ve tefekküre dalar.

“Bir Kitabullah-ı âzâmdır serâser kâinat

Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar”

Pencereler hava raporlarını okuduğumuz ekranlardı bir zamanlar. Hava durumu hakkında bir tahminde bulunur, bir kanaate varırdık pencereden bakarak. Şimdi dijital ekranlardan alıyoruz hava raporlarını, tamamen edilgen bir vaziyette. Hava kötü filan diyoruz. Yağmurlu, soğuk ve karlı havaları “kötü” kelimesiyle ifade ediyoruz. Babam pencereden bakar; “hava bugün bulutlu, yağışlı, ayaz, soğuk” filan dedi. Duymamıştık kötü hava diye bir ifade. Hem kötü kelimesi bizde acıma duygusu için kullanılır. Kötü çocuk filan denilir meselâ. Kötü kelimesini bile acıma ve merhamet duygusuyla ifade etmişiz.

Bir Yılmaz Erdoğan şiiriyle bitirelim yazımızı;

Bugün hava kötü!
Şehirde türettik bu saçma, bu nankör lafı…
Yağmura kötü hava diyeni kuraklıkla terbiye eder Allah!
Kötü olan yağmurun varlığı değil, yokluğudur ey benim şehirde kendini şaşırmış aklım
Şairin bir yakıtı varsa; o da yağmurdur!
Ruhsallaşır gökyüzü,
Kelimeler ıslanır
Her aşk bir yağmurlu günle hatırlanır
İşler yolunda demektir köyde bulut…
Çünkü köyün mal sahibi topraktır
Ve toprak, Yaradan’ın hamuru hep biraz ıslak olmalıdır!
Su ve toprak bitmeyecek en büyük aşktır.

Turgut Akça


 

Yayın Tarihi: 12 Nisan 2022 Salı 10:00
YORUM EKLE

banner19

banner36