Hamd ile hamde(y)le: Elhamdülillah de!

Elmalılı nisbesiyle şöhret bulmuş Hamdi Efendi’nin kaleminden, Kelamullah’ın tefsirine dair yazdığı eserine giriş niyazıdır bu satırlar…

Hamd ile hamde(y)le: Elhamdülillah de!

İslâm ümmeti hangi vesileyle el açsa Mevlâ Teâlâ’ya, gönlündekine tercüman olan dilin ilk sözü; İslâm ulemâsı hangi işe el atsa, kelamına kalemine kitabına ser-tâc/baştacı olan ilk satırı: Hamdele/Elhamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn’dir. Gelenek kavramına, tasavvuruna ön ad olabilecek ne varsa hepsinin önündedir Hamdele, Besmele’den sonra, zira Üslûbullâh’tandır. Hamd ile olmaya niyet, hamdin tek sahibine münhasır bir ubûdiyet, en başından en sonuna, işin her adımında, her durumda O’na tevekkül, teslimiyet... Hem ilâhî emirdir, hem insânî hâli arz, hem girizgâh, hem de nihâî söz, neticedir... Peygamber Efendimizin (Sallallahu aleyhi Vesellem) “Allah’ a hamd u senâ ile başlamayan her mühim işin feyzi ve bereketi olmaz.”[1] sözüyle ümmetine ikazda bulunduğu, söz ve fiilde karşıla(n)ma ve uğurla(n) manın kendisiyle mana bulduğu Hamdele’yi Rabb’imiz kelamında nasıl zikreder? Anlamaya, hayatımızdaki yerini anlamlandırmaya çalışalım.

KUR’AN’IN DİLİNDEN HAMDELE

Kur’an-ı Kerim’i okuyabilmek için şimdilerde gözlüklerini alabilmeye ve onlarla görebilmeye can atan, ruhu ve kalbiyle kavrayan, Hamdi Efendi’nin devri ve sonrasında sadece lafzını öğrenebilme öğretebilme uğrunda türlü cefayı sineye çeken, anlamaya ömürlerini adayan, salih amellerini gözyaşlarıyla süsleyen, yaşları büyük, ruhları tap taze hanım annelerimizi ve beyefendi babalarımızı yâd ederek, rahmet olmasını ümit ederek, Rabb’imizden de fehmetmeyi niyaz ederek okumalarımıza başlayalım.

Kur’an’da “Hamd”, kavram olarak sözün akışında, bazen de hamdele olarak formülleşen biçimiyle cümle olarak yer alır. Kur’an’da altmış sekiz[2] kez zikrolunmuştur. Esmâu’l-Hüsna’dan, hamdin kesintisiz ve eksiksiz biçimini ifade eden “Hamîd” ism-i şerifi, on yedi ayette zikredilir.[3] Rabb’imiz tarafından hamd ile tesmiye edilmesi takdir olunan Peygamber Efendimizin (Sallallahu aleyhi Vesellem) Ahmed[4] ve Muhammed isimleri beş kez anılır. Mushafı açan sure Fatiha, işe hamd ile başlamayı âdet edinen ecdadın tek örneği değildir. Kur’an’ın diğer sureleri Fâtır, Sebe, Kehf, En’am’da da Rabb’imiz hitabına hamd ile başlar; Teğâbün ve İbrahim Sureleri’nin ilk ayetinde hamdi zikreder. Sure sonlarına gelindiğinde hamd sözü tamamlayıcı olur: Neml ve Saffât Sureleri’nin son ayeti, Tûr, Zümer ve Hicr Sureleri’nin sondan bir önceki ayetlerinde hamd etmemizin emrolunduğunu anlarız. Allah Teâlâ’nın surelerin başında, ortasında, sonunda hamd ifadelerini zikrettiği diğer ayetlere göz attığımızda, karşımıza çıkacak ilk cevap, “Hamd kimindir? Kimedir?” sorusuna olacaktır. Zira Kur’an’da hamd yalnızca Allah’ındır; O’nun dilemesiyle ve gecesini namazla ihya etmesi vesilesiyle/şartıyla Makam-ı Mahmûd’un verileceği güzide zât ise Efendimizdir (Sallallahu aleyhi Vesellem).[5] Kur’an’daki hamd ile ilgili ayetlerin ortak vurgularından biri de hamde mahsus bir zamanın olup olmadığıdır. Kur’an’da akşam-sabah[6] hamd edilmesi öğütlenirken güneşin doğuşundan ve batışından önce[7] de hamdsız kalınmaması tembihlenir. Saat/gün mefhumunun tamamını kapsaması kastedilen hamdın muhatabı, âciz aklı işlemeye müsait olması kaydıyla insan mıdır yalnızca, ya da kimler hamd eder/etmelidir? Kur’an’a göre peygamberler[8], ayetlere iman edenler[9], cennete giren salih kullar[10] ve meleklerin[11] sözüdür hamd. Bir ayette de hamd etmekle Allah Teâlâ’nın hoşnutluğunu kazanıp bu vasıfla bizzat Rabb’imiz tarafından adlandırılanlar hâmidûn olarak anılmıştır.[12] Peki, hamde konu olan hususlar nelerdir, Kur’an’da? Hamd ifadeleriyle en fazla vurgulanan mesele, hamdin Allah’tan başkasına aidiyetinin tartışılamayacağı, hamdde şirkin/şerîkin imkânsızlığıdır. Ayrıca Allah’tan başkasının güç yetiremeyeceği yoktan yaratma, vahiy indirme, hidayet etme, çocuğun bahş olunması gibi konularda hamd edilir. Son olarak hamd tek başına bir eylem midir yoksa duruş/kimlik oluşturan fiiliyatın bir parçası ve niteliği midir diye sorsak Rabb’imize? Kur’an üslubu ve ayetlerin muhtevasına baktığımızda hamd ile tesbih etmenin yerine getirilen ya da emredilen olduğunu görürüz.[13] Ayrıca hamd ile daima birlikte emredilenlerin bir formülünü vermek istesek yahut Rabb’imizin hamd ile sonuçlanmasını istediği Mümin tutumunu bir sloganla ifade etsek: “Sabret! İstiğfar et! Hamd ile tesbih et!”[14] üçlemesi karşımıza çıkacak, her derdimize derman olacaktır. Bazen de Rabb’imiz tarafından bu tesbihin secde[15] emriyle bütünleştirilmesi, Efendimizin (Sallallahu aleyhi Vesellem) ulaştığı makamı hatırlatıcı, teşvik edici bir örnek olur kul için. Öyleyse hamd hem tek başına hem de olunması istenenin parçası olarak Müslümanın ahlakını inşa eden yapı taşlarından biridir.

El-Hamdu Lillah[16] biçiminde kısa ve Rabbi’l-Âlemîn17 ziyadesiyle uzun formda, Kur’an’da yirmi dört yerde zikrolunan hamdeleyi sıkça andığımız ayet, Saffât Suresi’nin sonunda yer alır.[17] Mekke’de nazil olan bu surede Allah’ın birliği vurgulanır, geçmiş kavimlerin kıssalarına yer verildikten sonra sözü Efendimize getirir Rabb’imiz. 149-160. ayetler arasında müşriklerin kızları Allah’a, oğulları kendilerine pay etmeleri konu edilir. Burada tasvir edilen, müşriklerin aile babası Allah fikri, meleklere cinsiyet nispet edilerek Allah’ın kızları olarak tarif edilmeleri, kadın cinsinin cin şekliyle Allah’la kurduğu münasebet sonucu nesep bağı oluşan, evlenen, doğur(t)an ve doğrulan bir İlah tasavvuru şiddetle yerilir. Bu iftiraların derinine inildiğinde müşriklerin kız/kadın zihniyeti açığa çıkar. Zira Saffât Suresi’nin nazil olduğu dönem düşünüldüğünde, Mekke’de davetin açıktan tebliğ edilmeye başlandığı -yaklaşık olarak- 3-4. yıllarda eziyette sınır tanınmayan sahabenin ortamı hatırlanır. O gün henüz Müslüman olamamış Ömer’i (Radiyallahu Anha) hatırladıkça ağlatan bir mesele olarak, kız çocuklarının namuslarını muhafaza edememe kaygısıyla gömülmesi, iffetle bütünleşen tâhire (temiz) kız figürünün ancak meleklere münhasır bir nitelik olacağı düşüncesini ve insanın başaramayacağı bu niteliğe sahip bir cinnî varlığın ancak Allah’a layık görülmesi fikrini oluşturur. O günkü algı için güç fırsatı, kibir imkânı, yarış kabiliyeti olmayan kız çocuğunun doğumu kara haberdir, büyümesi kahır, yetişmesi ziyan… Allah’ın bütün bunlardan münezzeh olduğu, bu iftiraları yapanları bekleyen akıbet, iftiraya uğrayan meleklerin dile gelerek Allah’ın kendilerini yaratışını ve kul oluşlarını aktarmaları, müminlere bahş olunacak nimetler, azabın hemen gelmeyişiyle nemalananlara karşı Peygamber Efendimize (Sallallahu aleyhi Vesellem) yapılan sabır tavsiyesi 160-179. ayetlerde açıklanır. Son nokta ise: “Galebe sahibi Rabb’in onların isnad etmek de oldukları vasıflardan yücedir, münezzehtir. Gönderilen (bütün) peygamberlere selam ve Âlemlerin Rabb’i olan Allah’a hamdolsun.”[18] ifadeleriyle konur.

MÂNASI AÇISINDAN HAMDELE

Hamd kendi ihtiyârı/tercihiyle yaptığı iyilikten, güzellikten dolayı Allah’ı sena etmektir. el-Hamd, Allah’ın “Allah” olarak tanınmasını gerektiren her hususiyetin üzerinde, “El” takısının marifelik özelliğiyle kendisine benzetilenlerden ayrıldığını, istiğrak anlamıyla hakikatte hamdin bütünüyle O’nun olduğunu, cins ifade etmesiyle hamd diye bilinen ne varsa hepsini topladığını ifade eder. Muhtevasında Allah’ın Kur’an’da olumlu-olumsuz her şartta Rabb’in kudretinden emin ve O’na teslim olma gerekliliğini ifade ederek şükürden ayrılan hamd, “lillahi” ifadesiyle yalnızca Allah Teâlâ’ya hasrolunur. Rabb, bir şeyi tedricen kemale erdirme olan terbiye manasındaki mastardır ve ona izafet olan âlem, Allah’tan başka olana verilen addır. Her şey tek başına ya da mensubu bulunduğu cinsle bir âlemdir ve mâsivadır. Ancak buradaki cemî sîgasıyla/çoğul kalıpla kastedilen insandır. Hamdele isim cümlesi olduğundan, marife ile başladığından ve manâen inşâ ifade ettiğinden, lafız kurgusuyla, vurgu üstüne vurguyla Allah’a tazimdir, ihtiram üstüne ihtiramla hamd gerekliliğinin tasviridir, âlemlerin her aşamada bizzat terbiyecisine karşı her açıdan hamd hâli kuşanmanın işaretidir.[19]

HAMD İLE, HAMDE(Y)LE: “ELHAMDÜLİLLAH DE!”[20]

Rabb’imizin Efendimiz (Sallallahu aleyhi Vesellem) önceliğinde bizlerden her söz, fiil ve durumda, mümin konumumuzun gereğini yapma isteğidir Elhamdülillah demek. “Ya Rabb’i! Sana hamd ettiğim için de hamd ederim.” diyen Üstad Necip Fazıl, hâl ve kâl olarak hamd etme konusunda Rabb’imizin lütfuna muhtaçlığımızı hatırlatır, hamdin Rabb cihetinden nihayetsizliğini vurgular, sorumluluğumuzun tefekkürdeki naifliğimiz miktarınca artacağına dikkat çeker. Biz de Rabb’imize hamdimizin nâcizane bir türü olarak arz etmeye çalıştıklarımıza hülasayı, klasik Türk edebiyatı aynı zamanda Osmanlı edebiyat geleneğinin mutasavvıf şair temsilcilerinden Şeyh Gâlib Hazretleri’nin kalemiyle yapalım. Hüsnü Aşk’ının ilk beyitleri[21] olan şu ifadeler, onun Hamîd Teâlâ’ya hamdindeki derinliğe bir örnek, en azından ufkunu fark etmeye vesile olsun:

“Hamd ana kim kıldı halka rahmet Tahmîdde acze virdi ruhsat Acz olmasa hâl olurdu müşkil Pây-ı kec-i kilk olurdı der-gil Ger hamdine yoksa hadd ü ihsâ Şükr et ki zebân-ı acz gûyâ Hamd eyle ki verdi şer‘-i ma‘nî Tahmîd-i Hudâ’da acze fetva Bahş eyledi ehl-i acze idrâk Fehvâ-yı şerif-i “mâ-arefnâk” Âhir yine acz olurdı hâsıl Ammâ olamazdı kimse vâsıl…” “Halka rahmet kılan ve tahmidde acze ruhsat veren Allah’a hamd olsun. Acz olmasa hâlimiz müşkil olur; kalemin yamuk ayağı çamura batardı. Onu hamd etmede sınır ve sayı olmasa da aciz dilinin söz söyleyebildiğine şükret. Mana şeriatının Huda’nın tahmidi konusunda acze fetva verdiğine hamd eyle. ‘Seni layıkıyla bilemedik’ biçimindeki mübarek mefhumu acz ehline idraki bahş eyledi. Sonuçta yine acz meydana gelirdi fakat kimse ona ulaşamazdı...”

Dipnot:

[1] Riyazü’s-Salihin, 1423

[2] Muhammed Fuad Abdülbaki, Mu‘cemu’l-Müfehres li Elfâzi’l-Kur’âni’l-Kerîm, Kahire, Dâru’l-Hadîs, 1428/2007, s. 266, 267, 268

[3] Bakara Suresi 267, Hûd Suresi 73, İbrahim Suresi 1-8, Hacc Suresi 24-64, Lokman Suresi 12-26, Sebe Suresi 6, Fâtır Suresi 15, Fussilet Suresi 42, Şûrâ Suresi 28, Hadîd Suresi 24, Mümtehine Suresi 6, Teğâbün Suresi 6, Bürûc Suresi 8, Nisa Suresi 131

[4] Saff Suresi, 6

[5] İsra Suresi, 79

[6] Mümin Suresi, 55

[7] Taha Suresi, 130

[8] Neml Suresi, 15

[9] Secde Suresi, 15

[10] Zümer Suresi, 74; Fâtır Suresi 34, Yunus Suresi, 10

[11] Zümer Suresi, 75; Mü’min Suresi, 7

[12] Tevbe Suresi, 112

[13] 13 Hicr Suresi 98, Tâhâ Suresi 130, Secde Suresi 15, Mümin Suresi 7-55, Şûrâ Suresi 5, Kâf Suresi 39, Tûr Suresi 48, Nasr Suresi 3, Bakara Suresi 30, Ra‘d Suresi 13, İsrâ Suresi 44-52, Furkân Suresi 58

Suresi 13, İsrâ Suresi 44-52, Furkân Suresi 58

[14] Mümin Suresi 55, Nasr Suresi 3

[15] Hicr Suresi 98

[16] Fâtiha Suresi 1, En‘âm Suresi 45, Yûnus Suresi 10, Saffât Suresi 182, Zümer Suresi 75, Mümin Suresi 65, Câsiye Suresi 36

[17] Kur’an tilaveti, kitap telifi, ders takriri, dua münacât gibi münferid veya cemaatle yapılan tüm faaliyetlerin sonunda okunan üç ayetin sonuncusudur.

[18] Hasan Basri Çantay, Kur’ân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm, 15. Baskı, İstanbul, Elif Ofset, 1410/1990, c. II, s. 807

[19] 20 Yararlanılan Kaynaklar: Fahreddin er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr Mefâtihu’l-Gayb, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabi, Beyrut, 1990/1411; Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Eser Kitabevi, İstanbul, 1942; Kasım Şulul, İlk Kaynaklara Göre Hz. Peygamber Devri Kronolojisi (Tahlil ve Tenkit), İnsan Yayınları, İstanbul, 2003; Yusuf Şevki Yavuz, “Hamdele”, TDVİA, XV, 448-449

[20] İsra Suresi, 111; Müminun Suresi, 28; Neml Suresi, 59-93; Ankebut Suresi, 63; Lokmân Suresi, 25

[21] Beyitleri ve anlamlarını derleyen, aynı zamanda Mesnevî ile mukayese ederek şerheden: Berat Açıl, “Şiirsel Bir Nazire: İlk On Sekiz Beyitleri Bağlamında Mesnevi’nin Gurbet’i Hüsn ü Aşk’ın Acz’i”, Osmanlı’da İlm-i Tasavvuf, Editörler: Ercan Alkan, Osman Sacid Arı, İstanbul, İsar Yayınları, 2018

Yayın Tarihi: 21 Nisan 2022 Perşembe 17:30
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26