Her kuşağın Cemil Meriç'i bir başka-I

Ben Cemil Meriç’e sağlığında yetiştim, ancak ne yazık ki kendisiyle birebir tanışmak hiç nasip olmadı. Çevremde onu yakından tanıyan, sohbetlerine katılan hatta zaman zaman asistanlığını yapan insanlar bile vardı, ama ben onu ancak vefatından sonra daha yakından tanıma imkânına sahip olabildim.

1970’lerin sanırım sonlarına doğruydu, Artvin’den Konya’ya göçtükten sonra ikinci kez memlekete sıla-ı rahim amacıyla ziyarete gitmiştik. 1978’di sanırım, dedemlerin evde yaz tatilini geçiriyor, arada babamın öğretmenlik yaptığı Savaş köyüne, bizim merkez dediğimiz Şavşat’a, bir de keyfimiz gelirse yaylaya gidiyorduk. Konya’dan gelmiş biri olarak benim için köy artık ikinci haftadan sonra çoktan sıkıcı olmaya başlamıştı. Sanırım imam hatip bir ya da ikinci sınıfta okuyordum. Evde ne var ne yok kurcalıyor, okunacak şeyler arıyor, bir şekilde tatilin bitmesi için koşturup duruyordum.

Fikret ağabeyim dayımın oğluydu. Herkes sağdı. İhsan dedem, Kına nenem, İzmullah dayım hepsi sağ. Bana hepsi gözleri gibi bakıyorlar, can sıkıntımı gidermek için ellerinden geleni yapıyorlar ama nafile. Köy işte. Değişik tek bir şey var o da radyo. Gerisi aynı şeyler, aynı gök, aynı yer. Yukarı bakarsan görkemli “Saduğbela” tepesi, karşıya bakarsan “Hebil usta”ların ev, aşağı bakarsan “küçük meşa”. Her yer yemyeşil, her yer cennet. Sıkıcı ama her şey yerli yerinde.

“Fikret ağabey köyün sayılı ülkücülerinden”

O zamanlar Fikret ağabey köyün sayılı ülkücülerinden. Memleket sağ-sol davasına doğru hızla eviriliyor. Her yerde bu konular konuşuluyor, mevzu o kadar mühim ki, "Acaba biz neyiz, nerede duruyoruz?" sorusunu kendi boyumuza ters düşmeyecek bir vasatta sormaktan geri durmuyoruz. Tabii ki ben babama tabiyim ve o da şimdilik yıldızı yeni parlayan Erbakan’da kendine yakın bir dil buluyor, onun temsilinde bize iyi gelecek şeyler olabileceğini düşünüyor. Şimdi herkes takdir ediyor, ama babam ağzını ne zaman Erbakan diye açsa, saygınlığını filan kimse hesaba katmıyor, doğrudan hocayı dalgaya alıyor. Annem aklı sıra kendince babamı savunmaya kalkıyor, ben onlardan yana olmak istiyorum, ama öyle bir şey ki hakikaten tuhaf. Koca köyde hatta babamın yıllarca öğretmenlik yaptığı Mokta’da da ağzını açan herkes babamı uyarma gereği duyuyor, “Vazgeç bu sevdadan!” ifadesi sık duyduğumuz uyarı cümleleri arasında.

Fikret ağabeyimin hemen eyvana bakan misafir odasında kitaplığı var. Kitaplık dediysem köy şartlarında hiç de basite alınmayacak bir çeşitlilikte. Onları okumak istiyorum, kararım kesin. Dedemin bizzat kendi elleriyle yaptığını öğrendiğim dört ayaklı iskemlesini eyvana çıkarıyor, hafiften onu yaylandırarak sırtımı ahşap duvara yaslandırıyor, artık iyice havada kalan ayaklarımı bacak bacak üstüne atarak ağabeyimin kitaplarını okumaya çalışıyorum. Birkaç roman var, unutmak mümkün değil. Atsız en başta geliyor. Benim Nihal Atsız’la tanışmam bu balkonda, bu coğrafyada olmuştur. Ötüken’i de Bozkurt’u da Turan’ı da orada o saatte duymuş ve hızla bütün bunları anlama durumuna geçmiştim. Ağabeyimde öyle misyonerlik tutkusu filan yoktu, şunu oku, bunu oku ya da bunlar sana iyi gelir diye bir telkininden söz etmek mümkün değildi. Ben ne bulduysam okuyordum ve elime geçirdiklerim arasında genellikle milliyetçi yazarların kitapları vardı. Ben o yaz şaka değil birçok kitabı o evde okumuş, tatili resmen verimli bir şekilde geçirmiş ve bunalmaktan vazgeçmenin esaslı bir yolunu bulmuştum.

Beni asıl heyecanlandıran kuşkusuz o günlerde isminden haberdar olduğum ancak anlamına ve misyonuna ancak yıllar sonra aşina olabileceğim Cemil Meriç ismiydi. Ağabeyimin tahta bavulu bir kütüphane gibiydi. İçinde doğrusunu söylemek gerekirse şimdiki aklımla oturup bir çözümlemeye çalışsam Türk sağının bütün nüanslarına selam duran hoş bir çeşitlilikte kitaplarla karşı karşıyaydım. Tanıl Bora başka hiçbir şeyi değil sadece ağabeyimin bu yüklü bavulunu döküp incelese oradan 70’li yılların ergen milliyetçi tasavvurları hakkında kim bilir ne hikmetli çıkarımlarda bulunur ne derin analizler yapardı.

“Cemil Meriç’in adını ilk ne zaman duymuştum?”

O bavulda ayrıca ilginç koleksiyonlar da vardı. O günlerde ülkücülerin elinden düşmediğini kolaylıkla tahmin edebileceğim dergilerin her birinden destelenmiş hâlde birçok nüsha vardı ve belli ki her biri oldukça dikkatli bir şekilde okunmuş, hatta üzerlerinden birkaç kez de geçilmişti. “Cemil Meriç’in adını ilk ne zaman duymuştum?” diye kendimi yokladığımda hafızam beni yanıltmıyorsa ilk karşılaşma “Pınar” dergisi aracılığıyla olmuştu. Ağabeyimin koleksiyonları arasında bol miktarda “Pınar” dergisi de vardı. Sonradan tabii ki Pınar’ı kim çıkarıyor, öğrenecek, Türk sağı içinde yeni bir damar olarak nasıl bir mecrada ilerlediklerini daha yakından bilecektim. Ancak itiraf edeyim ki o zaman ne bunların aralarındaki nüansları fark edecek bir bilgiye sahiptim ne de bunlarla yaşayacak bir bilinci taşıyordum. Benimkisi genel geçer kabuller, genel geçer reddedişlerdi. Gerçi okul zamanı MTTB’ye uğruyordum, ama bana kalırsa bu gidişlerim henüz yeterince bir derinlik kazanmamış takılmalardan ibaretti. Tamam evde bir “Milli Görüş” havası vardı, ancak bir rota bir yön belirleme konusunda ciddi bir duruştan epeyce uzak bir noktadaydım.

Sonradan tabii ki öğrenecektim, ama bu dergide diğer milliyetçi olanlarından açıkça farklı bir dil vardı ve dergide ne hikmetse “en baba” köşeler Cemil Meriç’e tahsis edilmişti. Elimdeki hemen her sayıda ondan bir makale vardı ve orada yazdıklarını benim anlamam, kavramam ya da üzerine bir şeyler söylemem asla mümkün değildi. Dergide bakabileceğim, üzerinde yoğunlaşabileceğim şeyler vardı, ama hepsi o kadardı. Daha fazla derinleşmeye izin vermeyen bir ağırlığı vardı ve benim o günlerde orada ismine rastladığım Cemil Meriç ilerleyen zamanlarda tatlı bir hatırlayış havasında çıkıp beni bulacaktı.

Cemile Meriç’te okunan ilk kitaplar

Benim Cemil Meriç’le onu okuma noktasında asıl karşılaşmam imam hatibin son sınıfında oldu. Muhtemelen vakıflar yurdunda kalan ağabeylerden etkilenmiş olmalıyım. Hemen aklıma Hüseyin Gök geliyor, belki Yahya ağabey de etkilemiş olabilir. Etrafımızda bizim o günlerdeki sınırlarımızı zorlayan büyüklerimiz arasında Yahya Ak, Hüseyin Gök gibi ağabeylerimiz, İsmail Kaya ve Nevzat Hoca gibi öğretmenlerimiz vardı. Onlar Cemil Meriç gibi bizim için oldukça sıra dışı sayılabilecek isimleri gündemimize taşıma ayrıcalığına sahiptiler. Benim için onlar her zaman hayırla yâd edilecek insanlar arasında yer almışlardı. Siyasal kargaşa ve çekişmenin hemen her haneye sirayet ettiği günlerde Bu Ülke’yi okumak tabii ki fazlasıyla istisnai bir tercihti ve ben bu havada sadece onu değil, Bir Dünyanın Eşiğinde’sini ve Mağaradakiler’ini de bir çırpıda okumuş, resmen başka bir şey olmuştum. Anlamış mıydım? Hayır! Cemil Meriç’in kitaplarına o zamanın ruhu içinde nüfuz edebilmiş miydim? Ona da hayır. Peki benim ondan öğrendiğim neydi? Bunu konuşmak lazım.

Bir kere bütün bu değerli metinlerle normalde erken zamanda tanışmış olmama rağmen onların her birini kavrama noktasında neden herkes gibi ben de hep geç kalmıştım. En çok da buna hayıflanıyorum. 18 yaş bizim ülkemizde neden derin entelektüel metinlerle temas kurmak için bir hayli erken sayılmaktadır ve neden bizim gibilerin yaşadığı ülkelerde hayat hep gecikerek yaşanmaktadır.

Bir kere Cemil Meriç’ten sonra dalga dalga yayılacak bir hız içinde kelimelerle aramızdaki o muhteşem ilişkiyi öğrenmiştik. Zamana, zemine, ruh hâlimize, verili dünyamıza, kanaatlerimize, kabullerimize bağlı bir şekilde istiflenmiş onlarca kelimeyi yuvalarından çıkarıp yeniden ele almak, onları gözden geçirmek herhâlde o olmasaydı bizim için asla ve asla mümkün olmayacak bir meşgale olacaktı. Meriç çıkınımızda taşıdığımız kelime ve kavramlarla olan sorunlu irtibatımızı iyice eşeliyor ve bizi en başta tercih ettiğimiz sözcüklerin büyülü dünyasından uzaklaştırmayı deniyordu. Kelimelerimizden oluyorduk, kavramlarımızdan oluyorduk, bize bir şey kalmıyordu. Belki artık başka bir şey oluyordu, kendi kelimelerimizle kendi kavramlarımızla konuşuyor, bir şey söylüyorsak içimizdekini dile getiriyorduk. Bundan daha güzeli ne olabilirdi? Ne dediğimizden haberimiz olmaya başlamıştı? Kimin ne demek istediğini daha kolay anlamaya başlamıştık.

“Bizi anlamaya çağırıyordu”

Alışılmış metinler ve kitaplar, sıkıcı diyaloglar ve polemikler arasında yaşımız artık hızla ilerlemeye başladığında Meriç’in bize sağladığı yorucu bir anlama çabasından başka bir şey değildi. Bizi anlamaya çağırıyor, kendimizle yüzleşmeyi öneriyor, bildiklerimizi gözden geçirmeyi yüceltiyor, dahası neye ne kadar bağlanmışsak ondan garip bir şekilde uzaklaşmamızı salık veriyordu. Ağırdan ağırdan onu anlamaya başlamıştık, adam bir şeyler söylüyordu, onu kendimizden biliyorduk. Ne Sezai Karakoç’un mitik İslam söylemi ne Necip Fazıl’ın cerbezeli mücadele dili... Belki bu Müslüman bile değildi, ama nasıl olmuşsa olmuş herkes gibi biz de onu bağrımıza basmıştık. Kitapları Ötüken’de yayımlanıyordu, belki ülkücü biriydi, iyi de bizimkilerin elinde ne arıyordu? Sabahtan akşama kadar milliyetçi grupların soy kütüğü hakkında bitmez tükenmez eleştiri ve değerlendirme yapan büyük üstatlarımız bilmiyorlar mıydı Ötüken’in ne olduğunu? Tabii ki biliyorlardı, zaman geçtikçe açılacak zihnimiz, gün geçtikçe kavranılacak sorularımız vardı. Etrafımızdakilerin takdir ettiği pek çok kişi bizimle aynı cenahta görünmüyordu, mesela Necip Fazıl arada hepimizi şaşırtacak hatta üzecek manevralar yapabiliyor, kimi üstatlarla aramızdaki mesafe açılırken kimileriyle de garip bir şekilde yakınlaşabiliyordu.

İsmet Özel’den herkes sitayişle söz ediyordu. Daha yeni Müslüman olmuş, meşhur şiiri “Amentü”, İslam şiir antolojilerinde çoktan yerini almıştı. Yeni Devir’de yazıyor, bizim bildik ve alışılmış mahallemizde başka bir ses başka bir dil olarak kendi yerini mutlaklaştıran yeni bir karizmayla arz-ı endam ediyordu. Müslüman olmuş, bir Eylül sabahı bilek damarlarını kesip, işin hakikatini bir çırpıda kavramıştı. Bunu şiire dökmüş, artık aramızda ne derse kulak verilecek bir yüksek pozisyona yerleşmeyi başarmıştı.

Peki, Cemil Meriç nasıl biriydi?

Peki, Cemil Meriç nasıldı? Hakkında bildiklerimiz yazdıkları gibi kesik kesikti. Gözleri okuya okuya gitmişti, Fransız kültür ve edebiyatı ondan sorulurdu, kızı ona istediği kitapları okuyormuş, o da her daim yanında olan genç asistanlarına düşüncelerini dikte ettiriyormuş. Onun gibi olmak için gözlerimizin feri mi kaybolmalıydı, bize istediklerimizi anında okuyacak bir kızımız mı olmalıydı, yoksa dediklerimizi iki etmeden hemencecik kayda geçirecek birkaç kâtip. Tamamdı işte. Öyleydik işte, artık kime hayran oluyorsak onun gibi olmak istiyor, biraz taklit biraz ısmarlama kendimizi onun yerine koyuyorduk.

Ben dilimi resmen kaybetmiştim. Kurduğum cümlelerin yapısı bozulmuş, ifade biçimlerimde başkalarına kesin kibirli gelen bir eda bütün kelimelerime bulaşmış, tuhaf bir dil evreni içinde dolaşmaya başlamıştım. Birine yakın olmak, birini takip etmek, bir taraftar olarak kendini tanımlamak artık giderek zorlaşıyordu. Meriç ilgilerimizi, merak ve yönelimlerimizi her daim gözden geçirmemiz gerektiği hususunda bizim gibileri bu yaşta perişan edecek garip bir yönlendirme için sanki koca bir dünyada bir bize rast gelmişti.

Arada Meriç’in cümlelerini andıran ifadelerle etraftakilere laf anlatmaya çalışsam da doğrusunu söylemek gerekirse memleketi 12 Eylül’e doğru sürükleyen ortamın hiç de kozmik olmayan gerçekliği benim hiç de nadirattan sayılmayacak artistliklerimi kaldıracak durumda değildi. Biraz sokak biraz kitap biraz da dil bulma derdi bizi habire dönüştürüyordu.

Cemil Meriç’ten söz ederken, bu başka önemli isimler için de geçerli tabii, biz asla o zamanlar sadece tek bir ismi takip etme durumunda olmadığımız için açıkçası tek tek benim durumumda olanları perişan eden bir düşünsel kargaşayla da adım adım boğuşmak gibi bir derde sahiptik. Birçok yazar okuyor, onlardan her birinden değişik tat ve kıvamlarda etkilenerek artık belki de ucube sayılabilecek yeni bir forma doğru evriliyorduk. Hayatımızda her şey vardı, olmayan tek şey hayatın kendi o sahici sıcaklığıydı. Bizi kim tutmuş kim yönlendirmişse tatlar ve lezzetler nev’inden ne varsa onları bir tarafa itmiş sonuçta hayatın bazen kıyısında bazen de diplerinde bir yerlerde kendimize güya sahici sayılabilecek özgün mecralar arama ve bulma derdinde kendimizi yormaktan bir hâl olmuştuk. Gençtik ve o yaşların yorgunluğunun yüzümüze vuran yanları hiç de huzur verecek gibi değildi.

“Kompleks bir ruh hâline dönüşmüştük”

Bir yanda dinî ve akidevi metinler, bir yanda zaten perişan olmuş bir ümmetin geleceğine dair kaygılara odaklanmış argümanlar seti, bir yanda taşradan şehre transfer olmuş bir ailenin kendi kendine bulmaya çalıştığı ahenk ve huzur iklimi. Her neyse bütün bunlara bir de kişisel duyarlılıklarla eklemlenen başka diğer şeyleri de eklediğimizde kişilik örüntülerimizin iyice birbirine girdiği kompleks bir ruh hâline dönüştüğümüz aşikârdı.

Bizim kuşak bunalım yaşamamış, hiçbir entelektüel sancıyla yüzgöz olmamış, hayatında bir bedel ödememiş falan derler, ama bunların hepsinin töhmet, hepsinin yanlış birer iddia olduğuna bizzat ben şahitlik edebilirim.

Yaşadığımız acılardan haberimiz yoktu, biz bitiyorduk ağlayanımız yoktu, bunalım denilen şey bu değilse başka neydi? Ama bunu ne dile dökecek bir mecalimiz vardı ne de bu sürecin içinden hakkıyla çıkabilecek bir motivasyona sahiptik. Yaşadığımız bize kâr kalmıştı hepsi bu.

Cemil Meriç hep elimizin altında oldu. Birilerine bir şey tavsiye edeceğimizde zaten hemen elde avuçta arka arkaya sıralanabilecek çok az isim vardı ve benim gibiler için “Sen en iyisi mi Cemil Meriç’ten başla!” diye söze girmek oldukça imtiyazlı bir durumdu. O yaşlarda Cemil Meriç, okuyanlar için zaten belaydı, ama hiç eline almayanlar için bile hatırı sayılır bir hava yaratacak kudrete sahipti.