Hiç tanımasak da bazı insanların varlığı bize nefes oluyor

1988, Bursa / Kumsaz. Hani Orhan Veli'nin "Gemliğe doğru denizi göreceksin, sakın şaşırma" şiiri var ya, tam oralar. İnsanın çocukluk fotoğrafı kendisine çok şey anlatıyor. İçinde kabullenme, şükür, yüzleşme olan her şey. Tatlı sert bir terapi belki. Bugün bu fotoğrafa bakarken, her şeyle birlikte ve her şeye rağmen, yalnız başına bir şeyler yapabilmenin sağaltıcı gücüne inancım pekişti. Yalnız başına ağlayabilmek, gülebilmek, eğlenebilmek, oynayabilmek. Düşmek ama kalkmayı kimseye minnet etmeme gayretinde kuşanabilmek... Katıksız bir içedönüğüm ben. Dünyada huzursuz ama kendi dünyasında huzurlu. Çocuklukta kurulmuş bir düzen bu, besbelli. Bir Türk şairi ile başlamıştım yazıya, bir İngiliz şairiyle bitireyim. William Wordsworth şöyle diyor: “Çocuk, insanın babasıdır.

Ömer'i oyun parkına götürdüm, yakından izliyorum. Yere düşeni kaldırıyor, sıkışanı kurtarıyor. Buraya kadar tamam. Bir çocuğun topları yaladığını görüp yanına gitti, "temizlik imandandır" diye söylene söylene çıktı top havuzundan. Dedem misin oğlum musun... Bazen insana evladı rehber oluyor. Bugün onun ağzından "temizlik imandandır" duyunca şöyle bir arkadaş listeme bakayım dedim. Hayatını siyasi temeller üzerine kuran, başkasına yük olmaktan memnuniyet duyan, hâlinden anlamlı hiçbir şey okunmayan kim varsa temizledim. İmandandır.

Hiç tanımasak da bazı insanların varlığı bize nefes oluyor. Onlar öyle bir köşede okusunlar, daima okusunlar... Biz de o sırada Ahmed-i Sirhindî'ye kulak verelim: "İstemek nâil olmaktır. O, kabul etmeyeceği duayı ettirmez. İstemek, yana yana dilemek, nâil olmaktır. Istırabını çekersek muvaffak da oluruz. Istırabını çekelim, katlanabilelim, hakikate tâlib olalım, O verir."

İnsanlar "meşgale" denen o şifadan öylesine uzaklaşmış durumdalar ki dünyadan kendini soyutlayıp meşgalelerine eğilebilenlere karşı neredeyse öfke duyuyorlar... Sabah servisin gelmesini beklerken ne zamandır güneş doğmadan önceki o ilhamı bol saatlerde kitap okumadığımı fark edip yürümeye başladım. Servisle değil metrobüsle gidecektim işe ve böylece ihtiyacımı karşılayacaktım. Çünkü tutku dediğimiz şeyler esasında birer ihtiyaçtır, zaten öyle olmasalardı bağımlılık olurlardı. Ferhat Jak İçöz'ün Kendin Olmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabında bu konuyla ilgili çok güzel satırlar olduğunu da söyleyeyim. Bir insan hayata sırtını çevirecek kadar kendinden geçercesine -bencilce- meşgul oluyorsa bir şeylerle, işte orada bağımlılık denen hastalığı görüyoruz. Her bağımlılık, kişiyle öteki arasında aşılması güç duvarlar inşa ediyor. Diğer yandan kişinin dünyaya sırtını çevirdiği yerlerde ise tutkular var. Dünyanın yükleri ve yorgunlukları, tutkuları sayesinde kişiye saldıramıyor. Bir yerde muhakkak darbe yiyor. Tutku insanı salim-selim tutuyor dünya meydanında. Öyle bir meydan ki içine alır almaz yoksun bırakıyor... Başlarken söylediğim gibi, bir takım hobileri, meşgaleleri, tutkuları olan insanlar gülünç bulunuyor artık. Bisiklet sürmek, örgü örmek, kitap okumak, futbol, otomobil bazı insanlar için tutkudur. Onlar tutkularıyla buluştuğunda -her zaman olmasa da- dünyaya sırtlarını çevirirler, olanı biteni pek umursamazlar. Buna ihtiyaçları vardır çünkü. Belki ruh sağlıkları için belki de başkalarıyla kurdukları ilişkilerdeki samimiyet için, birçok şey için... Bakkala bisikletle giderler, evde misafir varken de ellerinde örgüleri olur, yolda yürürken kitap okuyabilirler, sesi kısılana kadar bağırmak için maç akşamını iple çekerler, herkesin uyuduğu saatlerde yola çıkıp hiçbir istikamet belirlemeden araba sürerler... Bunları çok görmemeli. Her gelenin bakıp geçtiği dünya denen pencerede sahiden de çok görülmemeli tutkular. Var olsun tutkular ve tutkularına sahip çıkanlar...

Beyazıt Sahaflar Çarşısı'ndaydık hanımla. Soru Bankası Çarşısı diğer adıyla. Neyse... Hanımla kitap yığınlarını süzerken biri geldi, tepeleme kitapları göstererek "zamanın kıymeti var mı?" diye sordu. Hepimiz öyle bir dönüp baktık ki "zamanın kıymeti var da insan ne bilir kıymetini" der gibi. Dükkandaki görevli seslendi: yok... Birkaç gün sonra, işe gitmek için yollardayım. Bir teyze peçete satıyor. Epey yaşlıca. Adam peçeteyi aldı, parayı uzattı, "çoluk çocuğun yok mu teyze zor olmuyor mu böyle?" dedi burnunu silerken. "Nesi zor oğlum Allah bana bakıyor daha ne olsun?" dedi gülerek. Şiiri bilmem de veliler sokakta.

YORUM EKLE