Bir varoluş biçimi olarak: Düşünmek

"Evrene hikmet nazarıyla bakmak da bizi tevhidin her yerde tecessüm etmiş hâlini görmeye davet eder. Bu bakımdan düşüncenin hazzını yakalayabilmek, evrendeki estetik uyumun ve düzenin farkına varmayı gerektirir." İbrahim Elkoca yazdı.

Bir varoluş biçimi olarak: Düşünmek

“Tüş-mek” kökünden türetilmiş olan düşünme eylemi, bir şeyin derinliğine nüfuz etmek manasında ele alındığında, varlık alanına ait detaylara ulaşmada kendi içinde önemli imkânlar barındırır. Var olma eylemiyle düşünme eylemi arasındaki çok yönlü irtibat, var olmanın ancak düşünmekle mümkün olabileceğini akıllara getirdiği gibi, ne için var olduğumuz üzerine düşünmenin de düşünme edimine anlam katan bir etkinlik olduğunu açıklar.

Varlık, her ne kadar tanımlanması güç en tümel kavram olsa da bu durum onun hiç açıklanamayacağı anlamına gelmemektedir. Bu kapsamda, Martin Heidegger, Varlık ve Zaman adlı eserinde varlığın anlamına ilişkin soruyu yeniden düşünmemize kapı aralar. Ona göre varlık sorununun anlaşılması için yapmamız gereken şey, hikâye anlatmamaktır, bir diğer ifadeyle var olanın menşeini başka bir var olana dayandırarak belirlemeye çalışmamaktır. Nitekim var olan yorumlanırken karşılaştığımız zorluklar, bilme yetimizin donanım yoksunluğundan ya da görünürde kolayca üstesinden gelebileceğimiz terminoloji eksikliğinden ileri gelir. Dolayısıyla onu yorumlama minvalini öyle bir seçmeliyiz ki var olan; hem kendinde hem de kendiliğinden olarak kendini gösterebilsin.

Varlığı layıkıyla idrak etme yolunda kendimize ayrıca şu soruları da yöneltebiliriz: “Anlamlı bir hayat yaşamanın imkânı nedir?”, “Hikmeti sevmek, var olabilmek için yeter bir sebep midir?”, “Eğer adına hikmet denilen şey, ancak arzulamakla elde edilen bir şey ise bunun yolu öncelikli olarak nereden geçmektedir?” İnsanoğlunun varlığını anlamlı bir kalıba yerleştirebilmesi, evvelemirde varlığa anlam biçtiği hususları açıklığa kavuşturmasıyla mümkündür. Bu ise yaşamın karşı konulması güç kargaşasından bir adım geriye çekilip derince düşünmeyi gerekli kılar.

Eflatun’un mağara metaforu insana evrende her şeyin zıddıyla kaim olduğu gerçeğini düşündürür. Özellikle karanlık-aydınlık metaforunu kendi iç alemimize uyarladığımızda, bu metafor daha da işlevsel bir forma bürünür. İnsanın hakikati bulması ve kendi hayatını aydınlığa kavuşturmasının imkânı da ancak zulmetten, yani karanlıktan kurtulmasıyla mümkündür. Eşyanın hikmetini idrak etmede en etkili yollardan birisi, kişinin hâl diline yansımış ilim olacağından, varlığımızı anlam kılmada ilmin imkanlarından olabildiğince yararlanmak bir ihtiyaç hâlini alır.

Felsefe, bir tür soru sorma eylemi ise varlığı anlama noktasında ne gibi imkanlar sunabilir? Yunanca “philo” (sevmek) ve “sophia” (hikmet/bilgi) kelimelerinden Arapça’ya intikal eden, oradan de dilimize geçen felsefe kelimesi, temelde düşünceyi baz aldığından, hikmeti sevmek, dahası onu aklen olduğu kadar ruhen de talep edebilmek, ona ulaşabilme yolunda sahip olmamız gereken bir kazanım olarak öne çıkar. Nitekim varlığımız üzerine düşünmek bize sadece anlamlı bir hayatın kapılarını açmaz, aynı zamanda evrendeki bütünselliği yakalamamıza da olanak tanır.

Tefekkürün sürekliliği elbette geçmişin birikimini dikkate alıp ona yeni bir bakış açısı kazandırmakla özgünlük kazanır. Bu bakımdan düşünce eyleminin öznesi olan insan, bir yandan “neden?” sorusuna cevap ararken, öte yandan “ne yapmalıyım?” sorusunu cesurca ortaya koyması gerekir. Bu bakımdan varlığın manasını kavramak, bir yandan kim olduğumuz, nereden gelip nereye gideceğimiz hususunda bilgi sağlarken, öte yandan yürüyeceğimiz yolun yönü hakkında da bize fikir verir. Dolayısıyla bir konudaki kanaatimizi izah etme yolunda onu varlık alanıyla irtibatlı bir şekilde ele alma çabası, bizi daha sağlıklı düşünmeye bir adım daha yaklaştırmış olur.

Varlık alanına dair bilgilerin anlam sendelemelerine maruz kaldığı, bilginin hikmetten ziyade bir metaya dönüştürüldüğü günümüzde, varlığımızı koruyabilmenin yegane yolu, bizi var edene kulak vermekten geçer. Zihnimizden geçirdiğimiz her bir düşünce, bizi O’na yaklaştırdığı ölçüde kıymet kazanır. Eğer düşünme eylemini bir var olma biçimi olarak addedersek, varmak istediğimiz yere ulaşmanın imkânı da yine düşünce köprüsü üzerinde ayaklarımızı sabit kılmakla mümkün olur. Hakikat güneşinin özgürce kendi ışıklarını yansıtma imkânı ayan beyan ortadayken, hakikate yönelik sığ görüşlerimizi zihnimizin sınırlı kalıpları arasına hapsetmek, kişiye kendini kaybettirmekten başka ne kazandırabilir? Bu bakımdan “Ne kadar da az düşünüyorsunuz?” ifadesi, aslında bir tür uyarı mahiyetindedir. O halde insana düşen görev, varlığı idrak etme yolunda her daim ciddi bir cehd ve kesp içinde olmaktır.

İslâm düşünce geleneğinde düşünce eylemini tüm yönleriyle idrak eden isimlerden biri olan İmam Gazali (ö.1111), “el-Munkız mine’d-Dalal” adlı eserinde şüphenin insana neler yaptırabileceğini kendi yaşam öyküsü özelinde tasvir eder. “Kişinin kendi varlığından şüphe edecek bir merhaleye gelmesi insan için kendini dinlemesine olanak tanır mı?” sorusuna cevap aradığımızda, onun maruz kaldığı şüphe krizini aşarken izlediği yol hâlâ güncelliğini korumaktadır. Bilginin satırdan sadırlara yönelmesinin, yoğun bir muhasebe dönemini sabırla atlatan kişilerin erişebileceği bir aşama olduğu ortadadır. Dolayısıyla düşünme eylemini hâl dilimize yansıtmadan şüphelerden kurtulmak, dahası düşünce üzerine düşünme fırsatını yakalamak sanıldığı kadar kolay değildir.

Kubbesi ve kemerleri ile olduğu kadar akustik yönü ve zarafetiyle insanı büyüleyen Süleymaniye Camii’ne uzaktan bakıldığında buradaki uyum bizi nasıl ki Mimar Sinan gibi büyük bir dehanın mimari başarısını düşünmeye sevk eder, aynı şekilde evrene hikmet nazarıyla bakmak da bizi tevhidin her yerde tecessüm etmiş hâlini görmeye davet eder. Bu bakımdan düşüncenin hazzını yakalayabilmek, evrendeki estetik uyumun ve düzenin farkına varmayı gerektirir.

İnsanlık olarak içinde yaşaması çetrefilli bir çağa tanıklık etmekteyiz. Önümüzdeki badireleri bilgi-erdem bütünlüğünü içselleştirebilmiş bireyler olarak tefekküre başvurmakla çözebiliriz. “Kem âlât ile kemâlat olmaz” prensibi uyarınca önce dilimizi, sonra düşünüş şeklimizi güzelleştirmek, akabinde de düşüncemizde yer alan güzelliği, güzel bir ifade ışığında inşâ etmek durumundayız. Cüneyd Bağdadi’nin de ifade ettiği gibi, düşüncenin ulaşabildiği son nokta hayret ise, “Benim sendeki hayretimi arttır!” demek suretiyle hayretimizi artırma iradesini ortaya koyabiliriz.

Kavramların içinin boşaltılarak imgesel kalıplara indirgendiği, aklın, bilginin ve aşkın metalaştırıldığı bir dönemde bu renkli tüketim tercihleri karşısında kendimize dur diyerek, nefislerimizi varlık arayışına doğru yeniden sürüklemeye ihtiyaç duymaktayız. Bir insanın başına gelebilecek en tehlikeli durumlardan biri kendi değerinin farkına varamayışı ise bu bîhaberlik girdabından kurtulmanın biricik yolu, ashap gibi her daim birbiri için var olan bireyler olmaktan geçer. Bu durumda insana düşen görev, ya özgürlüğü tercih edip anlam dediğimiz kavramı bireysel tercihlerimiz ışığında inşa etmeye yönelmek ya da anlamı seçip özgürlüklerimizi azaltacak şekilde güçlü bir irade örneği sergilemektir.

T.S. Eliot bir şiirinde “Bize sessiz sedasız, hareketsiz oturmayı öğret.” diye seslenir. İçinde bulunduğumuz bu çetrefilli çağda yeniden toparlanmaya ve iç dünyamıza yapacağımız seyahat için ihtiyaç duyduğumuz dinginliğe her zamankinden daha fazla ihtiyaç duymaktayız. Nasıl ki susmak bazen konuşmaktan daha değerli ve vakur bir hâl alır, aynı şekilde tefekkür iklimine bürünmek de acelecilik sarmalına maruz kalmış insan için bir kurtuluş reçetesi görevi üstlenebilir. O hâlde bize düşen, durmak ve düşünmektir; daha erdemli bir şekilde, var olmanın hakkını veren bir edayla, dahası bizi hâlkedeni tüm hücrelerimizle duyumsayan bir cehdle ve samimiyetle düşünmek…

İbrahim Elkoca

Dipnotlar:

Martin Haidegger, Valık ve Zaman, İstanbul, Alfa Yayıncılık, 2004.

İmam Gazali, el-Munkız mine’d-Dalal, İstanbul, Gelenek Yayıncılık, 2015.

İbrahim Kalın, Açık Ufuk, İstanbul, İnsan Yayınları, 2021.

Yayın Tarihi: 02 Nisan 2022 Cumartesi 11:00
YORUM EKLE

banner19

banner36