Gözümle görmeden inanmam

"Arayışı “hakikat” olan bir insanın, hakikati yansıtmayan ve sadece hakikate ulaşma yolunda kullanmayı bildiğimiz, sınırlı araçlardan biri olan duyuların oluşturmuş olduğu “gerçeklik” kavramını “hakikat” zannetmesi serap görmekten başka bir şey olamaz." Saliha Türkmen yazdı.

Gözümle görmeden inanmam

Gözümle görmeden inanmam!” cümlesi sıkça duyduğumuz bir ifadedir. Bir olayı bizzat deneyimlemeyi tercih eder ve o zaman daha çok güveniriz. Haklı da sayılırız, zira bir başkasından duymak ve bizzat görmek arasında çok büyük bir fark vardır.

Kalın perdelerle sıkıca kapatılmış kapkaranlık bir odada oturuyorken dışarıdan gelen bir insanın “Güneş doğdu.” demesi bizde her ne kadar bir tahayyül oluşturuyor olsa da onun Güneş’in doğmuş olmasını bizzat deneyimlediği şekilde deneyimleyip zihnimizde bir resim çizmemiz, daha önce defalarca Güneş’in doğduğunu görmüş olsak bile o an için son derece zordur.

Bu sefer benliğimizin ve aklî melekelerimizin gelişmesine katkıda bulunan bu duyularımızın hakikatte bizlere ne mesaj verdikleri üzerinde duralım. En çeşitli ve etkili duyumuz olan görmek duyusu üzerinden ilerleyerek görmenin fiziksel açıklaması nedir, ilk olarak buna bakalım.

Görmek nedir?

Bir cismi görebilmemiz için bir dizi fiziksel olay gereklidir. İlk olarak bu cismin üzerine gözümüze uygun bir ışık vurmalı. Bu ışığın bir kısmı veya tamamı bu cisimden bir şekilde yansımalı. Yansıyan ışık göz yuvarlağımıza ulaşmalı, göz merceğinde gerektiği şekilde kırılıp gözün arka kısmında bulunan bir bölgede odaklanmalı. Buradaki milyonlarca ışığa duyarlı hücrenin yoğun çalışmaları sonucu elektriksel sinyallere dönüştürülen bu ışık, sinirler vasıtasıyla beyne ulaştırılmalı ve burada bir şekilde yorumlanmalı ki bu yorumlanma olayının bireysel olduğunu daha önce de belirtmiştik.

Gelen ışığın gözümüze uygun olması gerektiğinden de bahsetmiştik. Işıklar elektriksel ve manyetik özelliğe sahip dalgalardır ve insan gözüne uygun olan dalgaların, insan gözüne uygun olmayan diğer dalgalara kıyasla ne kadar az olduklarını görselde çok net görebiliriz. Geriye kalan dalgaların tamamı ise gözümüzle görmemiz mümkün olmayan dalgalardır. Bu dalgaların kimi mikro âlemde atomun içerisindeki hareketlerle oluşturulan ışınlar iken kimi de makro âlemde devasa yıldızların yaydığı görünmeyen ışınlardır.

İnsan gözünün sınırları dışındaki tüm bu dalgaların ölçülmesi dalganın yayınlandığı cisme ait bir şeyler söyler bizlere. Bu dalgalar ise teknolojik bir takım aletlerle ölçülüyor. Bu ölçme işleminin genel mantığı ise şudur: Gözlemlemek istediğimiz cisme, bu bir atom olabilir, bir yıldız olabilir, bazı cihazlarla uygun sinyaller göndeririz ki bunu bir cismin üzerine ışın düşmesi olarak yorumlayabiliriz. Bu sinyaller eğer gönderdiğimiz cisme çarpar ve aynı zamanda yansır ve de tekrar cihazımıza geri gelirse, cihazımızdaki ilgili birimler tarafından da analiz edildiğinde o cisim hakkında fikir sahibi oluruz.

Yani aslında tüm bu sürecin insan gözünün bir cismi görmesi için geçmesi gereken süreçten hiçbir farkı yoktur… Tek farkı gözümüz bazı ışınlara duyarlı değildir, ancak teknolojik aletleri bu duyarlılığa göre tasarlayabiliriz.

Peki, “gerçek” nedir?

Öyleyse gözümüzle görmek bizlere ne kadar gerçek bir bilgi veriyor ise tasarlanan bu teknolojik aletlerden elde ettiğimiz verilerin de o denli gerçek bilgi verdiğini kabul etmek zorundayız. Aksini iddia etmek ise yukarıda özetlediğimiz şeyler gereğince doğru bir tutum olmaz. Olmaz evet, ama acaba gözümüzle görmek bizlere ne kadar gerçek bir bilgi veriyordur? Ya da “Gerçek” nedir?

Görme eylemi üzerine tekrar düşünecek olursak şunu fark ederiz; biz cisimler hakkında bilgi edinebilmek için bu ister gözümüzle olsun isterse de üretilen cihazlarla olsun, cisimlerin üzerine bir ışın düşmesi gerekir. Düşen ışının da tekrar yansıması ve ardından bu yansıyan ışının da gözümüze veya cihazlarımıza ulaşması gerekir. Öyleyse biz yalnızca bir ışının cismin üzerine düştüğünde ve sonrasında yansıdığında nasıl bir hale büründüğünü incelemekten başka bir şey yapmış olmuyoruz. Yani biz yalnızca ışını inceliyoruz!

Elbette bu sınırlı ve hakikati yansıtmayan bilgi bir yere kadar bizim bu evrende yaşamımızı kolaylaştırıyor veya başka insanlarla iletişim kurabilmemize olanak sağlıyor. Hâliyle gündelik hayatta bunun işimize yaramayacağını söylemek hadsizlik olur. Ancak arayışı “Hakikat” olan bir insanın, hakikati yansıtmayan ve sadece hakikate ulaşma yolunda kullanmayı bildiğimiz, sınırlı araçlardan biri olan duyuların oluşturmuş olduğu “Gerçeklik” kavramını “Hakikat” zannetmesi serap görmekten başka bir şey olamaz.

Öyleyse yazının başındaki cümleye tekrar dönelim ve düşünelim; “Gözümle görmeden inanmam!” cümlesi ne kadar mantıklıdır?

Hakikat arayışında olan bir insanın tutunacağı dal ne olmalı? Hakikate ulaşmanın yolunu anlatmak ne haddimize olur ne de küçük bir yazıyla anlatılabilecek kadar basit bir konudur. Ancak ilk adımlarından birinin hakikati ararken neye ne kadar güveneceğimizi ve neye de güvenemeyeceğimizi irdelemek, düşünmek olduğu çok açıktır.

“…Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, Seni tenzih ve takdis ederiz. Bizi cehennem azabından koru.”[1]

Saliha Türkmen

Dipnot:


[1] Âl-i İmran Suresi, 191

Yayın Tarihi: 24 Haziran 2021 Perşembe 15:00
banner25
YORUM EKLE

banner26