Bütün duyuların hikmete bağlandığı yer: İman

"Görmek ve duymak… Bu iki duyu sadece günlük hayat rutininde mi bu denli güçlü şekilde etkilidir? Yoksa düşünce dünyamızı da şekillendirir mi?" Saliha Türkmen yazdı.

Bütün duyuların hikmete bağlandığı yer: İman

Beş duyu, insana bahşedilmiş en büyük lütuflardandır. Görmek, duymak, koklamak, tat almak ve dokunmak. Her biri insan hayatını akla gelemeyecek kadar çok çeşitlilikle süsler. İki şeyin kokusu birbirine benzese bile sertlikleri, dokuları farklı olabilir. Veya görünümleri birbirinin aynı şeylerin tatları farklı olabilir. Portakal ve greyfurt arasındaki tat farkı gibi.

Bu çeşitliliği en çok hissettiğimiz duyumuz görme duyusudur. Öyle ki görme duyusunu kaybeden biri, diğer duyularından herhangi birini kaybeden birine oranla normal yaşamına devam etmekte daha fazla zorlanmaktadır. Duyma hissi de görme hissi ile yarışır düzeydedir, zira insan karanlık bir ortamda kulakları sayesinde karanlıkta hareket etme olanağı bulur. Hâliyle duyma hissi gözden sonraki en büyük rolü oynar insan hayatında.

Görmek ve duymak… Bu iki duyu sadece günlük hayat rutininde mi bu denli güçlü şekilde etkilidir? Yoksa düşünce dünyamızı da şekillendirir mi?

Düşüncenin kapısını aralayalım

Bu soruya cevap vermeye şuradan başlamak isabetli olur; İslâm dini inanç esaslarına göre görme ve duyma yetisini çok küçük yaşlarda veya doğuştan kaybeden insanlar mükellef kabul edilmez. Yani onlardan bir dine inanmaları, o dinin esaslarını yerine getirmeleri vb. beklenmez. Yalnızca duyma yetisini veya yalnızca görme yetisini kaybeden kişiler ise mükellef kabul edilir. Her ikisini birden kaybetmekle var olma amacımız, nereden gelip nereye gittiğimiz, bizi var eden “Sebep” nedir gibi şeyler üzerine düşünmekle sorumlu tutulmuyorken bu iki duyudan sadece birine sahip olmakla bu sorular üzerine düşünmekten sorumlu tutuluyoruz. Öyleyse bu denli önemli bir konumda olan ve eksikliğinde fikrî yapımızdan sorumlu tutulmadığımız bu iki özellik, yalnızca günlük hayat rutinimizi etkiliyor olamaz. Dolayısıyla düşünce dünyamızı şekillendirmede de etkili olduğu aşikârdır.

Görme ve duymanın, düşünce dünyamızı nasıl şekillendirdiği ile ilgili konuşmak için görmek ve duymak tam olarak nasıl eylemlerdir onu incelememiz gerekir. Öncelikle, görme ve duyma da dahil olmak üzere, sahip olduğumuz tüm 5 duyunun garip bir ortak özelliği vardır. Bu özelliği örnekler üzerinden açıklamak çok daha kolaydır. Örneğin, bir cismin sertliğinden bahsederken sertlik kavramı üzerine düşünmeyiz esasında. “Bu çerçeve taş gibi sert. Bu yastık pamuk gibi yumuşak.” gibi cümleler kurarız. “Sertlik ve yumuşaklık tam olarak nedir?” sorusuna verilen cevap ise her bireyin kendi zihninde bildiğini düşündüğü, ancak asla karşı tarafa açıklayamayacağı bir yapıdadır.

Aynı durum diğer duyularımızda da geçerlidir. Bir şeyin acı olmasını tarif etmeye çalışırken daima başka bir şeye benzeterek bunu ifade ederiz. Bir çiçeğin kokusunu tarif etmeye çalışırken başka bir şeyin kokusuna benzetmeye, bir sesi tarif etmeye çalışırken duyduğumuz başka bir sese benzetmeye çalışarak bunu karşı tarafa aktarırız. Garip bir şekilde bu görme hissi için de geçerlidir. “Bu kitap yeşil renklidir.” gibi.

Benzerliği isimlendiriyoruz!

Tam bu noktada “Hepimizin karşılığını bildiği bir kelime olan ‘yeşil’ kelimesi ile kitabın bir özelliğini karşı tarafa aktarabildik. Bu diğer duyulara benzemiyor.” şeklinde itirazlar yükselecektir. Hâlbuki biraz daha dikkatli düşündüğümüzde bunun da diğer hislerden bir farkı olmadığını fark edebiliriz. Buradaki durum, herhangi yeşil renkli bir cisme, daha önceden “yeşil” demiş, sonrasında bu kitabın da o yeşil adını verdiğimiz şey ile benzer görünüme sahip olmasından ileri gelir. Örneğin, seslerin hepsi belirli özelliklere sahip dalgalardır. Hâliyle özellikleri birbirine benzeyen iki ses dalgası, insan beyninde benzer sesler olarak yer bulur. Ancak herhangi bir sesin insan beyninde nasıl karşılık bulduğu ise koca bir sırdır. Bu yalnızca o beyne sahip olan bir bireyin bilebileceği ve karşı tarafa ise aktaramayacağı bir gerçektir.

Burada bahsettiğimizi; ses dalgasının vücudumuza ulaşması, vücudumuzu uyarması ve uyarılan vücuttaki bir takım kimyasal tepkimelerle bir sinir uyartısının beynimize ulaşması olarak yorumlamayalım. Burada bahsettiğimiz şey tam olarak da beyne ulaştıktan sonraki beynin yorumlaması meselesi. Tüm duyular için yapılan bir takım fiziksel açıklamalar; ses veya ışık dalgasının özellikleri, sertlik ve yumuşaklığın ölçüsünü anlatmak için oluşturulmuş bir dizi formül, acı veya ekşi tatların vücutta sebep olduğu kimyasal olaylar, kokunun insan vücudunda sebep olduğu değişimler vs. bunların hepsi “Beynin o uyarıyı yorumlaması” aşamasından önceki aşamaları tarif etmeye yarar ve açıkçası bunların hiçbiri “Sertlik nedir, renk nedir, koku nedir vb.” sorularına cevap niteliğinde değillerdir. Bunların hepsi “Sertlik insan vücudunda neye sebep olur, renk değişimi insan vücudunda neye sebep olur, koku insana ne yapar vb.” sorularına verilmiş cevaplar topluluğudur.

Nesnel gözlem mi, öznel yorum mu?

Kırmızı renginin sizin beyninizde nasıl yorumlandığı, hâliyle kırmızı renginin tam olarak ne olduğu ve hatta renk kavramının tam olarak ne demek olduğu, kokunun sizin beyninizde nasıl yorumlandığı, “sert” deyince sizin beyninizde nasıl bir yapının canlandığı vs. bunların hepsi size özel bilgilerdir. Bu bilgiler tam manasıyla “benlik” dediğimiz şeyin anahtarını oluştururlar. Her bireyin kendine özel algılama biçimi mevcuttur. Her bireyin beyni yalnızca kendisinin bildiği ancak açıklayamadığı bir takım yorumlama ile doludur. Bunu yalnızca kendisi bilir, kendisi hisseder.

Öyleyse konuya geri dönecek olursak görme ve duyma gibi çeşitliliği çok daha yüksek olan duyularımız, düşünce dünyamızı tahmin bile edemeyeceğimiz kadar ciddi anlamda etkiler. Kâinatı görerek veya hiç değilse duyarak, ondaki değişimi, çeşitliliği hissetmek, onlar üzerine tefekkür etmek ve bunların da etkisiyle aklî melekelerimizin gelişmesine katkıda bulunarak düşünce dünyamızı, benlik kavramımızı geliştirmek, benliğin ne olduğu üzerinde düşünmek aslında bizler için son derece büyük, tarifi imkânsız derecede büyük bir lütuftur.

Peki görerek veya duyarak veya hem görüp hem duyarak aklî melekeleri gelişmiş olan bir insanın, bu duyuların, özellikle de görmenin hakikati, gerçekliği üzerine tefekkür ettiğinde varacağı sonuç ne olabilir?

Bu ise bambaşka bir meselenin kapısını aralar…

“…Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, seni tenzih ve takdis ederiz. Bizi cehennem azabından koru.”[1]

Saliha Türkmen

Dipnot:


[1] Ali İmran Suresi, 191

Yayın Tarihi: 31 Mayıs 2021 Pazartesi 10:00
banner25
YORUM EKLE

banner26