Bir nefs-i terbiye metodu olarak: İrade

“İnsan bir çıraktır, elem ve ıstırap onun üstadı oluyor. Istırap çekmedikçe insan kendini bilmiyor.” Nurettin Topçu yazdı.

Bir nefs-i terbiye metodu olarak: İrade

Bir nefs-i terbiye metodu olarak: İrade

“Güzel bedenler için zevk, güzel ruhlar için de ıstırap gerektir.”

                                                           OSCAR WILDE

İradeyi tarif ederken tabiatla cemiyetten alınan tesirleri kendimizde kuvvet yaparak onunla dışımızdaki dünyaya karşı gelmektir, demiştik.

Burada her tahlilden kaçan, her derin araştırmadan gizli kalan bir cevher varsa o da benlik dediğimiz bu dış tesirleri karşılama yetisidir; onları karşılayışımız hâlidir. Bu cevheri tahlil edip ona daha fazla yaklaşmanın imkânsız olduğunu kabul edenler, onu ancak bize kendi varlığını hissettiren karakteriyle tanıma yolunu tuttular. Maine de Biran ona (İçsel ceht), Lachelier (Var olmak iradesi) dedi. Bu iradenin bizim dışımızdaki eserleri sonsuzdur ve insanlara yine insan oğullarının kâinatta harikalar yaratabileceği zehabını verebilecek kadar müthiştir. Medeniyetler onun eseridirler. Harpler onun keskin bir görünüşü, kinler ve hasetler onun tortularıdır. Dinler onun en yüksek hareketinin gayesidirler. Hatta kâinatımız onun mutlak varlığının eseridir.

İnsanla beraber merkezi her yerde bulunabilen, lakin çevresi hiçbir yerde bulunmayan, daha doğrusu bir sonsuzluğu saran ve böylelikle bizi sonsuz bir âlem içinde bulunduran bu ilk cevherin, yani irademizin kendi varlığımızda en aşikâr şahidi ise ıstıraptır.

O ilk önce hayatımda bir tazyik ve bana karşı koyma şeklinde gözüküyor. Ceht ise sıkıntılıdır ve bu ilk ceht, bende beni aşarak sonsuzluğa doğru gitmek isteyen bir kuvvetin varlığını haber veriyor.

İlk cehdin bende gözüktüğü andan itibaren, uzvî yaşayışımızla ahenkli bir sistem kurmakta olan tasavvurlarımızın dünyasındaki nizamı bozuyor. Verdiğim kararları, karar verdiğim gibi yapamıyorum. Bildiğim, istediğim ve yaptıklarım arasında anlaşılmaz ve ahenksiz bir nisbetsizlik peyda oluyor. Bazen bütün istediklerimi yapamıyorum bazen de istemediğimi yapıyorum.

İşte içimdeki bu fırtına, bende yeni bir şeyin doğuşunun habercisi olmaktadır. Filhakika uzvîyetle pek güzel ve zaruri olarak anlaşmış basit bir ruhsal yaşayışımız vardır. Canlı varlık, iradesiz olsaydı, bu ruhsal nizamile hayata da pek âlâ uyabilirdi ve uymakla ise başlamıştı. Fakat irade denilen ve sonsuzluğu isteyebilenlerde pek aşikâr gözüken bu kuvvet insandaki ilk ve durgun nizamı bozuyor. Bozmasa belki kuşlarla çiçeklerin, denizlerle semaların sakin beraberliğini yaşardık. Belki de böyle bir şeyin hiç farkında olmazdık. Zira irade, ben de başlangıçta sakin gözüken şuurun derinlerindeki ana köktür.

Hayata her zaman uymasını bilen, kendi yaşayışına uygun gelen fikirleri her an benimsemeğe ve hakikat diye tanımaya kabiliyetli olan realist ruhları bir tarafa bırakırsak iradenin fırtınasına tutularak içlerindeki nizamın sarsıldığını sık sık duyanlar arasında mustarip olmayan yoktur. Tasavvur edebildikleriyle istedikleri arasındaki korkunç nisbetsizlik onlarda her an yükselen feryadın gerçek sebebi olmaktadır. Hayatın aşıklar kütlesinde, hatta saadet içinde bile duyulan ıztıraplı ve feryatlı, samimiyeti dinlensin; yahutta yaşayanlar arasında en ince görüş sahiplerine yaşamanın ne olduğu sorulsun: Hepsinden duyulacak olan, varlığın acı tecrübesidir ve yokluğun hasretli arzusudur. Hâlbuki yine bu âşıklarla ince ruhlu olanlar, kâinatın her zerresini farkında olmadan gizli bir hırsla kucaklamış gibidirler. Sanki bütün varlıklara sahip olarak yaşamaktadırlar. Kâinat varlıklarına karşı onlardaki bu ihtiraslı bağlılık, ıstıraplarının olduğu kadar saadetlerinin de sebebidir. Varlıkların hemen hepsine bağlandığı için her zaman birini kaybetmeğe mahkûm olan ve benliğinden böylece bir parça koparılan koparıldıkça sonsuzluk vehimlerine daha ziyade hasretle bağlanan insanın ruh hâli asla acıklı değildir. Onda varlıkları bir sonsuzluğa doğru kovalayan sürekli merak ve sıkıntı acınacak bir zaaf hâli olmaktan uzak, iradenin tükenme bilmez bir kuvvet kaynağıdır. Bunu sadece bedbahtlık ve yokluk hâline gıpta edenlerin dilinden dinleyelim: “Ağlayabilenler ne bahtiyardırlar. Onlar asla bedbin değildirler; felaket zannedildiği gibi fena değildir. Çünkü o zaman insana ümitler ve vehimler kalıyor. Zengin olan asıl sizlersiniz, ey zavallı açlar ve hayat arzusu olanlar Çünkü dünya saadetlerinin hiçliğini hissedemeyerek arzularınız şiddetle bir hırsla ona bağlanıyor. Lakin tokluktan ve doluluktan, hayatın imtihanını sonuna erdirmiş olanlar onu bilirler, iğrentiden ve yokluktan başka bir şey çıkmıyor.” Ancak ıstırabın yaratıcı vehmine sahip olanlar onun Allah yolunu bulmak sırrına erdiler. Kâinatta sonsuz güzellik rüyasının en ihtiraslı aydınlıkları bu sırra erişenlerin nasibi oldu. Oscar Wilde “dünyalar ıstırapla kurulmuştur.” diyordu. Bir çocuğun veya bir yıldızın doğuşu ıstırapla olur. Istırap da engin, eşsiz bir realite vardır. Hayatın sırrı ıstırap çekmektir. Güzel bedenler için zevk, güzel ruhlar için de ıstırap gerektir. Istırap çekmedikçe hiçbir şey bize nüfuz etmiyor. İnsanlık yolunda onun yardımı olmaksızın bir adım bile atmak kabil olmuyor. Büyük hareketler büyük ıstırapların eseridirler. Fransız ihtilalinin büyük mustarip kütlelerin hareketi olduğunu unutmayalım. Onu takip eden romantizm hareketi de her sahada ıstırabı ve elem çekenlerin hayatını kucaklamış olan bir hayat hamlesi olmuştu. Goethe ile Rousseau’nun Byron’la Musset’nin feryatlarında hep ortaya attıkları şu düsturun ifadesini buluyoruz!

“İnsan bir çıraktır, elem ve ıstırap onun üstadı oluyor. Istırap çekmedikçe insan kendini bilmiyor.”

İsa ile Muhammed’in her kavimden ziyade Yahudilerden çektikleri ıstırap onları peygamberliğin yüksek derecelerine ulaştırmakta amil olmuştur. Istırap çekmeyenin Allah’ı tanıyabilmesi ve dindarın huzur ile yaşayabilmesi gerçekten kabil olmuyor. Goethe, “Ekmeğini asla ıstırapla yememiş ve gece saatlerini; geciken sabahı ağlamakla beklememiş olan, ey gök kuvvetleri, o sizi bilemez.” diyordu. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Mekke’de iken gelen ayetlerin, sonra Medine’de iken gelen ayetlere ruh ve heyecan bakımından üstünlüğünü anlamak için Peygamberin Mekke’deki hayatının eza ve cefa içerisinde ıstırap ile geçtiğini hatırlamak kâfidir.

En büyük ıstırapların kaynağından doğmuş olan dinler, insanlığa daima en büyük ve aldatmaz mürşit olmuşlardır.

Siyasî ve sosyal hareketler, sanatlar, dinler ve felsefeler, insanlığın bütün büyük irade hareketleri hep ıstıraptan doğmuş ve ıstırapla hayat bulmuşturlar.

Istırap bizde hayat enerjisinin artması, yığılması ve bollukla kullanılmasıdır. O, ruhumuzla gerçeklik arasındaki kalın perdenin yırtılması, ruhun hakikate veya hakikatin ruhumuza akıp kaynaşmasıdır. Istırap ruhun kendi kendisiyle karşılaşması, baş başa kalmasıdır. İnsanların çoğu bundan korktukları için topluluğa atılırlar ve orada hayatın meyhanesinde kendilerini unutmaya çalışarak neşelenirler ve her kuvveti birbirlerinden dilenirler. Halkın karşılıklı tebessümleri vaat edici olur. Lakin dağılan kalabalıkta her ferdin içini yoklarsanız bomboş ve perişan bulursunuz. Fert topluluğa, kendi hasta hâline şifa aramak için koşmuş ve yine kendi hastalığıyla dönmüştür. Hem bu dönüşte ümitleri de mahvolmuştur. Ancak kalabalıkta yaşayabilen insanın derdine çare bulunamaz. Bir de Paskal’ın bize örnek diye verdiği “odası kendisine yetebilen yalnız insana bakın. O kendi ıstırap ile baş başa kalmaktan korkmayan hayat ejderi, bizim kalabalığımızın çok üstünde irade kudretlerine sahiptir.” Büyük yalnızlar bizim zavallı kütlemizin velileri ve hakiki sahipleridir. Büyük kıymetlerimizin hâlîkı olan bu insanlar bizden alkış dilenmiyorlar. Kalabalıktan neşenin çığlıkları hâlinde kopan alkış sesleri, bizim kendi sefaletimizin bir tesellisi, iradesizliğimizde beliren zaafa karşı bir tarziye ve belki de bir taziyedir.

İnsanlığın iradesi ıstırabın eseridir, dedik. Istırap bizi kâinatta ufak bir parça, bir cüz’i olmaktan çıkararak kâinatın bütünü hâline koyuyor: Buna aşk diyoruz. Istırabımız aşkın eseri değil, aşk sonsuz ıstırabımızın çocuğudur; onun kendine bir mevzu bulmasıdır, varlıklardan birine bağlanarak kendindeki taşkın denize bir sükûn, muvakkat bir istirahat aramasıdır. Çünkü filozof Poliard’ın dediği gibi “zenginliğin ve şöhretin aşıkları vardır, ilmin aşıkları, güzelliğin aşıkları vardır, bir de aşkın aşıkları vardır. Ve hepsinde gördüğümüz onları pençesinde tutan mütehakküm hayallerinden başka her şeye karşı bir kayıtsızlık, bir anlamsızlık, bir asabiyet.” Aşk içinde, ıstırabımızın bağlandığı varlıklar birer birer kutsallık kazanırlar. İradesi, ıstırabı olmayan insanın gözünde birer tahlil ile hiçe indirilebilen varlıklar aşk içinde mukaddesata yol olurlar ve kalbimizi, çırpınarak secdeye vardığı büyük huzura çıkarırlar. Fikir ve zekânın metotları ile ilim yoluyla aklın kabul etmediği nice mukaddesat aşk yolunda kalp için Kâbe oldular. Aşkın ifadesi olan secde sığınmak demektir. Aşk insanın bütün irade kuvvetleriyle kendinden başkasına sığınmasıdır. Aşkımızın bir sonu, bir bittiği merhale bulunmadığı için onu arayan ıstırabımız da nihayetsizdir. En büyük ilime ulaşamamanın, en azametli varlığa sahip olamamanın ıstırabını çekiyoruz. Dilek, ıstırapla hamleler yaparak, daha büyük ıstırap için aşk duraklarında mest olup dinlenmek suretiyle bir sonsuzluğa, Allah’a doğru ilerliyor.

Hareket, Sayı:4, Haziran 1947, Nurettin Topçu

Yayın Tarihi: 10 Eylül 2021 Cuma 10:00
banner25
YORUM EKLE

banner26