Her kuşağın Cemil Meriç'i bir başka-II

Okuma denilen şey tabii ki bizim kuşak için öyle pek de üzerinde durulmuş, kafa yorulmuş bir ameliye sayılmazdı. Ne bulsak okuyorduk, demek boşuna değil. Zamanla biraz da kendi kişisel tecrübelerimizi ciddiye aldıkça bir kitabın, bir insanın, bir olayın hatta çevremizi kuşatan kâinatın nasıl okunması gerektiği konusunda dur durak bilmeyecek bir şekilde kafa yormaya başlayacaktık. Başlayacaktık diyorum, çünkü mesela en azından benim için hâlâ geçerli olan soru hâlâ daha ne okuyacağımdan çok nasıl okuyacağıma dair sıkıntılarımı karşılamakla sınırlı gibiydi.

Üniversitede insan olabildiğince idareli düşünmeye, biraz daha özenli olmaya yöneliyor sanki. Benimki de öyle oldu. Artık bir örnek arkadaşlar arasında yaşamıyorduk, kimse kimseye benzemiyordu. Memlekette darbe olmuş, bizi bu durağa kadar getirenlerin çoğu ortadan kaybolmuş, hatta ironik olacak belki ama işte önünde beklemeye başladığımız duraklar da her ne hikmetse gözümüzden bir bir kaçmaya başlamıştı. Yanı başımızdaki insanlar da bizim gibi artık kendi yağlarıyla kavrulmaya mahkûmdular, başka da bir çareleri var mıydı? Bilmiyorum. Dün bitmiş, arada hatırlandığında bile ondan gidip bir şeyler tedarik etmeye kimsenin bir hevesi kalmamıştı. Ya yarın? Oralar da doğrusu pek muallaktı. Biraz derinleşmeye, zor da olsa kendi içimizde yol almaya ihtiyaç vardı. Bu kadar yol aldıktan sonra her şeye yeniden başlamak ne kadar doğruydu? Doğru yanlış önemli değildi, elimizdekilerle sınanmaktan da onlarla yetinmekten de bîzardık. Artık yeni şeyler yapmak ve dahi yeni şeyler duymak lazımdı.

Benim Cemil Meriç’le yeniden tanışmam bu belirsizlikler ikliminde gerçekleşti. Kırk Ambar’ı darbeden önce almıştım, ama onu bir başka biçimde okumak ancak şimdi mümkün olacaktı. Kitap, onu üreten ortam, yazarın dünyası, hatta ruh hâli bir tarafa en çok da okuyucunun evreni bu bağlamda bence yeni bir anlam taşıyordu. Tamam, sırtımıza nadide yükler sarılmıştı, emsalsizdiler, değerliydiler ama bir o kadar da ağırdılar, belimizi doğrultamıyorduk. Yine de bizim her şeye rağmen onları aynı dünyayı takip etmek için yorulmak pahasına da olsa kavramamız gerekiyordu. Bunun elverişli bir yolu var mıydı? Kim bize yol gösterecekti, hem sahi önden giden kim olacaktı? Bunlar da benim gibi paha biçilmez hedeflere ulaşmak isteyenler için mutlak sorulması gereken sorular arasında yer alıyordu.

Ben şahsen Meriç okurken de diğer başka yazarların kitaplarıyla haşir neşir olurken de hep kendi dünyamla elimdeki yazarın evreni arasındaki o mesafeyi göz ardı etmemeyi hesaba katıyordum. Hem ben Cemil Meriç değildim ki, onun gibi de asla olamazdım. Hatay’da başlayan ve karmaşık ruh denklemleri içinde 80’lere erişen müzmin bir karakterin hem fiziksel hem de entelektüel dünyası sıra dışı bir hikâyeyle birlikte hayatıma eşlik ediyordu. Onun kendi okumaları, ilgi ve yönelimleri, tanıklık ettiği dünya karşısındaki tavır ve tutumları bizden bütün bunları taklit etmeyi değil olsa olsa anlaşılmayı talep ediyor olmalıydı. Bana kalırsa Cemil Meriç’in istediği buydu ama istemediği de buydu sanki. Bunu anlamıştım. Anlaşılmak güzeldi, kim istemezdi ki anlaşılmayı, herkes bizi anlasın, kimse bizi yormasın isterdik, yalan mı? Peki millet bizi anlayınca bu denkliğe, bu kavrayışa açık mıydık? Hadi açıklığı geçtik, buna razı mıydık? Ben bile böylesi bir kavrayışa tav değilken acaba Meriç bundan hoşnut muydu? Bilmiyorum, sanki değildi.

Tuz buz eden metinler

Kırk Ambar’a yeni başlamış, artık okumalarımı sadece ona hasredilmiş bir ilgiyle değil başka diğer okumalarla da eşleştirerek gerçekleştirmeye çalışıyordum. Okumaktan başka bir çarenin kalmadığını fark ettiğim bir halet-i ruhiye içinde onun kesik kesik hatta yer yer bir asfalt kırıcısı gibi arka arkaya yüklendiği hamleleriyle oluşturduğu şu ortalığı tuz buz eden metinleriyle yüzgöz olmaya yeniden başlamıştım. Artık üstünkörü okumalarla sözümona etrafımdakilere yetişmeye çalıştığım kitaplarını yeniden okumanın zamanı gelmişti. Benim için hakikaten garip sayılabilecek bir keşif, onu bir yere oturtmakta zorlanmam olmuştu.Bu adam sahiden ne söylüyordu, ona buna laf atıyor, bildik bilmedik her konuda söze karışıyor, kurduğu cümlelerle hem kudretli bir büyü yaratıyor hem de elimizdeki kalıpların hiçbirine uyduramadığımız çıkışlarıyla bizi resmen adamakıllı buduyor yetmez bir de bunalıma sokuyordu.

Etrafımızda hem bütün bunlardan bunalan hem de aklı sıra bunalım takılan insanlardan ne kadar istersek o kadar vardı. Açıkçası onlardan başka da bir şey yoktu. Öte yandan işlerine ciddiyetle eğilmeyenlerin görünme ve bilinme arzusu da resmen tavan yapmış durumdaydı; kendini ele vermek pek de rasyonel bir şey değildi, araziye uymak nerden bakılırsa bakılsın kışkırtıcı bir modaydı.  Herhangi bir konu üzerinde kılı kırk yaran bir ciddiyetle tam bir vukûfiyet arayışı içinde yol tutanlar içinse ortalıkta gezinmenin, pazara düşmenin hiçbir anlamı ve değeri yoktu. Böyleleri belki de kendi evlerine çekilmiş, hayata sözümona bütün bedenleriyle dahil oldukları anlarda bile içlerinde taşıdıklarını zerre miktarda da olsa kimseye belli etmemek gibi zor becerilebilecek bir maharetle başka bir dünyada yaşamaya devam ediyorlardı. Bütün bunların tanımlanmış bir miladı olduğu kadar bir miadı da vardı, anlaşılan o ki hepsi geçiciydi. Bir gün gelecek mağaradakiler dışarı çıkacak, ortalıkta görünmeyenlere bir hâller olacak, geri çekilenler öne atılacak, düştükleri kuyulardan çıkabilmenin bir yolu herkes için kolay bulunacak, herkes söze karışacak, ortalık mahşer yerine dönecekti, az kalmıştı. Bir söz patlaması her tarafta hissedildiğinde olması gereken bir ciddiyete geri dönmek ve orada karar kılmak için Cemil Meriç’i hatırlamak hiç de fena olmayacaktı.

Cemil Meriç’in neredeyse birbirinden bağımsız sayılabilecek muhitler arasında baş tacı edilebilecek bir ilgiyle takip edildiğini fark ettiğimde bende de sosyolojiye olan ilgi artık iyice depreşmeye başlamıştı. Üniversitenin son yıllarında bu ilgilerim geçici birer heves olmaktan çoktan çıkmış, okumalarımın etkileşimlerden beslenen dertlerim de bu minvalde yeni bir istikamete doğru evirilmiş, yeni sorularla buluşma zemini yakalamıştım. Nihayet basmakalıp bir tutkunun yönlendirdiği gelişigüzel okumalardan uzaklaşmak ve başka diğer kaynakları da gözden düşürmemeyi önceleyen yeni bir tarzda kendimi inşa etmek için yolu yeniden tayine yeltendiğimde Cemil Meriç’e dönmenin nasıl da emsalsiz bir keşif olabileceğini ben ancak böylece kavrayacak, bütün bunların ne kadar da kıymetli tercihler olduğunu 90’ların başında ancak fark edebilecektim. Bizdeki okumalar genellikle ya tek tipti ya da hemen her kitap için birer uyarı levhası havasındaki şu mesafeli takip ihtarı bir hayli tedirgin edici ve boğucuydu. Tartışmak hak getirirdi, yüzleşmek, o da neyin nesiydi? Hesaplaşmak zaten mahkemelik bir şeydi. Buna kim cesaret edebilirdi? Aslında her şeye rağmen belki de bunların hepsine vardık ama yine de eksik olan bir şey hep ortada bir yerde bizi yapayalnız bırakmıştı, o da tefekkürdü.

Artık aynı gemideydik

“Çoğul okuma” dedikleri şeyi sanırım daha yeni yeni keşfediyor olmalıydım. Birbirinden bağımsız metinlerle haşir neşir olmaktan artık sıkılmam söz konusu değildi. Mesela İbn Haldun’u biri aracılığıyla keşfetmişsem, bir başkası sayesinde de onu anlamaya çalışıyor, birilerinin katkısıyla Mukaddime’yi kavramaya çalışırken, kendi irademi de bütün bu serüvene dahil ederek artık bir kararda durmaya çalışıyordum. Yaygın ve kabul gören okuma tarzlarının aksine bu tercih bana oldukça zor ve bir o kadar da meşakkatli gelse de aynı konuya başka pek çok bakış açısının da pekâlâ olabileceğini öğreten Cemil Meriç’ti. Ne var ki ona dayanmak da zor mu zordu, hele taklitlerinden kaçınma telaşı bizi başka hiç kimsenin dediklerinden keyif alamayacak bir noktaya doğru savuruyordu. Dilini kavramakta zorlanmıyordum, anlamaya çoktan başlamıştım, bu bir mutluluktu, paylaşılmaz bir huzurdu. Niyet okumaktan hoşlanmıyordum, ama sonradan yayınlanan kitaplarıyla birlikte belki Freud’dan başlayarak aklım sıra psikanalize başvurarak değil ama bize pek de aşina gelen şu feryatlarının nedenini artık duymaya ve hissetmeye başlamıştım. İnsan zaten Meriç’i hayattan kopmadan inadım inat kararlılıkla okumaya karar verdiğinde birkaç vakte kalmaz onda bir şekilde kendini bulmakta gecikmiyordu. Artık aynı gemide aynı trendeydik, onun tek başına kimseye sormadan çıktığı sefere biz de dahil olmak istiyorduk. Hedeflediği yerleri durduğumuz yerden kestirmek mümkün olmasa da yine de terkisine bindiğimiz vesait bizi de onunla birlikte hep aynı yere götürüyordu. Bundan emindik, gidilecek yere varmış değildik belki ama hem bu yolu hem de bu yolculuğu pek sevmiştik.

Meriç’in dili, çoklukla erişilmesi güç bir zirveyi tutturmuş olsa da bizim gibiler için o seviye illa da ulaşılması gereken bir yer sayılmazdı. Bazen yukarılara bakmak oralara çıkmaktan daha keyifli olabilirdi. Hem kim Everest’e ya da işte kendi mahallemizin müstesna zirvesi olarak bilinen Ağrı Dağı’na öyle her istediğinde tırmanacak aşka ve güce sahipti? Ben ki Ağrı’nın yanından kaç kere geçmiş, onu çıplak gözle görebilmek için nasıl da vakti saatini kollamıştım. Dil de öyleydi düşünce de.  Onları ses de sarardı gürültü de. Ayıklamak kesin lazımdı, kulak vermek ve katışıksız bir dikkatle dinlemek için emek vermek gerekirdi.

Doktorada Türk aydını üzerine karar verdiğimde henüz âlimle arifi, aydınla entelektüeli tefrik edecek bir yaşta değildim. Bunları kafama göre birbirinin yerinde kullandığımda etrafımdakilerden hiçbiri de benim bu ayıbımı yüzüme vuracak bir salahiyete sahip değildi. Herkes gibi olmanın arazi olmaya fırsat veren yanlarından ben de istifade ediyor gibiydim. Tez çalışmalarıma patavatsız bir şekilde arada karışacak birine "Ele alacağım aydınlar arasında Cemil Meriç de var." dediğimde aldığım cevap ürkütücüydü. Hoca, Meriç’in Müslüman olmadığını söylüyor, böyle birinin nasıl olup da aydın diye bir doktora konusu olarak ele alınabileceğine akıl sır erdiremediğini vurguluyor, beni açıkça töhmet altında tutmak için olmadık atraksiyonlara tevessül ediyordu. Uzun hikâyeydi, bitmezdi, belli ki Hoca'nın da benim gibi henüz daha bu kavramların soy kütüğü hakkında esaslı bir kafa yormuşluğu yoktu. Ağlasak yeriydi, ama ben en çok da onun bu tez bittikten sonra ağlamasını beklemiştim, hâlâ gülüyordu.

“Artık satır aralarında geziniyordum”

Meriç’i üçüncü kez ancak bu sefer başka aydınlarla birlikte sıkı ve yoğun bir dikkatle okumaya koyulmuştum. Artık şimdiye kadar okuduklarım bana ne verdiyse vermişti, ama onlardan hiçbirinde şimdi olduğu kadar onu anlamaya yönelik bir cehtle konuya sarılmamıştım. Artık satır aralarında rahatlıkla gezinebiliyor, yeni keşfettiğim hermeneutiğin tadını bilhassa çıkarıyor, biraz psikoloji biraz epistemoloji Meriç’in dünyasını anlamaya çalışıyordum.

“Derdi dünyadan büyük birkaç insan say.”, “Hem var mı onlardan?” diye sorsalar, sanırım ben bunların arasına Cemil Meriç’i kesinkes koyardım. Çektiği çile saygıdeğerdi, düşünceleri bir matkap etkisinden farksızdı. Onu çoklarının hayran olduğu Nietzsche’ye değil aklı başında kimsenin pek fazla adam yerine koymadığı Diyojen’e daha fazla benzetiyordum. Diyojen bambaşkaydı, onun gün ortasında elinde denizci feneriyle aradıklarını, kesintisiz bir süreklilik içinde yüzlerce yıl sonra devam ettiren bizim Meriç’ti. Hem bir farkla ki bütün bunları ararken o bir de gözlerinden olmuş, bulduklarını âmâ olarak görmüş ve apaydınlık bir şekilde teşhir etmişti.

Siz hangi mahallede hangi muhitte yaşıyor olursanız olun söylediklerinden size dokunacak bir şeyler kesin vardı. İnandıklarımızı gözden geçirmeye davet ettiğinde size kibirli gelebilir, tasdiklerimizi sarsmaya çalıştığında onu basbayağı buyurgan biri olarak görebilirdiniz. Zaten kabullerimizi bir kere daha düşünmeye davet ederken işi sonuna kadar takip eden belalı biri gibiydi. Konuşuyordu, ondandır ki herkese yetecek kadarından daha fazla düşmanı olacaktı. Durmadan söyleniyordu, ondandır ki onu ortada öylesine bırakıp terk edecek insanlar da hiç eksik olmayacaktı.

Ondan etkilendiğim doğrudur, kendisinden kaptığım dili kendime mal etmekte zorlanmak yerine onu da içine katan yeni bir söyleyişte karar kılmak belki de benim için daha da geliştirici bir adımdı. Öyle de yaptım. Etkilendiğim daha pek çok insan vardı, ama ben şükürler olsun bundan hep gurur duydum, çünkü etkilenmeye hâlâ açıktım. Kendimi bilmiyordum, elimdeki kap boştu, oysa çeşmeler şırıl şırıl akıyordu. Hem bende taşma diye bir şey de yoktu; sadece çeşmenin ağzına doğru dürüst yanaşamamaktan kaynaklanan bir ayarsızlıkla maluldüm. O duru, o berrak su ister istemez etrafa saçılıyordu.