İki dünya bir terapi

"İnsan, fıtrat kodları ile yaşamaktadır. Mıknatısın artı ve eksi uçları gibi çok çeşitli duygu ve becerilerle dolup taşan insanoğlu, elindeki malzemeden çok içindeki malzeme ile yaşamayı becerebilme mücadelesi vermektedir." Ayşenur Gürbüz yazdı.

İki dünya bir terapi

Doğumla beraber ahiretten taşınan her insan belli bir süreliğine, zemini hakkında pek de bilgi sahibi olmadığı dünyada farklı unsurlardan oluşan malzemeleri çeşitli zamanlarda kullanarak bir hayat kuruyor. Kimi zaman yaptıkları tamamen yıkılırken kimi zaman da basit ama önemli hamlelerle çok sağlam binalar inşa edebiliyor. Kurmaya uğraştığımız hayatın yalnızca maddî araç-gereçlerle ortaya çıkan iki pencereli, bir kapılı yapılardan ibaret olduğunu umarım düşünmüyorsunuzdur. Benzeri çok fazla olan bu yapıların içinde kurduğumuz başka başka ruh dünyalarımızı nasıl oluşturduğumuzu ve neler ile doldurduğumuzu aktarmaya çabalıyorum.

İnsan, fıtrat kodları ile yaşamaktadır. Mıknatısın artı ve eksi uçları gibi çok çeşitli duygu ve becerilerle dolup taşan insanoğlu, elindeki malzemeden çok içindeki malzeme ile yaşamayı becerebilme mücadelesi vermektedir. Maddî eşyalar/malzemeler bize hiçbir hayatî enerjinin kapısını açabilecek potansiyele sahip değil. Çünkü kalbimiz ile gördüğümüz ne ise suretler ve şekiller de daima ona bürünüyor. Diğer yönden içini ve dışını fıtrat kodlarının aksine kullanmaya çabalayan, maddiyat ve güç sahibi olmak için yaşayan birtakım insanların varlığı da kaçınılmaz. Bu insanlar, elde etme hırsı ile kalplerindeki nuru söndürüyor oluşlarını umursamıyorlar. Herkesten daha üstün oldukları zannıyla yaşıyor ve kimseyi kendi hâline bırakmayarak köle edinmeye çabalıyorlar. İnsanları, fıtrî kodlardan da faydalanarak kurdukları parıltılı ama prangalı dünyalara, zaafların rengine göre oluşturdukları oyunlarla çekmeyi çok iyi beceriyorlar.

İki dünyanın arasında bir yaşam alanı kurmaya çalışan bizler, kalbî ve fıtrî olanı yaşamaya ahdimiz ve parıltılı dünyaya kayan zaaflarımız ile bir keşmekeşte nefes almaya çabalıyoruz. Tahterevallinin iki ucunu düz bir çizgiye getirmek zor olduğu gibi bu şartlar altında sabit bir denge kurmamız da pek mümkün gözükmüyor hatta zemini sürekli hareket eden bu dünyanın sabitliğe oldukça garezi var.

Peki, ne yapıyor bize bu parıltılı dünya ki prangalı bir hâle geliyoruz? Burada anahtar kelimemiz: Sahip olmak. Ağlayarak gelmemize rağmen hızlı bir şekilde alıştığımız bu yer ile birtakım bağlarımız var. Ruhumuzu okşayan zaaflarımızla yaptığımız alışverişlerin dozunu kaçırdığımız an parıltılar siliniyor, prangalar sinsice içini alarak kilitleniyor. Mayasında maddiyat ve güç olan bu dünya bize özündekini vaat ediyor. Sunduklarının daha mutlu, daha rahat, daha keyifli ve huzurlu bir hayat için olduğunu iddia ediyor. Daha fazla dediğiniz her an hızınız artıyor, durduramadığınız bir döngünün içinde kayboluyorsunuz. Duygularınızı da esir alan bu dünya sürekli mutlu ve enerjik olmanız gerektiği fikrini pompalıyor. Olumsuz duygular dedikleri her şeyden uzaklaşmanızı söylüyor. Hâlbuki çöpe atılabilecek hiçbir duygumuz yoktur.

Hüzün insanı olgunlaştıran, mayalayan, sabrettiği zaman güzel bir mutluluğu müjdeleyendir. Duygularımızdan kaçmak yerine onları kabullenmeyi, kucaklamayı ve bir müddet ölüm sessizliğinden sonra aktif bir sabırla yeniden kalkmanın mümkün olduğunu bilmek gerekir. Gün içerisinde yeşeren güzelliklerin yanında yıprandığı için solmaya yüz tutan umutları, yaşamın içindeki ölülüğü geceye bırakıp yeni bir güne yeniden başlayabiliriz. Biz insanız… Olduramadıklarımızla meşhuruz… Bizi yaratılmışların en güzeli yapan Rabbimiz, tam olmanın ağır yükünden eksikliklerimizle özgürleştiriyor. Yalnızca aramakla sorumlu bir yolculukta gidiş yolundan puanlar alarak heybemizi dolduruyoruz. Her şeyi halledemediğimizi görmek, aciz oluşumuzu hatırlatarak sırtımızdan dünyanın yükünü indiriyor çünkü her derdi çözebilmemiz mümkün olsa idi yorulmaktan yaşamaya fırsat bulamazdık. Gemi ilerlerken yükümüzü elimizde tutmanın parmaklarımızı acıtmaktan başka bir sonucu olmayacak. Yükü gemiye, sıkıntıyı yoluna bırakmayı bilmek lazım. Bu, bize bazen ölü olduğumuzu hissettirir ama aslında içten gelen bir terapidir. Hamlığımız hep bir pişme yolundadır ve pişmeye durunca başka türlü bir canlılıkla neşeleniriz, yaralar kabuk bağlar, tohum toprakla filizlenir.

Hâlin hakkını vermek tek sorumluluğumuz. Ancak hâlin hakkını teslim etmeyince ruhumuza bakım yapmayınca boşa çırpınan ve yaşarken ölen bir bedenin sahibine dönüşürüz. Ruhsuzluk ve huzursuzluğu öldürerek yaşamak varken ölü bir ruhu ceset içinde gezdirmek neyin nesidir bilmiyorum ama bizim bir şeyimiz olmasın.

Ayşenur Gürbüz

Yayın Tarihi: 12 Kasım 2021 Cuma 09:00
banner25
YORUM EKLE

banner26