Gönlün süsü: Edep

"Yüzyıllardır yazılmış edep kitaplarında bu terim; iyi bir eğitimle kazanılmış karakter disiplini, takdire şayan hareketler, insanların toplumda birbirine takınmaları gereken tutumlar hakkında kullanılmıştır. Bunların toplamı Âdâb-ı Muâşeret kurallarıdır." Hüma Dergisi'nden Betül Erol yazdı.

Gönlün süsü: Edep

Mevlânâ Hazretleri, “İnsanla hayvan

arasındaki fark” diyerek edebi işaret ediyor.

Peki, nedir bu edep?

Edep kelimesinin etimolojisi hakkında farklı görüşler vardır. Arap dil uzmanları kökeninin “Edb” yani “Davet etmek” anlamındaki kelime olduğunu kaydederken kelimenin sünnetle eşdeğer “De’b” kelimesinden türediğini ileri sürenler de var. “Gerçekten bu Kur’an Allah’ın sofrasıdır.”1 hadisinden yola çıkılırsa kelimenin davet anlamı daha da güçlenir. Bir başka hadiste de Kur’an-ı Kerim’den “Allah’ın Edebi” olarak söz edilmesi ilginçtir. Demek ki Kur’an, ince davranışları bizlere sergileyen bir ilâhî edep kaynağıdır. Bildiğimiz üzere Hücurat Suresi tamamıyla bu konuya ayrılmıştır. İslâmî kaynaklarda edep, “Nefsin eğitimi, Huy güzelliği” şeklinde tarif edilir. İyi ve güzel olana meyletmek ve kendimizi saygı, vakar gibi erdemlerle donatmak durumundayızdır. Cenab-ı Hakk bir Hadis-i Kudside, “Ben yerlere göklere sığmadım, ancak mümin kulumun kalbine sığdım.” buyurmuştur. Bundandır ki kalbimizi O’nun nazargahı ve evi kabul ederiz. Gönül kırmaktan sakınır, kalbimize öyle dikkat ederiz. İşte edep, kalbin bu dikkatidir. Nitekim insan edepli olmak üzere bu dünyaya gelir. Allah Teâlâ bizi sevgiyle ve sevgisi için yarattığından dolayı bu muhabbeti taşıyabilecek olan tek şey edepli bir kalptir. Âlimler edepten “Gönlün Süsü” olarak bahsederler. Peygamber Efendimiz  zat âlemini tanımlarken, “Allah vardı ve O’nunla birlikte bir şey yoktu.” deyince Hazreti Ali  “Şimdi de öyledir!” diye cevap verir. Edep, tam da böyle bir muhabbeti arzular.

Edebin manen düzene karşılık gelmesi de doğaldır. Kainattaki İlâhi akışı düşünecek olursak Güneş bir an bile geç gelmez vaktinden ve gezegenlerin dönüşü, tabiat, hayvanlar bir an olsun şaşmaz düzeninden. Aklı ve kendi iradeleri olmayan bu varlıkların olağanüstü tertibinin anlaşılması elbette edepten yani yalnızca O’nun  varlığını bilmekten ileri gelir. Bu ancak edepli bir gönlün kavrayışıdır.  Bu kavrayış maddi ve teknik bir bakıştan değil de gönüldeki muhabbet penceresinden bakmaktan ileri gelir. Kainat nizamı edep üzeredir.

Edep kalbin iffetidir, terbiyesidir, süsüdür dedik. Kalbimizdeki bu rikkatin davranışlarımıza sirayet etmesine ise “Ahlâk” denir. Yüzyıllardır yazılmış edep kitaplarında bu terim; iyi bir eğitimle kazanılmış karakter disiplini, takdire şayan hareketler, insanların toplumda birbirine takınmaları gereken tutumlar hakkında kullanılmıştır. Bunların toplamı Âdâb-ı Muâşeret kurallarıdır.

Gerek ilmî ve fikrî bakımdan gerekse sistematik yönden bu kuralların yer aldığı kaynaklardan en değerli olanı ise Gazalî’nin İhyau ‘Ulûmi’d Dîn adlı kitabıdır. Eserde; ibadet etme, dua ve Kur’an-ı Kerim okuma gibi dînî faaliyetlerin yanında, yeme-içme, aile, iş hayatı, muaşeret ve arkadaşlık gibi sosyal ilişkiler; sema ve vecd gibi tasavvufî hâl ve hareketler “Âdâb” ana başlığı altında incelenmiştir. Edep terimi böylece farklı alanları sistematize eden bir bünyeye sahip olmuştur.

Bizim medeniyetimizde şüphesiz bütün bu konularda en ideal örnek Peygamber Efendimiz Muhammed  kabul edildiği için İslâm ahlâk ve edep literatürüne giren eserlerin çoğunda “Âdâbu’n-Nebî” gibi başlıklar altında Hazreti Peygamberin  ahlâkî kişiliği nezaketin temeli olarak sunulmuştur. O , kendisini soranlara: “Beni Rabbim edeplendirdi ve bunu ne güzel yaptı.”2 demiş, “Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.”3 buyurmuştur. Bu hadisler ışığında anlaşılıyor ki Kur’an ve Sünnet, her zamanki gibi yolumuzu aydınlatan ışığımız olacaktır.

Tasavvufî literatürde ise “Edep” her şeyden önce her şeyin özü olarak görülmüştür; tekke ve asitanelerin girişinde “Edeb Ya Hû” yazar. Bu tekkelerde eğitime tabi tutulan dervişlerin sağlam bir iradede olması gerekmektedir. Kişinin kendini ve haddini bilmesi gerekir. Bu ise içte ve dışta edep ile sağlanır. Hâl ve hareketteki incelik, sözdeki zarafet, ahenk ve kibarlık edeptendir. Edebin görünen tarafı budur, görünmeyen yanı da kalbi olumsuz olan her şeyden temizlemektir. Gönül Kabedir. Kişi gönlünde Rabbi ile buluşur. Bundandır ki gönül dünyasının güzelleşmesi için çaba sarfetmek mühimdir. Yunus Emre’nin de dediği gibi:

“Gönül, Calab’ın tahtı, Calap gönüle baktı İki cihan bedbahtı, kim gönül yıkar ise”

Tasavvufî edepte bütün organların uyacağı edep bellidir. Her makama, her eşyaya özel usûller vardır: Kapı kapanmaz örtülür, ayakkabıların burunları kıbleye doğru konulur, uyandırılmak istenen kişi telaşlandırılmaz, yemek eşyaları bir yere konulurken yumuşakça hareket edilir. Gülmek değil tebessüm etmek gerekir, hoyrat davranışlardan kaçınılır ve yüksek sesle çevreyi rahatsız etmek yanlış görülür. Mevlânâ’nın sözlerine “Dinle!” ile başlaması ve Mevlevî dervişlerine “Suskunlar” anlamına gelen “Hâmuşan” denmesinin sebebi de edebi hatırlatması ve edebin yaşanmasıdır.

Edebin amacı hiçbir şeyi incitmemektir. Tasavvuf, eşyanın ruhu olduğunu kabul eder zira gördüğümüz her şey bir yansımadan ibarettir; böylece “Şey”lerin hepsi -canlı ya da cansız olsun- edebi ve saygıyı hak eder. Kavram bu şekilde gelenek, dînî ve sosyal kurallar, davranış şekilleri anlamında kullanılmakta iken zamanla kültürü ve medeniyeti ifade etmek için de kullanılır olmuştur. Batı dillerindeki “Literatür” kelimesinin bize “Edebiyat” şeklinde geçmesi bu yönden ilgi çekicidir. Arapça’da bugün edebiyat için edep kelimesi kullanılır. Edebiyat, diğer sanatlara kıyasla gücünü “Söz”den almaktadır. Bu söz güzel sözdür. Edebî dil günlük dilden farklı olmalıdır. Bu nispetle “Edep”ten türemesi oldukça mantıklıdır. İyiyi, güzeli barındıran, zarif, nahif olanı öğütleyen bir dil ister. Alelade güzeli amaçlamayan bir söylev, edebî olmaktan uzaktır.

Mevlânâ ne diyor? “Hayvan hayvanlığı, melek melekliği ile kurtuldu; yalnız insandır ki bu ikisi arasında yalpalayıp duruyor.” Bize de insanlık kalıyor. İnsanlık insanlık deyip durduğumuz ne o hâlde? Edepli bir gönül kıvamı için çaba sarf etmek. Yunus Emre’nin deyişiyle “İlla edep, İlla edep.” Yolumuzu bulmak kadar yolumuzun âdâbını yaşamak da hayatî öneme sahiptir. Usulsüz vusül olmaz çünkü. Şair “Edep bir taç imiş nur-ı Hüda’dan” demiş ya kendimizi edeple süslersek ve o tacı takarsak başımıza, muhabbetimiz canlı kalır ve emniyette oluruz. Dilerim bu şuurla sevgimizi, inancımızı ve hâlimizi korumayı başarabiliriz.

Betül Erol

Hüma Dergisi, Sayı: 17

Kaynakça:

1 Dârimi, “Fezailu’l Kur’an”, 1

2 Sem’ânî, Ebu Said Abdulkerim b. Muhammed, Edebu’l İmlâ ve’l İstimlâ, s. 5

3 (Muvatta, Hüsnü’l Hulk, 8; Ahmed b. Hanbel, 2/381)

Yayın Tarihi: 21 Ekim 2022 Cuma 10:00
YORUM EKLE

banner19

banner36