banner17

15 başlıkta sûfilerin hâlleri ve uğradığı bazı makamlar

Hâl ve ahvâl, dinî his ve heyecan anlamına gelir. Makam ise, kulun kendi irâdesi ve gayretiyle kazandığı ve vasıf hâline getirdiği âdab ve ahlâktır. Ahmed Sadreddin, sufilerin büründüğü hâller ve uğradığı bazı makamları derledi.

15 başlıkta sûfilerin hâlleri ve uğradığı bazı makamlar

İslâm’ın manevi yorumu olarak ifade edebileceğimiz tasavvuf, pratikte din ile birlikte doğmuş; fakat teşekkül etmesi zaman almış diğer din bilimleri gibi müstakil bir disiplindir, bir hayatı anlamlandırma şeklidir. Tasavvufun dinî düşüncenin teşekkülüne ve olgunlaşmasına önemli katkıları olmuştur. Ve bu disipline ait oluşma ve gelişme sürecinde, erken dönem tasavvuf klasikleri başta olmak üzere çok sayıda eser telif edilmiştir.

İnsanın irâdesi ve çabası olmadan kalbe gelen manâ, feyz, bereket, mârifet, his ve heyecan olarak tanımlanan hâl, tasavvufun üzerine eğildiği ana konulardan biridir. Hâl ve ahvâl, dinî his ve heyecan anlamına gelir. Allah vergisi olan hâller sabit değil, sürekli değişkendir. Bütün tasavvufî ilimler hâllere ait bilgiler olarak kabul edilir. Hâller, amellerin meyvesi ve neticesidir. Sûfiler, amellerin sağlıklı olmasını hâl ilmini öğrenmeye bağlarlar. Hâller, manevî bir terbiye sürecinden sonra ilâhi bir mevhîbe olarak elde edilir.

Makam ise kelime anlamı itibariyle menzil, merhale, konak ve mertebe mânâlarına gelir. Tasavvuf ıstılahında sâlikin gösterdiği gayretle, ulaştığı sıkıntılara katlanarak, azimli bir şekilde gerçekleştirdiği merhaleler olarak ifade edilebilir. Sûfilere göre makam, kulun kendi irâdesi ve gayretiyle kazandığı ve vasıf hâline getirdiği âdab ve ahlâktır.

Tasavvufta bahsi geçen, sufilerin büründüğü hâller ve uğradığı bazı makamları derledik.

Kalbin işitmesi ve görmesi

Vecd: Sözlük anlamı bulma ve buluş demektir. Tasavvuf terminolojisinde kulun herhangi bir kastı ve çabası olmadan kalbine gelen ilham, feyz ve vâridât için kullanılır. Ayrıca kalbin karşılaştığı hüzün ve neşe gibi hallere vecd denildiği gibi, kalbe doğan mükâşefe ve tecellîler için de vecd tabiri kullanılır. Sufiler vecdi, kalbin işitmesi ve görmesi olarak nitelendirirler.

Galebe: Kelime anlamı yenmek, üstün gelmektir. Tasavvuftaki anlamı ise sâliki tesiri altına alan özel bir durumdur. Sâlik, bu hâldeyken sebebi düşünemez, edebe riâyet edemez, karşılaştığı şeyleri birbirinden ayırt edemez durumdadır. İhtiyarı elden gitmiştir. Galebe hâlindeki bir kişi, bazen caiz olmayan şeyleri de söyleyebilir. Galebe, bir duygunun tesiri altında kalmak olarak ifade edilebilir. Kısacık bir hâldir, gelir geçer.

Sahv: Kendine gelme anlamında olup, tasavvuf ıstılahında, şuurunu kaybedip hislerini yitiren ârifin bu durumdan kurtulup eski hâline kavuşması olarak tanımlanır. Salik bu durumda artık Hakk ile hareket eder, Hakk ile söyler. Eylemleri ve söylemleri Hakk olur.

Sekr: Sarhoşluk, mest olmak ve kendini kaybetmek anlamlarına gelir. Tasavvufta ise zahirî ve bâtınî kayıtları aşarak Hakk’a yönelmek, kuvvetli bir tecellî ile kendinden geçip rûhî haz ve zevke ermek anlamlarına gelir. Sahvin bir anlamda zıddı olan bu hâl temyiz kabiliyetini kaybetmektir.

Gaybet: Kendini kaybetme, kendinden geçme gibi anlamları vardır. Tasavvuf jargonunda Hakk’tan gelen feyz ve tecellînin çokluğu ve kuvveti sebebiyle sâlikin yaptığını fark edemeyecek şekilde kendini kaybetmesidir. Duyguların kalbe gelen feyz ve ilham ile meşgul olması sebebiyle başka şeylere ait bilgilerin ve şuurun kalpten kaybolması hâlidir. Sufiler gaybetten kastın, Allah’tan başka her şeyden ilgiyi kesmek olduğunu söylerler.

Sâlikin gönlünün hesaba çekilmesi ve sıkıştırılması

Setr: Kelime anlamı örtme ve perdelemedir. Tasavvuf dilindeki anlamı ise sâlik ile Allah arasındaki perdedir. Sûfîler, insanı Hakk’tan ayıran her şeyi perde olarak kabul ederler. Setrin daha özel diğer bir anlamı da tecellînin olmaması hâlidir.

Kabz-Bast: Kabz, tutukluk; bast, açılmak anlamına gelir. Tasavvuf dilinde kabz, sâlikin gönlünün hesaba çekilmesi ve sıkıştırılmasıdır. Bast hâlinde bulunan sâlikten edebe aykırı bir tavır ve hareketin zuhur etmesi, mânevî ceza olarak kalbe gelen bir sıkıntı durumu olarak kabul edilir. Bast hâli, kabz hâlinden kurtulmak, bu sıkıntının giderilmesidir.

Kurb: Kelime olarak yakınlık anlamına gelir. Bir makam olarak ifadesi kurbiyyettir. Kurbiyyet kesbeden salik, ibadet ve itaatte Allah’a yakındır, O’ndan gelen inâyete mazhar olmuştur. Allah ile arasında aracı ve sebepler ortadan kalkmıştır. Kul bu makama, kısaca ifade edecek olursak, Hakk ile arasındaki ezeli ahde vefa göstermesi neticesinde erişir.

Vakt: Zaman demektir. Tasavvufta sâlikin içinde bulunduğu, geçmiş ve gelecekle ilgisi olmayan hâl olarak kabul edilir. Bu vaziyet mazi ve müstakbelden hâlî bir durumdur. Sufiler, vakt kelimesini içinde bulunulan hal olarak tanımlar. Eğer kişinin zihni ve kalbi dünyevi şeylerle meşgul ise vakti dünyadır. Eğer ahireti düşünüyorsa vakti âhirettir. Eğer salik neşeli ise vakti neşedir, hüzünlü ise vakti hüzündür.

Temkin: İstikâmet üzere karar kılma ve iyice yerleşme makamı olarak tanımlanan temkin, kulun Hakk’a erdiği makamdır. Kemâl mahallinde ve en yüksek derecede ikamet eden muhakkiklerin makamıdır.

Mücâhede: Cehd etmek, mücâdele etmek, nefsin kötü arzularını kırmak, dînen istenen fakat nefse ağır gelen şeyleri nefs-i emmâreye yükleyerek onunla savaşmak halidir. Mücâhede, takva ve istikâmet üzere devam edip keşf ve ilham sahibi olmak için yapılır.

Murâkabe: Denetleme ve gözetme demektir. Tasavvufî bir terim olarak “kulun her an Hakk’ın kontrolü ve gözetimi altında olduğunu bilmesi” ve “Allah her an beni görüyor, kalbime bakıyor” anlayışıyla hareket etmesi hâlidir.

Halvet-Uzlet: Sözlükte inziva, yalnızlık, tek başına yaşamak, topluma karışmamak anlamlarına gelir. Tasavvufta, ne bir meleğin ne de bir kimsenin bulunmadığı bir hâlde ve Hak ile gizlice ve manen konuşmak, ruhen sohbet etmek, masivadan ilgiyi kesip tamamen kendini ibadete vermektir. Bu, saliğe önce ıssız bir yerde tecrübe ettirilir. Bu ameliyenin ardından salik nerede olsa kendini Hakk ile bir başına bilir ve buna göre hareket eder.

Kulluğu müşahade etmek

Samt: Sözlükte sükût etmek, susmak, bir mecbûriyet bulunmadıkça konuşmamak, konuşunca da ihtiyaç miktarı konuşmak demektir. Samt iki türlüdür: Zahiri sükût, dilin susmasıdır. Bâtınî sükût, kalbin susmasıdır. Dil sükût ettiği halde kalp masiva ile meşgul ise bu susma makbul değildir.

Cem’-Fark: Cem’, sözlükte toplama anlamına gelir. Tasavvuf dilinde ise sadece Hakk’ı temaşa etme, O’nu seyretme, bütün eşya ve varlıkların sadece Allah sayesinde mevcut olduklarını görme makamıdır. Fark, cem’in zıddı olup burada halka işaret söz konusudur. Yani kulluğu müşahade etmektir. Kula nispet edilen ibadet ve benzeri haller böyledir. Özetle Hakk’ı görmek cem, halkı görmek ise farktır.

Bahsettiğimiz bu hâl ve makamlara, Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şerifler ya direkt yahut mana olarak işaret ederler. Hakk teala, bu hâl ve makamlarda haddinden fazla takılı kalınmadan kendine ulaşma arzusunda olanlara meded ve inayet eylesin.

 

Ahmed Sadreddin yazdı

Güncelleme Tarihi: 03 Mayıs 2017, 16:58
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
yasin
yasin - 10 ay Önce

Google dan Türkçe olarak MANEVİ MAKAMLAR şeklinde yazarak arattım ama yazınızdan birşey anlamadım. Kötü niyyetle yorum yapmıyorum. Neden sade birşekilde yamıyorsunuz da, ilaç reçetesi gibi anlayamayacağımız terimler kullanarak yazıyorsunuz?

Emire
Emire - 1 ay Önce

Gayet kısa ve anlaşılır bir yazı olmuş Teşekkürler

banner19

banner13

banner20