Hakikatten insanın payı

"Bizler, Müslümanlar olarak öncelikle arzularımızı Müslümanlaştırmalı, ve bu hayatta hakikâten ne istiyor ve ne için uğraş veriyor olduğumuza, dikkat etmeliyiz. Çünkü yaşadığımız hayatta, en çok neyi arzuluyor isek biz aslında fark etmeden onu ilahlaştırıyoruz." Rabia Gün yazdı.

Hakikatten insanın payı

Isparta’da İlim Yayma Cemiyeti ve Bekir Sağlam hocamızın vesileleriyle ve Prof. Dr. Kasım Küçükalp hocamızın teşrifleriyle 22-23 Haziran’da gerçekleştirmiş olduğumuz “Batı Düşüncesi” dersimizi bir talebe ve bir dinleyici olarak değerlendirmeye başlamadan evvel, bu ilim ve fikir ziyafetine vesile olan herkese teşekkürü bir borç bilirim.

Toplam on saatten oluşan bu dersimizde felsefenin, dinin, bilimin, düşüncenin ve felsefe tarihçiliğinin mahiyetinden başlayarak, tarihsel süreç içerisinde Batı filozoflarının da varlık- Tanrı- insan- hakikat ilişkisinde ortaya koymuş oldukları fikirleri Kasım hocamızın ifadesi ile “dekonstrüktif” bir anlatım ile etüt ettik.

Peki, bu dekonstrüktif okuma nedir? Öncelikle, eğitim/öğretim hayatımızda ezber ve kabul görmüş bilgilerle donatageldiğimiz zihnimize; “Felsefe nedir?” sorusunu sorduğumuzda en basit ifade ile M.Ö. 6-5 yüzyıllar arasında Milet’li Thales tarafından “Mucizevi bir şekilde Yunan’da başlayan düşünme şekli” gibi genel geçer tanımlardan kendimizi alıkoyamayız. Bu noktada doğal, herhangi bir paradigma ile örtülmemiş olan bir zihnin şunu sorması gerekir: Felsefe neden Yunan’da başladı? Ondan önce insanlar düşünmüyor muydu? Yunan’dan önceki düşünme faaliyetleri felsefeden sayılmaz mı ya da niçin sayılmaz? Bunların yanı sıra felsefenin bu doğuş hikâyesi elbette doğduğu zaman yazılmadı dolayısıyla bu hikâyeyi bize, kim anlattı ve niye kabul edildi? Bu sorulara cevaben, şunu ifade etmeliyiz ki 1800-1900'lü yıllarda, Avrupa merkezli dünya görüşünü inşa eden tarihçiler, bu Yunan mucizesi masalını anlatırken insanoğlunun önceki düşünme faaliyetlerini pratik kaygılar sonucunda oluşturduğunu fakat Yunan’da düşüncede tamamen salt teorik kaygıların etkili olduğunu iddia ederler. Mısır, İran, Uzakdoğu gibi hatırı sayılır medeniyetlerin ortaya koymuş oldukları düşünce birikimlerini “salt teorik” değil ifadesi ile felsefe dışı olarak gösteren şey, elbette epistemik bir kabul olmaktan çok, bilgi- iktidar ilişkisine göre ortaya konmuş bir kabuldür. Ve bu; 19. Yüzyılda yazılmış, oluşturulmuş Rasyonalizm ve Hümanizm gibi masum görünen bazı “paket” tanımlar, Batı düşüncesinde komplikasyonlarıyla aslında insanla hakikat arasında aşılmaz sınırlar oluşturan birer metafizik sancıya dönüştüler ki bu da “mânâdan kopmuş madde insanı” fikrini besledi.

İnsanın dekonstrüktif okuması

Ortaya koyduğumuz bu genel kabul tablosunun ardından dekonstrüktif okumaya gelirsek kelimenin kökeni, İngilizce bir kelime olan “deconstruction”dan gelir ve sökmek/çözümlemek anlamındadır. Yine, metin kelimesinin İngilizce bir anlamı da örgü demektir. Yani belirli bir mantığa göre inşa edilen şeydir ki bu durumda her metnin içerisine aldığı ve dışarıda bıraktığı şeyler söz konusudur. Böylece bir metne dekonstrüktif yani çözümleyici analiz edici ve eleştirici bir bakış açısıyla yaklaşmayan, direkt olarak metnin verdiğini kabul eden kişi, o metin dışında ya da o yazarın görüşü dışında veyahut o mantık dışında kalan şeyleri ne yazık ki gözden kaçıracaktır. Bu bağlamda dekonstrüktif okuma; Jacques Derrida’nın da ifadesi ile dışarıda bırakılanı görmektir. Eğer dekonstrüktif bakış açısının tersi nedir diye sorarsak o da doğal olmayanı doğalmış gibi kabul etmektir. Yani yukarıda ifade ettiğimiz Yunan masalının sorgusuz kabulü de günümüzde çokça karşılaştığımız; “haberim yokmuş gibi çek” cümlesi de dekonstrüktif değildir.

Bunun ardından, felsefe ve hakikat bağlamında üç kavramı incelemek yerinde olacaktır ki bunlar; Mithos, Epos ve Logos’tur. Aslında Yunan’da felsefi düşünce faaliyeti başlamadan önce Mithos vardır. Mithos, felsefe-din-bilim üçleminde ifade etmemiz gerekirse hakikate ulaştırmada dine denk gelen şeydir. Epos, Mithos’un sadece manzum hâli ve Logos da insanın hakikati arama serüveninde Mithos ve Epos’tan kurtulmuş düşünce olarak felsefe bölümüne tekabül eder. Logos; akıl, mantık, nutk, bilgi, kozmik yasa, bilim ve söze denk gelir. Bu bağlamda Logos’un gerçeğin hakiki dili olduğuna inananlar, Mithos’u da gerçeğin çarpıtılmış hâli olarak görürler. Özellikle mantık ilminin kurucusu olan Aristoteles’te bu Mithos-Logos ayrımına işaret eden ifadelere çokça rastlanmaktadır. Fakat bizim bakış açımızda örneğin İsrâ-Mîrac hadisesi Logos’u yani aklı aşar fakat hakikatten taşmaz.

Bu kavramların ardından; “Felsefe nedir?” sorusuna filozofların penceresinden baktığımızda Aristoteles’e göre felsefe, hayretten doğmuştur. Yine felsefeyi bir görme eylemi olarak kabul eden Platon’a göre felsefe; Lethe Irmağı’ndan içtiği unutkanlık suyu yüzünden hakikati unutmuş insanoğlunun, hatırlama çabasıdır. Tam da bu noktada, ideler âleminin filozofu olan Platon, felsefeyi teknikleştirmekten, bir kurala bağlamaktan, onu doğallığından çıkarmaktan kaçınarak hakikaten felsefe yapmıştır. Fakat insanın zihnini, düşünme şeklini doğru bilgiye ulaşmak kaygısı ile bir şekle, bir kalıba oturtan Aristoteles, Platon’dan farklı olarak, felsefenin nasıl yapılacağını, felsefeyi öğretmeye başlamıştır. Öte yandan Platon’a göre bizim felsefeyi teknikleştirdiğimiz an, felsefeyi kaybettiğimiz andır. O yüzden yüce şeylerin filozofu olan Platon’un felsefe yapan insanı belki hakikat yolunda heyecanlı bir yolcu iken Aristoteles’in felsefe öğrenen insanı, giderek büyüyüp hakikat karşısında cüretkâr bir özneye dönüşecektir.

Felsefe yapmak ifadesini merkeze alarak insanın gerçeğe, hakikate ulaşma imkânını değerlendirmemiz bağlamında öncelikle “doksa” kavramına değinmemiz yerinde olacaktır. Doksa, basit olarak sadece sanı değildir. Aslında doksa, bizim epistemik evrenimizde ortaya çıkan her şeydir. Yani Platon’un doksa dediği dünya, bize göre verilmiş gerçeklik dünyasıdır. Dolayısıyla algıladığımız, ifade ettiğimiz, ürettiğimiz her şey, bize göre duyulur ve düşünülür olanların oluşturduğu epistemik evren içerisinde gerçekleşmektedir. Bilim de sanat da edebiyat da felsefe de bundan ârî değildir. Bu durumda bir görünüş ve gerçeklik kutuplaşması ortaya çıkmaktadır. Görünüşe gelen yani “Var olan vardır, bir de var olan ama olmayan vardır” ki o da Platon’un ifadesi ile Meon’dur. “Doksa”nın ulaşamayacağı bilgi de budur çünkü doksanın epistemik evreni dışında kalmaktadır. Bu var olan olmayanın yani yokluğun epistemik evren tarafından tanımlanıp anlaşılamayacak olması, felsefenin vardan yok olma ya da yoktan var olma fikrini dışlamasına yol açmıştır ve bu fark; felsefe ile dinin Tanrı görüşlerine de yansımıştır. Felsefenin Tanrı’sı, Vâcibü’l Vücûd ve imkân halindeki maddenin varlık sahasına geçmesini tercih eden bir müreccih iken dinin Tanrısı, Kâdir-i Mutlak ve O’ndan gayrı her şey önceden yok olduğu hâlde O, yoktan yaratandır. Bu düşünce, bu Tanrı görüşü aklın kategorilerine sığmaz.

Felsefenin dogmatizmi

Bu epistemik evren değerlendirmesinde fenomenal düzeyde gerçekliğin logosunu idrak etme çabası olan bilimin aslında hakikat karşısında söyleyebileceği şeyler, insanın epistemik evren kafesi sebebiyle elbette sınırlı idi. Fakat hakikate ulaşma noktasında logosu tek çare görenler, gerçekliği bilime indirgediler. Yani hakikati; bize sunulan, duyulur dünya ile sınırladılar ki bu, hakikate yüz çevirmek gibidir, desek yanlış olmaz. Felsefenin dogmatizmi de işte burada yani hakikati bilme konusunda akla bütünüyle salâhiyyet verildiğinde ortaya çıkmaktadır. Einstein’in “kendi aklıyla övünen kişi ile hapishanesinin genişliğiyle övünen kişi” benzetmesi ve Kant’ın bahsettiği, Hume’un kendisini kurtardığı dogmatik uykunun Leibniz ve Wolf’un Rasyonalizmi olması, radikâl rasyonalizmin hakikate bütünüyle nâil olamayacağına yönelik ifadelerdi.

Felsefe ile din ilişkisi bağlamında her ikisinin de farklı tabiatta olduklarını kabul etmek gerekir çünkü din kendi tabiatında olduğunda felsefede makbul olamamaktadır. Halbuki insanın epistemik evreninin yetemediği noktada hakikate ulaşmaya muktedir olamadığı için din vardır ve aslında “gâib” dediğimiz şey, tam olarak budur. Dinin haber verdiği şeyler, felsefenin tam olarak vâkıf olamadığı bir noktada kaldığı için felsefe, dinin doğrudan sunduğu yüce hakikatleri tabiri caizse yadırgar ve belki dışlar. Hakikat kapısında geldiği son noktada –eğer ulaşabilirse- sarfettiği amansız çabanın beklentisi ile o yüce hakikati belki de işlenmemiş ve ham olarak görmektedir. Aslında filozofun o yüce hakikati akıl düzeyine çekme çabası; şeffaf rengi, siyahın içerisinde izhâr etmeye çalışmaktan farklı bir şey değildir.

Yapmış olduğumuz bu genel felsefe-din-bilim-hakikat-insan değerlendirmesinin ardından; Batı düşüncesinden kısaca bahsetmek gerekirse Klasik, Modern ve Çağdaş olarak üç aşamadan oluştuğunu söyleyebiliriz. Klasik dönem ile Antik Yunan ve Hristiyanlık, Modern dönem ile de 16-17. Yüzyıldan- 20. Yüzyılın ikinci yarısına kadar olan dönem kastedilmektedir. Her türlü genellemenin eksik olduğunu da göz ardı etmeyerek Klasik ve Modern-Batı düşüncesinde birtakım ortak noktalar olduğunu belirtmemiz gerekir. Her iki dönemde de akılcılık söz konusudur fakat bu akılcılık ile kastedilen rasyonalizm değildir. Aslında literatürde akıl kelimesini karşılayan birden çok kelime vardır. Fakat farklı dönemlerde insanın akla yüklediği misyon değiştikçe akıl için kullanılan kelime de değişmiştir. Mesela Antik Yunan- Helen- Roma dönemlerinde Logos ve Nous kullanılırken modern zamanlarda, Ratio ve reason kullanılmaktadır. Elbette nihayetinde akıl çatısı altında toplayabileceğimiz bu kelimeler, içerisinde bulundukları konjonktürler ile farklı birer mâhiyeti hâiz olmuşlardır.

Teleolojik âlemin yerini, mekanik âlem aldı…

Her iki dönemde de hakikat ve bilgi evrenseldir. Bu da bize; klasik ve Modern Batı düşüncesinde, Hümanizm akımı ile ortaya çıkmış hakikate biçim veren özneye nispetle hakikatin karşısında yerini bilen insan profilinin hâkim olduğunu göstermektedir. Bir diğer ortak nokta; her iki dönemde de özcü bir metafizik oluşudur. Bu dönemlerde, çağdaş dönemden farklı olarak Yeni Platoncu âlem düzeni yani varlıkların niteliklerine göre ayrıldıkları niceliksel olmayan, teleolojik (gayeli) bir âlem görüşü vardı. Fakat Kopernik Devrimi ve Kepler, Galileo ve Newton ile beraber fiziğin geçirdiği dönüşümler, insanoğlunu çağdaş dönemde niceliksel bir âlem görüşüne doğru yönlendirdi. Teleolojik âlemin yerini, mekanik âlem aldı. Ayrıca şu farkı da belirtmekte fayda var ki Michael Foucoult’nun “Öznenin Yorum Bilgisi” isimli kitabında bahsettiği üzere klasik dünyada insanın hakikatle irtibat kurabilmesi için ruhsal bir dönüşüm geçirmesi gerekirken modern zamanlarda, hakikate ulaşmak için bu ruhsal tekâmül şart değildir. Yani insan; klasik dönemde, hakikati sadece almayıp aynı zamanda olurken modern zamanlarda hakikati ya da bilgiyi sadece alabilmekte ancak ona sahip olamamaktadır. Dolayısıyla modern zaman insanı, kendisini hakikâte göre tanzim etmekten çok uzak bir noktada yani bilgiyi alıp tüketme, ondan sadece faydalanma noktasında kalakalmıştır. Her ne kadar ulaştığı bilgiler artmış olsa da bunlar, hakikâte ulaşma yolunda bir yüke dönüşmüştür. Bu konuda ünlü Rus yönetmen Tarkovsky’nin; “Bilgi, hayattaki asıl meselemize yönelik ilgimizi dağıtıyor” derken gitgide ne kadar haklı olduğuna, modern zamanın bilgi yükleri insanları olarak şahit olmaktayız.

Bir felsefi disiplin olarak düalizm

Klasik Batı düşüncesi ile Modern Batı düşüncesinin bir diğer ortak noktası ise Düalizmdir. Düalizmde kavramlarda ikili ayrımlar yapılır ve bu ayrım bir kutuplaşma izlenimi verir. Yani doğru ile yanlış olan ya da öncelikli olan-değersiz olan, öte yandan Mithos-Logos, hatta Doğu-Batı gibi ayrımlar, bu kutupsal karşıtlık içinde düşünme faaliyetinin çıktılarıdır. Fakat bu ayrımlar elbette nötr ve objektif değildir ve yukarıda bahsetmiş olduğumuz dekonstrüktif okuma yani dekonstrüksiyon, bu ayrımları iptal ederek düşünceyi, yapay bir kutuplaşmadan kurtarır.

Batı düşüncesini aklın mahiyetinin geçirdiği dönüşümler ile bir kuş bakışı değerlendirmeye tabi tutmak gerekirse önce Mithos ve Epos’tan ayrılıp özerkleşen, felsefeye denk diyebileceğimiz Logos vardı. Ardından Aristoteles’in fâil nedeni olarak bahsettiği Nous vardır ki Latincesi Intellect’tir ve bu aklı aşan, sezginin de içinde bulunduğu bir bilme yetisine tekabül etmektedir. Bunların ardından gelişen süreçte niteliğin niceliğe doğru evrilmesi ile ratio ve en nihayetinde reason olan, ruhtan ayrı bilince, mânâdan ayrı maddeye özgü olan bir akıl mahiyeti benimsenmiştir. Dolayısıyla logos-nous-ıntellect-ratio-reason olan aklın bu dönüşüm parametresinde (kronolojik süreci de göz önünde bulundurarak), Logos, tamamen ruh ile bir olan düşünme, Reason da tamamen bilinç ile bir olan düşünme ise; insanın hakikat karşısında ruhtan bilince düştüğünü ve Dostoyevski’nin de “Tanrı yoksa herşey, mübahtır.” sözüne atıfla yeryüzünün Tanrılığına soyunma hakkını kendinde bulmasından tutun da doğaya ve maddeye hükmetme, tabiatına aykırı davranma hatta hakikati temellük etmeye cüret etme derken karşımıza; Nietsche’nin sadece ister, gece ayrı, gündüz ayrı zevkleri vardır diye tarif ettiği son insanın çıkması, kuvvetle muhtemeldir.

Hakikâti öznenin tekeline, onun aklına teslim etmiş olan; epistemik evreninin sınırlarına hapsetmiş olan Batı düşüncesinin göz ardı ettiği nokta aslında hakikatten pay almaya talip olan insanoğlunun önce nerede duracağını bilmesi yani “standing-under” (Bu altta durma, büyük ihtimalle kendisini aşan yüce bir hakikatin varlığının idrakinde olmasıdır) konumunda olması gerektiğidir. Bu yerini bilme, belki de hakikati almaya hazırlık, belki bir ruhsal dönüşüm ya da diğer bir ifade ile nefis tezkiyesi; insanın hakikatten ona ayrılan payı almasını ve hatta “olmasını” sağlayacaktır.

Son olarak, Kasım hocamızın birkaç altın tavsiyesi ile değerlendirmeyi noktalamak yerinde olacaktır. Bizler Müslümanlar olarak öncelikle arzularımızı Müslümanlaştırmalı, ve bu hayatta hakikâten ne istiyor ve ne için uğraş veriyor olduğumuza, dikkat etmeliyiz. Çünkü yaşadığımız hayatta, en çok neyi arzuluyor isek biz aslında fark etmeden onu ilahlaştırıyoruz. Bu dünyaya gaflet, modern zaman meşgaleleri, konfor peşinde koşmak, zalimi zalimlikte geçmek, şöhretin şehvetine kapılmak, bakışların huzurunda var olma kaygısı ile yanıp tutuşmak, bir özne olmak için değil kul olmak için geldiğimizin idrâkine varmalıyız. Hiç kimse, dünyayı kurtarmakla mükellef değil fakat herkes kendisi bir kul olarak kulluğunun gereğini yapmakla, “olmakla” mükelleftir.

Bu müfîd tavsiyeler ile beraber özellikle bir metni veyahut bir felsefe metnini okumada ve düşünmede bizlere yeni bir bakış açısı gösteren ve kısa bir süre içerisinde geniş bir perspektifte Batı düşüncesini hakikât karşısında eleştirel bir anlatıma tabi tutan Kasım hocamıza tekrar teşekkürlerimizi sunarız. Değerlendirmemizi, epistemik evrenine hapsolmuş her bir fâninin nerede olduğunu fark etmesi temennisi ile sonlandırmaktayız.

Not: Kasım Küçükalp hocamızın bu dersinin video kayıtları, Youtube’da “İlim ve Fikir Yolculuğu” kanalımızda mevcuttur. İlgililerin bilgisine sunarız.

Rabia Gün

Yayın Tarihi: 22 Temmuz 2019 Pazartesi 12:00 Güncelleme Tarihi: 23 Temmuz 2019, 15:05
banner25
YORUM EKLE

banner26