İnsanların içinde, insanlardan bir insan olmak

"Bir yerden gelen, bir yerde olan ve bir yere giden insanoğlunun hayat sürecine kitle hareketleri nazarında toplumsal açıdan bakabileceğimiz gibi tekil manada ve bireylerin nezdinde ayrı bir yolculuk olarak da bakabiliriz." Hafize İhtiyar yazdı.

İnsanların içinde, insanlardan bir insan olmak

Sınırlanmış, özgürlüğü kısıtlanmış, sıkıştırılmış belki de çokça bastırılmış hissettiğimiz bir süreçten “yeni normal” bir hayata salınıverdiğimiz şu günlerde bir parça yazıyla soluklanmak isteyenler burada mı? Öyleyse gelin, birlikte biraz bizden konuşalım.

Büyük eşyalardan, kaba gösterişten, maddî ve manevî her türlü esaretten kaçarak; esfel-i safilinden eşref-i mahlûkata uzanan yolun yolcularına, tek bir gaye için halk edilen varlığını bir metaa indirgemeksizin sürdürebilenlere, enaniyetten emanet şuuruna eren ve ebedî huzurun tadının ancak sonu olmayanda aranacağını bilen ilim ve kalb mücahidlerine, uhreviyatı ve baki olanı şiar edinmiş, fikrî ve ruhî inceliklerin zarif insanlarına selam ile.

“İnsan, eşref-i mahlûkattır derdi babam.

Bu sözün sözler içinde bir yeri vardı.”1

İnsana bir bakış

Bu yazılanların bana, size, bize dair; hülasa kâinatın yaşayan kitabı insan hakkında yalnızca bir noktadan ibaret olacağı aşikârdır.

Bir yerden gelen, bir yerde olan ve bir yere giden insanoğlunun hayat sürecine kitle hareketleri nazarında toplumsal açıdan bakabileceğimiz gibi tekil manada ve bireylerin nezdinde ayrı bir yolculuk olarak da bakabiliriz.

Her insan bir yerde, grupta ya da başkalarıyla bir arada göründüğü herhangi bir şeyde bulunsa da beraberinde yalnızlığını ve biricikliğini de götürür. Bu topluluk içindeki tekillik durumu her birimize bambaşka kimlikler verir. Böylelikle insanın eylemleri çeşitlenir. Bu, hayatı da çeşitlendirir. Benzer ihtiyacı karşılayan binbir türlü şey vardır ve herkes farklı tercihlerle bunu giderebilir. Aynı dünyada belki de aynı kültürde  hatta aynı evde yaşayan insanlar olsak bile tek bir olay hakkında herkesin gösterdiği tepkiler bambaşkadır. Bu durum bir zenginlik ve verimlilik olarak görülebileceği gibi kimi zaman çatışmaların ve anlaşmazlıkların da kaynağıdır. Dolayısıyla yeryüzündeki insan sayısı kadar fikir vardır desek yeridir. Aklımıza günlük yaşamdan birçok örnek gelirken insanın bu yönü, ders niteliğindeki kimi fıkralara da konu olmuştur.

Bir gün Nasrettin Hoca’yla oğlu birlikte köye gidiyorlarmış. Hoca, oğlunu eşeğe bindirip kendisi yürümeye başlamış. Karşıdan gelenler oğlunu göstererek: “Aksakallı adam yürürken bacak kadar çocuk eşekte gidiyor. Zamane çocuğu işte!” demişler. Hoca sonra oğlunu indirip eşeğe kendisi binmiş. Bunu görenler de: “Koca adama bak! Bu sıcakta küçücük çocuğu yürütüyor. Hiç insafı yok.” demişler. Bunu duyan hoca oğlunu da eşeğe bindirmiş. Bu sefer “Zavallı hayvan! Neredeyse düşüp ölecek. Hiç acımadan üstüne iki kişi binmiş.” demişler. En sonunda hoca da oğlu da eşekten inmiş. Eşek önde, onlar arkada yürümeye başlamışlar. İnsanlar arkalarından: “Amma aptal adammış bu hoca. Eşek bomboş gidiyor, kendisiyle oğlu kan ter içinde kalmış yürüyorlar.” diye söylenmeye devam etmişler. Hoca artık dayanamamış: “Oğlum, gördün mü, her kafadan bir ses çıkıyor. Şu dünyada kimseyi memnun edemezsin. İnsanların dilinden kurtulamazsın. En iyisi kimseye kulak asmadan kendi bildiğinden şaşmamaktır.” demiş.

Bu kısa ama etkili kıssadan da anlaşılacağı üzere kimsenin birbirine benzemediği ve kendine has olduğu bir hayatta başkalarının beklentilerine göre hareket ederek yaşamanın sonucu o köye bir türlü varamamak olacaktır.

Ne umduk, ne bulduk

Nasıl gideceğinden tutun nereye gideceğine kadar eylemleri çevresi tarafından tayin edilen kimseler ne kendilerini ne de bir başkasını tatmin edebilirler. Bu durum hem bu “ânı” hem de geleceğimizi, sonuç olarak biricik hayatımızın emellerini etkiler. Nihayetinde bize yapmak isteyip yapamadıklarımızın olmak isteyip de olamadıklarımızın pişmanlıkları kalır. Bu umulan ve olunan kişi arasında ne denli fark varsa ruhsal anlamda sorunlar yaşama ihtimalimiz de o derece artacaktır. Carl Rogers buna ideal ve gerçek benliğin çatışması demektedir. Kişiliğimizin gelişimi ya da psikopatolojisi, farkında olduğumuz ve algıladığımız yaşantılardan oluşan gerçek benliğimiz ile olmayı arzuladığımız benliği temsil eden ideal benlik arasındaki ilişkilere bağlıdır. Rogers’a göre ne geçmiş ne çevre ne de bilinçdışı güçler insanın üzerinde kontrol edici bir etki oluşturabilir. Bunu sağlamak için en önemli etkenlerden biri farkındalığımızı geliştirmektir. Çünkü kişinin kendine yönelik farkındalığı, davranışlarının en önemli yordayıcısıdır.2

Farkındalık

Her ne olursa olsun etkilenen de etkileyen de bizizdir. İnsan olmak bizi mesul kılar ve bu da davranışlarımız üzerinde belli bir farkındalığa sahip olmamızı gerektirir.

Farkında olmanın kimi zaman dayanılmaz bir zorluğu vardır. Âdeta insan uyandıkça sırtındaki yük de artar çünkü yaşanan her an, nereden geldiğinin ve nereye gideceğinin şuuruyla kavranır. Ancak bu çabanın meyvesi; neyi, niçin yaptığını bilen ve etrafına nizam veren bir kişi olmak; Rogers’ın tabiriyle ise otantik olmak olacaktır. Bu durum bizi “öylesine” yaşamaktan, anlamlı bir ömür sürmeye davet eder. Bu arayışta belki de her şeyden önemlisi başkalarının bakışları üzerimize değdiğinde yürüyüşümüzün değişip değişmeyeceğidir. O köye varanlar, ayakları titremeyenler olacaktır.

Hafize İhtiyar

Dipnot:

1 “Amentü”, İsmet Özel

2 Duane P. Schultz, Sydney Ellen Schultz, Theories of personality (10. Edition), United States of America: Wadsworth Cengage Learning, 2012

Yayın Tarihi: 15 Aralık 2021 Çarşamba 09:00
YORUM EKLE

banner19

banner36