Her tohum bir çiçek olma rüyası taşır içinde

Tohumlar mı vals yapmakta? Vals mi tohumu tohum yapmakta? 'Vals' kelimesi sanki özellikle seçilmiş ve konulmuş gibi… Çünkü vals bir dans türüdür. Tohumlar toprağın altında, toprağın semasına yükselerek vals yapmakta, sevinçle cıvıl cıvıl küçük çocuklar gibi canlanmakta gözümde. Bir de valsin başka bir manası daha var. O da ezme-öğütme işi yapan makine. Evet, değişik işlevleri olan bu makinaların adı vals. Kimi tohumları ezip öğütüyor, un haline getiriyor. Kimi, tohumları ezip yağ çıkarıyor. Tohum tasavvuftaki gibi değişik işlemlerden geçerek un oluyor, yağ oluyor, insanlara faydalı hale geliyor. Bir halden başka bir hale geçiyor. Merak ettim, Kemal Ural üstadımız bu kelimeyi bu manasını da göz önünde bulundurarak mı başlıkta kullandı? Çünkü tohumlardan gelecek nesilleri oluşturmayı düşünen bir kız var kitabın kahramanı olarak…

“Çocukla, başlangıçla, ilk adımla ilgilenen herkese…” cümlesiyle başlayan ve Bengü ile sayfa sayfa büyüyen bir kitap Tohumların Valsi (Şule Yayınları, 2014)… Kendisine her daim minnettar olduğum Ali Ural hocamızın muhterem babaları Kemal Ural üstadımızın eğitici, aydınlatıcı muhteşem cümlelerle dolu eseri. Dikkatleri “tohum”a, “başlangıç”a, “ilk adım”a çeviren rüya projesi, rüya gibi proje… Semboller süslemekte projeyi. “Adaletiyle ün yapmış bir baba”, “merhametiyle kucaklayan bir anne” ve “âlime bir öğretmen teyze”. Hiç biri rastgele seçilmiş değil. Hepsi bir sembole, bir manaya hizmet etmekte… Ve pek çok dilden özlü sözler, atasözleri, vecizeler süslemekte kitabın sayfalarını. Sarih akıcı bir anlatımla bıkmadan okuyabileceğimiz bir kitap bu. Pek çok eğitsel probleme sunulan çareler çok ilgi çekici. Eğitimcilerin başucu kitabı olmalı bence. Öğrencilere nasıl davranacağını kestiremeyen eğitmenlere, öğretmenlere öyle gizli sırlar veriyor, öyle çözümler sunuyor ki, anlatmadan geçemeyeceğim.

Çocuklar çiçekler birleşince...

Öğretmen teyzesi Bengü’yü sınıfına götürür. Artık onun aynı zamanda öğretmenidir de. Sınıfta bir öğrenciden, arkadaşları, yediği meyvenin çöpünü okul bahçesine attığı için şikâyetçi olmaktadırlar. Teyze onlara, “Durun kızmayın hemen. Neden bu yanlışı yapıyor diye onu anlamaya çalışalım. Belki de başkalarında aynı yanlışı gördükçe onu doğru sanmıştır. Gerçek kendisine anlatılmadığı için biz de herkes kadar suçluyuz belki de… ” diyerek çocukları yatıştırıp düşünmeye sevk eder.

Sonra da çiçekçiden bir demet çiçek aldırır. Bir dünya küresi çıkarır masanın üzerine. Ve bu çiçekleri çocuklardan bu küreye yapıştırmalarını ister. Çocuklar çiçekleri küreye yapıştırırlar. Çiçek gibi bir dünya ortaya çıkar. Sonra onlara “Bakın ne güzel bir dünya ortaya çıktı. Bu güzellikte hepinizin payı var. Eğer elma artıklarını yapıştırmış olsaydık nasıl bir görünüm ortaya çıkardı bir düşünün! Hem bakın çocuklar çiçekler birleşince nasıl bir güç doğuyor!” Bengü bu olayla eğitilirken okuyanlar da eğitilmekte… O gün Bengü’nün kalbine bir tohum atılırken bunu okuyanların kalplerine de tohumlar atılmakta…

İnsan geçmiş yüzyıllar içinde atılan tohumların meyvesinden başka bir şey değildir

Bengü büyüdü ve pedagoji eğitimi almak için yurtdışına çıktı. Doğu ve Batı kaynaklarını tarıyordu ve notlar alıyordu. “Tabular asa in que nihil est seriptum: Çocuk; üstünde hiçbir şey yazılı olmayan düz bir yüzey.” sözü de aldığı notlar arasındaydı. Bu söz, ilk duyduğunda ona eğitime çağıran gizemli bir şifre olarak gözükmüştür. Bu sözün altına da o içinden boşanıveren şu sözleri ekler: “Sığınak… Tanrı armağanı. Sevgi tapınağı… Her şeye temel ve tohum olmaya aday. Hem çiçek hem diken. Hem hüzün hem sevinç.” Notları devam ediyordu Begüm’ün. “Hiçbir şey ilk adımın yaratacağı etkinin yerini tutmaz.” “Çocuğun görerek öğrendiği şeyi unutması zordur.”

Bunları not alırken aklına teyzesinin internet cafenin önünden geçerken hissettiklerini anlatması geldi aklına Bengü’nün. Şöyle demişti teyzesi: “Başımı çevirince içeride on, on beş yaşlarında çocuklar gördüm. Kalbim büyük bir acı duydu. Bir sınırlama yoktu. Kim bilir nerelerde geziniyorlardı. En acısı bu çocuklar gördükleri şeylere kendi içlerinde rastladıklarını sanacaklardı…”

Bengü bir not daha almıştı: “Her hareketimiz, ağzımızdan çıkan her kelime etkisini geniş ölçüde yayar ve yalnız gelecekte hayatımıza renk vermekle kalmayarak bütün toplumda kendini hissettirir.” Bunun üzerine Bengü şöyle düşünür: “İnsan, geçmiş yüzyıllar içinde atılan tohumların meyvesinden başka bir şey değildir…”

Gözler bakar, gönül rahatsız olur ve hafıza zayıflar

Evet, neler yok ki kitapta. Birbirinden ilginç bilgiler, sözler. Mesela; Sir Peter Lely mümkün olduğunca kötü bir resme bakmamaya çalışırmış. Böyle bir resme bakarsa kaleminin ondan mutlaka bir şeyler alacağını ve yaptığı resimlerin bu etkiyle zarar göreceğini düşünürmüş.

Bu anekdot bana Mahir İz üstadın yolda giderken yere bakması hikâyesini hatırlattı. Mahir İz merhuma sorarlar: “Keskin bir hafızaya nasıl sahip olunur?” Cevaplar üstad: “Bize okula gittiğimiz ilk gün yolda nasıl yürünür, bunun kaidesini öğrettiler. 'Nazar ber-kadem', yani hep önümüze baktık. Yani göz, ayağın ucunda olacak yürürken. Gözümüz hep ayağımızın ucundaydı. Önümüze bakardık. Siz ise 'nazar ber-etraf'sınız. Sizler boyuna etrafınıza bakıyorsunuz. Ona bak, şuna bak… Sizde hafıza olmaz. Günahı göz işler de belasını gönül çeker. Yolda yürürken etrafınıza bakarsanız kafanız bir sürü gereksiz bilgilerle dolar. O yüzden insan önüne bakarak yürümeli! Gözler bakar, gönül rahatsız olur ve hafıza zayıflar.” buyurur.

Bengü, tohumun çiçek olma rüyasıydı

Bu konuyu da anlatmazsam rahat edemem. Çok hoş bölümlerinden biri daha bu kitabın… Bengü öğretmen, öğrencilerine rastlantı veya tesadüf diye bir şeyin olmadığını öğrencilere can alıcı sorular sorarak anlatmakta: “Açan çiçekler, nereden bulup çıkarıyor böyle renk renk boyaları Alihan?” “Can, aydaki ayak izi astronotu göstermez mi?” “Söyle Ayşe, uçsun diye kuşa kanat takılmamış mı?”

“Kim gündüzü gece, geceyi gündüz yapabilir? Kıştan sonra baharı kim getirebilir?” Sınıf hep bir ağızdan cevaplar: “O! Yalnız O!”

“Nilgün, dünya hiç şaşırmadan güneşin çevresinde 23 derece eğimle döner. Bu eğim verilmeseydi mevsimler meydana gelmez, meyveler, sebzeler buğdaylar oluşmazdı. Somon balığı nehirde doğduğu halde yavruyken akıntıyı takip ederek denize ulaşır… Somona yön bulma algısını veren kim Sermin?” Çocuklar “Allah” diye bağrışırlar.

Sonra Bengü dolaptan boya fırça ve resim kâğıtlarını çıkarıp masanın üzerine bırakır ve sorar: “Haftalarca veya aylarca beklesek, bunlar kendi kendine resim olabilir mi?” Can cevaplar: “Öğretmenim, bu kadar boya, fırça, ressam olmadan tablo olamaz, bu mümkün değil!”

Ezanın çağrı olduğu, sebeplere takılmanın sınavı unutturduğu, her şeyin bir mesaj olduğu verilmekte çocuklara ve ebeveynlere… Kurumuş bir ekmeğin “Fakirleri unutma!”, solmaya başlayan çiçeklerin “Koş! Yetiş!” mesajı vermesi gibi…

Evet, kitapta denildiği gibi “Bengü, tohumun çiçek olma rüyasıydı. Bir elinde palet, öbür elinde fırça, çocukta 'insan'ı arıyordu sabırla.”

Siz de bu kitabı ve bu kitabın içinde saklı bulunan mesajları arayın çocuklarla, çocuklarınızla, öğrencilerle, öğrencilerinizle beraber…

Ama önce kitabı almanız gerekecek… Bu kitap tohumu alıp saçın etrafınıza, belli mi olur belki bir yerlerde yeşerir, ağaç olur.

YORUM EKLE

banner26