Camdaki silüet

"İnsan bir ömür geçirir, o pencerenin önünde. Okumak ister bir kitap seçer okur, yürümek ister bir yol bulur yürür. Koşar, yorulur, dinlenir... Önünde dünyayı sırtlanmış koca bir cam vardır." Sevdenur Abdurrahmanoğlu yazdı.

Camdaki silüet

Her insan hayata bir pencereden bakar. Bu pencere hayatı seyrettiğimiz, şekillenmiş bakış açılarımızı yönelttiğimiz penceredir. Dünyaya ve içindekilere, olaylara ve faillere, geçmişe ve günümüze bakış açılarımız bu pencere üzerindendir. Bunca kavramı kapsayan bu devasa camda insanın odak noktası değişkendir. Gözleri kimi zaman uzaklara kimi zamansa yakınlara dalar. Kimi zaman ufuklara takılır bakışları kimi zamansa pencerenin önüne saplanır kalır.

Var olduğu günden bu yana hep bir arayışta olan insan için bazen yakındadır aradığı şey bazen ise çok uzakta... Fakat uzakta ya da yakında olmasıyla aradığını bulmak arasında öyle zannedildiği türden bir alaka yoktur. Zira bazı bulduklarımız uzaktayken bazı aradıklarımızsa zannettiğimizden daha yakındır.

İnsan bir ömür geçirir, o pencerenin önünde. Okumak ister bir kitap seçer okur, yürümek ister bir yol bulur yürür. Koşar, yorulur, dinlenir... Önünde dünyayı sırtlanmış koca bir cam vardır. Aradığı her şey, yokluğunu çektiği her tamamlayıcı oradadır, orada olmalıdır. Öyleyse neden bulamaz aradığını insan? Neden bazı “buldum” sandıkları yokluğunu çektiklerini tamamlayamaz? Neden insan hesaplar yaparak çıktığı yolun sonuna ulaşsa, düşlediğine kavuşsa dahi bir türlü tam olamaz?

Hayat serüvenini sürdürdüğümüz o pencereden, aradıklarımızı bulmak için bazen yakınımızdakilerden medet umarız. Zaman zaman ufkun ötelerine bakınır durur zaman zamansa bitap düşüp umutsuz bir bekleyiş içine gireriz. Ararız, yoklarız, bekleriz de yanı başında durduğumuz, önünde bir ömür geçirdiğimiz camdaki kendimizi göremeyiz. Oysa o, insanın yakın sandıklarından bile daha yakındır. Camın ardındaki tüm gördüklerinin, pencerenin ötesindeki tüm aradıklarının önünde ya da arkasında değil üzerindedir. Hamlelerimizin, bakış açılarımızın, var olma mücadelelerimizin başında ya da sonunda değildir belki ama tüm bu çabaların özündedir. Ardındaki hayatla bütünleşmiştir çünkü. Her bir arayış ne kadar vuslata varırsa varsın onunla tamam olacaktır ve her bir varış ne kadar tahakkuk ederse etsin o yansıma olmadıkça kemale ermeyi bekleyen bir yolculuk olarak kalacaktır.

Bizler ne kadar göremesek ne kadar seçemesek ve farkına varamasak da hayatı müşahede ettiğimiz camdaki o silüet, tüm kararlılığıyla karşımızda durmakta, kendimizle ve diğer her şey arasında keşfedilmeyi beklemektedir.

Camda kendini görmek

İnsan okumalıdır, gezmelidir, keşfetmelidir. Ancak evvela kendini okumalı, kendini keşfetmelidir. Hoşça bakmalıdır zatına mesela. Rabbinin onu evrenin özü olarak yarattığını, kâinatta ne varsa aynı oranda kendisinde de var olduğunu, varlık âleminin âdeta insan üzerinden kurgulandığını unutmamalıdır. Dünyadaki konumunun halife olarak belirlendiğini, âlemin tümünün onun hizmetine sunulduğunu hatırlamalıdır. Hatırlamalıdır ki emanet, toplulukların kucağına değil tek tek fertlerin omuzlarına yüklenmiştir.

Tüm bu meziyetler insanın sorumluluğuna zemin hazırlamıştır. Zira nasıl ki insan varlık âleminin merkezine oturtulmuş, bütün açıklamalar o hedefi alarak yapılmışsa kıyamet de onun için kopacaktır. Sura onun için üflenecek, mahşer ve mizan onun için kurulacaktır.

İnsan, sorumlu olma veya imtihan edilmenin alt perdesinde kendisine yüklenen değerin farkına varmalıdır. Büyük büyük şehirleri, karmakarışık yolları içine alan camdaki yansımasını iyice tanımalı, kendi dünyasında küçük küçük şehirler kurmalıdır. Kendi yollarını karış karış gezmeli, kitaplar doldurup yeni sayfalar açmalı, kemaliyetin merdivenlerini ağır ağır çıkmalıdır.

Karşısında duran gölge zannettiğinden korkmamalıdır. Kendi kendine konuşmaktan çekinmemeli hatta en çok kendiyle hemhâl olmalıdır. Sözlerini evvela kendi duymalı, gözleri evvela kendini görmeli, yolları her şeyden önce kendine çıkmalıdır. Önce camdaki karaltı gibi görünen silüetini her gün ilmek ilmek belirginleştirmeli sonra hayat penceresinin hangi yanında seyrederse etsin gözü hep kendinde olmalıdır. 

Allah’ı tanımanın sırrı

Kelam âlimleri insana emredilen ilk farzın marifetullah yani Allah’ı tanımak ve O’na götürecek tefekküre yönelmek olduğunu söylemişlerdir.  Allah’ı tanımanın kemale ermenin sırrı kendini tanımaktan geçmektedir. Bu nasıl ulvi gayedir ki var oluşun hakikatine vakıf olmak, ulaşabilecek en yüksek mertebeye ulaşmak, Allah’ı tanıma vadisinde mesafeler almak ona bağlanmıştır.

İnsan, hangi alanda tahsil yapmış olursa olsun kendini öğrenmeye muhtaçtır. Kendini okumamış olduğu her cümlenin öznesi eksik, camdaki yansımasını es geçtiği her portre, her hedef noksandır. Çünkü var olmaktaki asıl gaye, ilim bilmekteki asıl maksat ve hayatın penceresindeki fotoğraf ancak kendini bilmekle tamam olacaktır.

İnsan bilmediğine düşmandır

İnsanın kendisiyle arası açıksa başkalarıyla arasının iyi olma şansı yoktur. İnsan kendine düşmansa kendini sevmiyorsa başkalarıyla da savaş hâlinde olacaktır. Camdaki yansımamızla aramızın iyi olması, kendimizi sevmemiz, iyi hissetmemiz, kendimize değer vermemiz yolun neresinde olursak olalım yeni bir başlangıcın, temiz bir sayfanın, arı bir inkılabın sinyallerini verecektir. Zira insanın kendisiyle barışık olması ona zor işlerin üstesinden gelme motivasyonunu kazandırır.

İnsan Allah’tan dolayı, Allah’ın ona biçtiği değerden dolayı kıymetlidir. Ona tüm varlıklardan farklı olarak akıl ve irade verildiği için, “Mümin kulumun gönlüne sığdım.”1 diyen Rabbin kulu olduğu için değerlidir. Yunus’un mısralarında geçen “Yaratan’dan ötürü yaratılanı sevmek” kaidesi evvela kendimiz için geçerlidir.

Tüm bunlar göstermektedir ki insan değer görmeyi, doğru muameleyi ve sevilmeyi Yaratan’ından ötürü, Sahib’i nedeniyle hak eder.  Fakat her şeyin bir şarta tabi olduğu şu dünyada sevmenin koşulu da tanımaktır. Camdaki kendimizi tanımak için ise okumak gerek. Üstadın söylediği gibi okuyup anlamak, bilmek gerek. Çünkü insan en çok bilmediğine düşmandır.

Önce kendini sonra kâinatı okuyan insan, ubudiyetin esası ve anahtarı marifetullaha ulaşacak, varlığın sırrına vakıf olup manaya varacak, camdaki tabloyu tamamlayıp kemale erince zamana ve tarihe yenilmeyen insan olacaktır. Sonra gün gelecek bedenî hayat penceresinin önünden ayrılsa da izi baki kalacaktır.

Çünkü bu dünyadan giderse camların önündeki bedenler gider; gölgeler gidici değil.

Tamamlanınca bir kez camdaki resim, gömülürse gövdeler gömülür; ruhlar gömülesi değil.

Âşık öldü diye sala verirler belki o zaman ama ölürse ten ölür; canlar ölesi değil.

Sevdenur Abdurrrahmanoğlu

Dipnot:

1 Acluni, Keşfu’l Hafa, 2/195

Yayın Tarihi: 12 Aralık 2021 Pazar 12:00 Güncelleme Tarihi: 15 Aralık 2021, 09:28
banner25
YORUM EKLE

banner26