Kalbin en büyük işlemcisi

"Yaşadığımız bu çağda her günümüz, her saatimiz ve belki de her dakikamız değişime gebe. Güneş doğuyor ve gecenin karanlığı kendisini sabahın aydınlığına bırakıyor. Bir yerde doğum sevinci yaşanırken başka bir yerde ölümün verdiği ayrılık hasreti kucaklanıyor. Bir bahçede yazın gözlere keyif veren bir çiçek soladururken diğer köşesinde bir kardelen kışa merhaba diyor. Kâinat bize döngüsel bir değişimin içerisinde sabit bir dengenin varlığını sunuyor. Peki, ya insan? Bunca değişim içerisinde nerede ve dahası nasıl duruyor?" Hüma Dergisi'nden Songül Anük yazdı.

Kalbin en büyük işlemcisi

DAHA YENİ(!) VE DAHA FARKLI

Her gün daha yeni(!) ve herkesten farklı olma çığının gitgide büyüdüğünün ne kadar farkındayız? Normallerimizin yerini çoktandır (a)normaller aldı. Sürekli bir değişimi ve değişik olmayı arzuluyor günümüz insanı. Bu çağın yaşayanları olarak gözlerimizi kamaştıran ve aklımızı bulandıran bu değişimleri merhabalarla karşılıyoruz. Çünkü her birimiz bu çağın yeniliklerine ve içinde bulunduğumuz toplumun değişimine uzaktan yakından muhatap oluyoruz. Sözüm ona artık dünyamızda diğerkâmlığın yerini bencillik, zarafetin yerini kabalık, adaletin yerini zulüm, karşılıksız vermenin yerini beklenti içerisinde olmak, Allah için sevmenin yerini menfaat, sabrın yerini acelecilik, tahammülün yerini sabırsızlık alır oldu.

Sadece bu da değil, millî ve manevî değerlerimizin yeri de günden güne değişiyor. Örneğin öncesinde yaşlı bir kimsenin adımlarını geçmek kibir ve edepsizlik sayılır, ardınca yürünürdü. Çünkü bir gencin de nihayetinde varacağı yer yaşlılıktı. Damarlarımızda tevazu vardı ve daha da ötesi bugünün yarını vardı. Vasfı ne olursa olsun bir büyüğün yanında ayak ayak üstüne atılmaz, büyük yemeğe başlamadan küçük yemeğe elini sürmez, söz önce büyüğe uzatılır, ardınca “bardak” küçüğe sunulurdu. O nedenle atalarımız “su küçüğün laf büyüğün” demişti. Evlatlar anne-babanın adımları önünce yürümez, seslerini yükseltmez, bir “of” dahi demezlerdi. Büyükler küçükleri ezmez, onları çıkarları doğrultusunda kullanmaz, her daim yol gösterici ve çoğu zaman hatalarına karşı tahammülkâr olurlardı.

Bir saniye! Kafam karıştı, normaller mi anormal oldu, anormaller mi normal? Kanaatimce bu sorunun cevabı içimizde, her birimizin kendi içinde.

DEĞİŞİMLER KARŞISINDA

Peki, gelelim insana, bunca değişim karşısında nerede ve nasıl duruyor?

Denilir ki: “Vakitlerdeki hakların kazası mümkünken vakitlerin haklarının kazası mümkün değildir.”[1] Vakitlerdeki haklar, Rabbimizin yapılmasını emir buyurduğu taatlerdir. Beş vakit namaz, Ramazan ayında tutulan oruç, şartlar sağlanıyorsa zekât, hac ve diğer ibadetler gibi. Bu ibadetlerin kazası fıkhî olarak mümkün kılınmıştır. Vakitlerin hakkı ise onlarda yani kişinin içinde bulunduğu zaman dilimi içerisinde Yüce Allah’ın murakabesi ve müşahedesi ile meşgul olmasıdır. İşte bu kaybın kazası yoktur. Çünkü geçip giden hiçbir saniyenin geri alınması mümkün değildir. Vakitlerin hakkı ki kulun her saniye Rabbinin gözetiminde olduğunu bilmesi; zikir, fikir, hissî ve manevî hizmette, işin özü kulluk yolculuğundaki her saatinin hakkını vermesidir. Böyle bir insan yaşadığı çağın debdebesi karşısında, karşılaştığı handikaplar içerisinde, normallerin anormalleştiği, anormaller hâllerin normal görüldüğü bir zeminde durumları doğru bir şekilde değerlendirebilir. Onun normal ve normal olmayan algısını yalnızca ve yalnızca Hakk Teâlâ katındaki karşılığı belirler. İşte tüm bunların merkezinde bir mekanizma ve o mekanizmanın yaptığı iş öne çıkar. Nazargâh-ı ilâhî olan “kalp” ve kalbin en büyük işlemcisi “niyet”.

EN BÜYÜK İŞLEMCİ: NİYET

Fahr-i âlem Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir Hadis-i Şerifinde şöyle buyurmuştur: “Yapılan işler niyetlerine göre değerlenir. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır. Kimin niyeti Allah’a ve Resulü’ne varmak, onlara hicret etmekse eline geçecek sevap da Allah’a ve Resulü’ne hicret sevabıdır. Kim elde edeceği bir dünyalığa veya evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa onun hicreti de hicret ettiği şeye göre değerlenir.”[2]

Doğru ya da yanlış, hak ya da bâtıl, iyi ya da kötü, güzel ya da çirkin, normal ya da (a)normal tüm bunların tek mihenk taşı vardır ki o da Allah Teâlâ’nın baktığı ve biz kullarına da bakmayı emir buyurduğu yerdir, şeriatının çizgisidir. Çağın normalleştirmeye her zamankinden daha yakın olduğu faiz, Hakk Teâlâ katında anormal olduğu içindir ki bir mümin değil bankanın kapısından “gönülle” girmek, sokağından dahi geçmez. Anne-babaya saygı ve itaat her zamankinden daha alaşağı edilen duygular olduğundandır ki bu zamanın insanı tarafından cennete ve cehenneme daha fazla yakınlık ya da daha fazla uzaklık sebebi olarak görülür. Aldatmak, herkes yapıyor diye değil Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Aldatan bizden değildir.”[3] buyurduğu için gönüllerimize uzaktır. Verilen her nefes büyük sermaye kılındığından ve ihsan edilen her nimetin hesabının sorulacağına olan inancımızdandır ki bu zamanda evlerin aslî ihtiyacı gibi gösterilen televizyon mümin bir yuvanın ev eşyası listesinde genişçe yer etmez. Evlerde yer etse de kumandanın ayarı müminin elinde olur.

SINIRLAR BELLİDİR       

Seyyidu’l Enbiya Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurur ki: Helal olan şeyler belli, haram olan şeyler bellidir. Bu ikisi arasında, birçok kimsenin bilmediği şüpheli hususlar vardır. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa dinini ve ırzını korumuş olur. Kim de şüphelileri işlerse zamanla harama düşer.”[4]

İnanan gönüller için Kur’an-ı Kerim’den daha doğru bir yoldaş, Hadis-i Şeriflerden daha sadık bir arkadaş yoktur. Çünkü bu ikisinde zaman ve zemin ne olursa olsun, şartlar ne kadar değişirse değişsin her şeyin hükmü saklıdır. Normalin de anormalin de…

Songül Anük

Hüma Dergisi, Sayı:19

Dipnot:


[1] İbni Ataullah el-İskenderî, Hikem-i Atâiyye, 191. hikmet

[2] Buharî, “Bed’u’l Vahy”,1

[3] Müslim, “İman”, 164; “Fiten”, 16

[4] Buharî, “Îmân”, 39

Yayın Tarihi: 01 Kasım 2022 Salı 11:30 Güncelleme Tarihi: 01 Ocak 2023, 22:40
YORUM EKLE

banner19

banner36