Murat Kapkıner Cennet'i yazdı

Neden insanlar Cennet’i illâ ve sadece ve ısrarla bir ‘mahal’ olarak düşlerler ki…

Murat Kapkıner Cennet'i yazdı

 

Malûmunuz, Müslümanlar arasında yüzyıllardır süren bir tartışma var: İnsan ne için inanır, ne için emir ve yasaklara uyar?

Bir bölük, davalarını naslarla ispat edip, “Cennet için” demiş, konuyu kesinleyen ayetleri sıralamışlar. Bazı imanı zayıflarla(!) karşılaştıklarında da  (Allah var) tenezzül edip bir milyon da mantıkî gerekçe sunmuşlar. Böylece Kelam ilmi gelişmiş ve bu konu Kelam (akait) kitaplarına da bilittifak girmiş. Bu bölük, ehl-i sünnet velcemaattır ve tarih boyunca ekseriyeti oluşturmuştur.Mehmed Zahid Kotku

Elan, son devrin Kelam kitaplarına göre de şu söz küfürdür, böyle söyleyen dinden çıkar: “Cennet cennet Dedikleri üç beş köşkle üç beş huri/ İsteyene ver sen ânı bana Sen’i gerek Sen’i”. Aynı kitaplarda maddelenmiş: “Küfr ü şenia sarihtir” (Edepsizce inkâr açıktır). (Ebussuud Efendi Fetvaları. Hazırlayan Ertuğrul Düzdağ) “Küfürdür; Allah’ı isterim dense dahi” (Mehmet Zahit Kotku Hz.).

Berikiler, “onlar cenneti istedi” diye kimseye kâfir dememiş

Bu dizeler biliyorsunuz, birkaç varyantı olsa da Yûnus’a izafe ediliyor. Şiirin kimin olduğu önemli değil, önemli olan tarih boyunca bütün dervişlerin inancının bu yolda olması. İkinci bölük de bunlar. İkinci bölük, anılan kelamcı ve fıkıhçılarca tekfir edilmişse de berikiler, “onlar cenneti istedi” diye kimseye kâfir dememiş. (Bu küçük fark birden aklıma geldi.)

Meseleye Fıkıh açısından bakınca gerçekten çok basit: Allah, Kitab’ında cenneti övmüştür, Allah’ın övdüğünü küçümsemek de küfürdür.  Bunu mahalle imamı bile bilir ve doğrudur.

Benim davam yüzlerce yıllık bu ihtilafı çözmek olamaz, olmaz; boyumu aşar. Ama bu susacağım anlamına da gelmez çünkü ben de müminim. Mesele doğrudan benim meselem. Onun için demem o ki kendi ‘hak’ inancımı söylemiş olacağım; ne söylemiş olursam olayım.

Aksekili Ahmed HamdiCennet Sevgili’nin ayaklarını bastığı yerin adıdır

Kur’an-ı Kerim’deki bütün Cennet/Cehennem ayetlerinin müteşabih olduğuna inanıyorum. Bu ayetlere aynen mübarek Aksekili Ahmed Hamdi gibi inanıyorum. Diyor ki: “Cenneti duvarları muhallebiden müteşekkil  bir yer; Cehennemi de yalımlardan ibaret düşlemek küfürdür.” (İslam Dini. İ.H.L.leri ders kitabı. Ahmed Hamdi Akseki. İlk dönem Diyanet İşleri Başkanlarından). Uzun zaman önce okudum bu kitabı; aklımda kalan bu.

Neden insanlar Cennet’i illâ ve sadece ve ısrarla bir ‘mahal’ olarak düşlerler ki…

Ve dikkat ederseniz, anılan şiirde de düalizm var. Şeriatçi, Kelamcının aynı ikiciliği: Bir Cennet var, bir de Allah. Halbuki esasen İslam inancının (ilahiyatta) ikiliğe tahammülü yok.  İki kesim de dese ki: “Cennet Sevgili’nin ayaklarını bastığı yerin adıdır. Cennet Allah’a yakınlık, Cehennem O’na uzak olmaktır”; kavganın çoğu biter:

İkilik yok birlik var

Yalnız bunda dirlik var

Yalnız bundadır felah

Lailaheillallah.

İnancın çetrefilli imtihanlarından biraz geçirilmiş olan kişi, (yukarda andığımız gibi) Cennet’in Allah’a yakınlık, Cehennemin de O’ndan uzak kalmak olduğunu yakinen bilir.

Sevgili beni çağırmış

Var olduğundan emin olunan fakat nerde olduğu bilinmeyen Kaf Dağı’nda, kimsenin nasıl olduğunu bilmediği bir Bahçe’de gene kimsenin bilmediği ama orada yaşadığından emin olunan bir Güzel yaşıyor olsa… Bütün dünya bu Güzel’e âşık olsa… Bir gün bu Güzel bütün dünyaya bir şekilde bir Mektup ulaştırsa…

Bu Güzel de Bahçe de, günlük konuşmada yalın kullanıldığında sadece kendilerini ifade etse. Yani harf i tarifliyse, maarifeyse. Açıklayayım:

On yıllardır Türkçede bir köklü cinayet işleniyor ve bizim dilimizde Arapçanın harfi tarif işlevini tersinden gören ‘bir’ sözcüğü zait sanılıp atlanıyor. Mesela spiker: “Şimdi Urfa türküsü dinleyeceksiniz” diyor. Bu, Urfa’nın bir tane türküsü vardır ve o söylenecek demektir. Halbuki söylenen herhangi bir Urfa türküsü. ‘Bir Urfa Türküsü’ dese doğru kullanmış olacak. Mesela gerçekten Urfa Divanı diye bir türkü vardır ve Urfa Divanı dendi mi sadece o akla gelir.

“Cumhubaşkanı resmi ziyaret için Srilanka’ya gitti.” Bu şu demek: bu ziyaretler rutindir, her gün, her hafta, neyse, herkesin bildiği, alıştığı ziyaret demektir.  Halbuki söylenmek istenen istisnai bir şey. “..bir ziyaret..” demesi lazım. Yani birinden, bir şeyden bahsederken önüne  ‘bir’ koymazsak o andığımız kimse veya şey herkesin bildiği biri veya şey olur.

Evet. Bahçe ve Güzel, birle beraber anılmayıp yalın hallerinde anıldıkları zaman herkesin aklına Kaf Dağı’ndaki Bahçe ve Güzel gelse…

Kaldığımız yerden devam edelim:

Güzel,  Mektub’unda dese ki: ‘Bahçe’me gelip bana kavuşmak istiyorsanız şu yolu izlemeyin; orada aslanlar, yırtıcılar var. Filan yolu da: dikenli tellerden, çalılardan geçemezsiniz. Şu yolun sonu denize açılır, orda kalırsınız vs.

Bahçe’me, dolayısıyla bana gelebileceğiniz selametli bir tek yol var, o da şudur deyip yolu tarif etse...

Tutalım ki bu Mektup üç farklı kişiye ulaştı. Biri sevinçle dedi ki: “Ne mutlu bana; akşam Bahçe’ye çağırıldım.” Bu kişinin sevincinin nedeni gerçekten Bahçe midir yoksa Sevgili mi. Neyi, kimi amaçlamıştır; otu sapı mı, Sevgiliyi mi. Ona sormak lazım.

Tutalım ki ikinci kişi de: “Ne mutlu bana; akşama Sevgili beni çağırdı.” Bu adama da: “Bre Kâfir sen Bahçe’ye gidecek olduğunu nasıl inkâr edersin” denir mi; Allah’ını seven söylesin lütfen.

Hele şu üçüncü: Mektup elinde deliler gibi sokaklarda koşturuyor: “Sevgili akşama beni çağırdı” diye çığlıklar atıyor. Ona, biri: ‘desene Bahçe’ye gideceksin’ dedikçe, o, “Ben Sevgili’ye kavuşacağım diyorum, sen hâlâ Bahçe diyorsun; ben n’edem bağı Bahçe’yi; yeter ki eli elimde olsun; kapı kapı dilenek dese…

Hani masal bu ya.

 

Murat Kapkıner yazdı

Güncelleme Tarihi: 02 Haziran 2012, 18:36
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
elif
elif - 7 yıl Önce

çok keyifli bir yazıydı. bu sözün küfür olarak görülmesi, o dönemdeki durum göz önüne alınarak değerlendirilse yeridir zannımızca... zaten yazının derdinin bir akaid kaidesi belirlemek olmadığı aşikar. teşekkürlerimizi sunarız... selam ile

banner19

banner13