İdris-i Bitlisi'nin Yavuz Sultan Selim'e şiddetli ihtarı

Devleti devlet yapan unsurlardan biriydi “devlet ricali”. Peki nasıl ortaya çıktılar?

İdris-i Bitlisi'nin Yavuz Sultan Selim'e şiddetli ihtarı

 

“Bütün, parçaların toplamından daha fazlasını ifade eder.” Bu kaide asıl anlamını devlet felsefesinde bulur. Devlet, beyt’ül maldan, mevzuattan, müesseseler, teşkilatlar ve kadrolardan oluşur. Ancak onu bu parçaların toplamından daha fazlası yapan, devletin ruhudur. Bugünkü hukuk anlayışımız ile söylersek eğer, devletin bir hükmi şahsiyeti vardır. Devletin bu şahsiyetinin bir hüküm ifade etmesi ise, ancak devletin bir ruha sahip olması ile mümkündür.

Emanet ehil ellerde olursa

Devlet ricali kavramı bize Devlet-i Âliye’den miras kalmıştır. Bu kavram hanedanı ifade etmez. Kavramın ifade ettiği, müesses nizamı ikame edenlerdir. Müesses nizamı ikame edenler de ikiye ayrılır. Bunlardan bir kısmı idare-i maslahat ederler. Kendi vazife alanlarında, kendi sorumlulukları ölçüsünde vazifelerini ifa ile kifayet ederler. Her devletin bu kadrolara ihtiyacı vardır. Çünkü idare-i maslahat vazifesi bir emanettir. Bu emanet emin ve ehil ellerde olduğu müddetçe ümmet huzur ve sükunet bulur. İkinci kısım ise müesses nizamı inşa ve tahkim edenlerdir. İşte bu kadrolar devletin ruhudur. Müesses nizamı inşa ve tahkim edenler, eğer raşid iseler, yani ihlas, hikmet, adalet, merhamet, basiret, feraset ve dirayet sahibi iseler, o devlet,  Devlet-i Âliye olur. Hanedan ise ancak bu ruhun temsilcisidir, asla ve kat’a kaynağı değildir.

Ulema ve Meşayıh nasıl doğdu?

Cumhuriyet devri boyunca tarih ilmi, hanedanın ve muharebelerin kronolojisinden ibaret telakki edildi. Günümüzde görece olarak bu yanlışlık aşıldı ise de, bu sefer tarih magazinciliği ön plana çıktı. Tarihi şahsiyetler, mahrem hayatları ile teşhir edilmeye, tarihi vakıalar ise bu zaviyeden yorumlanmaya başlandı. Bu muhteşem terakki, aslında en basit ve ilkel oryantalist yaklaşımların objektif ve ilmi tarihçilik olarak sunulmasından ibarettir.  Bu anlayış doğal olarak, batılı oryantalist tarihçilerin eserlerini ve Vatikan başta olmak üzere tarih boyunca Devlet-i Âliye ile gırtlak gırtlağa boğuşmuş devletlerin arşivlerini, kendi kaynaklarımızdan daha muteber kabul etme noktasına da ulaşır. Bu yeni tarih anlayışına ve temsilcilerine dikkat ederseniz, kendileri Devlet-i Âliye mütehassısı oldukları halde devletin ruhundan ve devlet felsefesinden bihaberdirler. Ulema ve meşayıhın, devletin inşasında ve tahkiminde kilit taşı olmaları, onlar için hiçbir kıymet ifade etmez. Mimarimizdeki altın oran değerini ve bu değerin devletin inşasındaki karşılığını da bilmezler.

Altın oran ilkesine göre, bir doğru parçası öyle iki parçaya ayrılmalıdır ki, küçük parçanın büyüğe oranı, büyük parçanın bütüne oranına eşit olmalıdır. Bu değer yaklaşık olarak %61,8 civarındadır. Bu oran mimari başta olmak üzere klasik sanatlarımızda esastır ve kubbe - minare yükseklik dengesi başta olmak üzere estetiğin ve tahkimin kaidesidir. Aynı şekilde altın oran, devlet ricalinde ulema ve meşayıhın rolünü de belirler. Geleneğimizde, ulemanın ve meşayıhın devlet ricali içinde makul bir oranda varlığı, devlet yapısının sağlamlığı açısından esaslı bir şart olarak görülmüştür.

Yönetim kademesi bozulunca

Ulema ve meşayıh sınıfının teşekkülünü ve devlet ricali içinde, müesses nizamı inşa ve tahkim vazifesinin bu sınıfa tevdi sebeplerini, İmam Gazali, İhya-i Ulum’id Din adlı eserinde şöyle izah ediyor; “Bilmiş ol ki hilafet vazifesini, Resulullah’tan (SAV) sonra Hulefa-i Raşidin deruhte etmişlerdi. Bunlar, Allah-u Tealâ’yı bilen, ilahi hükümlere vakıf olan, gerçek imamlar idi. Onların istişaresi gereken bazı meseleler müstesna, hüküm ve fetvalarında kimseye ihtiyaçları yoktu. Bunun için onların devirlerinde âlimler, tamamen âhiret ilmine hasr-ı nefs etmiş ve yalnız onunla meşgul olmuşlardı. Dünya işlerinden, insanları alakadar eden hükümler ve fetvalardan çekinir ve fetva vermemek için kendilerini müdafaa ederlerdi. Siret ve ahlaklarından rivayet edildiği gibi bütün imkanlarıyla Allah-u Tealâ’ya yönelmişlerdi.

Vakta ki hilafet, fetvaya gücü yetmeyen ehliyetsiz ellere geçti, fakihlerden (ulemadan) yardım dilemek ve hükümlerinde fetva almak için, her hallerinde onları beraberlerine almak zorunda kaldılar.

Tabiin âlimlerinden selefin yolunu tutan ve sahabenin usulüne riayet eden bir kısmı kalmıştı ki, onlara kadılık ve fetva için müracaat edildiği vakit kaçınır ve çekinirlerdi. Bu sebepten halifeler, vazife vermek için onları zorlamaya mecbur oldular.” (İhya, 1. Cild, sf 109)

Hüküm vermek için...

Gazaliaynı bölümde müşahhas bir misal de veriyor; Kufe valisi olarak tayin edilen Ebu Musa el Eş’ari Hazretleri, kendisine sorulan bir soruya eksik bir cevap verince, Abdullah İbn Mesud (ra) onu ikaz ederek cevabındaki eksikliği tamamlıyor. Bunun üzerine Ebu Musa el Eş’ari; “Doğrusu budur, bu âlim varken benden bir şey sormayın” diyerek İbn Mesud’un (ra) şahsiyetinde, vilayet makamının haricinde bir fetva makamı ihdas ediyor. Gazali’nin sözlerinden şunu anlıyoruz; Asr-ı Saadette ve Hulefa-i Raşidin devrinde halifeler ve valiler, raşid idiler. Bu rüşdün tarifi, “Allah’ı bilmek”, “İlahi hükümlere vakıf olmak” ve “İmamete ehil olmak”tır. Yani halifeler, sultanlar ve valiler, eğer kendi şahıslarında ulum-u nebeviye varis ve ahlak-ı Muhammedi’ye namzed iseler onların rüşdüne ve emin sıfatlarına kail oluyoruz. Çünkü bu sıfat ve meziyete sahip olanlar için adalet, ehliyet ve dirayet sabittir. Onlar, kendileri bizatihi âlim ve adil olduklarından bizatihi fetva makamı idiler. Bu yüzden onların devrinde ayrı bir fetva makamı ihdas etmeye ve devlet teşkilatı içinde bir ulema sınıfı teşekkül ettirmeye ihtiyaç yok idi. Ancak bu devrin sonrasında devletin başına, bizatihi ulum-u nebeviye varis olmayan emir ve valiler geçince, ayrı bir fetva makamının ihdası ve devlet ricali içinde ulema sınıfının teşekkülü icap etti. Böylece devlet idaresinde hikmet ve adaletin hakim olması, ilmin kaybolmayıp yayılması ve ümmetin hayatının şer-i şerif doğrultusunda muhafazasına gayret edildi. Nizam’ül Mülk tarafından kurdurulan ve bizzat Gazali’nin de kurucu kadrosu içinde çalıştığı Nizamiye Medreseleri, işte bu mantıkla müesseseleşmiştir.

Osmanlı tarihi ulema ve meşayıh tarihi

Bu sebepledir ki Devlet-i Âliye’nin tarihi hanedanın tarihi değildir. Devlet-i Âliye’nin tarihi de, hanedanın tarihi de, devletin felsefesi ve yapısı da, ancak devletin hakiki ricalini ve ruhunu idrak edersek anlaşılacaktır. Şeyh Edebali’yi anlamadan Osman Gazi’yi anlamamız mümkün değildir. Osmanlı medreselerinin kurucuları olan Kutbuddin İzniki’nin Davud Kayseri’nin misyonlarını  bilmeden devlet teşkilatını anlamlandıramayız.  Şeyh’ül İslam Molla Fenari, Devlet-i Âliye’nin kilit taşlarından biridir. Onu çözmeden bütün yapıyı anlayamayız. Molla Hüsrev, Molla Gürani ve Akşemseddin’i bilmezsek, Fatih’i bilemeyiz. Yükselme devrini yükselme devri yapanlar arasında, Zenbilli Ali Cemali Efendi,  İbn Kemal Paşazade ve Ebu Suud Efendi’nin merkezi rollerini göremez isek tahkik ve tahlillerimizde hakikate ulaşamayız. Nev’i Yahya Efendi’nin kendi devrinde gördüğü itibar ile İsmail Gelenbevi’nin kendi devrindeki hazin yalnızlığının mukayesesi bile, bize yüzlerce cilt tarih kitabının veremeyeceği hakikati gösterir. Tarihi tekerrür diye tarif etmemek için, bakacağın yeri bilmek gerekir.

Yavuz’a kafa tutan ulema

Devlet-i Âliye’nin kilit taşlarından birisi de şüphesiz ki İdris-i Bitlisi’dir. Yavuz Sultan Selim Han’ın, Safevi ve Memluk hanedanlarıyla mücadelesi esnasında, Kürt aşiretlerinin ve vilayetlerinin Devlet-i Âliye’ye biat ve sadakatinin sağlanmasında en mühim rolü bu zat üstlenmiştir. Sultanın, büyük bir âlim olan İdris-i Bitlisi’ye, mühürlü ve boş fermanlarını teslim ettiğini, ona kendi adına ferman yazma ve anlaşma yapma yetkisi verdiğini biliyoruz. Onun İdris-i Bitlisi’ye itimadının büyüklüğü kadar, güveneceği ehil zatı seçmekteki isabeti de takdire şayandır. Böyle bir itimada ve sultanın yakınlığına mazhar olan İdris-i Bitlisi, Mısır’ın fethinden sonra Yavuz Sultan Selim’e en sert şekilde karşı da durabilmiştir. Memluk hanedanı döneminde, dört mezhebe göre kadı atandığını, bu kadıların atanması sırasında da makamın ihalesi karşılığı atanan kadılardan yüklü meblağda “bağış” alındığını bilen İdris-i Bitlisi, defterdarın aynı uygulamanın devamı yönündeki temayülünü öğrenince Yavuz Sultan Selim’e bir şiirle hitap etmiştir. (Bu şiiri okumak için tıklayınız.)

İdris-i Bitlisi gibi âlimler, devlet yapısının kilit taşı olmuşlar, müesses nizamı inşa ve tahkim etmişlerdir.  Devlet ricali, bu gibi zatların sıfatıdır. Ebu Suud Efendi’nin “Nâmeşru nesneye emr-i sultani olmaz” sözü de devletin ruhudur. Hadisenin sonunu merak edenler için, bu hitabının neticesinde İdris-i Bitlisi sürgüne değil İstanbul’a geri gönderilmiş, kendisine İstanbul’un en güzel yerlerinden olan Eyüp sırtlarında, bugün İdris Köşkü denilen yer tahsis edilmiştir. Bilahare oğlu Ebu’l Fazl Mehmed Efendi, devlet tarafından defterdar olarak atanmıştır. Devlete uzun yıllar hizmet eden Ebu’l Fazl Mehmed Efendi, Kanuni’nin bir emrini şeriata aykırı bularak üç kez reddetmiş, sultan emrini değiştirmeyince de defterdarlıktan istifa etmiştir.

Abdülhamid Ahdar yazdı

İlgilenenler için; Selim Şah-Name, İdris-i Bitlisi, Çev. Hicabi Kırlangıç, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2001

Güncelleme Tarihi: 01 Haziran 2017, 11:54
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13