Önce “söz” vardı

"Fahr-i Kâinat Efendimiz’in bizlere konuştukları hevâ ve hevesinden değil, şeriatımızın emirlerindendi. Bu nedenle mübarek ağızlarından çıkan her “söz”e kıymet verilirdi. O’nun fem-i muhsinlerinden çıkan sözler, ahlâkımızın, hukukumuzun, ictimaî hayatımızın derûnunda yer etti." Songül Anük yazdı.

Önce “söz” vardı

Önce söz vardı âlemde. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” nidasına “Belâ, Rabbimizsin.” diyerek kelam ile karşılık verdik. Bu konuşma “söz” ile başladı ve “söz” ile bitti. Rabbimiz ile biz kulları ile arasında meydana gelen bu diyalog bir ahitleşme idi.  Bu, bizleri farkındalığın zirvesine çıkaran  kulluğun mihenk taşına, ana merkezine ulaştıran bir antlaşmaydı.

Kelime-i şehadet, insanı iman dairesinin sınırlarına taşıyan bir şahitliktir. Bir sözden ibarettir belki ama kul olmanın, kulluğun özüne ulaşmanın yegâne şartıdır. Bu nedenle “Ben gönülden inanarak ve söz ile de tasdik ederek şehadet ederim ki Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur ve Muhammed  O’nun kulu ve elçisidir.” demek yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de “kavl-i sabit” yani “en sağlam söz” ve dahi “kelimetu’t tayyibe (en güzel kelime)” olarak nitelenmiştir. Nitekim “Sözlerin en güzeli Allah’ın kelamı, yolların en doğrusu, Muhammed’in yoludur.”1 Hadis-i Şerifi de iman esaslarımızın kelime-i şehadette zikredilen bu iki mihver etrafında döndüğünü beliğ bir şekilde ortaya koyar.

Kalbe en tesirli iki ulvî söz

Müminin kalbini iki ulvî damar besler. Bunlar, Rabbimiz Teâlâ’nın kelamı olan Kur’an-ı Kerim ve kelime-i şehadette kendisinin Allah Teâlâ’nın kulu ve son elçisi olduğuna iman ve şahidlik ettiğimiz Fahr-i Kâinat’ın sözleridir. Mümin, bu iki kavlin gerekliliklerine sadık kaldığı oranda kulluk kıvamına ulaşır. Bu iki damarı iyi beslemenin ve bu iki damara kan pompalamanın yolu ise güçlü bir Kur’an ve Sünnet bilgisine sahip olmaktan geçer. Hiç şüphe yoktur ki Kur’an’ın bilgisi de onu bizlere tebliğ ve beyan etmekle görevli olan Efendimizin yaşayışına sarılmakla, O’nun kalbinden yansıyan söz ve fiillerine uymakla gerçekleşir. Bu nedenle Allah Resülü’nün kalbinden damlayıp müminlerin kalbini sulayan o hidayet pınarının menbaı olan Hadis-i Şerifleri ve sünnete dair bilgileri rivayeten ve dirayeten bilmek, öğrenmek biz Müslümanların için mesuliyettir. Çünkü “söz” insanı bağlar.

O, kendi nefsinden konuşmazdı

Fahr-i Kâinat Efendimiz’in bizlere konuştukları hevâ ve hevesinden değil, şeriatımızın emirlerindendi. Bu nedenle mübarek ağızlarından çıkan her “söz”e kıymet verilirdi. O’nun fem-i muhsinlerinden çıkan sözler, ahlâkımızın, hukukumuzun, ictimaî hayatımızın derûnunda yer etti. 

Seyyidu’l Mürselin Efendimizin  sözlerinin, fiillerinin, bazı durum ve olaylar karşısında sükûtunu ifade eden takrirlerinin/onaylarının, o Şah-ı Resul’ün ahlâkî (hulkî) ve yaratılışına ait vasıflarının (hılkî) bizlere ulaştırıldığı rivayetlere “hadis” denir. Hadisler yapısal olarak metin ve sened olmak üzere iki ana unsurdan oluşur. Metin ve sened arasındaki ilişki, kökü asırlık, sağlam bir ağaca ve onun müsmir gövdesine benzetilebilir. Bir hadisin yapısındaki sened kök, metin ise onun müsmir gövdesidir. Hadisin senedi ne kadar güçlü ise metni ve metinden bizlere düşen o Cevamiu’l Kelim’in buyrukları kulluk dünyamızda o kadar yer eder. İşte bu nedenle muhaddisler bir hadisin Peygambere aidiyetinde ilk olarak haberi getirenlerin güvenirliğini aramış, isnadı “din” olarak görmüş ve “Bu ilmi kimden aldığınıza dikkat edin.” demişlerdir. Kim bilir belki de onlar bu ve benzer cümleleriyle “Sizler ‘söz’ alıp veriyor, nakilde bulunuyorsunuz, sözlerinizi iyilerden alın ve iyilere verin.” demek istemişlerdir.

Kalpten kalbe giden yol “söz”den geçer

Bir sözün kıymeti ve kalbe tesiri onu söyleyene duyulan güvenle doğru orantılıdır. Kalpten kalbe giden yol “söz”den geçer evet ama asıl tesir sözü söyleyenin hâlinde gizlidir. Bu nedenle bir hadis metninin tesir bırakıp bırakmamasında onu rivayet edenlerin durumu daima ön planda tutulmuştur. Muhaddisler “söz”ün kimden alındığına daima kulak kesilmişlerdir. Onların terminolojisinde geniş ve önemli bir yere sahip olan “bir hadisi veya bir sözü ilk söyleyene nispet etmek için senedinde yer alan ravilerin adlarını zikretme” anlamında kullanılan “isnad” da bu kulak kesilmenin bir neticesi olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü hadis ehli öncelikle kulaklarından beslenen kimselerdir.

Dinlemek ve söylemek birbirini tamamlayan eylemlerdir. Bir söyleyenin olduğu yerde dinleme eyleminden bahsedebiliriz. Hadis rivayetinde de hadisi söyleyen ve onu dinleyen birilerinin varlığı kaçınılmazdır. Bu da hoca-talebe ilişkisini meydana getirir. Hadisi sözüyle nakleden, şifahen veren hoca, talebeyi kulağından doyurur.

Şifa, şifahen nakledilende gizlidir

Hicri üçüncü asır hadis tarihinin “altın çağı” olarak kabul edilir. İkinci asra kadarki süreçte hadislerin sözlü olarak nakledildiğini gözlemlemek kaçınılmazdır. Ancak bu durum yazılı rivayetlerin hiç olmadığı anlamına gelmemekte, aksine yazılı rivayetlerin mevcudiyetine rağmen şifahî (sözlü olarak yapılan, sözlü) rivayetin daha çok ön planda olduğunu izah etmektedir. Nitekim Ashab-ı Kiramdan nakledilen bazı olaylar, onların ilk zamanlar hadisleri yazmaktan ve yazdırmaktan çekindiklerini, rivayet ettikleri hadisleri daha çok şifahî olarak naklettiklerini ve şifahî rivayeti desteklediklerini ortaya koymaktadır.

Sahabe-i Kiramın böyle bir tavır takınmalarında dönemin olayları ve kültürü çerçevesinde haklı ve anlamlı sebeplerinin olduğu da göz ardı edilmemelidir. Örneğin, tâbiin neslinin önde gelen şahsiyetlerinden biri olan Ebu Nadre Münzir bin Malik (v.108) ve yanındaki bir grup arkadaşı bir gün genç sahabilerin en fakihi olarak bilinen Ebu Said el-Hudrî’nin  yanına gelirler ve: “Biz hadisleri ezberleyemiyoruz, onu bize yazdırır mısın?” derler. Onların bu talebine Ebu Said şöyle cevap verir: “Hayır, yazdıramam. Resulullah bizlere konuşur, bizde O’nun söylediklerini ezberlerdik. Biz nasıl peygamberden ezberlediysek siz de öylece bizden ezberleyiniz.”2

Şimdi ve geçmiş arasındaki köprü: İcazet

Bu olaydan anlaşılmaktadır ki Fahr-i Kâinat’ı başlarında kuş varmış da onu uçurmaktan korkar bir hâlde hareketsiz ve pür dikkat dinleyen Ashab-ı Kiram, hadisleri yazılı bir şekilde rivayet etmekten ziyade Peygamberden aldıkları bu zengin mirası sözlü bir şekilde ağızdan ağıza aktarmayı çok kıymetli görmüşler, aradaki bağlantının söz ile gerçekleşmesini diğer yollardan üstün tutmuşlardır. Kalplerin şifasını Server-i Enbiya’nın fem-i muhsinlerinden çıkan sözlerde bulmuşlar ve aynı şekilde O’ndan aldıkları gibi nakletmenin gayretinde olmuşlardır. Bu gayret başta muhaddisler olmak üzere ulemânın hepsinde sözü sahibine dayandırmanın bir tezahürü olarak “icazetname” geleneğinin doğmasına zemin teşkil etmiştir.

“Gökkubbe altında söylenmedik bir söz kalmamıştır.” der eskiler. Söylenen bu sözleri zamanımıza taşıyan, şimdiyle geçmiş arasındaki köprü vazifesini gören icazet sistemi “bir âlimin ilmini isnadlı bir şekilde talebesine aktarması” manasında terimselleşmiştir. Bu sistem koca bir mirasın hem kavlen hem de hâlen aktarılması, bir hocanın rahle-i tedrisinden geçilmesi, talebenin ilmî ve ahlâkî terbiyeyle yoğrulması noktasında can suyu görevini ifa etmiştir.

Rabbimiz’den niyazımız bizleri böylesine mükemmel bir işleyişin parçası kılması ve bizlere rızası uğrunda hoş sadâ bırakan kullarından olmamızı nasip eylemesidir. 

Songül Anük

Dipnot:

1 Buharî, “Edeb” 70; “İtisam” 2; Müslim, “Cuma” 43

2 Hatib el-Bağdadî, Takyîdu’l-ilm, Mektebetu’l Asriyye, s. 37

Yayın Tarihi: 06 Şubat 2022 Pazar 09:00
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26