İman insanı insan eder, belki insanı sultan eder

Şu geçici fani dünyanın sevinçleri de üzüntüleri de geçicidir, o yüzden asıl kazanç, baki olan ahiret yurduna azık biriktirmektir. Yusuf Karagözoğlu yazdı.

İman insanı insan eder, belki insanı sultan eder

Kazanmak deyince hemen akla ahlak - karakter kazanmak, kültür - medeniyet kazanmak, para - mal -servet kazanmak, şan - şöhret - iktidar kazanmak, eş - dost - arkadaş kazanmak, başarı - ödül kazanmak, tecrübe kazanmak gelir. Bunun tam tersi de olabilir dürüstlüğümüzü - samimiyetimiz –fedakârlığımızı; malımızı - servetimizi, eşimizi-dostumuzu, itibarımızı - saygınlığımızı - prestijimizi kaybedebiliriz. Saydıklarımın tümü doğal hayatın seyri içerisinde olacak olanlardır. Yaşadığımız bu hayatta kazanmak doğal olduğu gibi kaybetmek de doğaldır. Şu geçici fani dünyanın sevinçleri de üzüntüleri de geçicidir, o yüzden asıl kazanç, baki olan ahiret yurduna azık biriktirmektir. Mühim olan takvalı olma, adaletli olma, iyiliği emretme kötülükten nehyetme, cihad şuuru, kul hakkını muhafaza, infak bilinci, güzel ahlak sahibi olma, helal rızık için gayret, hayırlı ilim talep etme, devamlı zikir ve tefekkür halinde olma, ihlas ve samimiyet, vefa ve sadakat, nimete şükür belaya sabır, mukadderatına rıza gösterebilme vb. kazanımlara sahip olma arzu ve çabası içinde olmaktır. Bu manevi kazanımlar yanında maddi kazanımlarımız da olacak tabii ki. Bir yandan ahirete çalıştığımız gibi dünyadan da nasibimizi unutmayacağız. Ama ne yazık ki insanlar, bu saydığım ebedi hayata dönük manevi kazanımları es geçip sanki sadece dünya için yaratılmışçasına yalnız maddi kazanımları elde etmek için var gücüyle çalışıyorlar.

Anne karnında dünyaya gelen herkes çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve yaşlılık dönemlerinden geçtikten sonra ecel vaktini doldurup ölümle kabir toprağına girer. Aynı insanoğlu çocukluk dönemini bitirip gençlik çağına gelince kendine ait hedefler ve planlar yapar, neticede Allah’ın takdir etmesiyle kimisi üniversiteyi bitirip doktor, mühendis, öğretmen vb, meslek sahibi olur; kimisi serbest ticaret yapıp iş adamı olur; kimisi tarım ve hayvancılıkla uğraşır; kimisi araba tamir ustası kimisi lokantacı vesaire olur; sonuçta herkes yeryüzünde rızkı peşinde koşar, kimse aç kalmaz, yırtıcı hayvanların, gözle görülmeyen bakteri ve virüslerin, yer altında ve denizlerde yaşayan daha bilmediğimiz nice canlının rızkını veren Rezzakul Âlem olan Cenab-ı Zülcelal Hazretleri hiç insanı rızıksız bırakır mı? Tabii ki aç bırakmaz, ama mal ve servet yarışına giren bencil ve egoist insanların gözünü hırsı bürümüş, kendi kardeşlerini bile rakip görüyorlar. Mezardaki ölülerin hesap veremediği konuda hayatta olan diriler birbirine düşman kesiliyorlar. Kendine takdir edilene razı olmayan, tevekkülün ipini elden kaçıran doyumsuz nefislerin esiri oluyorlar. Maddenin kölesi olan böylesi ruhlara tesir etmek ve esir olmuş gönülleri fethetmek mana âleminin ulvi ve mukaddes ilkelerine yapışmakla olur. Yoksa ahireti için çalışmayan, kendisine emanet edilen ruhu kirleterek bu dünyadaki nasibi sadece hayvanlar gibi yiyip içmek olan insanın ahirette hüsrana uğrayacağı ayan beyandır. Hiç düşündük mü acaba?

Bir meslek kazanmak için gençliğimizi yani ömrümüzün en değerli zamanını harcıyoruz, daha sonra evlenip yuva kurduktan sonra çocuk sahibi oluyoruz, biraz zaman geçtikten sonra da yaş kemale erince, emekli olup sefasını sürelim derken hastalıklara müptela oluyoruz. Çoğu kez kazandıklarımızı yemek nasip olmuyor bile, tüm gücümüzü ve zamanımızı para kazanmak için harcıyoruz, para kazandığımızda da sağlığımızı kaybediyoruz. Ancak bundan daha önemlisi kimi zaman bir makam ve mevkiye gelmek için karakterimizden ödün veriyoruz, kimi zaman değerlerimizden taviz veriyoruz. Demek istediğim dünya istikbali için farklı bir benliğe giriyoruz,  amaçlarımızı ve gayelerimizi değiştiriyoruz, yürüdüğümüz yolu ve yol arkadaşlarını terk ediyoruz. Değersiz ve fani şeyler için değerli ve baki şeylere sırt çeviriyoruz. Bazen yaptığımız veya yapacağımız hatalar telafisi güç ve imkânsız zararlara neden olur. Hem kendimize hem içinde bulunduğumuz camiaya hem de dine zararı dokunur.

Bununla alakalı olarak iki tane ibret verici hadise karşımıza çıkmaktadır. Birincisi Uhud gazvesinde savaşın en kızıştığı anlarda okçuların emre uymayarak yerlerini terk etmesi, ikincisi Talut’un askerlerinden bazılarının (çoğuna yakını) emre uymayarak nehirden kana kana içerek savaştan geri kalmaları. Birinci hadisede Uhud savaşında Abdullah b. Cübeyr komutasında elli okçu görevlendiren ve onlara “Ne şart ve durum olursa olsun asla burayı terk etmeyeceksiniz. Bizlerin cesetlerinin yaban kuşlar(akbabalar) tarafından parçalandığını görseniz bile yerinizi bırakmayacaksınız.” 1 talimatını veren Hz. Peygamber (A.S)’in emrine uymayan okçuların yerlerini terk etmesi ve ganimet toplamaya kalkışmaları sonucunda müslümanlar çok büyük kayıplar vermiş ve Hz. Peygamber (A.S)’ e itaatsizliğin bedeli ağır olmuştu. Bu vakıa ayet-i kerimede şöyle anlatılmaktadır: "Hani sen sabah erkenden ailenden ayrılmıştın, savaşmak için müminleri mevzilere yerleştiriyordun. Allah her şeyi hakkıyla işitendir, bilendir. O zaman sizden iki bölük, Allah onların velîsi olduğu halde bozulup çekilmeye yüz tutmuştu; müminler yalnız Allah’a güvensinler. " 2 İkinci hadisede Talut’un ordusundan emre itaat etmeyip nehirden bir avuç sudan fazla içenlerin susuzlukları arttı, savaşacak mecalleri kalmadı, yere yığılıp kaldılar; emri itaat edenler ise, bir avuç su ile yetinerek Calut ve ordusunu bozguna uğrattılar. Ayet-i kerimede bu konu şöyle anlatılmaktadır:"Talut orduyla birlikte ayrıldıktan sonra, "Doğrusu Allah sizi bir ırmakla deneyecektir, ondan içen benden değildir, onu tatmayan eliyle sadece bir avuç avuçlayan müstesna şüphesiz bendendir" dedi. Onlardan pek azı hariç, sudan içtiler. Kendisi ve kendisiyle olan inananlar ırmağı geçince, "Bugün Calut ve ordusuna karşı koyacak gücümüz yok" dediler. Kendilerinin Allah'a kavuşacağını bilenler ise: "Nice az topluluk çok topluluğa Allah'ın izniyle üstün gelmiştir, Allah sabredenlerle beraberdir" dediler. " 3

Bizler de bu iki hadiseden ibret alıp bunu hayatımıza yansıtalım inşallah. Bugün savaş alanlarımızı terk ediyor, savaşıp bedel ödemekten korktuğumuz için meydanı düşmanlarımıza bırakıyoruz. "Yoksa Allah, içinizden, cihad edenleri belirtmeden ve sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi zannettiniz?" 4 Yine bu ayetteki manaya yakın başka ayetlerde şöyle buyurulmaktadır: "Yoksa sizden öncekilerin çektikleriyle karşılaşmadan cennete girebileceğinizi mi sandınız?" 5, "İnsanlar sadece iman ettik demekle bırakılıp imtihan edilmeyeceklerini mi sanıyorlar?" 6 yani konunun hülasası hidayet önderleri olan peygamberler, peygamberlerin varisleri olan âlimler, sıddıklar ve şehidler nasıl din düşmanlarıyla harbedip bu din uğrunda sıkıntı ve eziyet görmüş, sabredip işkenceye katlanmışlarsa biz de onlar gibi sıkıntı ve eziyetlere katlanmıyorsak din düşmanlarıyla hem kılıçla hem de kalemle mücadele etmeyi göze alamıyorsak kusura bakmayın aynı cenneti istemeye yüzümüz olmamalı. Eğer söz konusu islam dini olduğunda ünvanlarımızı, makam-mevkilerimizi, ailemizi bir kenara koyamıyorsak, en önemlisi malımızı ve canımızı bu din uğrunda feda etmekten çekiniyorsak imanımızı bir kere daha gözden geçirelim. Bakıyoruz etrafımıza bir zorlukla ve sıkıntıyla karşılaşınca bahaneler arkasına sığınanların durumu tıpkı Firavun’un zulmünden kaçıp kurtulduktan sonra şımaran İsrailoğullarının durumuna benzemekte. Nitekim İsrailoğulları içinde bulundukları dünya nimetlerine aldanarak nankörlük edercesine küstah ve saygısız bir şekilde Hz. Musa’ya hitabettiler: "Ey Musa! Onlar orada bulundukları müddetçe, biz oraya asla girmeyiz; şu durumda Sen ve Rabbin, gidin savaşın! Biz burada oturacağız! dediler. " 7 Maalesef insanoğlunun nankörlüğü değişmiyor.

Manzara dün neydiyse, bugün de aynı; davranışları merhametsizlik, tahammülsüzlük ve cehalet kokan müslüman görünümlü münafık ve fasıklar servet biriktiriyorlar; şöhret, itibar ve saygınlık peşinde koşuyor, her türlü rahatlık ve kolaylığı kendilerine reva görüyorlar; fakat tüm zorluk ve sıkıntıları başkalarına reva görüyorlar. O gün İsrailoğullarına savaş farz olduğu halde savaştan kaçmaya bahane aradılarsa bugünün insanı da üzerine farz olan emirleri yapmayıp geçiştiriyor, çocuğu yeteri kadar olgunluğa ulaşıp namaza başlama yaşına eriştiği halde ya da kız çocuğunun başını örtme yaşı geldiği halde o daha çocuk deyip umursamayanlar aynı çocuklarını bir saz, gitar kursuna, bir spor kursuna veya yabancı dil kursuna gönderirken o daha çocuk demiyorlar. Benzer şekilde cami ya da kuran kursuna yardım toplayan birine bu kadar camiye ne gerek var, her tarafımız cami oldu diyen biri her gün içtiği bir sigaranın ücretini (ahirette kendisinin belki de kurtuluşuna vesile olacak ufak bir yardımı) sadaka olarak vermekten imtina ediyor. Yine umreye gidenlere farz değil ki ona vereceğiniz parayı bir fakire verin diyenler bakıyorsunuz beş yıldızlı otellerde tatil yapıyorlar. Bunu söyleyen gafil! Madem etrafında fakirin olduğunun farkındasın, üstelik mali gücün de yerinde öyleyse sen niye yardım yapmıyorsun? Ayrıca umreye giden bir ibadet yapmış oluyor sen ise paranı eğlenceye lükse harcıyorsun.

Yukarıda bahsedildiği üzere bazıları bahanelerin arkasına sığınır, bazıları da okçular tepesini terkeder, ihmalkârlık ve sorumsuzluklarından dolayı görevlerini yapmazlar. Acaba bugün okçular tepesinden ne anlıyoruz? Günümüzde herkesin kendi vazifesine göre bir okçular tepesi var. Okçular tepesi dünyalıklarımız, menfaatlerimiz ve hırslarımız uğruna hiçbir zaman terk etmememiz gereken cephedir, kaledir. Bunlar aile tepesi, mescid ve cami tepesi, adalet tepesi, ahlak tepesi, ilim tepesi, emanet tepesi, cihad tepesi ve infak tepesi ve daha niceleri. Aile tepesi terkedilmiş, en çok dimağları yeni gelişen çocuklarımızın zarar gördüğü bu tepe televizyon ve internete mağlup durumda. Gaflete düşüp Allah’ın ve Resulü’nün istediği bir hayatı çocuklarımıza öğretmediğimizde, televizyondaki dizi filmde gördükleri oyuncu karakterlere özenir yada bilmediğimiz, tanımadığımız arkadaşlarının huyları kendisine geçer de farkına varmakta gecikiriz. Müslüman aile yapısı bozulmaya çalışıldı, bugünkü ortamda geniş aile yapısının temel taşları olan yaşlı büyüklerimiz için huzur evleri açıldı, çekirdek aile yapısı da hem koca hem de karının beraber çalıştığı bir aile yapısına dönüştürüldü. Böylelikle kadın çalışma hayatına itilen kadın evdeki çocuğunu da kreşe ve anaokuluna gönderip onu anne sevgisinden mahrum bıraktı. Unutmayalım ki çocuklar üzerinde ailenin etkisi okul ve çevrenin etkisinden daha çoktur, aile bir yıkılmaz kale olan aile çocuğun ilk mektebi, anne baba çocuğun öğretmenleri ruh mimarlarıdırlar. Büyüyen çocuklar burada ahlak kazanır, karakter ve mizaçları burada şekillenir.  Mescid tepesi hüzünlü zaten, mescidlerde genç sayısı azken cami cemaatinin çoğunluğu yaşlılardan oluşuyor, gençken yapılan ibadet ile yaşlıyken yapılan ibadet arasında dağlar kadar fark var, o yüzden gençlerin mescidlere kazandırılması lazım.

Adalet tepesini kaybettik, teraziyi yanlış tarttık, ibre hep zengin ve güçlüden yana oldu, öyle ki gayri meşru yoldan köşeyi dönen zengine yapılan dalkavukluk ve yalakalık gelir adaletsizliği kurbanı olan fakirlere yaptığı haksızlığı unutturdu, hayır duası yerine yenilen kul haklarına karşılık başkalarının ahı bizleri aldı, Allah’ın üzerimizdeki emanı (koruması) kalktı, zulme sessiz kaldığımız için zalime meylettiğimiz için kazancımızın bereketi gitti, huzursuzluklar yaygınlaştı. Ahlak tepesini terk ettik, büyüklere saygı ve hürmet küçüklere sevgi ve merhamet kalktı, yediğini içtiğini sosyal medyada paylaşma görgüsüzlüğü bir hastalığa dönüştü, insanlar elindekileri fakirlerle paylaşmaları gerekirken, kendilerini başkalarına kanıtlamaya çalışarak özentiye kapıldılar, iş ahlakını kaybedip aldatmayı meslek haline getiren tüccarlar, emek harcamadan oturduğu yerde faiz yiyerek zenginleşen hacı amcalar, edebini kaybetmiş uluorta sakız çiğneyen deve hörgüçlü türbanlılar, haddi aştılar. İlim tepesini kaybettik, izzetli ve şerefli dini ahkâmını anlatmaktan korkan kitap yüklü merkepler öne çıktı, böyle cahillere iltifat edilerek onların arkasından gidildi, medreseli ve ehl-i tarik hocaların kıymeti onlar kadar bilinmedi, sonuçta yoldan sapan riyakâr, bidatçi, yenilikçi ve fetvalarıyla kolaycılığa kaçan hocalara uyularak istikamette kaybedildi. Verilen bütün bu örneklerde Kuran’ı rehber (pusula) Hz. Peygamber’i önder (kılavuz) olarak kabul edip bunlara uymadıkça savaş meydanında şeytan ve nefisle yaptığımız mücadelede muzaffer olamayız. Adalet, ahlak ve ilim tepesini terk etmemiz nedeniyle ortaya çıkan bunca zulüm ve adaletsizliklerin, ahlaksızlıkların, cehalet ve istikametsizliğin sorumlusu bizleriz.

Bir de yapacağımız ibadetleri üzerimizde taşıyacak ahlak, adap ve karakter olsa bizde ne gibi değişiklikler yapacağının farkına varırız. Tabiri yerindeyse ibadet ederek benzin istasyonundaki gibi yakıt ikmali yaparız; yaşadığımız yorucu ve stresli hayattan bir an olsun mola veririz, daralan ve bunalan ruhumuz dinginliğe ulaşır, özgürlüğe kavuşur, kalbimiz mutmain olur huzura erer, nefsimiz kirlerinden arınır. Herhangi bir işten emekli olup artık o işte çalışmayabiliriz; ancak kulluk borcu olan ibadetlerin asla terkedilmesi söz konusu olamaz ayette belirtildiği 8 gibi bize ölüm gelinceye ibadet-ü taatlerimize devam etmek mecburiyetindeyiz. Samimi ve ihlaslı yaptığımız ibadetlerin işlediğimiz günahların silinmesine vesile olacağını bilelim.  Nitekim bu hususla ilgili hadislerde büyük günahlar uzaklaşıldığı takdirde iki namaz vakti arasında işlenen günahların affedileceği 9, inanarak ve sevabını Allah’tan umarak Ramazanda oruç tutanın geçmiş günahları affedileceği 10, Allah için hac farizasını yaparken haccın ruhuna aykırı kötü söz söylemeyen ve cahilce davranışlarda bulunmayanın hacdan döndüğünde anasından doğduğu günahlardan temizlenmiş olacağı 11 bildirilmektedir.

Kulluk namaz, oruç ve hacc gibi zaman, mekân ve belli ölçüleri olan özel ibadetler yanında; bir de genel olarak yapmamızla Allah’ın bizden razı ve hoşnut olacağı, kâmil imanı tamamlayıcı ve müslüman şahsiyetimizi inşa edici hal ve davranışlara sahip olmamız elzemdir. Çünkü ibadet ederken, bizi gören ve işiten Zat-ı Zülcelal ibadet hayatımızın dışında da görüyor ve işitiyor, yazıcı melekler yaptıklarımızı kaydediyor; evin geçimini helal yoldan kazanmak, işyerinde ölçüyü doğru tartıp kazancına yalan ve hile karıştırmamak nasıl ibadet hükmündeyse alın teri kurumadan yanımızda çalışan kimseye hakkını vermek ibadet hükmündedir. Yine aynı şekilde ebeveynin çocuklarına, komutanın askere, patronun işçiye amirin memura adaletli davranması da öyledir ki, hadiste bir saat veya bir gün adaletle hükmetmenin, bir sene veya altmış sene nafile ibadetten hayırlı olduğu bildirilmektedir.12 insanlara ve hayvanlara şefkat ve merhamet göstermek de ibadet hükmünde olup yeryüzündekilere merhamet ettiğimiz için göktekilerin de bize merhamet edeceği bildirilmektedir.13 Son olarak başkasının hakkına girip kul hakkı yememek de ibadet hükmündedir. Zira Peygamberimiz (AS) üzerinde kul hakkı olanın cenaze namazını kılmamış ve kıldırmamıştır, yine hadislerde geçmektedir ki, kıyamet günü üzerinde kul hakkı veya kamu hakkı olan müflislerin sevapları alınıp hak sahiplerine verilecek, Hakları ödemeye sevapları yetmezse, bu kez hak sahiplerinin günahları onların amel defterine işlenip cehenneme atılacaklar. Ne kötü bir akıbet değil mi? Allah bizleri böylesi bir akıbetle karşılaşmaktan uzak etsin. Etrafımızda karşılaştığımız yanlış uygulamalardan birisi üzerinde başkasının hakkı olan parayla yâda kazandığı haram parayla hayır işlemeyi örnek verebiliriz. İş adamının yanında çalıştırdığı işçilerin hakkını vermeyip okul, cami veya kuran kursu yaptırmasıdır. İşçilerin geçim nafakalarını alıp hayır kurumu yaptırmak nasıl bir zihniyettir anlamış değilim. Hâlbuki ey gafil insan! Sen önce üzerindeki kul hakkı borcunu öde, ondan sonra hayır işle. Yada kazandığı gayri meşru parayla yaptırdığı hayır kurumuna ad ve soyadının baş harflerini büyük harflerle yazdıran gösteriş budalalarına ne demeli? Böylelerinin kılavuzu kimse burnu pislikten kurtulmuyor. Kazandıktan sonra kaybetmek zirveye tırmandıktan sonra aşağı düşmeye benzer. Everest tepesine tırmana bir dağcı düşünün, sırtında çantası, halatı, yiyecek içecek nevalesi ve diğer malzemeleriyle zorlu bir macera yaşıyor, bir anlık baş dönmesi yaşayıp aşağı yuvarlanıp yaralanıyor. İşte o kadar mesafeyi atlatıp yükseğe tırmandıktan sonra aşağı yuvarlanan dağcı gibi kazandıklarını kaybeden birçok müflis insan var etrafımızda.

Akıbetimizin hayırlı olması için kaybettiklerimizi tekrar kazanmalıyız. Kazandıklarımızı da muhafaza etmeliyiz. Merhum şair ve aksiyon adamı Necip Fazıl Kısakürek’in "Namaz camiden çıkınca, Hac Mekke'den dönünce, Ramazan Oruç bitince başlar." sözünde olduğu gibi şuurlu bir şekilde yaptığımız ibadetlerimizde kazandığımız güzel, hayırlı ve hoş ameller hayatımıza davranış olarak yansıyıp ahlakımıza yön vermelidir. Yoksa gündemde olan namaz beş vakit, ahlak ise yirmidört saat farz sözüyle anlatılmak istenen ümmetine ” Ben namazı nasıl kılıyorsam siz de öyle kılın.” 14 buyuran Peygamberin namazı gibi namaz kılarsak zaten bu bizi kötülükten ve hayâsızlıktan alıyor, böylece ” Ben, ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” 15 hadisini daha iyi anlayıp güzel bir ahlakı kazanmaya gayret gösteririz. Adaleti ve ahlakı insanlığa öğreten İslam dini bunları adaletsiz ve ahlaksız müslümanlara öğretememişse yazıklar olsun böyle nasipsizlere! Yazıklar olsun bu dinle şereflendiği halde bu dinin şerefini lekeleyenlere! Adaletli ve ahlaklı dinsizlerin böyle adaletsiz ve ahlaksız dindarlara karşı öne çıkartıldığı günümüzde dini nasıl temsil ettiğimizi gözden geçirelim. Biz Müslüman olarak vicdan, hak yememe, dürüstlük ve merhamete taalluk eden adaleti; iffet, hayâ, edep, hoşgörü, doğruluk, güven, diğergâmlık, fedakârlık ve kardeşliğe taalluk eden ahlak ve faziletleri yeniden kazanabilme istek ve çabasında olmalıyız.

En büyük kazanç yolu da ebedi saadeti elde etmek için Allah’la yaptığımız kârlı ticaret uymakla olur; böylece hem bu dünyada hem de öbür dünyada kazanırız, bu kazanç bereketli bir kazançtır. Öyle ki, Allaha karşı sorumluluğu yerine getirerek takva ve kulluk şuuru kazanırız, hayatımızın muhasebesini yaparak süfli emel ve isteklerimizle cihad eder, kendi benliğimizi yeniden inşa etmek için ruhi terbiye ve nefis tezkiyesi beraberinde bir disiplin kazanır ve insanlarla ilişkilerimizde sosyal adalet ve infak bilinci kazanırız. Öyle ki, ancak bunları yapmakla Allah’ın bizden istediği olgun imana erişip gerçek dindarlığa kavuşuruz, tam da bu noktada merhum fikir ve aksiyon adamı Nurettin Topçu’nun "Gerçek dindarın hareketi ibadet, sözü dua, bakışı rahmet, beraberliği kuvvettir." sözü ne demek istediğimizi özetlemiş sanırım. Bizlere hal ve hareketlerine güvenilmeyen, sözlerine inanılmayan, varlığı yanındakiler için hıyanet ve ihanet sebebi olan sahte dindar değil; Topçu’nun vurguladığı gibi etrafında el üstünde tutulan, varlığına kıymet biçildiği için yokluğu hemen hissedilen gerçek dindar lazım. Ailelerin ve toplumun ifsad olmaması için, gençlerimizin bekası için velhasıl-ı kelam nefsimizin ve neslimizin ıslahı için gerçek dindar olmak ve gerçek dindarlar yetiştirmek zorundayız.

Yaşantısıyla İslam’ın ibadet ve ahlakını hayatına aksettiren, ilmiyle amil, kalbinde İslam davasının aşkını taşıyan ve bunun için gecesini gündüzüne katan fedakâr, samimiyet ve sadakat timsali, dert ehli kullardan olmak ümidi ve dileğiyle… Allah’ın emanet olun.

Yusuf Karagözoğlu

Dipnotlar:

  1. İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 47; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, c. 4, s. 293
  2. Bakara, 2/249
  3. Âl-i İmrân, 3/121-122
  4. Âl-i İmrân, 3/142
  5. Bakara, 2/214
  6. Ankebût, 29/2
  7. Mâide, 5/24 
  8. Hicr,15 /99
  9. İbn Hacer, 8/357
  10. Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, Ahmed,
  11. Buhârî, Umre 4; Muhsar 9, 10; Müslim, Hac 438; Tirmizî, Hac 2; Nesâî, Hac 4
  12. el-Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, II, 58, 1721; ez-Zeylâî, Nasbu'r-Râye, IV, 67
  13.  Tirmizî, Birr, 16
  14. Buhârî, Ezân, 18, Edeb, 27, Ahâd, 1
  15. Muvatta, Husnü'l Halk, 8; Müsned, 2/381
Yayın Tarihi: 08 Aralık 2020 Salı 14:30 Güncelleme Tarihi: 08 Aralık 2020, 14:32
banner25
YORUM EKLE

banner26