Gönlün karanlığı edebin aydınlığıyla kaybolur

“Sözün bilmez bazı nadan elinden Edep ağlar erkân ağlar yol ağlar Bülbülün feryadı gonca gülünden Gülşen ağlar bülbül ağlar gül ağlar” -Gevheri- Hüma Dergisi'nden Ehliman Simitçioğlu yazdı.

Gönlün karanlığı edebin aydınlığıyla kaybolur

İLLÂ EDEP

İLLÂ EDEP

“Edeb” kelimesi sözlükte “İnsanın hataya düşüp utanılacak şeyler yapmasını önleyen yerinde ve ölçülü davranmasını sağlayan meleke, söz ve davranışlardaki ölçülülük, her hususta haddini bilip sınırı aşmama, terbiye, nezaket, zarafet” anlamıyla kullanılan bir kelime olmasının yanında tasavvufta ا “eline”, د “diline”, ب “beline” sahip olma düsturuyla anlam kazanarak  harflerinden müteşekkil olarak insanın hayatı boyunca uyması zaruri olan hasletleri de bünyesinde toplamıştır âdeta.

Tasavvuf terbiyesinde edeb, hem Allah Teâlâ’nın hem mürşidin huzurunda hem de erenlerin dergâhında olmazsa olmaz bir düstur olarak görülür. Müride kendi başına kaldığında Allah’ın huzurunda olduğunu düşünerek ayaklarını rahatça uzatmamasındaki “Hassasiyeti” öğreten, Yunus Emre’nin aynı uzunluktaki odunları toplamasını ve mürşidine bu odunları götürmesini sağlayan, bir diğer müridin -Allah’ı zikreder düşüncesiyle- sadece solan çiçekleri koparması hassasiyetini gönlüne hissettiren; kişiye “Kapıyı ört.” demekten ziyade “Allah kimsenin kapısını kapatmasın.” ya da “Mumu söndür.” yerine “Lambayı dinlendir.” dedirten düşünce bu düsturdan başka ne olabilir ki? Ayaklarını Kâbe’ye karşı uzatarak yatan bir kişiyi görünce divan şairi Nabi’ye şu beyitleri yazdıran da aynı duygu değil miydi?

“Sakın terki edepten, kûy-i mahbûb-i Hudâ’dır bu Nazar-gâh-ı ilâhîdir, Makâm-ı Mustafâ’dır bu.”1

Tasavvuf ehli edebi, “Mâ-fevkini(üstündekini) çok görmemek, mâdûnunu (aşağısındakini) tahkir etmemek ve herkesi hâliyle hoş görüp Hâlık’ın hatırı için mahlûka merhamet edip sevmektir.” şeklinde tarif eder. Tasavvuf’un ince kaidelerine riayet etmek maksada ermeyi temin ettiğinden “Usûle riayet etmeyen kişi vusulden mahrum kalır.” denilmiş ve terk-i edeb, edepsizlikten sayılmıştır.2

Bir mürşidin ağzından daha yeni dökülmüşçesine “Talik” yahut “Celi Sülüs” hat ile yazılan ve çoğumuzun gördüğünde hemen tanıdığımız “Edeb Yâ Hû!” levhası, sadece Tasavvuf çevresiyle sınırlı kalmamış âdeta Türk-İslâm kültürünü içine alan bir boyutta etkisini korumuştur. Bu sebeple söz sadece Tasavvufî mekânlara ait olmaktan da çıkmıştır. “Edeb Yâ Hû!” hatlarının üstat hatlar elinde çeşitli istiflere bürünen şekillerinden en yaygın olanı bir Mevlevî sikkesini sembolize eden şeklidir ve genellikle de sikkenin çevresinde şu beyit yer alır:

“Ehl-i irfâna girdim aradım kıldım taleb

Her hüner makbul imiş illâ edeb illâ edeb”

Bilgeler meclisinde kendine uygun bir hüner arayan kişinin, her hünerden çok edebi makbul sayması sûfilerin toplum vicdanına ne derecede tesir ettiğinin de delilidir.3 Zira sûfîlik, topluma örnek olabilecek güzel davranışlarıyla yol gösterebilecek olan hâldir. Nezaket, zarafet ve incelik yani edebin hâlleriyle yoğrulmaktır. Az konuşmak, az yemek, çok tefekkür etmek, edebe giden bu yoldaki basamaklardandır. Molla Cami’nin suskunlar meclisine girmek için hâl diliyle uzattığı su dolu bardaktaki gül yaprağı gibi “Az sözle çok meramı anlatmak”tır edeb.

Müridin şeyhinin elinden hilatını almasına vesile olan hasleti, sahip olduğu edebidir. Zira mürid için bir baş tacı olan edeb, Allah Teâlâ’nın nurundan başka bir şey değildir. Kimde bu nur varsa o nur, Allah  tarafından gizlendiği için müridin yüzü de Osman’ın  hayâsından bir işaret olacak kadar değerlenir. Bilindiği gibi Osman , alçak gönüllü davranışlarıyla bir edeb timsali olarak bu yolda Peygamberimizi  örnek alıyordu. Zira Efendimiz  Hadis-i Şerif’te bu konuda: “Beni Rabbim edeplendirdi. Hem de ne güzel edeplendirdi.”4 demiştir. Rabbiyle her daim bir olmak isteyen tâlip, ilim öğrenmek için medreseye adım atmadan önce hem âlime hem de ilme olan hürmetinden sanki dar olan dünya mekânından gönlünü genişletecek olan o ilim kapısına eğilerek hürmetle adım atar. Mimar, edep bilinciyle dar ve küçük bir şekilde imar eder bu kapıyı. İlme talip olmak edeple başlar. Her giren bilir ki: “Edeple gelen, lütufla gider.” ve bilir ki sevgi ve hürmet karşılıklıdır.

Diğer mutasavvıflar gibi Mevlânâ da edebe çok önem verir. Ona göre edebi varsa bir kişinin canı vardır ve ancak bu şekilde ruhi tazeliğini muhafaza edebilir. Allah dostlarının gönlünün aydınlığı, edepleri sayesindedir:

“Hâce der-yâb ki can der ter-i insan edebest

Hâce envâr-ı dil u dîde-i merdân edebest”5

Edebin muhafazası sadece Tasavvufî boyutuyla değil, cemiyeti de olumlu ya da olumsuz etkileyebilmesi dolayısıyla önemli bir mesele olarak görülmelidir. Bir nesil, üzerine düşen görevi yapmazsa diğer nesillere miras kalan sorumluluklar ve birikmeler toplumu da etkileyecektir. Ruhu sağlıklı olan bireyler, sağlıklı ruh yapısına sahip toplumların devamı için elzemdir. Edep de Tasavvufî görüş ve yaşayışın ve bu minvalde her canlıya ve kâinattaki her zerreye ibret nazarıyla bakarak her birinin Yüce Yaradan’dan bir iz ve bizlere bir emanet olduğu düşüncesinin bizde yarattığı dönüşüm ile var olabilir.

“Ömür” uzun ve bir o kadar da meşakkatli bir süreçtir. Bu sürecin doğru adımlarla ve sağlam kararlarla atılması beraberinde huzuru ve mutluluğu da getirecektir. Yolunu ve yönünü Allah’a ve O’nun öğretilerine bağlı yaşayan bir kulun bu huzuru bulamaması gibi bir netice olması mümkün değildir. Yaratılmışların en mükemmeli olan insan, O’nun  edebiyle edeplenmeye de en layık olandır. “Edep bir tâc imiş nûr-ı Hüdâ’dan/Giy ol tâcı emin ol her beladan” sözü de rehber olmalı hepimize bu yolda. Çünkü insan ancak edebiyle güzel bir kul olabilir. Ruhunu bu güzellikle besleyen insan bu nispette hatalarını görebilecek ve doğruya, mutlak güzele ulaşacaktır. Nasıl ki beden ya ilerler ya düşer. Ruh da beden gibi düşme ya da ilerleme kaydeder. “Manevi yol, ancak seyyahın hatalarının ve zaaflarının, uykusunun ve ataletinin üstesinden gelme nispetinde açılır, genişler ve bunların her biri onu, gayreti ölçüsünde maksuduna yaklaştırır.” (Şeyh Attar). Bedende ruh olmadığında beden nasıl ki leşe dönerse edebin yokluğu da aynı sonucu doğurur. Çünkü o insanın bedenine can veren bir ruhtur aslında.

Şair’in dediği gibi:

“Her âzâna öğüt sakla

Cilâ ver nefs ile akla

Demâdem var nutk-ı Hakk’la

Edeb gözle edeb gözle.”

                 (Sunullah Gaybi)

Edep, toplumun huzuru için olmazsa olmaz bir âmildir. Toplumu şekillendirecek olan ise ancak ve ancak ailedir. Ailede kazanılacak olan güzel ahlak, çocuğa ve çocuktan da topluma sirayet edecektir. Bir zincir gibi düşünüldüğünde edepli olan bir çocuk, edepli bir aile ve edepli bir toplumu oluşturacaktır. Zerreden başlayan dönüşüm küreye ulaşacaktır. Bu sebeple bir ailenin çocuğuna vereceği en değerli hazinedir edep. Peygamberimiz , “Hiçbir baba çocuğuna edepten daha değerli bir şey kazandıramaz.”6 derken konunun maddî hiçbir değerle kıyaslanmayacağını da belirtiyor âdeta. Evlatlarının midesindeki açlığı doldurmanın telaşına düşen ebeveynlerin, ruhlarındaki açlığı doyurmak için de aynı çabayı sarf etmesi hem dünya hem de âhiret mutluluğuna ulaştıracak kapının açılmasına vesile olacak bir anahtardır.

Ehliman Simitçioğlu

Hüma Dergisi, Sayı:17

Kaynakça:

1 “Edebi terk etmekten sakın. Zira burası Allah Teâlâ’nın sevgilisi olan Peygamber Efendimizin  bulunduğu yerdir. Bu yer, Hakk Teâlâ’nın nazar evi, Resul-i Ekrem’in makamıdır.”2 Âl-i İmran Suresi, 191

2 İbrahim Refik, “Edeb Yâ Hû”, s. 14, Albatros Yayınları

3 İskender Pala, “İki Dirhem Bir Çekirdek”,s. 74,Kapı yay.2008

4 Süyûtî, “el-Câmiu’s Sağîr”, I, 12; el-Münavî,“Feyzu’l Kadir”, 1:224; el-Aclûnî, “Keşfu’l Hafâ”, 1:70

5 “Ey kişi, bilmiş ol ki, insanın tâzeliği içindeki can edeptir.

Allah erlerinin gözü ve kalplerinin nûrunun aydınlığı, edeptir.”

6 Sünen-i Tirmizî, Birr, 33

Yayın Tarihi: 22 Ekim 2022 Cumartesi 09:00 Güncelleme Tarihi: 23 Ekim 2022, 11:43
YORUM EKLE

banner19

banner36