Hepimiz kronik hipermetropuz

Hepimiz doğuştan hipermetropuz. Bakışlarımız hep çevreye doğru genişliyor. Gözümüz hep uzakta, hep ufuklarda nedense. Yakındakilere kör sağır kesiliyoruz. Yarını düşlerken şimdiyi kaçırıyoruz. Bundan çocukluğumuz da çocuklarımız da hissedar oluyor maalesef. Zira çocuklarımızın geleceğini düşünürken onların bugününü ıskalıyoruz.

Kimi zaman bizden uzak olan ve bizi ilgilendirmeyen şeylerle bizi ilgilendirenlerden daha fazla meşgul oluyoruz. Örneğin magazin kültürü başkalarının özel hayatını, yakındakileri unutturacak bir iştah ile sunuluyor bize. Başkalarının hayatları etrafında dönen bu girdapta kendimizi yitiriyoruz fark etmeden. “Neden bu konuyla bu denli meşgul oluyorum?” sorusunu soramıyoruz kendimize.

Uzaklara bakmaktan önümüzü göremiyoruz çoğu kez. Yakın çevremizdekileri uzaktakilere; sahip olamadıklarımızı, sahip olduklarımıza tercih etmek gafletine düşüyoruz çoğu kez. Sağlık gibi bir nimete ve kendimize yetecek ekonomik imkanlara sahipken başkasının malına mülküne kayıyor bakışlarımız. Kendimize kör, başkasına şahin kesiliyoruz. Kendimiz gibi olmak dururken başkası gibi olmanın hayaline ve cezbesine kapılıyoruz.

En çok da kendimize sırt dönüyoruz galiba. En yakın olduğumuz en uzakta kalıyor çoğu zaman. “Ben kimim?” sorusunu soramıyor, bakışlarımızı kendimize çeviremiyoruz bir türlü. Başkalarına kendimizi göstermek için ortaya koyduğumuz çabayı, kendimize kendimizi göstermek için sergileyemiyoruz. Yoksa kendimizi, kendimizden mi gizliyoruz? Başkalarına bakarak hizaya geliyor, başkalarında kendimizi görmeye çabalıyoruz.

Dışarı bakmanın cazibesinden olsa gerek hep başkalarının kusurları ilişiyor gözümüze. Başkasının kamburunu görmek daha kolay ne de olsa. Peki ya kendi kabahat ve kusurlarımız? Sırtımızda taşıdığımız kamburumuz?

Aslında sadece kusurlar değil gözden ırak olan; aynı zamanda imkanlarımız ve yeteneklerimiz de bu körlüğün kurbanları arasında. Allah’ın her insana başka türlü meziyet ve kabiliyetler verdiğini unutuyoruz, herkesi aynı potaya, aynı kalıba sokmaya çalışıyoruz. Kendimizdeki potansiyeli açığa çıkartamıyoruz. Halbuki nimetin kulun üzerinde tezahürü gerekir. Varlık alanına çıkamayan kabiliyetler, israf dehlizinde kaybolup gitmeye mahkûm oluyor.

Kendimizi göremediğimiz için çocuğumuzdaki özellik ve güzellikleri de keşfedemiyoruz çoğu kez. Kendi çocuğumuzu, başka birinin çocuğu üzerinden değerlendirmeye kalkışıyor, başkasını gördüğümüz gibi onu görmeye çalışıyoruz. Halbuki önce ona bakmak, ona kulak vermek, onu tanımak, onu kendine tanıştırmak gerekmez mi?

İslâm’da iyilik ve ihsana yakınlardan başlanmasının tavsiye edilmesi insanın hipermetropluğuyla ilişkili olsa gerektir. İnsan öncelikle anne baba, eş ve çocuklarına bakmakla yükümlü. Zekat ve sadaka verilecekse önce yakın akrabalardan ve komşulardan başlanması gerekir. Zira yakına bakamayanın, uzağa da hayrı olmaz. Anne-babasına, çoluk çocuğuna iyiliği dokunmayanın başkasına iyilik yapması beklenebilir mi?

Bütün bunlar yakını görmekte kronik bir problemimiz olduğunu gösteriyor. Ama hepsinden acı olanı en yakındakine, insana şah damarından daha yakın olana uzak düşmüş olmamız esasında. Bizi bizden daha iyi bilen, bize bizden daha yakın olana ne kadar bakıyoruz acaba? O’nu aramaya dönük bir çabamız var mı şu hayatta? En yakınındakini arayamayan göz, uzakta bulduklarından ne hayır görebilir ki! Bakış açımızı değiştirmeye ihtiyacımızın olduğu açık. İşe; kendimize, çocuklarımıza ve çevremizdekilere yakına bakmayı öğreterek başlayabiliriz vesselam.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Uğur Canbolat
Uğur Canbolat - 1 ay Önce

Harika bir değerlendirme teşekkür ederiz hocam

Ayhan Öz
Ayhan Öz @Uğur Canbolat - 4 hafta Önce

Teşekkürler Uğur Hocam.

Rümeysa Çakır
Rümeysa Çakır - 1 ay Önce

Yazınız düşündürücü ve farkındalık için değişik bir bakış açısı olmuş. Teşekkürler Ayhan Bey

Ayhan ÖZ
Ayhan ÖZ @Rümeysa Çakır - 3 hafta Önce

Teşekkürler Rümeysa Hanım.

banner19

banner26