Arayışın doğurduğu felsefe: Varoluşçuluk

"Bir başkaldırıdır varoluşçuluk, insanın bir kalıp etrafında hapsedilemeyeceğini söyler. Anlam, kişinin kendisindedir; çünkü kişiliğin oluşumunu kendi seçimlerine bağlar." Selma Özkaya Muştuoğlu yazdı.

Arayışın doğurduğu felsefe: Varoluşçuluk

Büyük cihan harplerinin yıkımlarından etkilenen insanlar ve bu insanlarla beraber bu durumu yaşayan düşünürlerin, çağın sorunlarına cevap arayışı için çıkmış oldukları düşünce yolculuğunun etkisinde ortaya çıkmıştır “Varoluşçuluk.” Bunalan, kendisine yabancılaşan ve ölümü devamlı hisseden insanların kurtuluş ve özgürlük arayışlarına yol gösterme çabası üzerine inşa edilmiştir. Savaşların bu sıkıntıları varoluşçuluğun doğmasına etki etmiştir. Yaşanan sıkıntıların çokluğu ve sürekliliği kişinin “Neden? Nasıl? Niçin?” gibi sorular sormasına ve bunlara cevap arayışına yöneltmiştir.

Hayat boşluk kabul etmediği gibi savaşlar da yerini sanayileşmeye ve modernleşmeye bırakmıştır. Acı, ölüm ve kayıplar, yerini kişinin kendisinden uzaklaşmasına ve kendisini duymamasına bırakmıştır. Bütün olaylardan yine en çok etkilenen insan olmuştur. Doğanın ve her şeyin yönetimini elinde bulundurmak isteyen Batılı düşünürler, “Tanrı’yı öldürdükten” sonra tek başına kalmışlıklarına bir çözüm arama girişiminde olmuşlardır. Anlamsızlığın içine düşmüşlerdir. Etkilenmelerin neticesiyle yeni düşünce akımları meydana gelmiştir. Bunlardan birisi de varoluşçuluktur. Varoluşçular, varoluşun özden önce geldiğini kabul etmiştir. İnsanın önce var olduğunu daha sonra da kendisini var ettiğini yani özünü şekillendirdiğini iddia etmişlerdir.  Kişi, kendi özünün varoluşundan sorumlu tutulmuştur. İnsana bağlanan bu sorumluluk, genel ahlâk kurallarına kafa tutuşu beraberinde getirmiştir. Genellemenin mümkün olmadığı savunulmuştur. “Tanrı’yla beraber ahlakta mı ölmüştü?” sorusu geliyor akıllara.

Bir başkaldırıdır varoluşçuluk, insanın bir kalıp etrafında hapsedilemeyeceğini söyler. Anlam, kişinin kendisindedir; çünkü kişiliğin oluşumunu kendi seçimlerine bağlar. Değişmez bir öz olduğunu savunanlara karşı durmuş. Özü oluşturan şeyler, kişinin hayat hakkındaki kararlarına bağlı olmasıdır. Öz, seçimlere göre şekil almaktadır. Seçimlere verilen irade, özün oluşumu içinde ön planda tutulmaktadır. Varoluşçulukta insanın bireyselliğine, öznelliğine ve kişinin varoluşsal oluşumuna kendisinin özgür seçimleri varoluş haritasını çizmektedir. Bu yol, sadece kişinin kendisine devadır. Kendisine ateş…

Peki bu oluşumda Tanrı nerededir? İnsanın yaşam ve ölüm arasındaki dünya hayatı boyunca kendisini gerçekleştirmesini sağlayan Tanrı, Sartre ve Heidegger için engelken; Kierkegaard için özgürlüğe ulaştıran gerçekliktir. Bu ayrılmanın sebebi; varoluş felsefesi insanın kendisini problem edinmekte ve nasıl yaşaması gerektiği hususunda farklı yaklaşımlardan kaynaklanmaktadır. Karşımızda iki önemli iddia bulunmaktadır.   

Sartre’ye göre insan, önceden tanınmamış bir varlıktır. Yani insan, kendi yaşamını kendi kararlarıyla inşa etmektedir. Hayatında karşılaşmış olduğu olaylar karşısında yaptığı tercihler onun kim olacağını ve nasıl birisi olacağını belirlemektedir. Bu iddia “varlık” ile “öz” kavramını birbirinden ayırmaktadır. Sartre’ye göre varoluş, özden önce gelmektedir. İnsanın önceden belirlenmiş bir özünün olmadığı söylenmektedir. Varlığı mevcuttur. Lakin özü oluşturan şey, kendi çabasının gerçekleştirdikleri ile kendi özüne şekil vermektedir. Yapılmış olunan seçim doğrultusunda kişi kendi karakterini belirlemektedir. İyi ve kötü olmak kişinin belirlediği bir seçimin neticesidir. Burada bir karamsarlık hâkim olsa da Sartre, bu iddiaların aksine varoluşu bir iyilik felsefesi olarak görmektedir. İnsan, özgür olabilmek için kendi seçimini kendisi yapmalıdır. Bununla beraber yapmış olduğu seçimlerin sonucuna bağlı olarak da karakter inşa edildiği için aslında bağımlı durumundadır. Hem özgür hem de bağımlı. Burada bir karşıtlık var gibi görünse de aslında yoktur. Çünkü insan, kendi özgürlüğü için kendisine bağımlı bir varlıktır. Sartre’nin bu düşüncesini Heidegger takip etmiştir. Oda insanın “bırakılmış” olduğu hayatta kendi varlığını oluşturmak için kendisini mesul tutmuştur.

Tanrısız olmaz diyen Kierkegaard ise insanın insanlar içinde değil de Tanrı’nın huzurunda birey olabileceğini savunmaktadır. Kierkegaard için Tanrı, dünyayı ve dünyalık şeylerin sınırlılıklarından ayrılarak ulaşılan bir hakikattir. Kierkegaard da bunu insanın kendisi yapacağını söylemiştir Sartre gibi. Ama ondan ayrılan bir farkla. Sartre kişinin kendi arayışında Tanrı’ya yer vermemiştir. Kierkegaard, varoluşun bütün bu sorumluluğunu insana yüklememiştir. Bu iki filozofun, insanın yaratılışına yaklaşımları farklı olduğu için devamındaki şekillenmeler de bu doğrultuda ayrılmıştır. Kierkegaard, insanın varoluşunda kendisini gerçekleştirmesinin Tanrı’nın huzurunda olabileceğini kabul etmiştir.        

Arayış, kişinin kendisini bulmasıyla nihayete ereceği için hangi yüzyılda yaşanırsa yaşansın hep devam edecektir. Kişiler değişmiş olsa da arayışın kendisi asla değişmeyecektir. Bu arayışın 20. yüzyıldakine “Varoluş”, 30. yüzyıldakine kim bilir ne deriz?

Selma Özkaya Muştuoğlu

Yayın Tarihi: 02 Aralık 2021 Perşembe 15:30
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26