Kulluğun Adanış Hâli

Varlık, ilâhî lütufla var olmanın adı, ilâhî verme eyleminin sonucudur. Allah Teâlâ’nın varlıkla bağı vahiy ile kurulur. Maksadı insan olan bu hususi iletişim, Allah’ın kelamı ile nebi yahut resul arasında başlar; tasdik edip itaat eden, örnek alan müminin kalbine ulaşır.

Kulluğun Adanış Hâli

Kul olabilirse insan, Rabbiyle iletişimi muhabbetle başlar ve üç kişiliktir; Peygamber sayesinde Rabbinin rızasına doğru, müstakim yol tutabilir.

Bu öyle bir örneklik olur ki kişiye, var olduğu müddetçe yollara düşürür, canla, malla, evlatla, her imkân ve nimetle, sabırla, sebatla, kötülük adına ne varsa vazgeçişle. O yolda öldürülürse şehid olur kul; serdengeçti1 derler böylelerine. Gönüllü ve gönülle Allah’a adananlar adsızdır. Yolda nimet bulan ve onu yalnızca dünyaya bırakmayan için Allah’a adadığı malın adı vakıf olur, Allah’ın Mülkü olarak nam salar, birre erer, ebediyet bulur. Evlat adanıp kabul edildiyse adı Meryem olmuştur, âlemlerin kadınlarına tercih edilen, bizzat Allah tarafından, nezdinde bir hasene-i nebât olarak yetiştirilen. Allah’a adanışın örnekliğini peygamberlerin ve nübüvvet mirasını sürdüren ailelerinin hayatlarıyla öğretir vahiy. Bunlar da Âl-i İmran Suresi’nde anlatılır.

Mushaf’ın Dilinden Âl-i İmran Suresi

Âl-i İmran Suresi, nüzulü bakımından Medine’de indirilen es-seb’u’t tuvel/Fatiha’dan sonra Mushaf’ta yer alan en uzun yedi surenin ikincisidir.3 Yaklaşık olarak 93. sure olarak, Hicretin üçüncü yılında Uhud Savaşı’ndan sonra inzal olunmaya başlanıp dokuzuncu yılda tamamlanmıştır.

Âl-i İmran Suresi’nin temel konusu, tüm peygamberlerin konumlarını ve sorumluluklarını da kapsayan niteliklerle birlikte, Tevhid dininin son elçisi Efendimizin  nübüvvetidir. 200 Ayet-i Kerime ihtiva eden sure, Din-i İslâm’ın son ve hak din oluşunu, Ehl-i Kitabın nübüvvet özelinde akide ve amel bakımından sapkınlıklarını müminlere açıklar. Surede, özellikle Uhud Savaşı’ndan sonra karşılaşılan Hristiyan muhataplara İsa’nın  Allah Teâlâ’ya nispeti hakkındaki ifratları, İsa Peygamber ve nesebiyle alakalı tefrit sahibi Yahudilere, iftiraları, bir peygamber olarak İsa’nın Musa’ya  ulaşan pak  nebevî nesebi anlatılarak cevaplar verilmiştir. Dolayısıyla surenin ismi 33. ayetinde yer alan ve İmran ailesi anlamına gelen Âl-i İmran adıyla anılmıştır.

Kur’an’ın Zehra’sı/Gülünden Bir Adanış Hikâyesi

“İki Zehra’yı, el-Bakara ile Âl-i İmran Sureleri’ni okumaya devam ediniz.”4 buyuran Efendimiz, surelerin müşterek lakabını zehra/gül olarak takdir etmiştir. Her iki sure muhtevalarında asıl mesaj olarak yer alan uluhiyyet ve nübüvvet konuları bakımından birbirini tamamlayıcı, hükümler bakımından Bakara Suresi’nde yer alan icmali hükümleri Âl-i İmran Suresi tafsil edici/açıklayıcıdır.

Hicret itibariyle Muhacir ve Ensar’ı bütünleştiren İslâm davası, ilk çetin sınavını Bedir Savaşı’nda başarıyla vermiştir. Ancak Bedir Savaşı esnasında Efendimizin hanesindeki güllerinden Rukiyye  vefat etmiştir. Ardından gelen Uhud Savaşı’nda can kayıplarıyla birlikte, Peygambere itaat ve ittiba bakımından denenen  müminler, Âl-i İmran Suresi 121-141. ayetlerde tasvir edilmiştir. İslâm Devleti’nin ilk toplu şühedasının verildiği bu ortamda, canları ve mallarıyla sınanan ve Efendimizin yaralanmasıyla sarsılan müminlere, Ehl-i Kitabın kendilerine peygamber olarak gönderilen İsa’ya ve nesebine karşı tutumları anımsatılmış, Efendimize ise bu imtihanlara ziyade olarak evladının vefatı sebebiyle İmran ailesi hatırlatılmıştır.

Âl-i İmran Suresi 35-37. ayetlerde anlatılan bu kıssanın nüzul sebebinin Efendimiz ile İsa  özelinde Allah hakkındaki tasavvurları yerilen Necran Hristiyanları arasında meydana gelen münazara olduğu rivayet edilmektedir. Heyetler yılı olarak bilinen Hicretin dokuzuncu yılında meydana geldiği aktarılan hadisede, Hristiyanların o dönemde mevcut İnciller’inde yer almayan bu ayetlerle, Efendimizin her türlü iftiradan berî olarak nübüvvet silsilesinin Son Peygamberi oluşu teyit edilmiştir. Bu dönemde henüz hayattayken çocuklarının vefatları ile nesep mirasçısı erkek evladı bulunmayışının, iman ve İslâm davası, tevhid neslinin devamı bakımından Efendimizin peygamberliğine, misyonuna ve devamına bir eksiklik getirmeyeceği, İsa’nın annesi Meryem’in  doğumuyla kendisine müjdelenmiştir. Nitekim Efendimizin kızı Rukiyye’nin vefatı sebebiyle oluşan hüznü, Uhud Savaşı hazırlığı döneminde, küçük kızı Fatıma Annemizin Ali Efendimizle izdivacı sebebiyle dağılmıştır. Âl-i İmran Suresi’nin nüzulünün tamamlandığı ve 35-37. ayetlerin de nazil olduğu rivayet edilen Hicri dokuzuncu yılda vefat eden diğer kızı Ümmü Gülsüm ve oğlu İbrahim’den sonra tarihin şahidliği göstermiştir ki Efendimizin ailevî nesebi torunları Hasan ve Hüseyin Efendilerimiz vesilesiyle, Fatıma  tarafından devam ettirilmiştir.5

Manası Açısından Âl-i İmran Suresi 35-37.  Ayet-i Kerimeler

Âl-i İmran Suresi 35-37. ayetlerde Rabbimiz “Hani İmrân’ın karısı, ‘Rabbim, karnımdakini azatlı bir kul olarak sana adadım. Benden olan bu adağı kabul et. Şüphesiz (Niyazımı) hakkıyla işiten, (Niyetimi) kemâliyle bilen Sensin Sen.’ demişti. Fakat onu (Kız çocuğunu) doğurunca, Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilici iken, ‘Rabbim, hakikat, ben onu kız olarak doğurdum. Erkek, kız gibi değildir. Gerçek, ben adını Meryem koydum. Ben onu da zürriyetini de o taşlanmış (Kovulmuş) şeytandan Sana sığınır (Sana ısmarlar)ım.’ dedi. Bunun üzerine Rabbi onu iyi bir rıza ile kabul etti. Onu güzel bir nebat gibi büyüttü. Zekeriyya’yı da ona (Bakmaya) memur etti. Zekeriyya ne zaman (Kızın bulunduğu) mihraba girdiyse onun yanında bir yiyecek buldu: ‘Meryem, bu sana nereden (Geliyor?)’ dedi. O da: ‘Bu, Allah tarafından. Şüphe yoktur ki Allah kimi dilerse ona sayısız rızık verir.’ dedi.”6

33-34. ayetlerde Allah’ın beşer arasından seçip âlemlere tercih ettiği Risalet zincirinin bir halkası olan İmran Ailesi’ni Efendimize ulaştıran bağ, zürriyet olarak adlandırılmıştır. 35-37. ayetlerde ise nesep ya da nübüvvet mirası olarak nitelenen bu bağın mutlak takdir, seçim ve bekasının Allah’a ait oluşu, sebebe muhtaç olmaksızın yaratılan İsa Peygamberin doğumuna da bir hazırlık olarak, annesi Meryem’in hatırasıyla anlatılmıştır.  O dönemde ömrü Allah’a kullukla geçirmek ve hizmet etmek üzere çocukların mabetlere adanması geleneği, İlâhî takdirle bir kız olarak doğan, kendisine “ibadet eden” anlamına gelen Meryem adı verilen, müstesna bir hanımla devam etmiştir. Hizmette, şeriat ve fiziki kuvvet bakımından üstün erkek çocuk kadar mahir olamayacağını düşünen annesini bu sebeple Rabbine karşı hüzne gark eden, diğer açıdan ise annenin arzusu olan erkeğin, Allah’ın arzusu ve bahşedişi olan kız çocuk gibi asla olamayacağı teslimiyetinin adı Meryem, Allah’ın hüsnü kabulüne mazhar olmuş, âlemlerin kadınlarına üstün kılınmıştır. Nebat-ı hasene ifadesiyle, dünyevi ya da dini bakımdan yetiştirilme kastedilmiş; Âdem’in, İsa’nın ve insanın topraktan yaratılışına bir nazire yapılarak, Meryem, bu bitirilenler içerisinden güzel bir bitki olarak tasvir edilmiştir. Allah’ın tarafından verilen rızkın nadide, hayranlık uyandıran bir hüviyette oluşu, kullanılan nekre/belirsizlik ifadesi sebebiyledir. Ayrıca 37.ayet âlimlerimiz tarafından evliyanın kerametinin delili sayılmış, Meryem  veliye kabul edilmiştir.7

Sonuç

Başlangıcından sonuna kadar Efendimize itaat vurgusunun farklı açılardan dile getirildiği bu surede müminlere, canları, malları, evlat ve eşleri, kalplerinde yer etmiş her şeyle imtihana tabi tutularak bu itaatin gereğini yerine getirmiş olacakları bildirilmiş, Allah’ın rızasını kazanma asıl hedef olarak gösterilmiştir. Dolayısıyla surede sahip olunan nimet ve imkânların kulluk şuurunca Allah’a ve Resul’üne adanması, müminler için kurtuluş reçetesi olarak sunulmuştur.

Akile Tekin

Hüma Dergisi, Ağustos-Eylül 2020, 5. Sayı

Dipnot:

1 “Serdengeçti (Serdengeçen) kavramı, Osmanlı’da savaşlarda en önde çarpışan birliklerin adı olup, önceleri akıncılar, daha sonra yeniçeriler arasından düşman içine dalan veya kuşatma altındaki kaleye giren fedailer için kullanılırdı.” Abdulkadir Özcan, “Serdengeçti”, DİA, 2009, 36: 554, 555

2 Âl-i İmran Suresi, 92

3 Abdulhamit Birışık, “Sure”, DİA, , 2009, 37: 538, 539

4 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Eser Kitabevi, İstanbul, 1942, 1: 146, 147

5 Kasım Şulul, İlk Kaynaklara Göre Hz. Peygamber Devri Kronolojisi (Tahlil ve Tenkit), İstanbul, İnsan Yayınları, 2003, 516, 517

6 Hasan Basri Çantay, Kur’an-ı Hakîm ve Meal-i Kerim, 15. Baskı, İstanbul, Elif Ofset, 1410/1990, 1: 44

7 Fahreddin er-Râzî, et-Tefsîru’l Kebîr Mefâtihu’l Gayb, Dâru İhyâi’t Türâsi’l Arabi, Beyrut, 1990/1411

Yayın Tarihi: 28 Aralık 2020 Pazartesi 19:06
banner25
YORUM EKLE

banner26