Herkesin bir ‘Keşkeler Listesi’ olmalı diyor Gökhan Özcan

John Berger’in Kral adlı kitabından alıntıladığı, yanlışlıkla bir odaya giren fakat başlangıçta açık pencereyi bulamayarak gagasında kan damlalarının oluşmasına ve her seferinde daha da artmasına sebebiyet verecek şekilde cama çarpan ve cama olan inancını yitirdiği anda son bir çılgın hamle ile hapsolduğu ağı parçalayabilecekmişçesine pencereye doğru kanat çırpan fakat hedeflediği pencere camını şaşırarak açık olandan geçen kırlangıç hikâyesiyle giriş yapar Gökhan Özcan, kitabı Açık Pencere’ye, sanki insanın yeryüzündeki serüvenine telmih yapmak istercesine.

Gerçi insanın yeryüzündeki mevcudiyeti bir talihsizlik sonucu değil, tesadüf eseri hiç değil. İnsan bir amaca mebni olarak bulunuyor dünyada ve misafir konumunda; orada geçirdiği ömrün asli vatanına avdet ettiğinde geçireceği süreye kıyasla. İnsan, nisyan ile malûl, unutuyor çoğu zaman geçici olanla kalıcı olanı. Bu yüzden olsa gerek, sapla samanı karıştırıyor bazen, denî olanla değerli olanın yerini değiştiriyor. İşte o zaman açık pencerenin yerini ve yönünü şaşıran kırlangıç misali cebelleşip duruyor insan; en başta kendisiyle, sonra etrafındaki herkesle ve emrine musahhar kılınan her nesneyle. Bu süreçte onun bedeninde ve ruhunda açılan yaraların mahiyetine bakıldığında kırlangıcın gagasında biriken kan damlalarının esamisi bile okunmaz, ama bir yönüyle son derece zayıf fakat bir yönüyle de son derece dayanıklı kılınan insan, göstereceği say ve gayret neticesinde bir ikram olarak açık pencereyi bulabilecek ve o vakit onun vasıl olduğu nimet sınırları yokmuş gibi görünen bir gökyüzü değil zaman ve mekân kavramının yeniden tanımlandığı bir cennet olacak.  

Gökhan Özcan, her biri iki sayfadan müteşekkil, birbirinden bağımsız gibi görünse de aslında birbirinin mütemmimi olan yüz kadar yazısına yer verdiği kitabında “Meselesi Olan İnsan” diyor ilk yazısının başlığında. Bir meselesi, bir derdi, bir şikâyeti olmayan insanı hakikatten nasibi olmamakla eşdeğer tutuyor. Sanki biraz da “insan derdi kadardır” demeye getiriyor. Nedir derdimiz, dert edindiklerimiz? İncir çekirdeğini doldurmayacak kadar eften püften gerekçelerle mi hayatı zindan ediyoruz kendimize; yoksa aziz dertlere müptela olup dermanına bile bakmaz hâle mi geliyoruz, “Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş” diyen Niyazi-i Mısrî misali.

İnsanın maddi ve manevi boyutu olduğu gibi dış âleminin yanında bir de iç âlemi var; hiç biri ihmale gelmeyen, biri bir diğerine diğerini tamamen yok sayacak şekilde tercih edilemeyen. Hayat mütemadiyen devam eden bir yolculuk hâli… Her birimiz de anne rahmine düştüğümüz andan itibaren ölüme kadar uzanan tek yönlü bir yolda yolcu olmaya hüküm giymiş birer seyyah... Ama dikkatli bir nazarla baktığımızda bu mecburi yön içinde tek yönlü olmayan başka küçük yollar ve yolculukların varlığını da fark edebiliriz. Yan yana yolculuk eden iki yolcu, fiziki açıdan imkânsız görünmesine rağmen, halet-i ruhiyeleri bakımından tamamen ters yönde yol alıyor olabilirler, her ne kadar varış noktaları aynı olsa da bütün sırların çözülmesiyle büyük bir ayrışmanın gerçekleşeceği o sarsıcı güne kadar tercih ettikleri yol üzerinde sabitkadem kalmanın bir neticesi olarak. Bunun tam tersi de mümkün; fiziki açıdan bir arada bulunması imkân dâhilinde olmayan iki yolcu, zaman ve mekân boyutunda çok farklı kulvarlarda olsalar dahi söylem ve eylem birlikteliği onları aynı neticede buluşturabilir.  Doğruyu her seçtiğimizde doğruluk nezdindeki yerimizi sağlamlaştırmış oluyoruz. Yanlışı her seçtiğimizde ise doğrulukla aramızdaki yakınlığı yitirmiş oluyoruz bir parça. Bir de bu yolculukların iç dünyamıza olanı var, kilometreye vurulduğunda epeyce bir yekûn tutan dış dünyamızdaki mesafelerin, kendisi yanında pek küçük kaldığı. Evvel zaman seyyahlarının seyahatlerindeki tek amaç idraklerini artırmak, artan idrakleriyle birlikte kendi insanlıklarına varabilmek ve nihayetinde hakikatle buluşabilmek olmuş. Bugün modern çağın insanları olarak ne uçsuz bucaksız iç âlem yolculuklarına çıkmayı göze alabiliyor ne de oradan gelen seslere kulak vermeye heves edebiliyoruz, iç sesleri sevmiyor, dış seslerle iç seslerin üstünü örtmeye çalışıyoruz. Hâlbuki Özcan’a göre dış hayat ile iç hayat çizgisini birbirine yakınlaştırabildiğimiz ölçüde bir bütün olmaya yaklaşabiliyoruz.

Herkes kendisi için yaşar hâle geldi

Farklı boyutlarımız arasında gereken bağı kuramadığımızdan olsa gerek, parçalanmışlık hâlinden azade olamıyoruz. Bu hâl ise ömür sermayesinin değerlendirilmesi değil tüketilmesi gibi bir sonucu ortaya çıkarıyor. Zaman, içini neyle doldurduğuna muadil olarak uzayıp kısalabilen bir özelliğe sahip. Büyük bir arzu ve mutlulukla dâhil olduğumuz herhangi bir aktivite anında zaman hızla akıp giderken tam tersi durumlarda zaman sanki donuyor. Bazen değil günler/saatler, saniyeler bile geçmek bilmezken bazen de koskoca bir ömür bir günmüş, hatta bir günden bile daha kısa bir süreymiş gibi elimizden kayıp gidiyor. “Hayatın boyunu ölçmek için elimizde bir ‘hayat mezurası’ olmalı.” diyor Özcan, “Üstünde rakamlar olmayan ve görünmeyen bir mezura.” ve ilave ediyor: “Öyle zannediyorum ki hayatın boyunu belirleyecek olan asıl şey zamanın ne kadarının gerçekten yaşandığıdır.” Hâl böyleyken kim itiraz edebilir ki, henüz yirmili yaşlarında olan bir gencin seksenli yaşlarına merdiven dayamış bir ihtiyardan daha uzun yaşamış olabileceğine. Dingin bir yürüyüşte alınan mesafeler, telaşlı bir koşuda alınandan daha fazla olmaz mı genellikle.

Erdemlerin ötelendiği, hatta saygısızca itelendiği bir zamanı yaşıyoruz. Herkes kendisi için yaşar hâle geldi; bir gönle girmek, bir yüreğe dokunmak, bir derde deva olmak, bir yarayı sarmak, ağlayanı susturmak, gülenin sevincine ortak olmak, yıkılanı yapmak, kırılanı onarmak, dağılanı toplamak gibi ulvi amaçlarımız yok artık. Haz ve hız içinde yaşarken tek meselemiz menfaatlerimiz oldu; o yüzden birbirimize selam veremez, hâl hatır soramaz, dertlerimizle dertlenemez, tasalarımızla ilgilenemez hâldeyiz; neredeyse bir mahallenin nüfusunu taşıyan devasa apartmanlar içinde yalnızlıklar içindeyiz; ne tutunacak bir elin ne yaslanacak bir omuzun sahibiyiz. Bu durumda “Neden hem bu kadar kalabalık hem bu kadar insansız kaldı dünya?” diyen Özcan’a haksızsınız, diyebilir miyiz?

Fasit dairenin dışına çıkmayı, hayatın günden güne daha da sığlaşan çemberinin ötesine taşmayı bir türlü beceremiyoruz. Bize giydirilmeye ve yedirilmeye çalışılan sahte gündemlerin pençesinde çırpınıp dururken yazılı ve görsel basında altı çizilmeyen, öne çıkarılmayan, gözümüze sokulmayan sahici hikâyeleri, daha derin hayat ayrıntılarını, gerçek başarıları, hakiki dostluk ve düşmanlıkları, hatta duygu türlerinin bile samimi olanlarını kaçırıyoruz. “Gerçek şu ki, konuşma balonlarımızın neredeyse tamamını medyanın önümüze koyduğu başlıklar, durumlar, insanlar ve bütün bunlarla ilgili tartışmalar dolduruyor.” Kendimize ait sözcüklerimiz sürekli buharlaşıyor gibi, hepimize zihnimizin sürekli kendi dışında bir şeylerle meşgul olduğu bir yaşama biçimi dayatılıyor sanki.

Bir parça mürekkep yalamış ya da birçok badireleri atlatarak bugünlere gelmeyi başarmış kuşak dışında hiçbirimiz, kendimizi ve dünyamızı yansıtacak dili bulabilmiş değiliz. Bunun sebebini sadece kelime hazinemizin fukaralığına indirgemek ne kadar hakikatin hakkını teslim olur, bilmiyorum. Acaba, hayatlarımızdaki derinliğin kaybolmasının, niteliksel açıdan zafiyetler barındırmasının ve sığlıkla muallel olmasının bu hazin sonda hiç mi etkisi yok. “Üç beş kelime ile anlatılabilecek yüzeysel hayatlarımız var artık bizim, derine inmeyen insanlar olduk çoğumuz.” Yaşadığımız toprakların sadece tek bir dilin değil farklı dillerin zengin mirasını taşıdığını düşündüğümüzde, yaşadığımız mahrumiyetin giderilmesinin yolu, kelime hazinemize birkaç kelime daha tıkıştırmaktan değil yaşam kalitemizi artırmaktan geçiyor gibi. Besbelli ki sözün gücünü ortaya çıkaracak etken de bununla alakalı, sesin desibelinin yükseltilmesiyle değil. Duygularımızdaki derinlik kayboldukça kelimelerimizin de kaybolduğuna güzel bir örmek teşkil etmez mi, henüz yedi yaşında küçücük bir kız çocuğu iken annesinin kendisini bir vesileyle azarlaması üzerine “Duhterine böyle ider mi maderi söyle bana / Görmedim cihanda böyle bir azar ana.” diyerek üzüntüsünü etkili bir dille ifade etmeyi başaran Kastamonulu Feride’nin feryadı.

Eskiler bilge kişiyi sükûtundan tanırlardı

Sözlerimiz bu kadar akim, kelimelerimiz bu kadar kısırken pervasızca herkesin her konuda konuştuğu katlanılması zor bir dönemi yaşıyoruz. “Göz ve kulak ucuyla medyadan edinilmiş az buçuk malumat, azıcık asabiyet, azıcık heva ve heves, azıcık aşağılık kompleksi ve çokça cehalet!” Ama öyle bir popüler kültür düzeni kuruldu ki herkesin görüntü alanına girdirilenlerin hiçbiri topluma artı bir değer katma potansiyeline sahip değil maalesef. “Fikrin, bilginin, hikmetin, yani sözün; zamanın imbiğinden geçmemiş, demini almamış, tavrını bulmamış hâlleri tarihin hiçbir sayfasında bugünkü kadar rağbet görmemişti.” Hâlbuki aklıselim sahipleri her konuda fütursuzca konuşmayı değil sükûtu tercih ederlerdi çoğu zaman ve onlar sükûtları ile konuşanlardan daha çok şey anlatmayı, konuşanlardan daha çok hakikati ifşa etmeyi, konuşanlardan daha çok muhabbet etmeyi ve konuşanlardan daha çok faydalı olmayı becerirlerdi. Eskiler bilge adamı sükûtundan ve sükûnetinden tanımazlar mıydı? “Bunun için elzem olan her lafın belini kıran iddia sahipleri değil, mana dükkânında her biri ayrı bir zembereği kuran küçük saat tamircileridir.”

Kendisi olmasının önüne geçilmeye çalışılan, giydirilmiş yeni bir insanlık kıyafetiyle kurgulanmış uğraşlara tâbi tutulan günümüz insanı hem kendi tabiatından uzaklaşıyor hızla hem de kendine sığınak ve barınak olan tabiattan. Teknoloji, tüketim, haz/hız, heva/heves derken kalpleri mühürlenen insanoğlu, tabiatın sesine kulağını sağır, görüntüsüne gözünü kör etmiş durumda. Geçip giden mevsimlerin farkında bile değiliz artık. Bir yağmurun yağışı meteorolojik bir olay olmanın ötesine geçemiyor, rahmet olma özelliğini çoktan yitirmiş durumda; kar, her biri bir diğerinden farklı eşsiz güzellikteki kristalleri ile tefekkür vesilesi olma miadını çoktan doldurmuş, artık beyaz felaketlerin habercisi konumunda. Bugün, henüz şafak sökmeden varlığını gösteren Ülker Yıldız takımından hareketle “Kalkın bi artık, Ülker çoktan doğmuş!” diyerek evlatlarını uykunun en tatlı ve en derin anında yataklarından kaldırmaya kalkışan ve etrafı velveleye veren anneler de yok, güneşin hareketlerine ve oluşturduğu gölgeye göre vakti tayin edenler de… Tabiatın varlığını en güzel hâlleriyle hissettirdiği türkülerimizdeki “ayva çiçek açmış, yaz mı gelecek”, “akasyalar açarken”, “ibibikler öter ötmez ordayım”, “allı turnam bizim ele varırsan”, “kızılcıklar oldu mu, selelere doldu mu” gibi diziler handiyse bir nostaljiye dönüşme tehlikesi içinde.

Hayatımızı kuşatan şeylerin büyük bir çoğunluğu bizim kendimizle baş başa kalmamızın önüne geçecek şekilde kurgulanmış Özcan’ın tabiriyle “modern dünya oyuncakları”ndan oluşuyor. “Hayatımızı daha kolay ve daha eğlenceli kılmak üzere icat ettiğimiz bütün bu oyuncaklar, zaman içinde büyüye genişleye ilerleyerek her şeyimiz oldular âdeta.” Onlar olmadan nefes alamaz hâle geldik sanki. Bir elektrik kesintisinin anlamının, bir enerjinin kullanımının kısıtlanması olmasının ötesine geçmesinin üzerinden yıllar geçti, bugün bir elektrik kesintisi, elimizin/kolumuzun, gözümüzün/kulağımızın, fikrimizin/zikrimizin işlevsiz hâle gelmesiyle eşdeğer oldu neredeyse.

Yazar, Açık Pencere’de insanın, kendini dört duvar arasında hapsolmuş ve elinin kolunun bağlanmış gibi olduğunu hissettiği bütün olumsuz koşullara rağmen doğan her yeni günün umutlarımızı canlı tutabilmek için bir fırsat olabileceğini ve içinde boğulduğumuz dehlizlerden çıkış için hâlâ açık olan bir pencerenin varlığını ve necatın mümkünatını göstermeye çalışıyor. Bunun için de içimizin duvarlarında asılı olan “Keşkeler Listesi”nin bir kopyasını çıkararak odamızın duvarına asarak görünür kılmayı ve gücümüzün hâlâ yetebilecek düzeyde olanlarını hayata geçirmemizi salık veriyor.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Arife Gül Balkis
Arife Gül Balkis - 2 yıl Önce

Yüreğinize sağlık hocam nasılda güzel özetlemişsiniz yaşadığımız bu günleri sanki bir anda çocukluğum geliverdi önüme

Mustafa Alımcı
Mustafa Alımcı - 1 yıl Önce

Tekrar tekrar okunası bir makale olmuş.Çok teşekkür ederim.

‘’Dostum, pazara git kendine bir dert satın al. Bulamazsan gel benden ödünç al.’’

Feridüddin Attar

Gerçeği öğrendim bir gün…
Ve gerçeğin acı olduğunu…
Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da
“lezzet” kattığını öğrendim.

Her canlının ölümü tadacağını,
ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.

Mevlana