banner17

Çünkü sen, yalnız kalbinden ibaretsin

Büyük İslam velilerinden Hz. Pir Seyyid Abdülkadir Geylânî Efendimiz’in çeşitli şahıslara göndermiş olduğu irşad mektupları meşhurdur. Ahmed Sadreddin o mektuplardan birini alıntıladı.

Çünkü sen, yalnız kalbinden ibaretsin

Sevgili Peygamberimiz Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz, coğrafi komşularını ve diğer memleketin ahalisini doğan İslam güneşinden haberdar etmek maksadıyla mektuplar yollamıştı. Mektuplar, ilk elden muhatabına yazıldığı için ayrı bir tesiri vardır. Bu sebeple maneviyat önderlerimiz de ümmeti olmakla övündükleri Hz. Peygamber Efendimiz’in başvurduğu yollardan biri olan mektupla irşad yolunu kullanmışlardır.

Büyük İslam velilerinden Hz. Pir Seyyid Abdülkadir Geylânî Efendimiz’in çeşitli şahıslara göndermiş olduğu irşad mektupları meşhurdur. Bu irşad mektupları bir araya getirilerek Mektubât-ı Geylânî isminde benzersiz bir eser ortaya çıkmıştır. O kitaptan bir mektubu alıntılıyoruz.

Taleb eden bulur

Ey Aziz,

Bu mektup sana başka şeyler anlatacak. Seni amele ve cihada teşvik edecek. Oku, anla ve gereğini yapmaya gayret et. Talib ol. Günleri boşa geçirme. Daima, aradığın bir şey olsun. Taleb eden mutlaka bulur. Ama yollarını bilmek gerek. Taleb gümüşünü; "O kimseler ki, uğrumuzda cihad ederler.” mealindeki ayet-i kerimenin potasında eritmeye bak.

Sanır mısın ki eline çalışmadan bir şeyler geçer. Ahlaki bir disiplin yolunu tutmadan, aradığını bulmaya nasıl kalkarsın ve nasıl erimeyi düşünürsün. Talib olacaksın; fakat bu taleb işinde pek fazla ileri de gitmeyeceksin. Çünkü aşırı talepler çoğu zaman karşılıksız kalır. Bilhassa Hak Teala’yı taleb işinde dikkatli olmalısın. Onun çizdiği hududu aşmaya kalkmayasın. Sonra aradığını bulamayacağın gibi, elde ettiklerini de kaybedersin.

Bekleyiş usandırmasın seni

Bilhassa zat-ı ilahi için, “Allah, Zatı için; dikkatinizi çeker.” buyurulurken; Zat-ı İlahi hakkında ulu orta laf etmemeyi ve ona dair fikir serdetmeye girişmemeyi emreder. İşte talep sınırını burada çizmen gerek. Oraya varmak için yoluna devam et. Fakat ondan sonrası için, bir talebin olmasın. Sadece bekle. Yol açılırsa, yürü. Yoksa yine bekle. Yine bekle. Ama bu bekleyiş seni usandırmasın. İçten talebini devam ettir. Fakat anlatılan şekilde olsun. Öyle olursa talebin halis olur. Taleb gümüşün kendiliğinden erir ve ona, “Yollarımızı onlara açarız...” müjdesi gereğince padişahın tuğrası vurulur. Bu tuğra; ancak talebini anlatılan şekilde devam ettirenleredir. Onlara katılmak ve onlar gibi talib olmak ve bu tuğrayı almak ne saadet.

Bu saadete eren talibin talebi kıymet bulur. Dünyalık mallar, onun karşısında değersizdir. Onu satacak pazar bulunmaz. Ancak onun, değeri bulunup satılacağı pazar, şu pazardır: “Allah müminlerle alışveriş yaptı, Nefislerini aldı. Mallarını aldı ve bu aldıklarına karşılık, cenneti verdi.” Bu pazarda taleb asıl değerini bulur. Taleb gider, karşılığında büyük bir meblağ gelir. Artık bu meblağ o talibin bir sermayesi olur.

Halis olmaya bak

Anlatılanları yaparsan, sen de o sermayeyi bulursun. Yolun inşaallah Hak yolu olur ve “Ayık olunuz. Halis din ancak Allah’ındır." mealini taşıyan ayet-i kerimenin manasını artık anlarsın. Halis olmaya bak. Her elde edeceğin iyi şey, mutlaka ihlâsla olacaktır; iyi bilesin. Şunu da unutma ki, gerçekten ihlâs sahiplerini azim tehlikeler bekler. Onları kolay atlatmak, bu yolun yolcusunda bulunması gereken aşka bağlıdır. Sen de bu yolda aşka dalarsan, bu ihlâs sahiplerini bekleyen tehlikelerin sırrı sana çözülür. Önünde çözülür; seyredersin. Aşkı bul, şevk ehli ol. İhlâsı bul. Bunları bulduğun zaman “Allah’ın, sinesini İslam’a açtığı kimseyi mi soruyorsun... O, Rabbından gelen nurla yoluna devam eder.” ayet-i kerimesinde belirtilen ihsan kucağı sana da açılır. Zikri geçen ayet-i kerimenin nuru yolunu aydınlatır.

Sen aşkı ve şevki bulmaya bak. Bunları bulduktan sonra sana ne ihsanlar gelir; ne ihsanlar. Rabbimiz kerem sahibidir; sineni açar ve “Bana dua ediniz; duanızı lehinize olacak bir şekilde kabul ederim.” ayet-i celilesi gereğince kalbini harekete getirir. Ona, yani Allah-ü Teala’ya bol dua etmeye, yalvarmaya, yakarmaya başlarsın. Bu yalvarma ve yakarmanın karşılığını da mutlaka alırsın. En mühimi ilahi lütuf ve keremi bulmaktır. Onu bulduktan sonra manevi derecen yükselir. Dünyanın maddi ve fani şeyleri, gözünden ve gönlünden düşer. Hakikati artık anlamış ve bilmiş olursun. Böyle olduktan sonra, anladığını ve bildiğini başkalarına da anlatman gerekli olur. Bir nevi irşad makamına geçersin.

Kerem dili sana çözülür

O zaman sana “Söyle.” denir. Söyle yalan mı? Bu emir karşısında titremeye başlarsın. Fakat tehdit olmadığını anlar, sakinleşirsin. Ancak kendinde pek konuşacak takat bulamaz bir halde iken “Dünyanın metaı azdır.” fermanı imdadına yetişir. Zaten kalbinden silinen fani şeyler, biraz daha silinir. İyice kökü kazınır. Artık bu fani şeylerin değil, ötelerin, yücelerin malı olursun. Fakat onun için bir işaret göremeyince üzülürken, yine sana kerem dili çözülür ve “Ahiretinki elbette hayırlıdır.” cümle-i celilesi ile gönlünü açar. Böylece, fani şeyleri kalbinden attıktan sonra, oraya neyin dolacağını anlamış olursun.

Bu iş lafla olmaz ki, bu da ayrı bir hakikattir. Elbette, kalbden dünyanın gidip, yerine ahiretin gelişi; zahirde bilinen geliş gidişler gibi görünmez. O bir haldir. Halin de ancak zahirde alametleri vardır. İşte sen de bu alametleri araştırırken, “Bu, ittika sahiplerine olacaktır.” cümlesi bir kurtarıcı gibi karşına çıkar. Kendi kendine "Demek ki, dünya metaını az gören, ahireti ondan üstün ve hayırlı bulan zatlar, ittika sahibi olan zatlarmış." dersin. İşin hakikatini anlamış olursun artık. Dünya sevgisini, ebedi kalbinden atar; yerine ahiret sevgisini koyarsın. Bu sevgiyi muhafaza için de; ittikayı kalb kapına bekçi yaparsın.

Bir başka rüzgarlar esmeye başlar

Sonra "Allah’ım, beni ittikadan ayırma. Dünya hırsı kalbime girmesin." diyerekten de yalvarırsın ve daima ittika halini gözetmeye başlarsın. İttika halinin devamını gördükçe, duanın da kabul olduğunu anlarsın ve sevinirsin ve bilirsin ki, yapılan dualara mutlaka icabet olur. Ne var ki, herkese bilinen yoldan icabet olmaz. Ancak; içini temizleyenler, özünü Hakka yakın edenler duanın ne şekilde ve ne zaman kabul olduğunu anlar. Misal olaraktan da kendi halini ele alabilirsin.

Artık sana bir başka rüzgârlar esmeye başlar. Ne yandan bilir misin? “Biz ona şahdamarından daha yakınız.” canibinden. Bu rüzgârın estiğini duyan kalb ağacının dalları oynamaya başlar. 0 rüzgârlar estikçe, yaprakları birbirine değer ve tatlı tatlı nağmeler çıkarır. Belki de o yaprakları yavaş, ahenkli bir şekilde dökülmeye başlar ki; o zaman, senin için bir sonbahar havası esiyor demektir.

Bu hal âleminde, artık ilkbaharla karışık bir güz başlamış demektir. Orası; yazı güzüne, güzü yazına karışık bir âlemdir. Çok hizmetli işlerin olduğu bir bahçedir. Sakın onlara dalıp yolundan olma. Hiçbiriyle ilgilenme. “Allah, de; öteyi bırak.” Sen böyle diyebildiğin an, rüzgârlar sert esmeye başlar ve seni fani eşyadan soyar. Ağyardan ayırır. Orası bir başka âlemdir ve orada:n“Allah’dan başka bir ilah çağırmaya kalkma!” emrinden başka bir emrin gereği yapılamaz.

Herkes bu havayı teneffüs edemez

Orası ne daimi bir ilkbahardır; ne de sonbahar. Orası an be an tecellilerle değişen bir havaya sahiptir. Herkes kabiliyetine göre bir hava teneffüs eder; kimi ilkbahar, kimi sonbahar, kimi de kış. Şayet sen, benliğini yitirir, senliğini bulursan, daima bir ilkbahar havası teneffüs edersin. Sakın; bu havayı herkesin teneffüs edeceğini sanmayasın. O hava, yalnız “Onlara, taa ezelden katımızda iyilikler yazılmıştır.” cümlesinin tefsirinde kimlikleri gizli zatlara mahsustur.

Bu ayet-i kerime, aynı zamanda kendini bilenlere bir müjdedir. Sakın kendi kendine, benim de istidadım var mı yok mu diye üzülme. Lüzumsuz ve faydasız yollar aramaya kalkma. Hemen kendini ölçüye vur; Hak yolunda devamlıysan istidadın var demektir. Şayet istidadın yoksa aramak da aklına gelmez, sormak da. O istidada sahip olduğunu anladıktan sonra, beklemeyi öğren. O beklediğin âlemde, ilahi ve kudsi bir rahmet yağmuruna tutulursan, sakın usanıp kaçmayasın. Islansan da, çevren göl de olsa kaçma. Dur ve bekle. Çünkü O; dilediği zaman: “Kimi arzu ediyorsa onu zatına seçer.” Şunu da aklında tut ki, seçmeden evvel dener. Bilesin ki, orada bekleyişin, bir deneme içindir. Başarı kazandığın takdirde, ilahi kudret bir bulut şeklinde seni kaplar; ötelere, çok ötelere, ötelerin de ötesine çeker götürür.

Düşün bir kere içinde bulunduğun âlemin güzelliğini; ilkbahar, feyiz bulutları ve nihayet fazilet yağmuru. Bunların hepsi senin özünde olmakta ve senin için olmaktadır. "Nerede cereyan ediyor bu işler, biliyor musun? Kalbinde." dersek hiç şaşırma. Çünkü sen, yalnız kalbinden ibaretsin. Sakın kalb denince, maddi hayatın devamına sebep olan, sinendeki o et parçasını hemen aklına getirme... Bizim anlatmak istediğimiz kalb, bir başka kalbdir. Yeri gelince onu da uzun uzun anlatacağız. Asıl bizim anlattığımız kalb, sana "insan" dedirten kalbdir ve sana "Adem" dedirten kalbdir.

Sen cimri olamazsın

O kalbin sahası geniştir. Arazisi, yani toprağı münbittir. Feyiz bulutlarından fazilet yağmuru alan, o kalb, sana ilim yemişi verir. Yani, ledünni ilim. Hızır Nebi’nin ilminden. Hak Teala, Onu anlatırken, “Biz ona katımızdan ilim öğrettik.” buyurur. Artık haller halini buldun. Ağaçların yeşillenmeye ve dal budak salmaya başlar. Bunların vereceği yemiş, sadece içinde kalmaz. Çünkü sen cimri olamazsın. Sen o kimselerdensin ki; onlar hakkında Allah-ü Teala’nın “Muhakkak Allah’ın rahmeti, muhsinlere yakındır.” ayetiyle anlattığı muhsinler safındasın.

Bu halleri yaşadıktan sonra, kendini bir sır âleminde bil. Oranın uçsuz bucaksız vadileri ve akar ırmakları var. Vuslat pınarları orada çok tatlı akar. Bu âlemde olduğun için nasıl olsa her zaman içerim, diye bir düşünceye kapılma. Çünkü oradan: “Öyle bir göze ki, yakınlığı kazananlar, yani mukarrebün olanlar içer.” Başkaları içemez. Sen de içmek diliyorsan, mukarrebün zümresinden olmaya bak.

Biraz gözyaşıyla sineni pak et!

Anlatılan halleri elde etmek için biraz gözyaşı akıtmak icab eder. Yalvarmak, yakarmak gerekir. Hatalar için istiğfar etmek ise baş şarttır; bilmek gerekir. Bunlar birer ilahi hibedir. O hibeye ehil olmak için, gözyaşlarıyla, sineyi pak etmekten gayri çare yoktur. Sakın yaptığın ibadetine falan da güvenme. Çünkü bu “Allah’ın fazlıdır; dilediğine ihsan eyler.”

"Ben hak kazandım; verilmemesi zulümdür." gibi yersiz bir laf etmeye kalkanlar hava alır. Hele buraya kadar gelenler böyle bir şeyi düşündüler mi, derhal kapı dışarı edilirler. Allah saklasın. Allah’ın o fazlına erenlere müjdeler olsun. Mübarek olsun halleri. Çünkü onlara “Korkmayınız. Artık mahzun da olmayınız. Size müjdeler olsun. İşte size vaad olunduğunuz cennet.” duyurulan, ilahi bir fermandır. Artık geçmiş geçip gitti. Gelecek şimdiki hallerinden daha iyi olacak. Niçin daha iyi olmasın ki; “Allah onlardan razı; onlar da Allah’tan razı ve memnun." beraeti alındıktan sonra peşinden şu emir; “Yiyiniz, içiniz. Hem de rahat rahat. Bunlar amellerinize karşı mükâfattır.”

Bu nimetler daha bu âlemde iken kazanılır. Allah’a yalvaralım; bize de nasib eylesin.

Allahım, bize de nasib eyle. Âmin!

Ahmed Sadreddin alıntıladı

Güncelleme Tarihi: 29 Ekim 2018, 15:14
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20