Özgürlüğün bedeli yahut özgünlük nimeti

"Peki, bizler ne derece özgür olduğumuz hakkında hiç düşündük mü? Günümüzde insanların özgür olduğundan bahsedilebilir mi? Ya da gerçekten özgür olmayı ister miydik?" Hafize İhtiyar yazdı.

Özgürlüğün bedeli yahut özgünlük nimeti

“Artık her şey yoluna girmişti, mücadele sona ermişti. Sonunda kendine karşı zafere ulaşmıştı. Büyük Birader’i çok seviyordu.” George Orwell’ın muhteşem yapıtlarından biri olan 1984’ün son satırları, hepimizi acı bir gerçekle yüzleştirmektedir: Özgürlük mücadelesinde çoğumuz kendimizi kaybedeceğiz ve benliğimizin otoritelere karşı verdiği mücadelede zafer otoritenin olacak. Nihayetinde sürünün bir parçası olmanın getirdiği huzur ve güven etrafımızı kuşatacak…

Peki, bizler ne derece özgür olduğumuz hakkında hiç düşündük mü? Günümüzde insanların özgür olduğundan bahsedilebilir mi? Ya da gerçekten özgür olmayı ister miydik?

Birey ve toplum

Özgür bir yaşam hepimizin ortak hayalidir. Kısıtlanmadan dilediğince yaşayabilme hürriyetine sahip olmak herkesin hakkı ve arzusudur. Nispeten bu olanakların bizlere sunulduğu varsayılsa da bireylerin ne derece özgür olduğu tartışmaya açık bir konudur. Bu mevzuyu kendi yorumuyla ele alanlardan biri; Amerikalı Psikanalist, Sosyolog ve Filozof Erich Fromm’dur.

Fromm’a göre özgürlük, kişinin toplumla olan göbek bağını kesmesiyle başlamaktadır. Bu bağ, insanın güvende hissetmesini ve bir yere aidiyet duymasını sağlayan şey olsa da bundan kurtulmayı başardığımızda bağımsızlık arayışımız ve farkındalığımız gelişir. Fakat bu süreç, soyutlanmış ve tek başına kalmış hissetmemize neden olur. Bağımsızlaştıkça artan kaygı, güçsüzlük ve yalnızlık ile baş etmemiz gerektiğinde ise önümüzde bir yol ayrımı belirir: Birincisinde kişi, kendi bağımsızlığından ödün vermeden hem kendisiyle hem de çevresiyle bir bütünlük sağlayarak özgürlüğe doğru ilerleyecek diğerinde ise bireyselliğini feda ederek özgürlüğünden vazgeçme pahasına toplumla bir olacaktır. Yalnızlıktan kaçmanın kişiyi kendisinden uzaklaştırdığı bu durum aynı zamanda oldukça zorlayıcıdır. Böyle bir yolda yürümenin bedeli kalabalıklar içinde yalnız kalmaktır. Bu yaşam biçimi görünüşte kaygıyı ve paniği yatıştırabilse de temelde sorun çözülmemektedir. Bunun bedeli, otomatik tepkiler ve zorunlu faaliyetlerle geçirilecek bir hayattır.

Fromm’un ifadesiyle insan özgürce yaşayamadıktan sonra biyolojik olarak canlı olsa da ruhsal açıdan bir nev’i robot gibidir. Kişisel yetenekleri gittikçe körelir, âdeta yaşamaktan kaçar hâle gelir ve çevresinden gelen yönlendirmelere açık bir şekilde hareket eder. Bu manipülasyonlara karşı savunmasız hâle gelmemizin ya da getirilmemizin en önemli sebeplerinden biri de çağdaş toplumlarda kişinin kendi hâline terk edilmesi, aciz, güçsüz ve önemsiz hissettirilmesidir. Koşullar, insanın yönetilmesini kolaylaştırmakta, bu durum da en çok yönetenlerin işine gelmektedir.

Totalitarizm

Özellikle totaliter yönetimler, insanların tektipleştirildiği, kişisel özelliklerin her türlü baskı ve dayatmalarla imha edildiği, devlete mutlak itaati gerektiren bir yönetim biçimidir. Tartışma hürriyeti olmayan bireylere baskı ve zorlamayla hükmedilmektedir. Özgürlük ortamından söz etmenin mümkün olmadığı bu diktatör yönetimlerin, Adolf Hitler, İdi Amin, Muammar Kaddafi, Kim Jong-un gibi birçok tarihsel örnekleri vardır ve bu isimler haklarında yazılmış çeşitli kitaplarda da ele alınmıştır. Örneğin, George Orwell’ın 1984 romanında diktatör bir yönetimin bireylere yaşattığı durumlar en çarpıcı örneklerle anlatılır. Benzer şekilde Machivelli, Prens kitabında totalitarizmin1 temel ilkelerinden bahseder. Bir belgesel olan  “How To Become A Tyrant?” ise toplumu yönetmek için liderler tarafından hangi metotların kullanıldığının örneklerini gözler önüne serer. Özgürlüklerin kısıtlanması, medyanın propaganda aracı olarak kullanılması, güvensiz bir ortam oluşturularak tek güvencenin otorite olduğunun hissettirilmesi, farklı görüşlerin ve özgün fikirlerin cezalandırılması, yeni nesillerin bazı çıkarlar doğrultusunda eğitilmesi vb. yöntemler belgeselde anlatılanların yalnızca birkaçıdır.

Özgürlükten kaçış

Peki, eğer seçme şansımız olsaydı, gerçekten özgür olmayı ister miydik?

İnsanlar, bağımsızlaşmanın ve bir şahsiyet oluşturmanın beraberinde getireceği izole durumu ve kaygıyı sürekli taşıyamazlar. Hür olmaya yönelik bir çaba gösteremeyip ilerleyemedikçe de özgürlüklerini tamamen feda ederek ondan kaçma eğilimi sergilerler, çünkü özgürlüğün bedeli ağırdır. Zorba bir yönetim biçimine maruz kalanlara sert yaptırımlarla bedel ödetilirken öte yandan her hâlükârda bireyin tüm eylemlerinin ve tercihlerinin sorumluluğunu üstlenmesi, sonuçlarına katlanmayı da göze alması gerekir. Ancak herkes bu cesareti gösterememekte, sürünün bir parçası olmayı yeğlemektedir. Bu akışa kapılma durumunu dünyanın birçok yerinde devlet rejimlerinden bağımsız şekilde de görebilmek mümkündür. Günümüzde özgürlükten en temel kaçış yolu, otorite konumundaki bir kimseye uyum sağlamaktır.

İnsanın otoriteye itaatinin hangi boyutlara ulaşabileceğini gösteren deneyiyle ünlü Milgram, bu durumu “Araçlaşma Kuramı”yla açıklar. Temelde insan, bir başkasının buyruğu altına girdiğinde kendini o iş için bir araç olarak görür. Böylece davranışlarından sorumlu hissetmez. Bu da itaati tahminimizden öte boyutlara taşıyabilir. Uyum Kuramı’na göre ise deneyimsiz ve yeteneksiz olan biri karar verirken daha çok grupla hareket etme eğilimini gösterir ve kararını grup hiyerarşisine bırakır.

Fromm’a göre de özgürlükten kaçarak topluma uyum sağlamak için kullanılan çeşitli baş etme mekanizmaları vardır.2

Bunlar yetkecilik,3 yıkıcılık ve robot uyumluluğudur (otomaton konformite). Robot uyumu mekanizmasını kullanan kişilerin toplumda her ortama göre renk değiştiren âdeta sosyal bukalemunlara dönmesi kaçınılmazdır. Bu kişiler, başkalarınca kabul edilip onaylanmaya kendilerini adamışlardır. Böylelikle yalnızlıktan ve soyutlanmaktan kurtularak diğer insanlarla birlikte olurlar ama bunun bedelini özlerini yitirerek öderler.

Kişinin kendini bilmesi neden bu kadar önemlidir?

Biyo-psiko-sosyal bir canlı olan insan, her açıdan birbirinden farklı özellikler gösterir. Bu çok yönlü ve karmaşık yapımız hem fizyolojik hem de psikolojik olarak bizleri eşsiz kılar. Ancak topluma bakıldığında herkesin birbirine benzediği, farklılıkların, özgünlüğün ve üretkenliğin git gide yitirildiği bunun yerine taklidin, sürü psikolojisinin hâkim olduğu bir anlayışın geliştiği görülmektedir.

“İnandıkları gibi yaşamayanlar, yaşadıklarına inanmaya başlarlar.” Kişinin davranışları, düşünceleri ve duyguları üzerinde etki gücü vardır. Bir noktadan sonra insan yaşadığı gibi düşünmeye başlar.

Çok yaygın bir psikoterapi tekniği olan Bilişsel Davranışçı Terapi’nin de uygulamalarının temel mantığı bu kabule dayanmaktadır. Düşünceleri değiştirilemeyen insanların önce davranışlarını değiştirmeye odaklanılır. Tüm bunların hepimizi, hayatlarımızı sorgulamaya davet etmesi kaçınılmazdır. Bugün geldiğiniz noktanın isteklerimiz ve tercihlerimiz doğrultusunda mı yoksa başkalarının arzuları çerçevesinde mi şekillendiğinin yanıtını herkes kendisinde aramalıdır. Böylece kişisel ve toplumsal açıdan insanın durumunun ve konumunun anlaşılması daha mümkün olacaktır.

Tektipleşme maliyeti

Öte yandan aynı kalıba girmeye çalışan insan topluluğunun üyesi her birey, bunun için birçok yönden kendini kısıtlamakta, zorlamakta ya da bastırmaktadır. Âdeta bir atomun başka atomlarla etkileşiminde kendi özelliğini kaybedip değişime uğradığı gibi günümüzdeki insanlar da kendilerinden vazgeçerek şartların gerektirdiklerini yerine getirmektedir.

Kendiliğini özgürce ortaya koyamayan bireyde bastırılan ve engellenen potansiyeller başka noktalarda semptom olarak kendini göstermektedir. Dolayısıyla bu uyumlu gibi görünen tektipleşme örtüsünün altından patolojik bir toplum çıkmaktadır. Kişinin esas kimliği ile yaşam biçimi arasındaki farklılık arttıkça çatışmalar, uyumsuzluklar ve psikopatolojik rahatsızlıklar da artacaktır.4 Açıklayamadığımız mutsuzlukların, tatminsizliğin ve huzursuzlukların altında kişinin özüyle sözünün çatışması yatabilmektedir.

Bunun tersi olarak düşünebileceğimiz, özgünlük anlamına gelen ve özgürlükle de bağlantılı olan “otantiklik” kavramı ise kendisiyle uyum içinde hareket edebilen referans noktası kendisi olan bireylerin bir özelliği olarak ele alınmaktadır. Otantik bireyler, güçlü ve zayıf yönlerini fark eden bunları kabullenen ve onlarla uyum içinde davranabilen kimselerdir.5

Bizi diğerlerinden ayıran ve kendimize özgü kılan zenginliklerimizi keşfetmenin ve daha otantik bir yaşam için gayret etmenin neticesi, şüphesiz daha hür bir yaşam olacaktır. İnsan önce kendini kendinden azat etmelidir. Özün açığa çıkması beraberinde özgürlüğü getirecektir. Otorite olarak konumlandırdığımız şey her ne ise onun tesirinden ya da toplumun etkilerinden kaçtıkça insan kendine kavuşacaktır. Kendini bilen biri ise yönlendirilen değil, topluma yön verebilen öncü bir şahsiyet olma hüviyetini kazanır. Esas özgürlük denilen şey de bu değil midir?

Hafize İhtiyar

Dipnot:

1 Bireysel özgürlüklere izin verilmeyen ve bireyin yaşamının tüm alanlarının devlet kontrolüne bırakıldığı yönetim

2 Erich Fromm, Özgürlükten Kaçış

3 Bir işi yaptırma veya yasak etme hakkı veya gücü, sulta, otorite

4 Duane P. Schultz, Sydney Ellen Schultz Theories Of Personality, 10. Edition, USA: Wadsworth Cengage Learning, 2012

5 Michael H. Kernis, Psychological inquiry, Toward a conceptualization of optimal self-esteem, 2003

Yayın Tarihi: 28 Ekim 2021 Perşembe 10:00
banner25
YORUM EKLE

banner26