Çocukluğumla göz göze geldim

"Gözden kaçırılan bir gerçek vardı: Hikâye sahibinin özüne varması, derindeki iyiliği tutup çıkarması ve hayatına dahil etmesi. Başarması elbette kolay değildi ayrıca herkesin hamlığı aynı derece de olmayıp aynı ayarda pişmiyordu." Ayşenur Gürbüz yazdı.

Çocukluğumla göz göze geldim

Yürüyor, dalgın. Ayakkabısının ucunda bir kozalak… İlerledikçe, ayakkabısının ucuyla kozalağa vuruyordu. Kozalak yuvarlanıyor, o yürümeye devam ediyordu. Derken kozalak yorulup kaldı kaldırımın kenarında. Artık ona eşlik etmiyordu.

O da aniden durdu. Pembe kurdeleli ayakkabısı, dantelli çorapları olan ve meraklı gözlerle bakan bir kız çocuğu gördü. İnsanlarla göz göze gelmekten korkardı. Küçük kızın gözlerinin içine bakamadı. Babası olduğunu düşündüğü bir adamın elini sımsıkı tutmuştu. O an adam başka bir yöne bakıyordu. Ama küçük kız hâlâ ona bakıyordu, anlık bir cesaret ile göz göze geldi. Kız karşısındaydı ama o sanki boru bir kaydırağın içinde kayıyor gibiydi, çok hızlı kayıyordu ve biraz da korkuyordu. Nereye gittiğine dair en ufak bir fikri yoktu. Fakat ilk defa bilmediği bir şey konusunda huzursuz değildi. Işık gözüne çarpıyordu ve kaydırağın sonu gelmişti.

Kendisini yemyeşil bir bahçenin tam ortasında buldu. Etrafını çeviren meyve ağaçları ve ardındaki dağlara şaşkın bakışlar bıraktı. Her şey tanıdıktı ama hatırlamakta güçlük çekiyordu.

Gözü nereye değse yüreğinde tatlı bir meltem esiyordu. Buradaki her şey çocukluğuydu ve mutlu hissetmesi bu yüzdendi. Çocukken oynadığı oyunlar, annesinin pişirdiği yemekler, gezip dolaştığı bahçeler ve kırlar; hepsini yaşamıştı. Sıkılıp büyümek ve uzaklara gitmek istediği zamanlar az değildi ve en çok hayal kurmayı severdi.

Dağların tepelerine, ağaçların dallarına kurduğu hayaller duruyor muydu yerinde acaba… Gözleriyle aradı, göremedi. Hâlâ var olmalarını beklemek çocukçaydı. Çünkü hayaller, köpük bir balon gibi ufak bir gerçeğin değmesi ile patlayıp duruyorlardı. Bir an duraksadı ve tekrarladı; çocukça olmak… Bu kelime kulağına kaç kez çalınmıştı. 7-8 yaşlarında iken kocaman hayallerin peşinden gitmeyi isteyen bir kız çocuğu, yetişkin olduğunda defalarca çocuklaşıyordu.

O vakitler her şey çok başkaydı. Hayallerinin gerçekleşmemesine, oyunlarının üzerine ani bir yağmur bastırmasına ve düşüp dizinin yaralanmasına uzun süreli aldırış etmezdi. Yeniden başlar, yeniden oynar ve koşardı, belinin ağrıdığını hiç mi hiç hatırlamazdı.

“Peki şimdi?” diye sordu kendine. Neden belimi büken sıkıntıları kolaylıkla sırtımdan atamıyorum, düğümleri çözemeyince hep içime atıp büyütüyorum ve neden kalbimdeki kırıkları temizlemeye korkarak canımı acıtmasına izin veriyorum. Sorusunun cevabı yoktu. Derken hüngür hüngür ağlamaya başladı. Bir süre sadece gözyaşları döküldü ama sonra içine attığı düğümler, can kırıklıkları ve sırtındaki yüklerin hepsi önünden sular seller gibi akıp gidiyordu. Neler aktığına bakarken bulanık bir rengi olduğunu gördü ve o an aradığı cevabı buldu.

Hayatı yeterince anlamamıştı, yalnızca iyi olmayı biliyordu. Fakat içindeki iyilik kıymet bulmuyor üstelik tokat gibi yüzüne çarpıyordu. Kısacası bir iyilik vardı elinde ve yaşamın her anında binlerce insan ile beraberdi. Bu da yetmezmiş gibi yaşadığı hayat, onun kendisini ifade etmesine izin vermemiş hep kendi bildiğini okumuştu. Sorsan hikâyeleri severdi ama kendi hikâyesinin fısıltılarından habersizdi. Aslında hayata sağır olan yalnızca o değildi. Toplumun genel manzarası da benzerdi. İnsanlar birbirlerinin dünyalarına uğramadan geçiyor, özensiz muhabbet ve sessiz sohbetler ile gün geçiriyorlardı. Hüzünlerini köşe bucak kaçırıyorlar sadece üzerlerine örttükleri tül gibi ince mutlulukları açık ediyorlardı. Peki, konuşamayan insanların birbirlerine iyilik yapması ne ifade ediyordu? Hiçbir şey.

Gözden kaçırılan bir gerçek vardı: Hikâye sahibinin özüne varması, derindeki iyiliği tutup çıkarması ve hayatına dahil etmesi. Başarması elbette kolay değildi ayrıca herkesin hamlığı aynı derece de olmayıp aynı ayarda pişmiyordu. “Yine de el ele vermek zor olmasa gerek” diye düşündü. Ayrıca o zamanlar çocuktun ve dışındaki dünyaya sağır değildin; acılar, farklı sesleri duyunca unutulup gidiyordu. Şimdi ise sırtını çevirip sağır olduğun bir hayatta nasıl yaşanılır bilemiyorsun dedi ve utandı.

Rüyadan uyanır gibi oldu. Kız hâlâ karşısında duruyordu. Meğer göz göze gelince dalıp gittiği bu iki yuvarlak boncuk çocukluğu idi. Kuş gibi hafif hissetti, Kocaman bir gülümseme ile selamladı. Babası “Hadi kızım” der gibi yapınca baba-kız ilerlediler. Hemen arkasına dönüp bir kez daha baktı. Kız göz kırpıyordu. Bu ân onu mutlu etti. Huzurlu bir şekilde önüne döndü ve yürümeye devam etti. Artık sırtı dikti ve yeniden kulak kesileceği, anlarken anlaşılacağı bir hayatın heyecanı ile sekerek gidiyordu. Kararını vermişti. Bundan böyle kız çocuklarının gözlerinde çocukluğunu aramaya devam edecek, belki de doyana kadar sarılıp bırakmayacaktı.

Ayşenur Gürbüz

Yayın Tarihi: 26 Haziran 2021 Cumartesi 15:00
banner25
YORUM EKLE

banner26