Aradığınız kula şu anda ulaşılamıyor

Bir dakika... Dur... Durdur dünyayı. Önünde her ne varsa bırak. Bak… Duyuyor musun, biri çağırıyor seni... Sana senden daha hasret belki. Randevun vardı hani. Sözleşmiştiniz... Daha ruhun bedenine girmeden söz vermiştin, “O gün orada olacağım.” diye. İşte o vakit geldi. Peki, sen neredesin?

Aradığınız kula şu anda ulaşılamıyor

Bu çağrıya sadece sen değil, ilk insandan itibaren herkes muhatap kılınmış, randevu herkese verilmiştir. Semalar ötesinde gerçekleşen, baş başa kalmış iki sevgilinin buluştuğu en özel görüşmenin dahi konusu olmuştur bu randevu. Yanına buyur edebilecek kadar çok sevdiğine de aynı randevuyu hatırlatmış, elçisiyle irtibata geçmeyi uygun gördüklerine de aynı randevuyu tekrarlamıştır. Randevu sana, sen olduğun için değil insan olduğun için verilmiştir.

Maharet çağrılmakta değil, gidişimizde olsa gerektir ki ölüm anında ayağa kalkamayacak durumda olan Ömer’i (Radiyallahu Anh) ayağa kaldırabilen tek şey olmuştur. Yine maharetin randevuya gidiş sırrında saklı olduğunu idrak edenlerden bir zat, Azrail canını almaya geldiğinde dahi, “Bir dakika, bir randevum vardı. Görüşmemi hemen yapıp geleyim. Ne olur canımı sonra al.” diyerek onu durdurmuştur.[1]

Tüm insanlığın özenerek hazırlanmaya gayret ettiği bu randevu, bir kişinin Müslüman olduğunun en güzel göstergesi olan; namazdır. Namaz, geçmişte verdiğimiz sözü bu dünyada unutmadığımıza dair vefa göstergemiz, “Sanki O’nu görüyormuş gibi” Rabb’imize yönelerek gelecekteki asıl görüşmeye hazırlandığımız provamızdır. Aslında namaz, “Neydim ve ne olacağım?” tefekkürünü tazeleyen, insana geçmişini unutturmadığı gibi geleceğini de aklından çıkarmayarak insanı zinde tutan bir köprüdür.

“Sanki O’nu görüyormuş gibi” Rabb’imizin huzuruna çıktığımız provanın diğer yönü, “O’nun bizi görüyor” olmasıdır. “Namaz esnasında kul, Rabb’iyle yüz yüze gelir.” Bu sebeple namaz, bir monolog değil aksine diyalog yani münacattır. Münacat ise Arapça bir kelime olup müfa’ale babından; Türkçedeki karşılığı işteşlik olan fiilden türemiştir ki iki kişinin karşılıklı yaptığı fiili ifade etmektedir. İki taraf arasında meydana gelen bir gerçekliğin adıdır.

ALLAH BENİMLE BERABER PEKİ, BEN O’NUNLA MIYIM?

Randevu saatinde oradayız ve Allah ile kul arasında gerçekleşen bu diyalogda yerimizi almış bulunmaktayız. Peki, O’na ne söyleyeceğiz?

Resulullah (Sallallahu aleyhi Vesellem): “Allah Teâlâ; namaz (suresi olan Fatiha’yı) kendimle kulum arasında yarıya taksim ettim.”[2] buyurduğu için âlimlerimiz namazın münacat olarak vasıflandırılmasının en önemli sebebinin namazda okuduğumuz Fatiha Suresi olduğunu söylemiştir. “Fatiha okumayanın namazı kabul değildir.” hadisi üzerine kimi âlimlerimiz Fatiha Suresi’ni okumayı namazın olmazsa olmazı olarak kabul etmiştir. Hatta Fatiha Suresi’ni Kur’an’ın diğer surelerini kuşatıcı bir sure olarak gören Muhyiddin İbn Arabi, surenin bir diğer adının “Kur’an” olduğunu da söylemiştir. Kimi âlimlerimiz de münâcâtın yerine gelmesi için Kur’an’ı Kerim’den herhangi bir sure okumayı yeterli görmekle beraber Fatiha Suresi’ni okumayı vacip kabul etmişlerdir.

Allah ile kul arasında gerçekleşen sırrî diyaloğun hem kula bakan yönü hem de Allah’a bakan yönü vardır. İstemek kuldan, vermek Allah’tandır. Bu sırrî diyalogun nasıl gerçekleştiğini Peygamber Efendimizden (Sallallahu aleyhi Vesellem) öğrenelim:

“Kul, namazında Fatiha Suresi’ni okurken besmele çekip, ‘Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla’ dediğinde Allah Teâlâ, ‘Kulum Beni zikretti.’ der. Kul, ‘Hamd âlemlerin Rabb’i Allah’adır.’ der. Allah da buna karşılık, ‘Kulum bana hamd etti.’ der. Kul, ‘O Rahman ve Rahim’dir.’ dediğinde Allah, ‘Kulum Bana hamdü sena etti.’ der. Kul, ‘Din gününün sahibidir.’ dediğinde Allah, ‘Kulum Beni yüceltti.’ der ve tekrar, ‘Kulum işleri Bana havale etti.’ der. Sonra kul, ‘Ancak Sana kulluk ederiz, yalnız Senden medet umarız.’ dediğinde Allah, ‘İşte bu, Benimle kulum arasındadır. Kuluma istediği verilecektir.’ der. Ve nihayet kul, ‘Bizi doğru yola ulaştır. Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna, gazaba uğramışların yoluna değil.’ dediğinde Allah, ‘İşte bunlar kulum içindir, kuluma istediği verilecektir.’ der.”[3]

Âlimlerimiz bu münacatın hakkının verilebilmesi için Fatiha Suresi’ni okuduktan sonra Rabb’imizden gelen cevapları dinliyormuşçasına bir miktar susmayı edep olarak görmüşlerdir.

Kul, bu çağrıya kabul cevabı verdiğini orada bulunarak bedeniyle ispat etmiş dili ile de bedenini desteklemiştir. Peki, aklı? Günlük hayatta iki farklı işi dahi aynı anda yapamıyor, sağ elimiz ile daire çizerken sol elimiz ile de yazı yazamıyor oluşumuz insan fıtratının akıl-beden uyumu sağlandığında ortaya iş çıkarabildiğini bizlere gösterir.

Rabb’inin huzuruna çıkıp diliyle, “Yalnız Senden medet umarız.” cümlesini söylerken aklı ile final sınavından geçemezse hayatının kararacağını düşünen bir kimsenin sözleri ve düşünceleri ortak mıdır?

“Beni anmak için namaz kıl.”[4] ayetinde olduğu gibi namazda kişinin aklı, fikri Allah ile beraber olmalıdır. “Sarhoşken söylediğinizi anlayana kadar namaz kılmayınız.”[5] ayetini genelde bizimle pek ilgisi yok diye tefekkür etmeden geçeriz. Hâlbuki bu ayette alkol alarak sarhoş olanların namaza yaklaşmamaları ifade edilmiş olmakla beraber dünya sarhoşu olanlara da işaret edilmiştir. Dünya sarhoşu olan bir kimse de namazda ne dediğini bilmez.[6] Dünya sarhoşluğundan kurtulmadıkça ve namazdaki münacatında ne söylediğini bilmedikçe O’nun huzuruna çıkılmaz.

Randevuya gitmeyi kabul ettiğimiz bilinci, görüşme esnasında da devam ettiremezsek geçmişimizi ve geleceğimizi bağlayan bu köprünün hakkını verememiş belki de sadece zaman geçirmiş oluruz.

“Nice namaz kılan vardır ki namazdan yoktur payı, Mihrabı görmek, yorulmak ve cefadan gayrı.”[7]

Dipnot:


[1] Bu zât, Hayru’n en-Nessâc’tır. Azrail, bu ârif zatın ruhunu teslim almaya geldiği vakit Hayru’n-Nesaac, “Dur, şimdi olmaz. Biraz sonra.” demiş. Azrail, Nesaac, “Dur, şimdi olmaz. Biraz sonra.” demiş. Azrail, ”Emir aldım yerine getirmem lazım.” deyince, “Sen emir aldın, biz de emir aldık. Duymadın mı? Az önce akşam ezanı okundu. Rabb’im beni huzuruna çağırıyor. Namazımı kılıp benim üzerime emrolunan şeyi yerine getireyim sonra sen de emrolunduğun şeyi yerine getirirsin. Senin emrolunduğunşey (ben) bir yere kaçamaz. Benim emrolunduğum şey, elimden gidebilir.” Bunun üzerine Azrail beklemiş, Hayru’n-Nesaac namazını eda ettikten sonra ruhunu teslim almıştır. (Abdülkerim el-Kuşeyrî, Kuşeyrî Risalesi, Darüyu’l-Minhac, 1. Baskı, s.192)

[2] Müslim, Namaz, 38

[3] M.Mustafa Çakmaklıoğlu, İbn Arabi’ye Göre İbadetlerin Manevi Yorumu, İnsan Yayınları, 3. Baskı, s.58

[4] Taha Suresi, 14

[5] Nisa Suresi, 43

[6] İbn Acîbe, Bahrü’l-Medîd fî Tefsiri’l-Kur’ani’l-Mecîd, Semerkand Yayınları, c.2, s.413

[7] İbn Arabi

Yayın Tarihi: 21 Nisan 2022 Perşembe 17:00
YORUM EKLE

banner19

banner36