Bir mürşidin dilinden mevt kapısı

Ahmed Sadık Efendi, Kara Baba dergahındaki Füsus sohbetlerinde ölümü nasıl anlatmıştı? Yetkin İlker Jandar aktarıyor..

Bir mürşidin dilinden mevt kapısı

Yıllar önceydi. Rahmetli Yusuf Bozkurt Özal’ın Süleymaniye Camii’nde kılınan cenaze namazına iştirak ettikten sonra Çemberlitaş’a yürümüş ve Kara Baba Dergâhı’nda Ahmed Sadık Efendi’nin ziyaretine varmıştım. Kendisine cenazede yaşananları anlattım. Çok tartışılmakla birlikte en nihayet cenazenin cami avlusundaki Gümüşhanevi haziresine defnolunduğunu naklettim. Ahmed Sadık Efendi gülümseyerek insanın hakikatte nereye ait ise oraya defnolunacağını, ait olmadığı bir yere defnolunsa bile, gece melekler tarafından kabrinin asıl ait olduğu yere nakledileceğini beyan ettiler. Daha sonra, Esad Coşan Hoca Efendi vefat edip de devlet tarafından Gümüşhanevi haziresine defnolunmasına müsaade edilmediği zaman, Ahmed Sadık Efendi’nin vaktiyle bu hadiseye işaret ettiğini anladım.

Bir başka sohbette ise Ahmed Sadık Efendi, yeryüzünde Allah’ın yumurta gibi kabuğunda saklı velilerinin bulunduğunu, bu velilerin kendi velayetlerinden, ahval ve makamlarından haberleri olmadığını, onların makam ve ahvallerinin ancak vefatlarından sonra ahirette aşikâr olacağını, onların seyr-i süluk ve akıbetlerinin imrenilecek güzellikte olduğunu anlatmışlardı. Sohbetlerinde bunlar gibi mevte ve mevtten sonrasına ait birçok hususu, gündelik hayata ait mevzuları izah edercesine aşikâr bir şekilde nakletmişlerdir. Biz de Ahmed Sadık Efendi’nin Füsus sohbetlerine ait ikinci ses kaydını, bir mürşidin gözünden mevtin anlatımına misal olmak üzere sizlerle paylaşıyoruz. Hayırlara vesile olmasını ümit ederiz:

***

İki türlü ölüm var: Birisi iradi ölüm, diğeri tabii ölüm

Su buzda gizlendiği zaman ne yapar, kayda girmiş olur. İnsanlar nasılsa, işte Cenâb-ı Hakk’ın tecellileri, insan şeklinde bu âleme tenezzül ettiğinde kayıtlanmış olduğu gibi, su da buzda gizlendiği zaman, buz şeklinde göründüğü zaman, kayda girmiş oluyor, deryaya gidemiyor. Binaenaleyh, farz edelim ki suyun buza olan iştiyakı, kendi nefsine iştiyakıdır. Zira Resul Aleyhisselamın hadis-i şerifinde; “Sizden biriniz ölmedikçe Rabbini müşahede edemez” buyrulmuştur. Evet, bir hadis-i şerifte Resulullah Efendimiz buyurmuştur; “Sizden hiç kimse ölmedikçe Cenâb-ı Hakk’ı göremez”. Şerhte su misal gösteriliyor; buz erimedikçe su da deryaya gidemez, serbest kalamaz. Su buzda gizlenmiş oluyor. Nasıl ki işte Cenâb – Hakk, kulunda gizlenmiş oluyor, burada kuldan maksat Resulullah Efendimizdir. Şu halde ölüm vaktinde hasıl olan hususi yüze müştak olmak lazımdır.

Demek ki insanda ölüm anında bu âlemin elbisesi olan şu vücud, şu beden, Cenâb- ı Hakk ile kulu arasındaki perdedir. Bu perde aradan kalkmadıkça Cenâb- ı Hakk’ı göremezsiniz deniyor hadis-i şerifte. Buz erimeden suyun serbest kalamaması gibi, buz eriyecek ki onda gizli olan su deryaya gidebilsin. Ve bu da tabiat perdesi oluyor. Yani, görünmez olan Cenâb-ı Hakk’la, bu âleme nüzul etmiş varlık tecellilerinden yani şekilden ibaret olan insanlar arasında bu âleme ait tabiat perdesi olmuş oluyor. Tabiat perdesi ortadan kalkmadıkça Cenâb-ı Hakk’ı görmek mümkün değildir. Ölüm aslında tabiat perdesinin ve kesif bedenin hükümlerinin ortadan kalkmasından ibaret olan bir hâl olduğundan dolayı bu hususi yüz, hem iradi ölüm, ve hem de tabii ölüm hallerine şamildir.

Şimdi iki türlü ölüm var biliyorsunuz. Birisi iradi ölüm, diğeri tabii ölümdür. İradi ölümde Resulullah Efendimizin yolunda dergâhlarda yetiştirilen dervişler, insanlar, Cenâb-ı Hakk’ın ahlakıyla ahlaklanmak suretiyle, mürşitlerin himmetiyle hayvanî nefislerden, hayvanî hallerden sarf-ı nazar edip, Resulullah Efendimizin ahlakıyla ahlaklandığı zaman, bu âleme ait hiçbir arzuları kalmaz. İşte bu mukarrebun dedikleridir. Allah’a en yakın mertebedir. Bir de vakti saati gelip de, ecel gelip de insan öldüğü zaman, o da tabii ölüm oluyor. İki türlü ölüm var.

Birinci ölümde, yani tabii olmayan iradi ölümde ne kadar Allah’a yaklaşmış olsak da Allah’ı görmek imkânı olmuyor. Çünkü yine bu beden meydandadır. Fakat ecel gelip de tabii ölümle ölündüğü zaman bu vücud da gidiyor. İnsan işte o zamana aslına kavuşmuş oluyor, Allah’tan geldi, Allah’a gidiyor. Öyleyse taayyün mevcud olduğundan, iradi ölüm tabii ölüm gibi değildir. Nitekim Hz. Mevlana (ks) Efendimizi, ölüm hastalıklarındayken ziyaretlerinde Şeyh Sadreddin Konevî (ks) “Allah size acilen şifa versin” buyuruyor. Hz. Mevlana da buyuruyor ki “Bundan sonra şifa sizin olsun”. Bir an önce gideyim, bu âlem için şifa talep etmeyin bana. O sizin olsun diyor. Âşık ve maşuk birbirine kavuşmasın mı diyor, çünkü hakikatine gidiyor. Beden toprağa gidiyor, fakat o bedenin içinde bir hakikat var, görünmeyen bir hakikat, o da Rabbine kavuşmuş oluyor. Âşık ile maşuk arasında kıldan bir gömlekten başka bir şey kalmamıştır. İstemez misiniz Nur Nur’a vasıl olsun buyurmuşlar. Evet, çünkü artık dünyaya ait maddi bir şey kalmamış bedenlerinde, arzu da kalmamış, vaziyeti biliyor, kendisi de nur zaten, Nur Nur’a yani aslına kavuşsun buyurmuşlar. Demek ki iradi ölümde görünen vücud, kıldan bir gömlek derecesinde bir perde oluyor. Allah’a ibadetlerle bu âlemde ne kadar yaklaşsak efendim, yine de onu görmek mümkün olmuyor. İnce bir gömlek, kıldan bir gömlek halinde bu beden perde oluyor. Tabii ölümde ise bu gömlek de kalmıyor. O zaman işte Allah’a tam kavuşulmuş olunuyor.

Herkes bir esmanın tecellisidir, temsilcisidir

Şimdi su buharı biraz tekasüf ediyor, yoğunlaşıyor. Yoğunlaştığı zaman ne oluyor, bulut şeklinde görünüyor. Efendim, biraz daha yoğunlaştığı zaman yağmur oluyor, su oluyor, aşağıya düşüyor. Aşağıya düştüğü zaman su oluyor. Pekiyi, su olduğu zaman, su da biraz daha yoğunlaştığı zaman buz haline geliyor, elle tutulur, gözle görünür oluyor. Şimdi yukarıdan aşağı Tenezzülat-ı İlahiye deniliyor buna, işte Tenezzülat-ı İlahiye, bu âleme kayıtlanarak gelmiş olmasından ibaret oluyor. Bu âleme kayıtlanarak gelmiş oluyor. Fakat görünmez halde iken şekli başka, hali başka, hiçbir şeyinden haberimiz yok. Biraz yoğunlaşıp da bulut haline geldiği zaman görüyoruz, çeşit çeşit bulutlar görüyoruz, muhteviyatının işte su olduğunu anlıyoruz. Daha biraz yoğunlaştığı zaman ne oluyor, yağmur oluyor, su oluyor, ihtiyaçlarımızı görüyor. Hüküm değişti, hem şekil değişti, hem hüküm değişti. Ama aslı aynı buhardır. Ve sonra buz haline geldiği zaman yine hüküm değişti, şekil değişti, vazife değişti. Hatta şer’i hükümler dahi ona göre değişiyor. Mesela su ile abdest alabiliriz, su ile gıdamızı temin edebiliriz. Ama buzla yapamayız, veyahut buhar halinde iken de yapamayız. Abdest alınmaz, şer’i hükümler dahi değişiyor.

İşte Cenâb-ı Hakk’ın da taayyün derecesine gelinceye kadar geçirdiği haller böyle. Allah’ın zâtı var tahayyül edilmez, tarif edilmez, hiçbir suretle görülmez zâtı. Fakat işte bu zâtında saklı bir de esması var, birçok hulleler var, birçok kuvvetler, kudretler var. Yani Allah’ın zâtında birçok meziyetler var. Meziyetler, hünerler, marifetler var. Şimdi bu marifetler bir kademe tenezzül ettiği zaman Esma-ı İlahiye oluyor, Allah’ın esması olmuş oluyor. Bu meziyetler Allah’ın esması olmuş oluyor. Bu esma da Ayan-ı Sabite denilen makama tenezzül ediyor. Bu makamda onlara, o makama ait bir vücud veriliyor. Ondan sonra da ruhlar âleminde Resulullah Efendimizin ruhu yaratılıyor önce ve bu âlemde işte burada okuduğumuz gibi Ahadiyyette iken Ahmed mertebesinde görünmüş oluyor.

Ruhlar âlemi diyoruz, halbuki bu âlem Hakk’ın tecellisinden başka bir şey değildir. Ayan-ı Sabite diyoruz, Hakk’ın esmasından, Hakk’ın marifetlerinden, mevcudiyetinden başka bir şey değildir. Esma-i İlahi mertebesi diyoruz, sıfatlar mertebesi diyoruz, bunların hepsi işte Cenâb-ı Hakk’ın tecellileridir. İşte bu mertebelerden ine ine varlık tecellisi bu âlemde insan şeklinde görünüyor. Fakat bugün Allah’tan başka hiçbir varlık yok, bütün gördüğümüz insi, cinsi, insanı, hayvanı, bitkisi, taşı, toprağı, suları, deryaları ne görebiliyorsak, ne bilebiliyorsak, ne hayal edebiliyorsak hep bu âleme mahsus Cenâb-ı Hakk’ın tecellilerinden başka hiçbir şey değildir. Hiç birinin mevcudiyeti yoktur, ancak Cenâb-ı Hakk’ın bu şekilde tecellisinin görüntüsüdür. İşte arz ettiğimiz gibi efendim, herkes bir esmanın tecellisidir, temsilcisidir. Ve Cenâb-ı Hakk’ın bu hünerleri bu suretle zuhura gelmiş oluyor.

Bütün gayemiz şu, dedik ya iradi ölümde bedeni ifna edemiyoruz. Ama bedenin bütün arzularından, bedenin bütün ihtiyaçlarından, zaruri olmayan heveslerinden, onlardan temizleniyoruz, kimse hakkında bir şey düşünmüyoruz, Peygamber ahlakıyla ahlaklanıyoruz, mürşidin terbiyesi ile terbiyeleniyoruz. Efendim, her şeyden, heveslerden kurtuluyoruz ama bu beden yine mevcud, işte artık ince bir gömlek gibi kalıyor. Ne zaman ki tabii ölümle ölürsek, o zaman bu gömlek de gitmiş oluyor, işte o zaman Cenâb-ı Hakk’ı görüyoruz. Yalnız eğer iradi ölümle ölmeden gidecek olursak o heveslerimiz, bütün o hayvanî hislerimiz, hayvanî ahlaklarımız vesaire beraber gider bizimle, orada ondan hesap sorarlar. Ama iradi ölümle ölüp de ondan sonra gidecek olursak tertemiz gideriz. Bu beden de zaten toprağa verilecek, senin iradenin altında değil artık o. Onu alıyorlar, götürüyorlar, niçin kendi ölünü kendin taşıyamıyorsun, başkalarına muhakkak muhtaçsın meydanda kalmamak için. Onun için iradi ölümle ölünüp de gidilirse o tabii fevkalade. İnşallah hepimizde tahakkuk eder. Efendim, karıncayı yolda görmüşler de hikâye malumunuz, nereye gidiyorsun demişler, hacca gidiyorum demiş. Ya sen nasıl hacca gidersin demişler, yolunda bulunurum ya demiş. İşte biz de yolunda bulunacağız, kendimize bir mürşid bulacağız efendim, onların emriyle içimizdeki hayvanî düşünceleri, hayvanî hisleri, hayvanî arzuları yok etmeye çalışacağız, temizleyeceğiz. Onların yerine insanî hisler, ilahi arzular koyacağız inşallah. Evet efendim, anlaşılmayan taraf kalmadı inşallah.

Dünya hali görmeye engel oluyor

Mukarrebun dediğimiz Allah’a çok yakın olan kullarının halini Cenâb-ı Hakk temaşa ettiğinde “Onlara şevkim şiddetlidir” diyor. Yani binaenaleyh perde olan kesif maddi bedenin taayyünü ortadan kalkmadığından, Hak Teala mukarrebun denilen kendine çok yakın olan kullarının kendisini perdesiz olarak doğrudan doğruya görmelerine muhabbet ediyor. Yani demek oluyor ki Cenâb-ı Hakk kendisini görmek istiyor, yani bu kullarının Cenâb-ı Hakk’ı perdesiz olarak görmelerini arzu ediyor, kendini göstermek arzusu bu. Zaten bir hadis-i kudsi vardı daha evvelki derslerimizde geçti; “Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğime muhabbet ettim, onun için bu kâinatı yarattım” buyuruyor. Binaenaleyh, kendi kendisinin, kendi tarafından temaşa edilmesini arzu ediyor. Onun için mukarrebuna karşı da şevki var, bu işi arzu ediyor. Ve bunu da daha evvelki derslerde gördük.

Cenâb-ı Hakk kendini bilmiyor mu ki böyle bir hadis-i kudsi zuhur etti diye hatıra gelebilir. Hz. Şeyh onu birçok misallerle izah ediyor. Şimdi biz insanız, kendi halimizi biliriz. Gözümüz var bakıyor, kulağımız var işitiyor efendim, ağlama hissimiz var, gülme hissimiz var, müteessir olma hissimiz var, bunlara ait bir bilgimiz var mı şimdi. Onun için bunları bilebilmemiz için karşımızda bir ayna gerekir. Ağlarken aynaya baktığımız zaman bilmediğimiz bir halimizi görürüz. Kendimizi bildiğimiz halde, bu organlarımızın nasıl çalıştığını, nasıl göründüğünü görüntü halinde, mimiklerimizin buruşması, efendim gözümüzün yaşının akması falan, aynada bu hallerimize vakıf oluruz. Yani Allah’ın kendine olan bilgisi mücmel bilgidir diyor Hz. Şeyh, yani toplu bilgidir. Biz nasıl kendimizin ağlama hissimizin olduğunu vesaireyi bildiğimiz gibi Cenâb-ı Hakk da kendini mücmel bir şekilde biliyor. Şimdi Cenâb-ı Hakk kendine kainatı ayna yapıp da kainatta kendini yaşattığı zaman mukayyed olarak, kendini daha geniş, daha teferruatlı olarak tanımış oluyor. Artık burası hepinizin, herkesin zevkine göre zuhur eder.

Demek ki burada yine o hadisten geliyor, Cenâb-ı Hakk mukarrebunun bir an evvel, Cenâb-ı Hakk’ın onlara olan şevkini görmelerini istiyor. Evet, dünya hali görmeye engel oluyor. Efendimiz (SAV)’in “Ben de sizin gibi beşerim ve ben beşerin gazap ettiği gibi gazap ederim” buyurmaları bu inceliklere işarettir. Şu halde Hak Teala’nın gazabı, “Benim onlara şevkim şiddetlidir” sözü “Andolsun biz sizi tecrübe edeceğiz ki içinizden cihad edenleri, güçlüklere sabredenleri bilelim” sözüne benzer. Hatta “Ta ki onlar Allah’ın isimlerini bilinceye kadar”. İlim bahsinde geçti, izahatı Fass-ı Şis’te ve Fass-ı Lokmanî’dedir. Onların şuunatını yani oluşlarını İlm-i Zâti ve ezelisi ile bilirken sizden sabredenler ve mücahede edenler kimlerdir bilmek için sizi imtihan ederiz buyurdu. Bu mukarrebun olanlar ise şuunat-ı İlahiye’den olduğu ve şuunat-ı İlahiye ise Zâtı’nın gayrı olmadığı halde “Benim onlara şevkim daha ziyadedir” buyurdu.

İşte gerek imtihan-ı İlahi ve gerek iştiyak-ı İlahi, Hakk’ın mutlak vücudunun imkân mertebesine tenezzül ederek, bu mertebelerde zuhuru taayyün etmekle her iki söz birbirine benzer. Çünkü Latif şeyin kesafet mertebesine tenezzülü halinde, onun arızi sıfatından ibaret olan bu kesafet, o Latif şeyin perdesi, hicabı olur. Binaenaleyh bu kesafet ortadan kalkmalı ki o kesif şeyde mevcud olan Latif aslına dönebilsin. Binaenaleyh, Allah-u Teala kendisine müştak olan mukarrebunda, yakınlarında, onlarda husule gelen görüş sıfatı hassasına müştak oldu. Ve bu görüş sıfatı hassası da ancak ölüm vaktinde, kulun kulluk vasfına sahip olan kesif vücudunun hükmü kalktığı anda husule gelir. Ve o mukarrebunun dünyada yaşadıkları müddetçe Hakk’a olan iştiyakları ölümleri vaktinde husule gelen bu görüş sıfatı hassası ile sakin olur, sükunet bulur. Fakat ölüm anında vaki olan bu görüş sıfatı hassası, dünya hayatında ancak maddi bedenden başka bir perdesi, hicabı kalmamış olanlara göredir. Evet, Cenâb-ı Hakk’ı arzu ettikleri gibi görebilmeleri ancak vefatından sonra oluyor, daha önce görüş sıfatı hassası vaki olmuyor dünyada oldukça, çünkü bu dünyaya ait beden, o perde teşkil ediyor, o kalktıktan sonra ancak.

İşte Hz. Şeyh burada mukarrebundan bahsediyor. İradi ölüm ile tabii ölümün farkını izah etti. Eğer iradi ölüm ile mukarrebun derecesine gelinip de, mukarrebun sıfatıyla incecik bir bedenle vefat edilirse, o zaman perde kalkmış oluyor dediğimiz gibi. Aynı ayı temaşa ettiğimiz gibi temaşa edeceğiz inşallah. Allah cümlemize nasib-i müyesser eylesin. Tabii mukarrebun olarak gitmek şartıyla, ötekiler gibi değil, onu da ayrıca zikrediyor. Evet okuyalım da anlayabildiğimiz kadar anlayalım. Onların ruhani gözlerine bu alakalar perde olur. Nitekim Hakk Teala buyurur; “Bu dünyada âmâ olan kimseler Ahiret’te de âmâ olur”. Evet, binaenaleyh bu dünyada Allah’ın emirlerini göremeyenler, duymayanlar, mukarrebun derecesine gelemedikleri için o âlemde de göremeyeceklerini beyan ediyor. Binaenaleyh bu âlemde iken kalp gözünden kainatın perdesini ve beşeri sıfatların kabuklarını atmak, ve ölüm halinde de beden perdesinin kalkmasıyla Hakk’ı görme sıfatı hassası ile şereflenmek gerekir.

Nitekim Cenâb-ı Hakk tereddüde dair olan Hadis-i Kudsi’de “Ben ölümü kötü gören mümin kulumun ruhunun kabzında tereddüt ettiğim gibi fail olduğum bir işte tereddüt etmedim. Halbuki ona benim likam (yüzüm) lazımdır” buyurdu. Bu Hadis-i Kudsi, İlahi vechine müştak olan mukarrebundan vaki olan, husule gelen görüş sıfatı hassasına Hakk’ın iştiyakını gösterir. Zira Hak Teala Hazretleri kendine kavuşmaya sebep olan ölümden tiksinmekte olan mümin kulu, Hakk’ın yüzüne müştak olduğu halde, o kulun ölümü kötü gördüğü esnada, ruhunu kabzetmekte tereddüt buyuruyor. Binaenaleyh, aslında her bir nefis ölümü kötü gördüğü ve ölüm mevzubahis olduğu vakit gamlanıp üzüldüğü cihetle, Hakk Teala Hazretleri “Halbuki ölüm lazımdır” demeyip “Benim yüzüm lazımdır” diyerek kulunu lika-i has ile müjdeledi, kulunu gamlandırmamak için böyle buyurdu. Evet efendim, dinleyen anlatandan arif olmak lazım. Bir hadis daha duymuştum, “Kuluma ölümü sevdirmedikçe ruhunu kabzetmem” mealindedir.

Yetkin İlker Jandar yazdı

Güncelleme Tarihi: 02 Kasım 2018, 21:27
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Abdi Ahkar
Abdi Ahkar - 9 ay Önce

Allah razı olsun efendim, istifade nasip olsun

banner19

banner13