Çocuklarımızı İslam terbiyesiyle yetiştiririz

Yetkin İlker Jandar, Dramalı Ahmed Hamdi (Tek) Efendi’nin hayatından bazı anekdotları aktarıyor..

Çocuklarımızı İslam terbiyesiyle yetiştiririz

“Her şey olup bitmiştir, safâna bak!” Dramalı Ahmed Hamdi (Tek) Efendi’nin talebelerinden olan Ahmed Hikmet Özyol Beyefendi, üstadının bu sözünü sık sık tekrar ederlerdi. Ahmed Hikmet Bey de, tıpkı Ahmed Sadık Yivlik Efendi gibi, Darüşşafaka Lisesi’nde genç bir talebe iken tanımışlar Ahmed Hamdi Efendi’yi. “Sabır ile koruktan helva, dut yaprağından atlas ipek olur” nasihatını da, “Ehemmi mühimme tatbik et” (daha önemli olanı, önemli olanın önüne al) ikazını da üstatlarından duyup zihinlerine nakşetmişler daha çocuk yaştayken. “Boş duracağına bedavaya çalış. İş başkasının dahi olsa hüner senindir” diyen, diyebilen Ahmed Hamdi Efendi’den alın teri ile çalışmanın değerini öğrenmişler.

İnkılaplar döneminin ağır havası altında, Darüşşafaka Lisesi’ndeki mütevazı memuriyeti esnasında sayısız zorlukla mücadele eden Ahmed Hamdi Efendi’nin, “Bir ceketimiz bir de seccademiz var, gerekirse alır çıkarız” sözünü söylediği günün şahidiydi Ahmet Hikmet Bey. Bendeniz yaklaşık altmış yıl sonra, Kara Baba Dergâhı’nın kütüphane odasında görmüştüm o palto ile seccadeyi. Siyah eski bir palto ile üzerinde namaz kılınmaktan mütevellit yıpranmış, aşınmış sarı hasır bir seccade değildi saklanıp muhafaza edilen. Onlara sirayet etmiş olan haysiyetti, onurdu, imandı, tevekküldü o günlerden bize kalan emanet.

Ezanın Türkçe okunduğu yıllarda evinin penceresinden Arapça ezan okurdu

Ahmed Hamdi Efendi, ceketini seccadesini alıp çıkmadı ise, talebeleriydi bu tahammülün sebebi. Cuma namazına gidebilmek için, yakalanıp okuldan atılmayı göze alan, gizlice Darüşşafaka Lisesi’nin yüksek arka duvarlarından atlayarak camiye giden ve yine Allah’ın mutlak yardımıyla yakalanmadan geri dönen talebeleri için tahammül ediyordu. Geceleri yatakhanede yorganın altında gizlice namaz kılan talebeleri için, onları devrin rüzgârlarında savrulmaya bırakmamak için sabrediyordu.

O dönemde büyük bir baskı altında imanlarını muhafaza etme mücadelesini veren talebeler için, Dramalı Ahmed Hamdi Efendi, Topçuzade Arif Bey, Tahir’ül Mevlevi, Celal Hoca, Ömer Nasuhi Bilmen gibi hocalar birer sığınaktı. Bir de Yeşilzade Muhammed Salih Efendi vardı onlara umut veren, onları ayakta tutan. Ahmed Sadık Efendi şöyle nakletmiştir o dönemi: “Yeşilzade Muhammed Salih Efendi, Fatih Çarşamba’da, Kovacı Dede Mahallesi Lokmacı Sokağı’nda (Bugünkü Fatih Kız Lisesi’nin arka sokağı), Çukurbostan’a bakan 13 no’lu evde otururlar idi. Salih Efendi gençlere mütemayil bir zattı. İlmihal ve akaid bilgilerini ihtiva eden risaleler yazar, bir şekilde bunları bastırır ve gençlere bila ücret dağıtırdı. Ezanın Türkçe okunduğu yıllarda, sabah namazlarında Çukurbostan’a bakan evinden Arapça ezan okurdu. Biz de talebesi olduğumuz Darüşşafaka’nın penceresinden onun ezanını dinlerdik. Tabii ki o zaman için fevkalade bir şeydi.”

Yeri gelmiş iken, inkılaplar döneminde Şeyh İsmail Gavsi Erkmenkul Efendi’nin dirayeti ile, Arapça ezan okumaya devam eden bir diğer merkezin Tophane Kadiri Asitanesi olduğunu, bizzat asitanenin son postnişini Misbah Erkmenkul Efendi’den şahsen dinlediğimizi de nakledelim.

Yıllar sonra bir gün Dramalı Ahmed Hamdi Efendi, Ahmed Sadık Efendi’ye “Gel seninle Yeşilzade Salih Bey’i ziyarete gidelim, hastaymış” diyecek ve beraber bu muhterem zatı ziyarete gideceklerdir. Ahmed Sadık Efendi sonrasını şöyle nakletmişlerdi: “Kalkıp gittik. Hocam ‘nasılsınız üstadım’ diye sordu. Salih Efendi ‘Sorma Hamdiciğim!’ dedi. ‘Her akşam gün batarken Rabbime gözyaşları ile yalvarıyor, ya Rabbi, ne olur şu emanetini al da bir daha şu batan güneşi bana gösterme diyorum’. Bunları söylerken de bir yandan sakalından aşağı yaşlar akıyordu. ‘Ah Hamdiciğim, gene bakıyorum güneş doğmuş, meğer ölmek ne kadar zormuş, bir türlü ölemiyorum. Yalvarıyorum Rabbime!’ diye mütemadiyen tekrarlıyordu. Teşennüs (adale spazmı) denilen bir hastalığa müptela olmuş, tüm vücudu tahammül edilemez şekilde sancıyordu.”

Ahmed Sadık Efendi’nin naklettiğine göre nihayetinde ayağı kangren olan Yeşilzade Salih Efendi hastaneye kaldırılır. Doktorlar ayağının kesilmesi gerektiğini söyleyince Salih Efendi manevi ferasetlerine itimat ettiği iki dostuna, Kantarcı Rıfat Baba ile Osman Kemali Efendi’ye haber gönderir. “Doktorlar ayağımı kesmek istiyorlar, ne buyrulur” diye sordurur. Her ikisi de “Sakın ha kestirmesin, takdire razı olsun” der. Ancak onların bu sözleri, Yeşilzade Salih Efendi’ye tam tersi şekilde aktarılarak ameliyata ikna edilir. Böylece Salih Efendi ayağının kesilmesine razı olur.  Ömrünün son dönemini Mehmet Akif Ersoy ve İbn’ül Emin Mahmud Kemal Bey gibi yalnız ve küskün bir şekilde geçirerek ruhunu Hakk’a teslim eder. O devir, ulema ve meşayıh için hüznün ve ızdırabın devri olmuştur.

Her Pazar günü ihvandan birinin evinde sohbet toplantıları tertip ederlerdi

Bu kabz devrinde Ahmed Hamdi Efendi, talebelerini, üstadı Dramalı Mustafa Hazım Efendi’nin “Zikir fikir, fikir de şuhud getirir” düsturu üzere yetiştirir. Yine Mustafa Hazım Efendi’nin; “Niyetler âdetleri ibadet yapar, lakin tashih-i niyet en güç meseledir” ikazı doğrultusunda talebelerine, ihlasın ve tevhidi batında ikamenin, ancak niyeti düzeltmek ile, bunun da ancak şeriata riayet ile mümkün olacağını öğretir. Kendisini “Hanefi mezhep, Bektaşi meşrep” olarak tarif eden Ahmed Hamdi Efendi, bu hale misal olarak üstadı Dramalı Mustafa Hazım Efendi’nin bir hatırasını nakleder:

Mustafa Hazım Efendi bir gün Rumeli’de kendisin tanımayan Bulgar bir doktor ile tanışır. Bulgar doktor panteist bir inanca sahiptir. Sabaha kadar sohbet ederler ve birçok konuda mutabık kalırlar. Öyle ki Bulgar doktor, Mustafa Hazım Efendi’yi kendisi gibi zannetmektedir. Ne zaman ki sabah ezanı okunur, Mustafa Hazım Efendi abdest alıp namaz kılmak için kollarını sıvayarak ayağa kalkar. Bulgar doktor onun Müslüman olduğunu anlayarak büyük bir şaşkınlık yaşar. Ahmed Hamdi Efendi’ye göre tasavvuf ehlini batınilerden, mistiklerden, panteistlerden ve benzer diğer inançlardan ayıran yegane düstur, ehl-i tasavvufun Şeriat-ı Muhammediyye’ye aşk ve şevk ile riayet ve bağlılıklarıdır.

Hüsamettin Yivlik Bey’den dinlediğimize göre Dramalı Ahmed Hamdi Efendi ve ihvanı, her Pazar günü dönüşümlü olarak ihvandan birinin evinde sohbet toplantıları tertip ederler. Kızıltoprak’ta oturan Reşat Bey, Dörtyol’da oturan Dramalı Reşat Bey, onu kardeşi Sultantepe’de oturan Dramalı Kasım Bey ve diğer kardeşi Dramalı Mahir Bey, Burhan Bey, Tahsin Bey, Ahmed Sadık Efendi ve Ahmed Hikmet Özyol Beyefendi bu toplantılara iştirak ederlermiş. Ahmed Hikmet Bey, bu sohbetlere dair bazı hatıralarını şöyle naklettiler:

“Ahmed Hamdi Efendi;  ‘Benlik karanlık gecede, kara taş üzerinde yürüyen kara karınca gibidir’ diye bizi uyarırlardı. Benliğin iki tezahürü kibir (aşikar benlik) ve ucub (gizli benlik) diye adlandırılır. Ucub, ibadet ve tevazunun içinde gizli kendini beğenme halidir. Mevlana Hazretleri bir gün ihvanına sormuşlar; ‘İçinizde hiç şarap içen var mı?’ İhvanın tümü hayretle irkilip kat’i bir dille asla şarap içmediklerini haykırmışlar. Yalnız bir tanesi büyük bir utançla başını eğmiş. Bunu gören Hz. Mevlana ihvanına dönerek; ‘Keşke siz de şarap içseydiniz de boynunuz böyle bükük olsaydı’ buyurmuşlar. Nitekim Hz. Resulullah’ın (SAV); ‘Senin varlığın (benliğin) öyle büyük bir günah ki, diğer günahların hiçbiri ile mukayese edilmez’ buyurduğu rivayet olunur.  Ahmed Hamdi Efendi de bize sık sık; ‘Dervişlik benliği kırmak içindir, ancak en kuvvetli benlik de dervişin benliğidir’ ikazında bulunurlardı.”

“Çocuklarımızı İslam terbiyesiyle yetiştiririz”

“Ahmed Hamdi Efendi bir gün Kara Baba Dergâhı’nın karşısında, Ahmed Sadık Efendi’nin evinde ihvanı ile sohbet ederken, bize dönüp ‘Hz. Ali Efendimiz çocuklarınızı kendi yaşadığınız devre göre değil, onların yaşayacağı devre göre yetiştiriniz buyurmuş. Pekiyi biz bunu nasıl anlayacağız?’ diye sordular. İhvandan hiç kimse cevap veremeyince, ihvandan olmayan ama sohbetleri takip edip efendiye muhipliği bulunan Mesut Bey’e dönerek; ‘Sen söyle Mesut!’ diye seslendiler. Bunun üzerine Mesut Bey hiç tereddüt etmeden; Çocuklarımızı İslam terbiyesiyle yetiştiririz, çünkü İslam terbiyesi her devirde geçerlidir cevabını verdi. O an benim içimden ihvanın bilemediğini dışarıdan gelen biri nasıl bilebilir diye geçti. İhvan dağıldıktan sonra Ahmed Hamdi Efendi beni yanına çağırarak; ‘Bazıları soruya Mesut Bey’in doğru cevap vermesine hayret ettiler. Halbuki biz sen söyle dediğimiz zaman, o ilim sen söyle dediğimiz şahsa verilir. Hatta bazen siz bir soru sorduğunuzda, o anda ben cevabı bilmiyor olabilirim. Ama soru sorulduğu anda o ilim bize verilir. Biz de cevap verirken cevabı sizinle beraber öğreniriz’ buyurdular.”

“Bir gün edebiyat dersinde hocamız bir Alevi-Bektaşi şathiyesini okutarak anlamını bize sordu. Şathiyye şöyle idi; Kıldan ince bir köprü yaratmışsın/ Gelsin kullar geçsün deyü/ Ha biz şöyle bir duralım/ Var bir de sen geç a Tanrı. Biz buna cevap veremedik. Bu dörtlüğü üstadım Ahmed Hamdi Efendi’ye nakledince şöyle izah ettiler; ‘Kıldan ince olan sırat köprüsü benliktir. Benlikten geçmek de kulların vazifesidir.  Ancak benlik Allah’a aittir, Allah’ın ondan vazgeçmesi, benliği terk etmesi mümkün değildir. Kibir insanlar için günahtır. Ancak Allah bizatihi büyüktür, El Mütekebbir’dir ve büyüklük O’nun şanındandır’. Böylece bu müşkülümüz hallolmuş oldu.”

Ahmed Sadık Efendi ve Ahmed Hikmet Özyol Beyefendi’den ayrı ayrı iki kez dinlediğim bir hatırayı daha naklederek mevzumuzu tamamlayalım:

Dramalı Mustafa Hazım Efendi’nin ihvanından olan Reşat Saim Eren, vefat ettikleri zaman Kartal Soğanlık Kabristanı’nda Mustafa Hazım Efendi’nin yanına defnolunmak isterler imiş. Ancak Dramalı Ahmed Hamdi Efendi, Reşat Saim Bey’den daha önce vefat edip Mustafa Hazım Efendi’nin yanına defnolununca Reşat Saim Bey müteessir olmuşlar. Bu teessür ile gönülleri mevti kabul etmez olmuş. Halbuki bir hadis-i kudside “Ben mümin kulumun canını ölümden razı olmadıkça almam” buyurulmuştur. Bir gece Reşat Saim Bey, rüyasında Mustafa Hazım Efendi’yi görür. Hazım Efendi Reşat Saim Bey’i Dâr-ı Bekâ’ya davet ederse de, Reşat Saim Bey yine yer meselesi yüzünden mütereddit kalır. Bunun üzerine Mustafa Hazım Efendi mütebessim bir şekilde ‘Sen gelmek istedin de yer mi yok?’ buyurur. Heyecan ile uyanan Reşat Saim Bey bu rüyanın tesiri ile gönülden emr-i Hakk’a teslim olur. Çok geçmeden de vefat eder. Reşat Saim Bey’in vasiyeti üzerine Mustafa Hazım Efendi haziresinin duvar tarafını kazdıklarında bir kişilik yer daha olduğu ortaya çıkar. Reşat Saim Bey böylelikle istediği gibi hazireye defnolunur. Hüve’l Bâki…

Yetkin İlker Jandar yazdı

Güncelleme Tarihi: 16 Temmuz 2019, 17:58
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13