Kâinat kitabını okumak

Kâinat, âdeta açık bir Kur’an gibi önümüzde durmaktadır ve Allah’ın varlığının delilleri ve isimlerinin tecellileriyle doludur. Mehmet Deniz yazdı.

Kâinat kitabını okumak

Saat öğle ile ikindi arasında bir yerlerde pinekliyor. Ben balkonda pinekliyorum, birkaç sinek de korkuluklarda pinekliyor. Hava epey sıcak her şey adeta donup kalmış olduğu yerde, en ufak bir hareketlilik yok. Can sıkıntısı had safhada. Şairin "Kulunç gibi giriyor öğleden sonraları" dediği saatler. Bari diyorum biraz kitap okusam. Belki biraz canlanırım. Kitaplığa gidiyorum. Daha yoldayken düz yazıları eliyorum. Şiirlerin olduğu bölümün önünde durup şöyle bir bakınıyorum, Büyük Saat ilişiyor gözüme, Turgut Uyar’ın Büyük Saat’i. Üstü hafif tozlanmış, belli ki uzun süredir elime almamışım. Büyük Saat’le dönüyorum balkona. Sinekler yerinde yok, bir şeyler değişmeye başladı bile diye geçiriyorum içimden. Oturup sayfaları karıştırmaya başlıyorum.

Sayfa 131, “Yalanlı dolanlı alçak doğruca yaşanmamış bir/Bir gözsüz, kulaksız, elsiz, ayaksız güdük bir gün." Gerçekten de öyle bir gün diyorum. Can sıkıntım daha da artarak çeviriyorum sayfaları. 367,"Benim bir sevincim var, yüzün artık akşam/Bir çocuğun gülüşünü görüyorum, nereye baksam." Dönüp bir yerlere bakıyorum, hiçbir sevinç emaresi göremiyorum ortalıkta. Biraz daha karıştırıyorum sayfaları.135, “İkimiz birden sevinebiliriz, göğe bakalım/ Şu kaçamak ışıklardan, şu şeker kamışlarından...” Hayır, şiirle falan olacak iş değil bu deyip kitabı bırakarak şairin dediği gibi göğe bakıyorum. Tertemiz, masmavi bir yaz göğü var üstümde ve adeta nakış nakış işlenmiş bir pamuk yumağını andıran bembeyaz bir bulut.

“Allah, göğü ne güzel yaratmış, güzel yaratmakla kalmamış sonra almış onu bulutlarla bir güzel süslemiş” diye düşünüyorum ve bu düşünce, beni alıp yarım yamalak hatırladığım bir ayete götürüyor. Hemen telefonumdaki meal programından ayeti arıyorum. Ali İmran 191, "Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. ‘Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru’ derler.” Ayetten sonra biraz canlanır gibi oluyorum ve ayetin emriyle düşünmeye başlıyorum. Gökyüzü, bulutlar, yağmurlar, yağmurla hayat bulan envai çeşit nebatat, nebatatla beslenen envai çeşit hayvan… Her biri bir zincirin halkaları gibi peş peşe takılıp zihnime doluşuyor. Bütün bunlarla birlikte soluğu başka bir ayette alıyorum. Bakara 164, “Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allah'ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır." Kim bilir kaçıncı kez okudum bu ayeti. Biraz daha kendime gelir gibi oldum.

Karşıdaki şeftalinin yaprakları hafif kıpırdadı gibi. Fakat durmaya niyetim yok. Düşünmeye ve göğe bakmaya devam ediyorum. Az önceki beyaz bulut, karşıdaki ormanın üstünde kaybolmak üzere. Aklım delil sözcüğüne takılıyor ve delil sözcüğüyle ilgili ayetlere gidiyorum bu sefer. Ra'd, 3, “O, yeri yayıp döşeyen, orada dağlar, nehirler meydana getiren, orada her türlü meyveden (erkekli-dişili) iki eş yaratandır. O, geceyi gündüze bürüyor. Şüphesiz bunlarda, düşünen bir kavim için (Allah'ın varlığını gösteren) deliller vardır.”

“İşte bu kadar açık, işte bu kadar basit ve işte bu kadar gözümüzün önünde” diyorum Allah’ın varlığının delilleri. Ama biz yeterince göremiyoruz sanki veya bakmamız gerektiği gibi bakmıyoruz. Bir mucize gibi karşımızda duran onca delil, imanımızı niye artırmıyor diye düşünürken tam da bu noktaya işaret eden başka bir ayet çıkıyor önüme. Yûsuf 105, “Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki yanlarına uğrarlar da onlardan yüzlerini çevirerek geçerler."

Ayetten sonra sıkıntım tamamen geçiyor yerini mahcubiyete, utanca benzer bir duygu alıyor. Çünkü ayet bunu hepimize söylüyor. Evet belki yüz çevirerek geçmedik fakat olması gerektiği gibi bakmadığımız da ortada. Bu durumu biraz nankörlük olarak düşünüyorum ve oradan nankörlükle ilgili ayetlere gidiyorum. İbrahim 34, “O, istediğiniz şeylerin hepsinden size verdi. Eğer Allah'ın nimetlerini saymaya kalkışsanız sayamazsınız. Şüphesiz insan; çok zalimdir, çok nankördür. "

Bu kadarı yetiyor ayetlerin. Daha fazla devam etmeyeceğim. “Belki de bundan sonra meal okurken günde sadece birkaç ayet okuyup bütün gün onların üzerinde düşünmeliyim” diye geçiriyorum içimden. Az önceki bulut, ormanın üzerinde tamamen kaybolmuş, hafif bir rüzgâr oynatıyor şeftalinin yapraklarını. Ve ben aklımda türlü sorular göğe bakıyorum.

Acaba bugüne kadar sadece okuyup geçtim mi bu ayetleri, üzerinde hiç düşünmedim mi ya da yeterince anlayamadım mı? Neden her yağmur yağdığında aklıma ayetler yerine şiirler doluşuyor. Neden denize ve gemilere baktığımda aklıma kitap isimleri ve dizi replikleri geliyor? Bütün yaz boyunca fotoğrafını çektiğim onca çiçek, onca meyve kaç kere bir ayeti hatırlattı? Evet çok şükür inanıyoruz, evet kusurlu da olsa ibadetlerimizi yerine getirmeye çalışıyoruz ama sadece bu yaptıklarımız yetiyor mu ebedi bir saadeti ve Allahın rızasını kazanmaya? Allah, onca nimetini bizlere sunmuşken ettiğimiz şükürler, denizde bir damla gibi kalmıyor mu?

Kâinat, adeta açık bir Kur’an gibi önümüzde durmaktadır ve Allah’ın varlığının delilleri ve isimlerinin tecellileriyle doludur. Bize düşen; onu okuyabilmek, bunları görmek ve bunlar üzerinde düşünüp imanımızı arttırmak, Allaha bu nimetleri için şükretmektir.

Göğe bakmaktan buralara geldik, o hâlde yine göğe bakarak bitirelim.

"O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahmân’ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kere daha bak! Hiçbir çatlak (ve düzensizlik) görüyor musun?"

Mehmet Deniz

Güncelleme Tarihi: 21 Ağustos 2020, 14:25
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26