Haziran dergilerine genel bir bakış-4

Temmuz’dan Salih Diriklik Dosyası

“Sinemanın Müslüman Duruşlu Sakin Gücü” olarak tanımlıyor Temmuz Dergisi, Salih Diriklik’i. Geniş bir dosya bekliyor okuyucuları. Mustafa Kayapınar editörlüğünde hazırlanan dosya tam anlamıyla arşivlik. Sadece bir yönetmenin dünyasına girilmiyor, Türkiye’nin bir döneminin sinemasına da farklı bir yönden bakılıyor şahitler eşliğinde.

Muatafa Kayapınar’ın dosya hakkındaki yazısından…

“Diriklik. İlk duyduğum andan itibaren dikkatimi çekmiş, merak etmiştim, anlamı ne acaba? Dinamizm, direnç imiş özetle. Bir de psikoloji terimi olarak kullanılıyormuş. Sözlükler öyle söylüyor: mutmain olmak ya da gerginlikten kurtulmak için, bir davranış yolunu izlemede gösterilen direnç. Diriklik (direnç ve dinamizm) Salih abinin hayatının her safhasında tebarüz ediyor.”

“Bu dosya er ya da geç yapılması elzem bir çalışma idi. Şükür ki bize nasip oldu. Her ne kadar odaktaki insanın gönlü olmasa da yapılmalı idi. Zira bu konu, vefayı, kadirşinaslığı çoktandır unutmuş olan camiamız için, artık parmakla gösterilecek kadar temsilcisi azalmış, geleceğimiz adına hayati, elzem ne vazife varsa sağa sola bakmadan, hesap-kitap yapmadan girişen, hasbi-harbi kültür-sanat değerlerimizin unutulmaması, kayda geçirilmesi ve sonraki nesillere intikal ettirilmesi meselesidir.”

Dosyadan altını çizdiğim satırları paylaşacağım:

Mesut Uçakan - İsmiyle Müsemmâ Bir Güzel Adam: Salih Diriklik

“Salih’in kişiliği, bence en cazibe noktası! En azından benim için o. Ağırbaşlı, mütebessim, çok az ama güzel konuşan, umutvar konuşan, kimsenin ardından laf etmeyen, eleştirilerini edebiyle yapan, hayalperest olmayan, ayıpları yüze vurmayan, kolay kolay öfkelenmeyen, bir sorunu içine atan, karar vermek için acele etmeyen ama verdikten sonra da küt hemen dışa vurup, geriye dönmeyen, son derece naturel, rafine, ismiyle müsemmâ bir kişilik. Bu yüzden de aramızda en çok sözü dinlenen, en çok saygı ve sevgi duyulan hep o olmuştur. Benim hoyrat, kaba, savurgan, gereğinde saldırgan, heyecanlı, telaşlı, duygusal ve sert söylemlerden, eleştirilerden çekinmeyen tavrım karşısında Salih’in o munis tavrı büyük bir paradoks oluşturuyordu hep.”

Hamza Türkmen - Salih Diriklik Ve Çıkılması Gereken Merdivenler

“Salih Dirikliklerin sinema yolunda mesafe kat etmek için ortaya koydukları adanmışlıkları bize “Çağrı” filmi, “Ömer Muhtar” filmi gibi ufuk açan güzellikleri geliştirmenin merdivenlerini göstermeli. Menzile götüren merdivenlerin basamaklarını adımlamadan daha iyiye daha güzele ulaşılamayacağını bilmeliyiz. Ve yaptığımız ya da tasarımı ortak akla hatta konuyla ilgili uzmanların şûrâsına dayanan güçlü ürün ve projelerle artık gündemimizi zenginleştirmeliyiz. Üstelik Türkiye Müslümanları belki tarihlerinin ekonomik olarak da en imkânlı yıllarını yaşıyorlar. Geriye perspektif birikimimizdeki ve şûrâ gücümüzdeki fakirliği ya da zayıflığı aşmak kalıyor. Kalemini veya parmaklarını o kadar iyi kullanan şairlerimiz var ki ama ortada elden ele dolaştıracağımız şiirler yok.”

İbrahim Sadri - Salih Abi..

“Gerçekten iyi bir yönetmen olmasının yanı sıra, sinema estetiğine, literatürüne, teknik bilgisine hâkim biriydi.

Ama ben Salih abiden o kısa süre içinde hiç hesapta olmayan başka şeyler de öğrendim.

Sakin, telaşsız ve mütevekkil bir hayatın küçük ipuçlarını veriyordu sette bize.

Set dediğim de genellikle kendi eviydi. Kapılarını açtığı evinde hem yönetmenimiz hem ev sahibimizdi. Yönetmenliği zaten tamamdı da asıl kıymetli olan ev sahipliğiydi. Filmin oyuncularına evindeki çekim zamanlarında müşfik bir ev sahibi olarak davranmayı hiç ihmal etmedi.”

Özcan Ünlü - Entelektüel Bir Sinema Şairi

“Salih Diriklik, sinemayı para kazanma aracı olarak görmedi ve kullanmadı. İnsanımıza sinema vasıtasıyla bir ayna tutmaya çalıştı. Hayatın koşturmacası içinde kendini göremeyen, kodlarından uzaklaşmış insanımıza kendini hatırlatmayı denedi. Sadece psikolojik derinliği olan filmler ve dizilerde değil, kültür envanterimize giren belgesellerde de bu kaygıyı ön plana almıştır.

1996’da sinemayı bırakmış olan Diriklik, sadece kamera arkasında değil, Salih Gökmen müstearıyla kaleme aldığı sinema yazılarında da yerli ve milli sinema dili oluşturulması konusunda çok önemli bir hizmet ifa etmiştir. Henüz 22 yaşında iken yayınladığı Bugünkü Türk Sineması adlı kitabı da aynı cümleden anılmalıdır. 1995’te yayınlanan iki ciltlik “Fleşbek” kitabında ise kırk yıllık sinema serüvenimizi gözler önüne sermiştir.”

Mehmet Gün – Dr. Salih

“Dr. Salih Milli Sinema’ya gönül vermiş biri. MTTB’nin büyük bir salonu vardı, burada film gösterileri ve açık oturumlar düzenlerdi. İmkânsızlıklar içerisinde yapılan bu etkinlikler Dr. Salih’in kişisel ilişkileri sayesinde olurdu. Onunki gerçek bir idealdi. Maddi imkânlar yeterli olmamasına rağmen sırtında rica minnet film şirketlerinden temin ettiği filmleri sırtında taşırdı; zaman zaman bizlerin de yardım ettiği olurdu.”

Salih Diriklik ile Söyleşi

Dosyadaki yazıların yanında Salih Diriklik ile gerçekleştirilen bir söyleşi de yer alıyor dergide. Dosyadaki tüm yazılar çok kıymetli elbette ama Diriklik’in kendi sözleriyle mücadelesine şahit olmak da çok önemli bir ayrıntı. Sorular Mustafa Kayapınar’dan.

“Elif Film’in ortaklarından Ali Osman abi, benim Birleşen Yollar ile ilgili Tohum dergisine 1971’de yazdığım sinema yazısını Yücel abiye gösterince, o kurak ortamda “bu genç de kimmiş?” diye düşünüp beni Beyoğlu’ndaki Elif Film yazıhanesine çağırtmıştı. Ondan sonra, Memleketim filmine kadar çektiği tüm filmlerde ya tamamen ya da önemli oranda senaryolarında ve setlerinde bulundum. Yücel abinin dışında, sadece Tolgay Ziyal’ın daveti ile Süreyya Duru’nun bir filminde 2. reji asistanı olarak çalıştım.”

“Mesut Uçakan dostum ile Atlas-TVS’de ortak olduğumuz dönemde şirket olarak neler çekeceğimize ortak karar vermekteydik. Böylece diğer filmlerin yanısıra Faik Baysal’dan Kavanozdaki Adam, Mustafa Kutlu’dan İnsanlar Yaşadıkça dizilerini, ayrıca Sabahat Emir’den Köprü ve Üstün İnanç’tan Yalnız Değilsiniz filmlerini çektik. Gerçi ufkumuz ve tasarılarımız çektiklerimizden çok büyüktü lakin Atlas-TVS’nin maddi imkanları da ancak bunlara ve ek olarak çekilen birkaç esere yetti.”

“Lisedeyken film özetleri kaydettiğim deftere romantik şiirler yazdığımı ama bugün bakınca bunların çok basit çiziktirmeler olduğunu görüyorum. Uzun zaman alan bir çaba olacağı için romana hiç bulaşmadım. O dönemde kurgusal veya gerçek hayattan örnekler alarak hazırladığım snopsislerin (film konularının) pek çoğu, biraz uğraşılsa rahatlıkla güzel bir öyküye dönüşecek nitelikteydi.”

Dile Gel Ey Gazze

İçimizde dinmek bilmez bir yaradır Gazze. Ne desek eksik kalır ne söylesek yeni bir ızdırap. Peren Birsaygılı Mut, Dile Gel Ey Gazze diyerek içimizdeki tüm iyi niyetleri ayağa kaldıracak dua niyetinde bir yazı kaleme almış.

“Dile gel ey Gazze… Dile gel ve onlara güzeller güzeli Gazze’nin de kısa süre içerisinde yeniden inşa edileceğini söyle. Bütün o viran edilmiş beldeler gibi ayağa kalkacağını, bir babanın küçük kızını omuzlarına alarak, ıslık çalarak etrafta dolaşacağını, bir annenin oğlunu korkusuzca fırına ekmek almaya göndereceğini, öğrencilerin ders zilinin çalmasıyla neşeyle evlerine dağılacaklarını, sonra oğlanların mahalle arasında maça tutuşacağını hatta birinin belki küsüp, topunu da alarak oyunu terk edeceğini, kızların ise bebeklerine kumaştan elbiseler dikeceklerini anlat… Yine bayramlar olacağından bahset, günler öncesinden hazırlanmaya başlayan tepsi tepsi o harika Filistin tatlılarını, herkesin en güzel giysilerini giydiğini, küçüklerin şeker toplamak için evlerin kapılarını çaldığını, komşuların ve akrabaların mutluluk içerisinde birbirlerine yaptıkları ziyaretleri göster.”

Temmuz’dan Öyküler

Sadık Koç - Cennet Sigortası

“Kasabanın doğusuna doğru bağlı olduğu ilçe yolu gider. Düz ayak olduğundan yolun bir iki kilometresi muhabbet yürüyüşü için de kullanılır. Hayati abinin bakkalından çekirdek alıp o tarafa giden arkadaşların yanına varacağım. Evinin altındaki dükkânının önünde biri asker, ikisi üçü takım elbiseli birkaç kişiyle çay içen belediye başkanı “az gel hele hoca” diye çağırdı beni. Hocalığımız yok daha da okuyoruz, olacağız inşallah. Gittim.”

“Biri babam iki usta, biri ben iki amele bitirdik tabi belediye işini de. Ailecek ihtiyacımız olan ya da birimizin heves ettiği bir şeyin aslında o kadar da gerekli ve heves edilecek bir şey olmadığına inanarak ondan vazgeçmemiz için kim bilir, bir milyar lira eksik vermiş başkan babama. Neymiş, niyeymiş? Misafirhanenin girişindeki koridorun tavanı dalgalı olmuşmuş. En görünür yermiş. Başkasına yeniden yaptıracakmış. E, o da bedava değilmiş. İşi yaparken söylediği ve yaptığımız birçok şey gibi bunu da söylese yapmayacak mıydık? Kesik atmak için bula bula bu bahaneyi bulmuş işte. Tavanda dalga falan da yok üstelik. Görmek için göz yetiyor, usta olmaya gerek yok.”

“O gün işi, işini iyi yaptığı için babama verdiğini düşünüyordum başkanın. Şimdi yaptıklarını yapabilmek için babamı özellikle seçtiğini düşünüyorum. Kavgası duyulmamış, mülayim, gariban bir adam. Arkası yok. Söke söke hak alacak gücü desteği yok. Allah’ın var ama. Alamadığı diğer paralarla birlikte cennet sigortası olur inşallah.”

Muhsin Küllüoğlu - Rüya

“Kol saatine olan merakının bir sonucuydu bu rüya. Sürekli reklama maruz kalınmadığı o günlerde kimde görmüştü de saate karşı bu denli merak salmıştı bilmiyordu. Babasının pazardan getirdiği o ilk saati, koluna takışını, taktığı esnada bulunduğu odayı, oturduğu sediri, ablalarının olanları izleyişini, gözlerinde yıldız yıldız çakan gülüşü halen kuş bakışı seyredebiliyordu.”

“İlk rüyayı gördüğünde kaçıncı sınıfta olduğunu hatırlamıyordu ama İstanbul’a göç ettikleri zamana kadar -ilkokul dördüncü sınıftaydı- köyde bulundukları o dönemde birkaç kez daha görmüştü rüyayı.”

“Dün akşam her zamanki gibi mücadelenin ortasında belli belirsiz görüntülerin arasında artık netleşen bazı ağaçları izlemeye çalışırken nehrin sesini duymaya başlar başlamaz gözleri açılmıştı. Uyku tutmadı sonra. Sabah namazına kadar rüyayı düşündü. Namazdan sonra ellerini kaldırıp yukarıdaki duayı tekrar etti şükrederek. Ve duasına dua ekledi kardeşleriyle iki cihanda da dost kalmaları için…”

Temmuz’dan Şiirler

Bir Mağrip sıtması hummalı bedenimde

Sisli denizlerde kaybolduğum bir vakit

Tetik şehre nişanlı yabancı ellerimde

Çocuk yüzümde sabah ağarıp akşamüstü

Namlusunda bir baba yivinde anne yüzü

Kimseler dokunmadı içimdeki yangına

Nasıl ölünür bilmem son derece yorgunum

Uzayan bir ölüm bırakıyorum ardıma

Şehir şehir dolaşıp gölgemden korkuyorum

Dünya ateşten yumak kıvrılır kucağıma

Hikmet Kızıl

Şafak, yüzümün tövbeyle nurlandığı

Kavuştursun beni tarifsiz rüzgârlara

Gitmek istiyorum uzaklara buradan uzaklara

Alabildiğine vursam yüzüme

Önce ışık üstüme, önce aşk

Duysam inancını yalnız yaşamanın

Bakarak sana söylüyorum herkes işte kendine âşık

Üstüne gecemi örttüğüm ellerimi bekliyorum açık

Sonra bir yanım daha var kimselerin bilmediği, incinmiş ruhum farklı kalarak

Aldım karşıma diklendim bozuk ilişkilerin çıkmazında

Ve bütün dünyaları feda etmeliyim

Çocuklar annenin gözü önünde olsun diye

Ben çıksam aradan dünya kırdıklarıyla kalacak.

Ahmet Tepe

Şehrin salıncaklarında bölük pörçük savrulan/ yel

Çocukluğunu arayan ılık rüzgârlı sabahın/ saçları

Ki toplardı çöpçüler tüm kırıntılarını/ günlerin

Her birimiz birbirine değmeyen alemlerde kendi /hanemizde

Bir dilek tuttum buğulu halesine ayın, uyandım!

Sen bütün noksanlardan münezzehsin Ey! Allah’ım.

Sıddıka Zeynep Bozkuş

Üçten beşe kadar

Yalnızlıktan tek başınalığa kadar

Bir sonra lazım

Bir sonranın gören gözü

İşiten kulağı ve tükenmeyen umudundan

En kallavisinden sonra lazım

O sonraki epil epil essin

Fevc fevc insin kalbe

Dil olsun söylesin

Söz olsun dinlensin

Lal eylesin dünleri

Ama sonra olsun teyellenip yarına

Yer bulsun yurt tutsun

Eşkalini bilsin beklenenin

Uzletin itibarı olup

Kurulsun köşküne

Mustafa Nihat Ağacıkoğlu

Bir Nokta Haziran’ı Selamlıyor

233. sayısıyla karşımızda Bir Nokta Dergisi. Mürsel Sönmez, şiirler eşliğinde Haziran’ı selamlıyor.

Covid-19 virüsü ile yaklaşık bir buçuk yıldır birlikteyiz. Yine yaşıyor, yine ölüyoruz ve bu esnada virüs salgını belasına da alıştık. “Gerçek kurgudan daha acayip” olduğundan, geleceğe dair kekeleyerek konuşuyoruz. Sonsuzun sonsuz senaryo seçenekleri içinden hangisini karşımıza çıkaracağını düşünmeye evriliyor, geçmişteki gür sesli kurguculuklarımız. Asal anlamda sorun yok. “Beden ve dünya kaydından” âzâd olma süreci olan ölüm, bize yeni sahneler, yeni varoluş kapılarını açacak. Bizi “insan” yapan sorumluluk ise nabız gibi atıyor. Ve biz onu gereğince taşıma telaşındayız. Ve zaman Haziran’ı gösteriyor. Ve şiirler Haziran’ı söylüyor.

sokaktayım
gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
yaralı bir şahin olmuş yüreğim
uy anam anam
haziranda ölmek zor!

Lanson ve Köprülü’de Usûl

Nuray Alper, Fransız edebiyat tarihçisi Larson ve Türk Edebiyatı’nın en önemli edebiyat tarihçilerinden olan Fuat Köprülü’yü usûl yönünden ele alan yazısı ile Bir Nokta’da. Bir makaleden yola çıkarak Fransız ve Türk edebiyatının derinliklerine usûlü merkeze alarak iniyoruz.

“Fuad Köprülü, Lanson’un makalesini, Fransız Edebiyatı Tarihi’nin usulüne hasretmesi nedeniyle ondan mutlak surette bir istifadenin mümkün olmadığını ifade etse ve Fransız Edebiyatı ile Türk Edebiyatının farklılıkları üzerinde dursa da1 yazısının ağırlıklı kısmı, Fransız tarihçisinin görüşleri etrafında şekillenir.”

“Köprülü de edebiyat eserini iki grupta değerlendirir. Bunlardan ilkinde, Lanson’un ifâdelendirdiği gibi “Edebî eser bir sınıf kârînin zevk veya fikirce istifade maksadıyla okuduğu, heyecan duyduğu, hissettiklerine kalplerde ma’kes bulduğu eserlerdir.” demekte, ikinci grubu ise “edebî eserin tabiatını gösteren nişanelerden biri onda bir maksat, bir sanat gayesi bulunması, yani şekil ve mana itibariyle güzelliğe haiz olmasıdır.” şeklinde nitelemektedir.”

“Lanson ve Köprülü delillere dayanarak birtakım sonuçlara varılmasının bir silsile hâlinde sürdürülmesini onaylamaz ve bu silsilenin varılan fikirlerin kuvvetini azaltacağına inanırlar. Köprülü, Lanson’un fikirlerine ilâve olarak basitliğin yok edildikçe, hükümlerin birbirine uymayan, şahsî bir hâl aldıklarını savunur. Edebiyat tarihi çalışmalarının millî niteliği konusunda da Lanson ve Köprülü’nün ortak bir kanaat birliğine sahip oldukları görülmektedir.”

Rengârenk Anadolu

Anadolu için yapılan ren güzel tanımlamalardan biridir rengârenk Anadolu. Doğal güzelliklerin rengi kadar kültürel bir renklilik de vardır Anadolu’da. Ezgi Fatma Açıkgöz, yazısında bu renklerden bahsediyor.

“Güzel Anadolu’muz dağları, ovaları ve yaylaları ile renklerin dilinin doğaya yansıyan ışığını simgeler. Kim görse onun bu hâllerine hayran olur. Gökyüzünün tarlalara gölge yapan mâvisine, renklerin binbir tonuyla yeryüzünü sımsıkı kucaklayışına âdeta vurulur. Kimi zaman âniden yağmur bastırınca köy çocukları evlerine kaçışırlar. Küçük köy evlerinin pencerelerinden, birer boncuğu andıran ışıl ışıl gözleriyle dışarıyı seyrederler. Yağan yağmurun Anadolu’nun yeşilini, sarısını kucaklamasını heyecanla izlerlerken, bir de bakarlar ki gökyüzünü bir kemer gibi boydan boya kuşatan gökkuşağı kendilerine içtenlikle gülümsüyor.”

“Anadolu kadınının alın yazısı ve çilesini yansıtan kilimlerde, dile gelmez duygular motifler kadar renklerle de hayata karışır. Kıraç toprakların susamışlığı, Anadolu insanının özlemleriyle bütünleşir. Bu bütünleşme Anadolu’da yeşile, kırmızıya, mâviye ve turuncuya özlem duyan insanların bu özlemlerini dokudukları kilimlerle dile getirmelerine vesile olur. Ağaçtan yeşil, çiçekten kırmızı, gökten mâvi isteyen yürekler, isteklerini dokudukları kilimlerde kullandıkları renk cümbüşüyle gidermeye çalışırlar.”

“Tarihî hazineleri, folklor zenginlikleri, tabiat güzellikleri ve nice değerlerle dolu insanlarıyla Anadolu, keşfedilmeyi bekleyen çok özel bir mücevher ve mîrastır. Bu mirasa lâyık olduğu kıymeti vermek ve onun sahip olduğu değerleri gelecek nesillere katışıksız olarak aktarmak ise, yaşadığımız çağın belki de en başta gelen sorumlulukları arasında yer almaktadır.”

Yazma Mahkûmiyeti ve Yazar Tutulması

Yazmaya mecbur olmak ya da kendini yazmaya mecbur hissetmek… Yazarlık, insanın üstünde bulunan bit sıfatsa bunun da bazı zorunlulukları olmalı. Keyfi bir eylem değildir yazmak. Hasanali Yıldırım, bir mahkûmiyet ve tutulma bağlamında yazarlık üzerine notlar paylaşıyor yazısında.

“Eskiden kolaylıkla satırların hizasında gezinen ve kâğıdın üzerine manâ yüklü işaretler bırakan kalem, adeta meçhul bir gizli el tarafından tutulmakta; yazma ameliyesi, yani daha önceleri olduğu gibi derununda birer meram bütünlüğüne dönüşmüş tecrübelerini başkaları için de bilinir ve tadılır bir tarzda nakşetme kudreti cüziyesi ve o nakış üzerinden, orada anlatılanları henüz yaşamamış muhatapların da tıpkı yazar gibi o yaşanmışlığı kendi tecrübe haznelerine katabilmelerini mümkün kılma fiili, imkân ve fırsat bulamamaktadır.

İşte nefesini tutan çocuk misali yazarın yazma kudretini, kendinden gizleye gizleye ama gene de bile-isteye ketlemesi de çocuğunki gibi bir küskünlük mesabesinde: Tanrı küskünlüğü! Dile gelen ıstıraplardan değil, gel(e)meyenlerinden korkmak lâzım.”

“Silâhın tutukluk yapmasındaki gibi bir sahicilik barındırmayan, üstelik muvakkaten bir tutulma yerine, tenor taklidi yaparak kendini ve muhataplarını operada vehmetme teşebbüsü. Misâl icabı soralım; bu ülkede kaç kişi İtalyanca bilmekte ki? Üstelik bunların arasından ne kadarı bir müzikal form hüviyetiyle operanın inceliklerine vakıf ki?”

“Mevzuu hülâsa edelim: Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı’nın bir asırdır bunca sefil bir seviyede seyretmesinin sebeplerinden biri, hem işin başındayken ta ailevi seviyede, hem de hayata atıldıktan sonra içtimai plânda onca maniayla başetmektense çalıyı dolanmak tercihi. İtle dalaşmaktansa çalıyı dolanmak okurun hakkı sayılabilir ama yazarın böyle bir hakkı yoktur. Olmamalı! Yazmak, o çalıyı tahlil etmek demek; yani okuru için parçalarına ayırmak. Bu da hadisenin ahlâki tarafı.”

Bir Müfettişin Günlüğü’nden Seçmeler

Arif Dülger, günlüklerine devam ediyor. İki bölümü buraya alıyorum.

“Bu gece sahura kalkacağız inşallah. Yarın, 1 Ramazan 1426. İlk teravih namazını bu akşam, kaldığım otelin yakınındaki Zincirli Camii’nde kıldım. Müezzinin teravih aralarında yanık bir sesle okuduğu ilâhiler içimde titreşime sebep oldu. Tek sıkıntım, çocuklarımdan ayrı bir Ramazan geçirecek oluşum. Umarım, bu ayrı geçirdiğim son Ramazan olur. Kur’anla dolu bir Ramazan geçirmeyi hedefliyorum, Kur’anla iç içe..Kur’an’ı içselleştirmek, başka türlü nasıl mümkün olacak?”

“Ramazan’ın 13. Günüydü bugün. İstanbul’dan gelen sivil toplum çalışmalarıyla islâmcı camianın tanınmış ismi, 28 Şubat’ın başörtü zulmüne karşı mazlumları destekleyenlerin öncülerinden Av. Muharrem Balcı Ağabeyle bir grup arkadaş Sürmeli Otel’de iftar açtık. Açık büfe yemek olayında ölçüyü kaçırdım tabii ki. İftar sonrası sohbetle gecemiz taçlandı. Muharrem Abi’nin kültürel ve İslâmi bilgi birikimi ve hayatın içinde hak ve hukuku önceleyen konuşmaları benim için çok yararlı oldu doğrusu.”

Bir Nokta’dan Hikâyeler

Recep Seyhan – Çamaşır Mandalı Konağı

“Nerede kaldı bu çocuk diyordu kadın. Saat gecenin yarısını bulacak neredeyse, hâlâ yok. Ortalık kötülüklerle dolu. Orta bir çocuğu bu. Biri çevirir, bir şey yapar. Babası oturmuş televizyon izliyor. Oh, ne âlâ memleket!

Kadının sokurdanmalarına kulak kabartan adam, gelmedi mi, dedi. Kadını çileden çıkaracak bir cevaptı bu. “Günaydın!” dedi kadın. Biz ne söylüyoruz ne zamandır! Git bak, bu saatte nerelerde bu çocuk!”

“Böyle yaklaşık bir saat daha geçmişti. Anne ve baba önceden belirledikleri yerde buluştular. İkisi de bitkin ve perişandı. Halleri bir haber olmadığını söylüyordu. Çaresizce bakıştılar, sonra umutsuzca etraflarına bakındılar. Adam, sen eve git dedi. Ben biraz daha dolaşayım. Çocuğu bulmadan nasıl rahat edebilirim evde dedi kadın. Yok, yok git belki gelmiştir, dedi adam.”

“Çok geçmeden Sezgin evden çıkmaz olmuştu. Hep bilgisayarın başındaydı artık. Anne ve babası bu gelişmeye içten içe seviniyorlardı; hatta aralarında fısıldaşıp birbirlerine göz ışıltıları içinde bakışmışlardı. Ne iyi etmişlerdi! Çocuğumuz evimizde çok şükür, diyordu kadın.”

“Anne, sonbaharın yazdan kalma sıcak günlerine veda etmeye başladığı günlerden birinde eve geldiğinde Sezgin’i bu kez bilgisayar başında değil; yeni talimatlar istikametinde, kendi hazırladığı bir oyunun başkahramanı olarak tavandan sarkmış halde buldu. Hayali puanlar karşılığında aylardır kendilerini izlediği oyun kahramanları sahneden çekilmişler, Sezgin’i kurguladıkları oyunun başkahramanı yapmışlardı. Bir çığlık atmıştı o anda kadın. Sonrası ocağa düşen kor bir ateşti.”

Engin K. Demir – Kadın Olmak

“Gök gürültüsü evin içine tekrar dolunca perdeyi kapatıp yakınındaki koltuğa gömülen kadının nefesi hızlandı. Bildiği duaları okuyup sakinleşmek ve odasında çocuğunun sesini dinlemek istedi. Sağanak yağmur dolayısıyla sokağı kaplayan uğultu dışında tek bir çıt yok. Telefonu eline alıp bildirimlere baktı, oradan mesajlarına göz gezdirdi. Önceki mesajlarını okudu. Özellikle ondan gelen mesajları. Böylesine güzel şeyleri nasıl yazabildiğine şaşırdı.”

“Telefonu sehpanın üzerine bırakıp pencereye yöneldi. Perdeyi aralayıp sokağa düşen yağmuru aradı. Karanlık içerisinden bir hareket görme umuduyla karanlığı iyice süzdü. Birden çakan bir şimşek kadını korkutup geri geri kaçmasına ve ayağının takılıp yere düşmesine neden oldu. Kalbi bu sefer korkudan çarpıyordu; vücudunu saran ürperti bu sefer korkudandı. Elleri ile koltuğun kenarına tutunup ayağa kalktı.”

“Telefondaki öfkeli kadın konuşuyor, kadın ise gecenin karanlığında kıpkızıl kesilerek söylenenleri anlamaya çalışıyordu. Evliymiş; bir karısı varmış. Tek düşünebildiği buydu. Aklına tek gelen şeyler bunlardı. Adamın evli olduğu ve onu sahiplenen bir karısının olduğu. Karanlık sadece sokakta değil, karanlık sadece evine çökmemişti; karanlık, kadının yüreğine oturmuştu. Ürperti gök gürültüsünden ya da ansızın çıkan şimşeklerden kaynaklanmıyor, ürperti telefondaki kadının haykırışlarından, tehditlerinden, öfkesinden kaynaklanıyordu. Karanlığın korkusu gitmiş yerine yenisi gelmişti.”

“Artık gök gürültüsü yok; fakat kadının yüreğinin gürültüsü tüm evi sardı. Gözlerinden akan yaş dışardaki yağmurun yerini aldı. Kadın, kadın olmak istedi. Hem anne, hem eş, hem kadın olmak istedi. Bu kadar mı zordu? Bu kadar mı olunmaz bir şeydi? Tüm istediği mutlu bir yuvaydı. Kafasında dolaşan tüm bu düşünceler yüreğinde patlamaktaydı, gözlerinden akıp gitmekteydi. İstediği kadın olmaktı.”

Bir Nokta’dan Şiirler

Zorla kamaşıyor sinek kanatları

Bazı uçuşlar göğe yakışmıyor

Çok geçmiş günlere kanatlanıyor mektuplar

Adres oluyor yaşadıklarım birilerine

Hiç böyle bakmadım uzaktan sevmelere

Çağın günlerine hazır bir yüzüm var

Yaşadım danslarım buruşuna kadar

Eğri gövdeler birikince rahatıma

Döndü beş harfli dünya kekelemeden

Parmak hesabıyla da olsa

bazı günler dans kolaydır göründüğünden

Kurumuş anılar üstünde yürümeye

Gidelim biri gelsin de

Herkes kalksın Yaşamak hakkım artık

Herkes kalkacak danslardan artıp

Şarkıcıyı anlıyorum üfleyince kelimelere

Denizi de anlıyorum söylemesi ayıp

Bazı şehirler bana uzaktan Gazze

Hüseyin Burak Us

vergi mükellefi olmanın yolculukla ilişkisi

ve sakıncaları üstüne yazmak istemiştim aslında

kuşkulu ve orta malı kalplerin keşfedilmesi

güdük ve muhasara edilmiş tarih üstüne

elbet kırılır çapalanması ertelenen toprak

çünkü o örülmeyen ibrişimlerin hayal kırıklığıdır

bir zamanlar tükürsem sanat olur diyenlere inat

kübik bir küreye dönüşüme itiraz sadedindedir

Kadir Ünal

toprak sahada kıvrak çalımlar

rüzgâr gibi esiyor, kimse tutamaz

ilhanlı mahallesinde bir efsane

takım kaptanı, nâm-ı diğer akbaş

sarı top bütün varlığı, sevinci

güneşli günlerin çevik oyuncusu

garipliğe, yoksulluğa karşı golllll

yükselen yıldız yıldız akbaş

Murat Soyak

Hamlamıştır zihnim sarkıtır düşlerini

Yarına dair ter boşalır

Yan yana gelir ürkek homurdanmalarım

Yatışa geçen yıllarımı küllerim

Silik gölgelerin çopurlaşır yüzleri

Takılı kalır askıda yorgun saat

Anılar boy verir ihtiyarlıkta

Anılarla yaşlanır ihtiyarlığım

Öylesine hüznü çöker suratıma

Aklaşır dostlarımın saçları

Yaslanırım engin kollarına gömleğimin.

Abdurrahman Mutlu

Eyyup Azlal cevvaldir yerinde hiç duramaz

hakikate âşıktır dünyayı umursamaz.

Fahri Tuna candandır sarar gönül dostunu

edep dairesine serer aziz postunu.

Fatih Bayhan koşturur kutlu eylemlerinde

hakkı gözetir durur bütün söylemlerinde.

Faruk Uysal nahiftir sakin yaşar hayatı

erdemli bir biçimde icra eder sanatı.

Fatih Uğurlu coşar dostluk meclislerinde

estetiği önceler özgün fikirlerinde.

İbrahim Eryiğit

Yıl:1 Sayı:1 Derinden

Edebiyat dünyamıza yeni bir dergi daha katıldı; Derinden. İsminden başlayan bir cazibe hemen sizi kendine çağırıyor. Denizli merkezli dergi, edebî türlerin birçoğunu içinde barındıran bir zenginlikle ulaştı okura. Samimi ve gönülden bir yayın anlayışını belirledikleri her satırdan belli oluyor.

Denizli’de dergi çalıştayına katılmıştım. Şehrin coşkusu beni mest etmişti. Bu heyecanı edebi çalışmalarda görmek de ayrı bir mutluluk oldu benim için. Derinden dergisine uzun soluklu yayınlar diliyorum. Nice mevsimlere ulaşmaları dileğiyle.

Divan-ı Hikmet’in Sırrına Ermek

Yağız Yalçınkaya, Ahmet Yesevi ve Divan-ı Hikmet üzerine kaleme aldığı yazısı ile dergide yer alıyor. Ölmeden Önce Ölme bağlamında ele alınıyor Divan-ı Hikmet. Bir Yesevi bakışına tüm dünyanın ihtiyacı var. Bizi kendimize getirecek derin bir hikmet bekliyoruz çok ötelerden seslenen.

“Hoca Ahmed Yesevî hazretleri, 11. asrın sonunda, soyu Hz. Ali’ye dayanan, kerametleri ve menkıbeleri ile maruf Şeyh İbrahim’in oğlu olarak Sayram’da; bir rivayete göre ise bugün Türkistan olarak bilinen Yesi’de dünyaya gelmiştir. İlk tasavvufî terbiyesini Yesi’de Arslan Baba’dan almış; daha sonra Buhara’ya giderek Yusuf el-Hemedânî hazretlerine intisap etmiştir. Ömrünün sonlarına doğru tekrar Yesi’ye dönmüş, kalan hayatını burada irşat ederek geçirmiştir. 63 yaşına geldiğinde tekkesinde bir çilehane hazırlatarak buraya çekilmiş; irtihaline kadar burada ibadet ve riyazet ile meşgul olmuştur.”

“Tasavvufî literatürde kalp, Allah’ın tecelligâhı olarak kabul edilmekte ve Kâbe ile eş değer tutulmaktadır. Yunus Emre’nin “Bir kez gönül yıktın ise kıldığın namaz değil” dizesi mutasavvıfların kalbe/gönle ne kadar ehemmiyet verdiklerinin bir göstergesidir. İşte maddiyattan, masivadan, heva ve hevesten temizlenip pak edilecek olan yer de burasıdır.”

“12. yüzyılda Türkistan coğrafyasında yaşayan göçebe Türk halklarına İslâm’ı ve tasavvufu “Hikmet” adı verilen şiirleri ile anlatan, bölgenin ve Türk-İslâm tarihinin en büyük sufilerinden Hoca Ahmed Yesevî hazretleri, “Hz. Peygamber’in sünneti” olarak addedip, fani olan her şeyden elini çekerek altmış üç yaşında çilehanesine çekilmiştir. Tasavvuf düşüncesinde, özellikle nefis terbiyesi bahsinde şiar kabul edilen “ölmeden önce ölünüz” hadisini hayatında böylece bilfiil tatbik etmiştir.”

Titiz Bir Yaşam Sürmek

Çağını aşan bir sese ulaşmak. Tüm zamanlar bir yana konsa, insan için en kıymetli zaman ileriye taşıyacağı şimdiki zamandır. Çağını aşarak konuşan, düşünen, yaşayan kim varsa başarmak denen o ütopyaya bir adım daha yakındır. Bu, geçmişten günümüze hep böyle olmuştur. Hüseyin Aydoğan, titizlik üzerinden baktığı dünyaya tiz bir sesleniş bırakıyor. Bir umut ışığı diyelim buna.

“Titiz olmadan sürdüğümüz bir hayat, karşımıza bizi daha semirtecek, gürbüzleştirecek şeyler çıkartıyor. Evren ruhu, bu istememizle iş birliği yaparak bizi daha gayrıtitiz olmaya sürüklüyor. Titiz olmadıkça, titizlik giderek azalıyor ve bir mutfak-banyo temizleyicisi markası olmada karar kılıyor. Ama giderek titizlikteki, tizlik ve tir tir titremelik kayboluyor. Titiz tatlar yerine daha şekerli ve daha keyif verici hazlara yöneliyoruz; çikolata soslu zeytinyağlı sarma.”

“Bilmelerimizi ve öğrenmelerimizi, yapıp etmelerimizle tenazuru mucibince ilerletsek yani titizlikle sürdürsek bu çoğalma, bu şişme, bu semirme olur mu sizce? Bilmelerimiz aslında, bilmeye konu olan o yapıp etmenin elimizden uçup gittiğini göstermekte bize. Eskiden Osmanlı denilen şişkin imparatorlukta Müslüman erkekler diye bilinen kişilerin ilmihal bilgisi cenaze namazı kılmak ve Cuma namazını kıldırmaktan ibaretmiş. Kimse Ramazan ayı geldiğinde, denize girmek orucu bozar mı diye bir soru sormayı düşünmemiş şişme yayın yapılan bir meydanda. Ya da yazılı bir kaynak var mı acaba bu konuda diye şişkin bir kitap derdine düşmemiş. Şimdi ise öyle mi?

Tetebbularımız, yitmiş unutulmuş hangi yapmamızı canlandırır artık? Hangi akademik çalışma, davranışlarımızda titizlik tesis edebilir? Cılız kerpiç evin örtü taşları arasından tiz bir imdat çığlığı yükseliyor, sanatsal üslup değil. Ama bunu sanat tarihine dair şişkin müktesebatlı bir öğrenciye anlatabilir misiniz?”

Puro ve Zamansallık Üzerine

“Sigarayı bırakmadım çünkü hiç başlamadım” dizesinin bir şairi olarak içinde ağır derecede nikotin barındıran bir yazıyı büyük bir keyifle okudum. Hele de sondaki pipo mest etti beni. Tütün içecek olsaydım bu hakkımı muhakkak pipodan yana kullanırdım. Bunun şairsel duruşla bir ilgisi var mı? Evet olabilir çünkü piponun şiire yatkın bir duruşu var.

Halil İbrahim Doğramacı; psikolojik, sosyolojik ve felsefî bir açılım ile tütün kokulu bir yazısı ile Derinden dergisinde. Bağımlılıktan meraka uzanan bir çizginin üzerinde yürüyoruz.  Her iki yol da ağır bir duman altında ilerliyor; bu kesin.

“Tütünün bir bitki olarak varlığı şimdilik M.Ö. 1300’lü yıllara tarihlenmektedir. Zira bu tarihlerde yaşamış olan Mısır Firavunu II. Ramses’in mumyası 1979 yılında incelenmiş ve çeşitli bitkilerle doldurulmuş olan bağırsaklarında, kıyılmış tütün yaprakları da bulunmuştur. Bununla birlikte Eski Mısır’da tütün içilmediği bilindiğinden onu ilk tüttürenlerin Kızılderililer olduğu kabul edilmektedir. İnsanoğlunun tütünle “tüttürmek” esasına dayalı kurduğu bu ilişkinin, başlangıçta törensel (dini) bir anlam taşıdığı düşünülmektedir.”

“Bu noktada şöyle bir soru yöneltilebilir: Sigara ve puro arasındaki farklılık, bu iki içme tarzına yönelen insanların yaşama ve düşünme alışkanlıklarıyla alakalı değil midir? Kişi sigaraya düşünsel bir faaliyet olarak yönelemez mi? Başka türlü formüle edersek soru şu görünümü kazanır: Sigara, puro gibi; puro da sigara gibi ele alınamaz mı? Buradaki tüm farklılık içicinin anlam dünyasıyla ilişkili değil midir?

Bu sorulara olumlu cevap vermenin önündeki en büyük engel, sigara ve puro arasındaki fiziksel, zamansal ve farmakolojik farklılıktır. Daha açık ifadeyle, böyle bir soru, var olanların insan düşüncesine gelmesinden ziyade, düşüncenin var olanlara yönelmesini öncelemektedir. Farklı birer içim tarzı olarak sigara ve puro, zihindeki zaman, keyif, sigara, puro ve tütün gibi kavramların (tümellerin) revize edilmesine sebep olan birer (tikel) gerçekliktir. Biz ne kadar sigara ve puroya ya da diğer tütün içme tarzlarına yaklaşımımızı öncelersek önceleyelim, burada hala bu tarzların üzerimizdeki zorunlu etkisi bizim düşünme eylemimizi aşan bir boyuta sahiptir.”

“İlerlemeci tarih anlayışının bir nostaljiye ve hâkim tütün içme tarzına açık bir muhalefete indirgemeye çalıştığı puro içme eylemi, insanın kendini üretmesi anlamına gelen bu yönüyle anakronik olmaktan çok uzaktadır. Bilakis o, zamanın, insanın sonlu / sınırlı doğasına işaret eden “fanilik” (finiteness, finitude) kavramıyla irtibatlı olarak ortaya çıktığı bir pratik olarak varlığını sürdürmektedir. Aynı zamanda bu pratik, kendi üzerine dönüşlü reflektif düşüncenin bir kuyu gibi derinleştiği pipo merakının da eşiği görünümündedir.”

Derinden’den Öyküler

Ali Öncü- Kıyı

“Yola neden çıktığını unutmuştu. Bütün unutuşlar gibi küçük bir hayal kırıklığı ile başlamıştı her şey. Atı ölmüştü. Soğuk mevsimler boyunca birlikte yol almışlar, sıcak mevsimler başladıktan birkaç ay sonra, dinlenmek için durdukları bir dere kenarında, aniden düşüp kalmıştı hayvan. Atların ölümüne alışıktı ama kıyıya doğru giderken böyle bir şey olması onu endişelendirmişti.”

“Kendinden memnun bir şekilde uykuya daldığı bir ikindi vakti, kapı çaldı. Tuhaf bir şekilde ona benzeyen genç bir adam yakındaki dereyi işaret ederek bir şeyler söylüyordu. Az sonra karşılaştığı manzara onda tarifsiz bir hüzün uyandırdı. Dere kenarında ölmüş bir at vardı. Delikanlının yüzünde yolcunun daha önceden aşina olduğu bir hayal kırıklığı okunuyordu. Kederi yüzüne yansımış genç adama en yakındaki kenti tarif etti.”

“Hancının kendisi için hazırladığı odaya çıkmadan son defa gökyüzüne baktı. -O esnada ne düşündüğünü ifade etmek mümkün olsaydı keşke!- Odasına çıkıp yatağına uzandı. Her şeyin, her zaman, hep olması gerektiği gibi olduğunu ama bunu son ana kadar anlayamadığını düşündü. Gözlerini kapatıp derin bir uykuya daldı.”

Rabia Okur – Boşluk

“Günü doğurmadan önce, evinin tam ortasında uzun zamandır karanlığıyla var olan şekilsiz boşluğa yönelir ve bacakları onu taşımayı reddedene kadar o boşluğun etrafında dönerdi Hâver. Döndükçe hem görece bir sorumluluğu yerine getiriyor olmanın tatmin edici hazzını hem de evini o karanlık boşluktan kurtaramıyor olmanın yakıcı azabını aynı anda yaşıyordu. Tam olarak ne zaman bu boşluk onu yatağından acı içinde kaldırarak kendisine çekmeye başladı, anımsayamıyordu. Her sabaha karşı bu boşluğu seyreder; onun nasıl açıldığını, hangi ellerle oyulduğunu düşünür, bunlara dair kendince sebepler bulup sonra bütün sebepleri, yorgun zihnine tek tek özenle unuttururdu.”

“Boşlukla karşı karşıya kalmadığı anlarda, yani boşluğun varlığı, onu kıskıvrak yakalayıp bu boşluğun bir parçası olmaya zorlamadığında, hayatın akışındaki renklere kendisini bir yerinden dahil ettiğini düşünen ve bir anda kendi kanatlarını doğuran bir kadın oluyordu Hâver. Söz gelimi dingin bir gölün kıyısında otururken ellerine vuran güneşin, hemen yanı başındaki ağacın yapraklarına vuran güneşle aynı ısıya ve aynı sevecenliğe sahip olup olmadığını düşünmek, onun için tadına doyulmaz bir şeydi.”

“Boşluğa doğru bir ayağını uzattı ve ayak parmaklarından başlayarak onu dişlerine kadar saran çamurlu karanlığa, gürültüyle ve kurudu kuruyacak yapraklarıyla bir adım attı. Hemen sonra tekrar boşluğun dışında buldu kendini; birkaç solgun yaprağı düşmüş, biraz toprak kokusuna bulanmış, bir kaybın yasıyla üzülmüş olarak. Tekrar adım attı, tekrar döndü aynı yere. Gelişigüzel de olsa birbirini tekrarlayan adımları, anlıkmış gibi görünüp asırlık uzaklıklara köprüler kuran; kendisi kısa, etkisi uzun bir yolculuktu. Onun, başkası olarak ilk kendisiydi bu.”

Derinden’den Şiirler

İçimde gölgeli bir su taşırım

Ben

En lezzetsiz rûzigârda dahi

İrkilen

Rûz-be-rûz

Karakorum'dan çıkan uğultulu

Keskin bir tayfa

Çizer kılıçlarıyla suyumun

Yüzünü

Kenan Mermer

Ovalar da ovalara kavuşmaz

Bildim

En peltek yanım bu benim

En gizli bataklık ben

Bilinmek de istedim

Umutlanmak istedim dilimdeki katranla

Savaş boyalarını göğe süren günah malamla

Bildim, toprak kadar

Sabırlı değil bu mavi mağara

Gel diye açarken kollarını dünya

Anne yüzlü bir at kuyruğu gibi

Yol kesen bir çiçek, harami

Üstelik kururken ben göğsümdeki salgınla

En başından belki sonundan beri

Kendimle aramda sonsuz bir devir teslim töreni

Leyla Marankoz Doğramacı

Celalettin Vatandaş Söyleşisi Yolcu 102’de

102. sayısına yine iz bırakacak bir kapak ve içerikle ulaştı Yolcu Dergisi. Derginin artık klâsikleri arasına giren söyleşilerinin bu ayki konuğu Celalettin Vatandaş. Sosyolojiye, vahye, felsefeye, mücadeleye, anlamaya ve anlaşılmaya dair notlar var söyleşide. Doğrulara ulaşmadaki yol ve yöntemlere dair önemli tespitlerin yer aldığı söyleşinin soruları; M. Varol Öztürk’ten.

“Cenneti bir tarikata hasredenlere; kendisini, şeyhini veya siyasi liderini mahşer günü Allah’ın yanına oturtanları vs gördükçe, işittikçe “Kültür Dini” ismiyle çok daha keskin ifadelerin şekillendirdiği yeni bir kitap daha yazmayı düşündüğüm çok olmuştur. Hatta bu açıdan ciddi bir not birikimi de yaptım. Ama yazmadım. Bunun sebebi ise “Vahiyden Kültüre” ve onu takiben bir yıl sonra yazdığım “Tevhid ve Değişim” kitaplarından hemen sonra “doğruların içindeki yanlışları gösterme” yaklaşımına son vermeye, bunun yerine sadece ve salt doğruları ifade eden bir yaklaşımla yazmaya karar vermiş olmamdır. “Kur’an ve Hayat”, “Esenlik Yurdunun Çağrısı”, “Hz. Muhammed’in Hayatı ve İslâm Daveti” kitaplarını hep bu anlayışla yazmaya çalıştım. Neden böyle bir değişikliğe gittiğim sorulacak olursa, bunun temel sebebi, insanların yanlışlarına dokunduğunuzda yanlışlarını terk etmediklerini hatta daha da sıkı sarıldıklarını görmüş olmamdır. Bu elbette ki yanlışları onaylamak anlamında söylenmiş bir söz değil. Doğrudan ve sadece yanlışı dile getirmeyi öncelikle doğruları söylemenin sonrasına ertelemek gerektiğini düşünüyorum.”

“Hâlbuki yapmamız gereken, geleneğin temsil ettiği tecrübelerden yararlanarak günümüz dünyasına İslâm’ı yeniden sunmanın yol ve yöntemlerini tespit etmemiz ve gereğini yerine getirmemizdir. Fakat ne var ki geleneği tüm unsurlarıyla kutsayanlar da, geleneği topyekûn raddedenler de bu zamanda ve bu dünyada konuşmayı beceremediler.”

“Akademide bilgiyi, araştırmayı, düşünmeyi konuşanların sayısı her geçen gün daha da azalıyor. Böyle bir ortamda örneğin toplumsal serüvenimizin mahiyetini anlamaya çalışanların sayısının çok az olduğun söylemeliyim. Elbette ki herkesin bunu yapması gerekmiyor, ancak sosyolog, tarihçi, felsefeci olanlar arasından bunu yapanların çokça çıkması gerekirken maalesef parmakla gösterilecek kadar az böyle kişiler.”

Hayatı Belirleyen Din Anlayışı

Dinin belirlediği bir hayatı yaşamak. Bu başlı başına doğru tutulmuş bir yola girmektir. Rehber belli çünkü. Böyle bir hayat tarzında karşımıza çıkacak yol işaretlerini ve engelleri yazmış Mustafa Everdi.

“Temel önceliğimiz Tanrı’nın iradesi meselesidir. Her şeyi belirleyen Tanrı, kâinatın işleyişinde amildir. Biz onun iradesine tabi oluruz. İyilik ondandır. Her şeye gücü yeten kadir-i mutlak, irade ve gücünü sınırlayan hiçbir şey yoktur. Tanrıya her şey mümkündür. Size sadece onun emir ve yasaklarına uymak kalır. Kaderve kaza ondandır. O her şeyi önceden belirlemiştir. Size düşen Tanrı iradesine iştirak etmek. Burada ahlak, seçimlerle değil dinin emrettiklerine uymakla oluşur. Hayat ‘asr-ı saadet’teki şekil form ve idrakiyle düzenlenmelidir.”

“Tanrı ile kutsal kitaplar aracılığı ile sözleşme yapıyoruz. Tanrının emrine uyarsak ahrette bize mutluluk verecek. Uymazsak cehennemde azap ve ceza gelecek. Tanrı ile sözleşme yapmayı öngören din, devletle sözleşme yapmayı ve hukuk içinde bir dünya kurmayı yasaklayan bir Tanrı anlayışı sunabilir mi?”

Kent Acımasızlığın Yurdudur

Kent algısı değişen bir vurgu olarak devam ediyor hayatımızda. Üslup değişse de kentler çetrefilli yaşantıları ile bir cazibenin çekim gücünü kullanmaya devam ediyor. İnsan yanımıza dokunuyor kentin yüzü. Bilal Can, kentlere bakıyor geçmişten günümüze… İfade edilen anlam, yaşanan gerçekler ve dar alanda yakalanılan tufan var önümüzde.

“Bedeni zaten yorulmuş olan kent insanının ruhu da gittikçe yorularak psikolojik sorunlar yaşamaya başlamıştır. Çünkü kendisine sunulan imkânların sınırsızlığı karşısında istekler de sınırsızlığı diliyor fakat bunu elde etmek için elindeki imkânlar yetersiz kalıyordu.

“Kent havası özgürleştirir” tabiri bugün bu özgürlüğü elde edebilmek için nelerden taviz verildiğini, nelerden vaz geçildiğini de düşünmeye itiyor bizi. Çünkü bedel ödenmeden elde edilecek bir sistem biçimi mevcut değildir. Kapitalizmin sunmuş olduğu imkânlara erişme durumu, asıl özgürlüğün bu sunuları elde etmekte olduğu hegemonyasıyla birleşince özgürlük alanında da bir deformasyonu beraberinde getirmiştir. İnsanların özgürlük alanındaki anlayışları bugün imkânlardan faydalanmak için “gönüllü köleliğe” dönüşmüştür.”

Benzemelerden Kaçabilir mi İnsan?

Yaşadığımız bir dönüşüm var. Benzemeler, benzetmeler ve kendi olmaya çalışan insan. Bunu sağlamak mümkün mü? Banu Altun sorunun ardına düşüyor yazısında. Herkesleşmemek ya da bağlılık arasında kalan bir tutam yaşamak kaygısı… Semih Kaplanoğlu’nun Bağlılık Aslı filmi eşlik ediyor bize.

“Adına modern denilen bu çağın mottosu artık herşey olmak, herşeye yetişebilmektir. Bu, koşu bandında olmak gibidir. Sürekli durmaksızın koşarsın ama bir yere varamazsın. Hiçbir şeye tam olarak yetişemezsin. Işık hızıyla değişir, ıskartaya çıkar; yetişmek, olmak istediğin. Yerinde saydığını anladığında yeni bir motto gelişir.”

“Bağlılık Aslı”, usta yönetmen Semih Kaplanoğlu’nun sadece Oscar’a aday gösterilmesi değil, piar ve içeriği noktasında da tartışma yaratan, modern kadın/anne yaklaşımının bazılarınca muhafazakâr, bazılarınca klişe, bazılarınca da sığ bulunduğu filmi. Ama esas sorun çağın mottosuna, masalına yan gözle bakılması kanımca. Büyüyü bozmaya çalışanın Kaplanoğlu olması da bu eleştirilerin dozunu ayarsız hale getirmeyi adeta mübah kılıyor. Filmin teması, çalışan ve anne olan modern kadının yaşadığı zorluklar olsa da yönetmenin yetkinliği bu bilindik temayı anlatışı açısından izlenmesi gereken bir yapıt haline getiriyor. Doğum iznini tamamlamış Aslı, bankadaki işine dönmek için çocuğuna bakıcı arar. Bu bakıcı arayışı sırasında adeta bir savaşçı gibidir. Hem etrafındaki kadın/anne modellemeleri ile hem de kendiyle savaşır. Filmde birçok kadın/anne profili vardır. Ev hanımı kayınvalide, para kazanmak zorunda olduğu için kendi çocuğunu evde bırakıp başkasının çocuğuna bakan Gülnihal, çocuklarını terketmiş anne ve Aslı.

Hastalıktan Sağlığa; İnsandan Yine İnsana

Mustafa Atalay, Ahmet Mithat Efendi’nin Felatun Bey ve Rakım Efendi kitabından hareketle bir yazı kaleme almış. Hastalıklar merkezinde değiniliyor kitaba ve hayata. Narsizm ve insanı içine çeken bir karanlık kuyu, bilinmeyen ama içine doğru sürüklenilen…

“Edebi eserlerin tarihsel süreçteki varlıkları, içinde bulunduğu şartlarda yaşanan olgulardan ayrı ele alınamaz. Geçmişten günümüze süregelen anlatılarda bazı konular, devir değişse de yaşattığı duygu durumu aynı olabilmektedir. Edebî eserler, bu “aynılığı” yaşatma noktasında büyük bir öneme sahiptir. Çünkü barındırdıkları olay ve olguları anlatma biçimleri, onun birer vesika olmasını sağlamış, tekrar tekrar konuşulmasını gerekli kılmıştır. Bu minvalde, edebiyat ve sağlık konusunda ele alacağımız Ahmet Mithat Efendi’nin Felatun Bey ve Rakım Efendi adlı eseri, geçmişten günümüze devreden anlamlar kümesinin bir yansıması olarak okunabilmektedir. Eserin aktardığı meseleler, bugün halen yoğun olarak gündemimizde olan sağlık meselesinin farklı koldan bir yansımasını karşımıza çıkartmaktadır.”

“Edebiyatın hayatla iç içe olan yapısı aynı zamanda hastalık ve ölüm temalarıyla iç içe olmayı beraberinde getiriyor. Eserde Hafız divanıyla gönlündeki Rakım muhabbetinin ateşini körükleyen Can ve Çerkez bir kız olarak hastalıklı haliyle satılan ve sonradan iyileşen Canan’ın isim irtibatı (Can-Canan) da gözlerden kaçmamaktadır.”

Şiirlere Bir Dağın Doruğundan Bakmak

Hayrettin Orhanoğlu, tema okumalarına devam ediyor. Bu kez konumuz dağlar. Şiirine dağ havasını ve esenliğini sindirmiş şairler konuk oluyor Orhanoğlu’nun yazısına. Birkaç örneği buraya alıyorum.

“Zaman zaman öykülerinde olduğu gibi şiirlerinde de mitolojinin gizeminden yola çıkan Cahit Zarifoğlu, barındırdığı geniş imge uzamıyla “Ben Dirimle Doğrulurken” şiirinde dağ imgesine yer verir. Dağ kuşlukla uyanır -varsın uyansın/ Önce hafif bir uyku sisi/ Tanrı evvelsiz sonrasız bir iklim gibi ordadır/ Daim/ Melek kanatlarından hava görünmez (Ben Dirimle Doğrulurken) 2 Metafizik birkarşılık olarak dağ, burada da belirgin şekilde görüldüğü üzere mitlerde olduğu gibi tanrının dağlarda yaşadığı inancına yer verir. Sembolik geçmişiyle, dağ evvelsiz ve sonrasız tanrının vatanıdır.”

“Dağın şiirlerde süreklilik arz eden bir engeller serisi olarak tanımlanması, İlhami Çiçek’in şiirinde karşılaştığımız bir kullanımdır. Ancak daha ötede bunu yine soyut ve duygulara yaslanan bir imge olarak algılanması, dizeleri daha ilginç hale getirir. Boyuna yalnızdık/ aradan/ bunca dağ geçti (Sorarak) 7 Yalnızlık, bir dağdan ziyade bir uçurumla anılması gerekirken emek sarfedilen bir süreçte yine başlanılan noktayı ifade eder. Bir dağ aşılır ve sonra yine bir dağa tırmanılır. Dağ, bu sebeple hem zamanı hem de atlatılan badireleri temsil eder.”

Cüzzam, Veba, Korona ya da Büyük Kapatma

İlyas Sucu, dünyanın yaşadığı büyük salgınları ve bunların arkasındaki gizli hesapları anlatıyor yazısında. Dünyayı bir deneme tahtasına çeviren zihniyetin büyük çoğunluk farkında ama maalesef yaşamak denen sanrı bizi en zayıf noktamızdan yakalamaya devam ediyor.

“Korona salgınının önemli bir çıktısı nüfusun büyük bir miktarının dijitalleşmeyi hızla kavraması ve kanıksaması oldu. Belki on yıllar alacak bir dijitalleşme süreci, salgınla birlikte bir yıla hatta aylara düştü. Toplumun hemen her kesimi, dijital dünyanın işleyişini kavramakla kalmadı hızla benimsedi de. Belki de Beck’in Risk Toplumu’nda gösterdiği gibi görünür olan bir risk yerine muhtemel gelecekteki riskleri tercih ettik insanlık olarak. Yalnızlaşma, dayanışma ağlarından mahrumiyet, ekran bağımlılığı, mahremiyetin ve anlam arayışının kaybı gibi dijital toplum olmanın riskleri, salgınla birlikte daha bir yaygınlık kazandı.

“Emniyetsizlik” ve “korku”, postmodern dönemin belirgin ruh halleri. Korona bu hali daha da belirginleştirdi. Gözle görülmez birvirüsle tehdit altında olmamız bir taraftan bizi obsesif ve depresif bir kişiliğe yöneltirken diğer taraftan da uzman bilgisine bağımlılığımızı pekiştirdi. Tam da risk toplumunda yüz yüze kaldığımız birçok riskin imal edilmiş risk olduğunu yani aslında uzman bilgisiyle dolaşıma girmiş risk olduğunu idrak edip bilimin meşruiyetini sorguladığımız bir zamanda. Doğal olarak bu “yumuşak bağımlılığımız” bizi, neoliberal iktidar tekniklerine daha açık hale getirdi. Böyle giderse aramızda genç balığa “su nasıl?” diye sorarak, suyun dışında bir yaşam olduğunu bilen ihtiyar balıklar aramızda kalmayacak.”

Yolcu’dan Öyküler

Hamza Çelenk – Luri Kuşu

“Yuvasının yakınına yuva kuran kuşların anlattığına göre uzak mı uzak bir diyardan gelmişti. Geldiği diyara Lurlar ülkesi deniliyormuş. Lurlar ülkesi, yüksek mi yüksek sıradağların arkasında bir yerdeymiş. Geldiği yol boyunca çok sayıda derin uçurumu, yüksek ve fırtınalı dağları, göz alabildiğince uzanan geniş ormanlıkları nasıl aşıp gelebildiği hakkında hiçbir kuşun bir fikri yok. Bu kayalıklara vardığında, geçen yıl hastalandıktan sonra bir daha buralara uğramayan ihtiyar kartaldan boşalmış yuvaya tünedi ve daha sonra tünediği o yeri kendisine yuva seçti.”

“Şafak sökmeye başlamıştı. Luri kuşu üşendi ve bu üşengenliği üzerinden atamadı, bir türlü kanatlarını çırpıp derin vadiye, oradan büyük meraya, böğürtlenlerin arasına, geniş sazlıklara ve sarp yamaçlara doğru yol alamadı. Yavrular gözlerini zor bela açıp cik cik sesini çıkarıyordu. Şafak tamamen sökerken Luri kuşu, -Neyse, dedi. Şu an ben havada süzülmeye başlasam geyikler havadaki karartımı görür görmez hemen kaçışır ve saklanırlar. Onun için günün biraz daha aydınlanmasını bekleyeceğim.”

“Şafak sökmeden geyik avlamayı kafasına koyan Luri kuşu, avını yakalamak için zamanında işe koyulmamıştı. Üşengenliği geyiği, ceylanı, tavşanı ve kekliği avlamasına engel olmuştu. Yuvasına vardığında avladığı kurbağayı yavrularının önüne bıraktı. Kurbağadan beslenen yavruların sesi yavaş yavaş yükselmeye başlamışken karşı kayalıklarda kartal yavruları uçmak için kanatlarını çırpıyordu.”

Gürhan Yazıcı – Banka Kuyruğunda Ders

“Aceleyle arabasından indi. Kısa ve kesik bir edayla kar yağıyordu. Farkında olmadan yerde biriken su birikintisine bastı. Yeni aldığı tiril tiril pantolonuna, cilalı ayakkabısına, çamura bulanmış kar suyu sıçramıştı. “Hay Allah! Nereden çıktı şimdi bu” diye söylendi. Derse yetişmesi gerektiğinden bu durumla pek ilgilenemedi. Memnuniyetsiz bir tavırla başını sağa sola sallayıp suratını ekşiterek önüne çıkan basamakları füleli adımlarla geçti. Bankamatiğe vardığında sırada dört kişinin bulunduğunu görünce can sıkıntısı daha da arttı. İstemsizce saatine baktı. Ofladı, pufladı. Ağzının içinde yuvarlayıp bir türlü tüküremediği cümlelerinden avurtları şişmişti.”

Sıra bana gelmişti. Ben ise para çekme işimi tavsıyor, sürekli farklı işlemler yaparak onun sözlerini biraz daha işitebilmek için bahaneler uyduruyordum. Davudi, tok ve kendinden emin sesiyle yeniden konuşmaya başladı.

“Allah bütün insanları ahsen-i takvim üzerine yaratmıştır. O, halk edilenlerin içinde en kusursuz olanıdır. Yaptığı amellerle isterse ala-yi illiyîn mertebesine ulaşıp meleklerin dahi kıskandığı bir varlık olabileceği gibi, yaratılmışların en aşağılığı manasına gelen esfel-i sâfilin sıfatına da layık olabilir. Bunu belirleyecek unsur ise bizim O’na karşı sadakat derecemizdir.” dedi.

Bankamatikten üçüncü kez “Lütfen paranızı alınız!” sesi yükselmişti. Daldığım düşüncelerden uyandım. Parayı alıp cebime koydum. Sıramı amcaya devrederken ona hayırlı günler dilemeyi unutmadım. Yavaş adımlarla merdivenlerden indim. Bankanın çıkış kapısına doğru yöneldim. Köpek, hâlâ usul usul yağan karın altında, gözlerini bir dakika üzerinden ayırmaksızın ona bakıyordu.

Yolcu’dan Şiirler

avuçta dalla gelen ben mi

yoksa o kuş mu günahkâr

sizde en sevilen kardeşi

kuyunun dibine mi saklarlar

mezarım gönlümün derini!

ısrara misafir kelebeğe

ahd oldu ömürden gitmeler

unutma, ey yüzümün tenhası

hayat, aşkın bahar makamı

hayat, kuyunun ıslak adıdır.

Mustafa Işık

bu yaz, bu sıcak, bunca dağlar
çocuklarla arasına girmiş başşehirlerin
lunaparkta dönüyor bir başına bir yalnız sokak
ve dönüyor salıncaklar kimsesiz
her şeyi görüyor çocuklar gülmesiz,
Beşten büyüğe savaş açan kahramana
koşuyor bir adam gülerek şehre.

Fatih Tezce

En çok acele eden herhalde patlamak isteyen tomurcuklar olmalı

Uçları göveren, dalları yeşeren

Sahiden gerçekleşen bir şey filizlenen çiçek

Gerçeğin acelesi yok bu dünyada, yalansa çok bahtsız

Yatsıya kadar bütün dünyayı dolaşıyor alemde

Sonra her şey gerçeğe kalıyor gerçekleşmeden ölüm

Ölümün bir hızı yok, yaşamanın karşılığında ödünç verilmiş bir borç

Alacaklı kapıya dayanmışsa o borç ödenecek hızlıca

Hesabı kesilecek bir adisyon

Kim hızla elini cebine atmışsa o ödeyecek borcu

Bu kesin, kesin olmayan geç kaldığımızda sonucunu bilmediğimiz bir seçim

Bütün şeritler kırmızıysa o zaman bütün kırmızılar yeşil, arabalara

Eve geç kalanlara bütün yollar sabır

Ölçüye gelmeyen hissettiğimiz şeyler çok duygusal

Suyu üç nefeste içen delikanlı hızla vuruyor yumruğunu masaya İstifa nedeni

Anne karnında dokuz aydan fazla yaşamak

Aykağan Yüce

Ne çok kalabalık bir ümmetiz

Peygamber gelip öpse alnımızdan, dedi şair

Gördüğün her kalabalığı mümin mi sandın, dedi çocuk

Keşke elimizden bir şey gelseydi, dedi şair

Eliniz yok mu, dedi çocuk.

Kimi taş atar kimi dua eder

Biz günde beş vakit namaz kılarız, dedi şair

Oysa günde altı vakit kılıyoruz biz, dedi çocuk

Bilmez misiniz namazın beş vakit kılındığını, dedi şair

Sizden farklı olarak şuur vaktinde

Bir de cenaze namazına duruyoruz biz Filistinli çocuklar

O kıldığınız bizim cenaze namazımızdır, dedi şair

Şuursuz atlar gibi ölen biziz.

Behçet Gülenay

Yitiksöz’de Şiire ve Edebiyata Dair Notlar

Yitiksöz Dergisi, 5. sayısında da şiire dair birbirinden değerli yazılarla buluşturuyor okurlarını. Bu tür yazılara dergilerde ulaşmak zor. Yirmi-otuz şiirin yayınlandığı dergilerde ne yazık ki şiire ve şaire dair yazılara rastlayamıyoruz. Bu bağlamda Yitiksöz dergisi oldukça önemli bir boşluğu dolduran çalışmalara imza atıyor.

İlhami Çiçek Şiirinin Öğretisel Boyutu

Arif Ay, İlhami Çiçek şiirinin Öğretisel Boyutu üzerine kaleme aldığı yazısı ile Yitiksöz’de. Satranç Dersleri kitabını merkeze alan bir yazı bu. Çiçek’in şiirlerinde yer alan didaktik unsurlara dikkat çekiyor Arif Ay.

“İlhami Çiçek’in kitabına adını verdiği Satranç Dersleri şiiri (Satranç Dersleri, Edebiyat Dergisi Yayınları 1983) sekiz bölümden oluşur ve bölümlerde peygamber ya da sahabe adı geçer. Peygamberlerin hayatlarına, kavimleriyle ilişkilerine dair kıssalara, menkıbelere atıflar yapılır. Şair, satranç oyunundaki hamlelere benzer bir dille ve oyun kurarcasına bir söylemle inşa eder şiirini. İlhami Çiçek, bu kurmacaya geçmişten ve günümüzden hayat sahneleri ekler.”

Şiirini Öğretisi üzerine inşa eden bir şair İlhami Çiçek. Kendisiyle yapılan ama yayımlanmayan bir söyleşide şunu der: “İnandığım Öğreti, beni sorumlulukla boyutlandırıyor. Çağın tanığı olmam, bu boyutun gereğidir. Saptamakla birlikte, soruşturma ve yargılama da içeren bir etkinliktir çağın tanığı olmak Sonucu doğrudan etkiler.” (Göğekin, -İlhami Çiçek Anısına- 1991) Ardından da bu çağa ilişkin şu tespiti yapar: “Çağımız korku çağıdır. Umut’la dengelenmediği için, erdem’e yer yok bünyesinde. Korkunç bir biçimde ‘sınırsız ilerleme’ melankolisiyle başı dönmüş. Bu yüzden hiçbir kutsal tanımıyor. Maddesel ve duygusal olanı abartarak, Tanrısalı yadsıyan bir uygarlık yönlendiriyor bu çağı: Batı uygarlığı. Çağdaş bilim özerklik savlarıyla aşkınlığa inanmıyor. İnsan yalnız. Bütün ilişkilerinde eşyanın gölgesi. İnsanın temel eğilimleriyle, çağın eğilimlerinin böylesine çeliştiği bir başka çağ var mı sorusu hızla gündemlere giriyor. Ben bu çağa yön veren Batı uygarlığının, çağın başlarındaki etkinliğinin kalmadığına, çöküş sürecinde bulunduğuna inanıyorum. Kokuşma öylesine yoğun ki güncel insanın da dikkatinden kaçmıyor. Artık, insanlar, ahlâki ilerleme gibi duygusallıklar bir yana, maddesel ilerlemeden bile kuşku duyuyorlar. Madde kocamanlaştıkça kendi sonunu da hazırlıyor.”

Bir Cahit Zarifoğlu Portresi

Mustafa Aydoğan, Cahit Zarifoğlu portresi sunuyor bizlere. Yaşamak’la başlıyor anlatıma Aydoğan. Zarifoğlu gibi hakkında çok fazla söz söylenmiş kişileri anlatmak zordur tekrara düşme anlamında. Aydoğan, özgün ifadelerle anlatıyor Zarifoğlu’nu.

“Yaşamak’ta, neredeyse her cümle bir imge bloğuna dönüşür. Cümlelerdeki anlam alt bölgelerin derinliğine doğru itilir, gözünü imgenin geniş ve sınırsız alanına diker.

Hayır, bu dil, günlük yazmak arzusuyla hareket eden bir yazarın dili değildir. Mısra yerine cümleye mecbur kalmış bir şairin dilidir.”

“Karanlık ve buğulu anlatımıyla Yaşamak, yazarına dair pek bilgi vermez. Hatta yazarını açıklamaktan çok gizler. Bu kitaptaki metinler, zamanın ve mekânın izini ve hatırasını siler, sadece dikkat melekesini harekete geçirir. Sonuçta okur başladığı noktaya geri döner: Eline hiçbir şey geçirememiş ve yazarı hiçbir noktadan yakalayamamıştır. Sadece ruhunun derinliklerine küçük bir dirilik tohumu ekilmiştir.”

“Cahit Zarifoğlu’nun canlandırdığı bu karakter, kendisiyle birlikte ölünceye kadar yaşamıştır. Bir film setinde gibi, gerçek sadece bu karakterle sınırlıymış gibi, hiçbir açık verilmeden, hiçbir numara çevrilmeden, son derece samimi bir eda içerisinde onunla birlikte ömür sürmüştür. Son nefesi, Zarifoğlu’nun son nefesi ile birlikte çıkıp gitmiştir.”

“Tanıştığı ilk günden son ânına kadar her iki şahsa da son derece saygılı davrandığını ve kıymet bilir olduğunu biliyoruz. Yani bu davranışlardan yola çıkarak Zarifoğlu’nu suçlamamız ya da onu süfli sıfatlarla anmamız mümkün görünmüyor. Söylenecek söz, sanırım, Zarifoğlu’nun insanı beşeriyet noktasında tutma, kavrama ve görme yeteneğiyle mücehhez olduğudur. Sahip olduğu bu özelliklerin onun mizacındaki ileri doğru atılışlara büyük imkânlar sağladığını söyleyebiliriz. Ruhunun akışına kimseyi engel olarak görmüyor Zarifoğlu.”

Alaeddin Özdenören’de Şiirin Keşfine Dair Fragmanlar

Âtıf Bedir ile birlikte Alaaddin Özdenören şiirini keşfe çıkıyoruz.  Şairin şiir evreninin tüm ayrıntılarına şiirler eşliğinde giriyoruz. Haziran ayı, Özdenören’in ölüm yıldönümü. Dualar eşliğinde okunacak bir yazı sunmuş bizlere Bedir.

“Özdenören Açılı/Yorum adlı kitabındaki “Sakın Düşmeyin Kuşlar” adlı yazısında şiirle nasıl tanıştığını üçüncü şahsın ağzından anlatır. Bu yazıda ikiz kardeşi Rasim Özdenören’in kendisinde mahfuz olduğunu söylediği anılarından yararlandığını söyler. Birlikte başlarlar ilkokula. Devamı şöyledir: “Üç yıl boyunca her gün el ele tutuşarak gittiler okula. Her gün el ele tutuşarak döndüler evlerine. Hep aynı saatte gittiler Kanlı Köprü’nün üzerinden. Ve şiirle bu yıllarda, bu üç yıl içinde tanıştılar.” (Acılı/Yorum, s.173) Bir söyleşisinde ise kendisine şiiri sevdiren kişinin ilkokul öğretmeni Güner Hanım olduğunu söyler. Şiiri ilkokul öğretmeni sevdirmiştir ama asıl şiirin daha ne olduğunu bilmediği yıllarda kulağına çalınan onca sesin içinden çekip almasını bilmiştir.”

“Okumayı öğrendikten sonra okulda ezberletilen şiirler onu hiçbir zaman sarmamıştır. “Velhasıl öğretilen şeylerin tadı tuzu yoktu. Yapmacıklık açık açık sırıtıyordu.” diye açıklar bunu. Ama Kur’an hocasından dinlediği, “Eyyam geldi kış geldi” diye başlayan mâni, ninesinden dinlediği, “Turnam nerden gelirsen / Aslı Maraş’tan / Kanadın ıslanmış / Yağmurdan yaştan” türküsündeki içlilik, düğünlerde söylenen türkülerdeki sıcaklık bu şiirlerde yoktur. Şiir okuyarak değil çocukluğunda kulağında mayalanan seslerle keşfetmiştir o has şiiri.”

“Alaeddin Özdenören, şiirlerinde yalnızlık, ölüm, metafizik, aşk gibi birçok konuyu işler. Bu konuların yanı sıra başat konu olarak modernizmin çarklarında boğulan yalnız ve mutsuz insanın trajedisini anlatır. Çağımız insanını kendi deyişiyle ‘hep bir uçurumun kenarında’ görür. İnsanlık yitirdiği bir şeyi aramaktadır. Ama insanlık için yitiğini bulma zamanı ve kurtuluş yakındır. Şiirlerin arka planında, gelecek ve tüm zulümleri bitirecek ‘bir kutlu an’ın beklentisi ile yaşayan insanlık vardır.”

Abdurrahim Karakoç Neoklasik midir?

Bahtiyar Aslan, Abdurrahim Karakoç şiirine özgün bir bakış açısı ile yaklaşıyor. Halk şairi ve Karakoç konusunu ele alıyor Aslan.

“Abdurrahim Karakoç’un şiiri ve şairliği ile ilgili farklı zamanlarda, farklı isimler tarafından tespitlerde bulunulmuş, merhuma ve şiirine dair değerlendirmeler yapılmıştır. On ikisi şiir olmak üzere geride on dört kitap bırakmış bir şairin eserleri hakkında hüküm verirken çok titiz davranmak ve konunun çerçevesini mümkün olduğu kadar dar tutmak isabetli olacaktır. Aksi takdirde öteden beri yapılageldiği gibi şairi ve eserini genel hükümlerin içine hapsetmek gibi bir hataya düşmek kaçınılmazdır.”

“Abdurrahim Karakoç, halk şairi olmadığını söylerken gelenekten kopan ya da geleneği inkâr eden bir şair olarak eser vermiyordu. Tam tersi, gelenekle doğru ilişki kurmayı bilen bir şair olarak beliriyordu. Beni şaşırtan da onun, genç yaşta ve dünyaya uzak sayılabilecek bir coğrafyada, Cela’da bu bilince nasıl eriştiğidir. Netice itibariyle Karakoç, tam manasıyla geleneği bir malzeme yığını gibi görmeyen; aktarılanda, teslim edilende, rivayet edilende ilkeleri gören ve bunları yenileyen, tazeleyen bir şairdir. Şüphesiz buna “ben”, başka bir deyişle bir kimliğe sahip olma fikri kılavuzluk etmektedir. Bu da aslında modern bir tavırdır. Karakoç, geleneği olduğu gibi tekrarlayarak bir “benlik yitimi”ne uğramayı reddetmiştir.”

Ali Işık’la Edebiyat, Hayat ve Öykü Üzerine

Mehmet Önder Karakaş, Ali Işık ile edebiyata, hayata ve öyküye dair bir söyleşi gerçekleştirmiş. Işık’ın öykü kitapları merkezinde bir söyleşi bu.

“Yürünmemiş yolları tercih ederek iz bırakma gayreti sahici her yazarın önceliğidir. Ben çoğu yazarın çıkmayı pek tercih etmediği güvenli ve gri alandan uzaklaşarak yazmak istiyorum. O gri alanın dışında gezinmek seslerin, sözlerin nefesini açıyor. Hayat zenginleşiyor. Uzaklık Yaralar’da Afrika’da, Ortadoğu’da, Balkanlar’da gezinme sebebim biraz bu. Düşünürken yolum oralara düştü. Dünyanın farklı coğrafyalarını merkeze alan öyküler yazmak aslında ciddi sorunları da barındırır. Öykünün form olarak bir gezi yazısına dönüşme riski var. Öykü formunu korumak oldukça zor. Bu hususu yanımda taşıyarak dolaştım diyebilirim.”

“Yaşanan ve rastlanan sözcükler vardır. Söz, eylemin belli bir ânıdır. Bazı sözcükler eylemin dışında tam olarak anlaşılamaz. Eylemde ortaya çıkar. Öyle anlaşılır. Acı hepimiz için sıradan, dilimizden kayıp düşen basit bir sözcükken esas anlamını kuşandığı zamanlar olur. Acı, tam olarak orada acıdır. Dolayısıyla sözcükler canlıdır. Ölmekte olan sözcük bile yazarın elinde tekrar canlanabilir. Okurlar ve yazarlar için dillendirildiğinde canlanan, havada gezinen anlamını hızlıca arayıp bulan sözcükler, gürül gürül akan bir nehir canlılığındadır.”

“Kitaplarımın yayımlanmasından sonra uzun süre yazamıyorum. Kendimce yeni bir dil arıyorum. Bu, öykü yazmamı zorlaştırıyorsa da yeni bir sesle seslenmeyi önemsiyorum. Başarabiliyor muyum bilemiyorum ama bu titizliğe öykünün ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Yazarın sözü çoğaltmaya hakkının olmadığını, söyleyeceği sözü imbikten geçirerek söylemesi gerektiğini düşünüyorum.”

Toplu Hezeyan Töreni İçin Tanımlanan Bir Gün

Hayat devam ediyor ve pamuk ipliği denen o hassas denge tüm insanlığı kendi hizasına çekmeye çalışıyor. Her şeyi yaşıyor insan. Damarlarında yaşadığı bir kıpırtı, her şeyi yerli yerine oturtuyor. Yaratıcı’nın dengesi hiç şaşmıyor.

Hacer Yeğin’in yoğun metaforlar barındıran yazısından bana kalanlar bunlar. Bir hikmetin ardına düşüyoruz. Rahmani bir esenlik düşüyor kaderimize.

“Neredeyse şafak vaktiydi. Kerahatten, geceyle gündüz arasındaki o tekinsiz eşikten, bir adım öteye geçilmişti. Hâlâ rüyalarda avuntu bulmak mümkün ama onları sil baştan inşa etmek için artık çok geçti. Allah'ın Gaffar ve Rahman gözü; her şeyi gören, hiç kapanmayan, bir kez olsun kırpılmayan bir göz olsa da. Kimse kalkıp dünyanın daima gözlemlenebilir bir yer olduğunu söyleyemezdi. Burası semavi seyirci için birbiri ardına oyunların gösterildiği bir sahneyse eğer, perdenin arada bir iniverdiği zamanlar da olmalıydı; ince bir eşarbın gümüş bir kabın üzerini kapadığı zamanlar gibi. Böylece anlıyordu insan; gafletin, sonlu olmanın ve acziyetin aslında ne kadar büyük bir nimet olduğunu.”

“Semavi Göz'ün durduğu yerden, o irtifadan bakınca ortak olduğu küllî kaderden payını almak üzere uçuşan perdeler, alttan alta göklere bir mesaj verir gibi düzenli bir ritimle kırpışıyor olsa gerekti. Böylece zamanın akıp giden sürekliliğinde, amellerin çarpıcı bir hızla dokunduğu bu kaf-nun tezgâhında, bir gün daha verilmiş oluyordu İstanbul’a. Arzın üstünde resmedilecek milyonlarca hikâyeye sil baştan şâhitlik etmek üzere…”

Irmak Geçiyor Şiirlerin İçinden

Hayrettin Orhanoğlu, bu kez içinden ırmak geçen şiirlerin ardına düşüyor. Irmak serinliğinde şiirler okuyoruz.

“Turgut Uyar’da nedensellik bağıyla gördüğümüz tabiat, şairin içinde barındırdığı duyguların da aynasıdır. Bu yönüyle ırmak, hareketliliğin, nedenselliğin temel bir imgesidir onun şiirinde. Tabiatın gerçek görüntülerinden biri olarak seçilen ırmak, yine de sembolik bir anıştırma, benzeşme ilkesiyle birlikteliği, aşkın temel ilkesini barındırırken şiirsel öznenin içindeki yaşama sevincini dile getirir. Sular toprağa dökülür otlar donanır serpilir ırmaklar çamurlu ırmaklar iner dağlardan gelir (Ürkek)1 Suyun doğurgan yanıyla buluşan toprağın bereketi, ilk anda olumsuz gibi gelse de şiirde umut veren bir başlangıcın yahut aşkın mutluluk veren yanını sunar bize. Irmağın bulanıklığı, hem coşkuyu gölgeleyen bir işaret hem de hayatın inişli çıkışlı tarafını verir bize.”

“Adem Turan, dizelerinde bir anlamda ırmak ve tabiatın diğer sahih imgeleriyle şehirli kültürün metalaştırdığı para ve ayna imgelerini ayrıştırarak modernliğe dair eleştirisini dile getirir. Biz ve ırmak arasındaki ilişki, bu yüzden onların safında yer alan karşıt imgelerle belirginleşir. Irmak başta olmak üzere tabiata ait imgelerin bir özelliği de canlı, organik bir görünüme sahip olmasıdır. Koşun, koşun! Yakalayın, o ırmak bizim!/ Ağaçlar bizim,/ Karıncalar bizim, gökyüzü bizim/ Unutun dağı ve kedileri/ Ceplerinizi ve aynaları (Umutsuz Koşu)12 Bu dizelerdeki heyecan, aynı zamanda sevincin de işaretidir. Adem Turan, coşkuya bulanan sesinde dağ, kedi, cep ve aynaların karşısına ırmağı, karıncayı ve ağaçları koyar.”

Yitiksöz’den Öyküler

Hasan Keklikci - Somun

“Ekmeklere değil de içeride başka bir şeye bakıyormuş gibi hafifçe başını döndürerek fırının önünden geçti. Geçer geçmez durdu. Birkaç saniye bekledi. Bir şeyler arıyormuş gibi ceplerini yokladı. Bir şey düşünüyormuş gibi başını hafif yana eğdi. Sonra, doğruca fırına gelmiş gibi kararlı, kendinden emin adımlarla içeri girdi. Az sonra elinde bir tüm somunla fırından çıktı. “Tüm somunla” diyorum, çünkü lafını verdiğim zamanlarda bakkallar ve fırınlar; tüm, yarım ve çeyrek, her paraya göre ekmek satardı bilirsin Emmi.”

“Somuna yabancı değil delikanlı. Kucağına bebek gibi yatırmadı sıcak somunu Emmi. Şöyle iki avucunu bileklerinden parmak uçlarına doğru çok hafif bir hareket ettirdi, dua okur, şükreder gibi durakladı bir an. Geniş yüzünde bir tebessüm peyda oldu, bıyıkları hafif oynadı. Belki gözlerinde de bir gülümseme olmuştur. Sonra somunu sol dizinin üzerine koydu. Sol eliyle somunu kavrayıp, sağ eliyle ucundan bir parça böldü. Sanki istediği ölçüde değildi bölünen bu parça. Çünkü somunun uç kısmı, gövdesine göre daha sert ve gevrekti, onun için istediği ölçüyü bulamamıştı. İlk lokma, kundağı yeni çözülmüş bir bebeğin elini yumruk yapıp ağzına götürüşü gibiydi.”

“Delikanlı somunu bitirdi. Yere dikkatlice baktı somun kırığı düşmüş mü diye. Oturduğu yerden hafif bir hareketle sırtını yola, yönünü duvara döndü. Üzerindeki unları duvarın dibine usulca silkeledi. Doğruldu. Ayağa kalktı. Üstüne başına tekrar baktı. Bir kere daha silkelendi. Oturup dinlenmiş olmaktan mı, yoksa kızgın somunu zevkle yemesinden mi yüzüne bir ferahlık geldi. Geldiği yöne doğru odunu kırılmış, malları yemlenmiş bir köylü rahatlığı ile yürüyüp gitti Emmi.”

Zehra Nur Yılmaz - Bir Dost Bulamadım Gün Akşam Oldu

“Sobadan yansıyan alevler tavanın yeşile çalan küfünün üzerinde geziniyor, nemden kapkara kesilen yerlere arada bir ulaşacak şekilde hareket ediyordu. Henüz geçen sene duvarları boyatmamıza rağmen duvar dipleri nemden renk değiştirmişti. Alevler kıvraklığını arttırarak soluk yeşil tavanın üzerinde gezindi. Sanki odayı yutan bu kara delik, iki üç tane iç içe geçmiş alev parçası ile yok olacak, tüm karanlığından sıyrılarak bambaşka bir forma kavuşacaktı.”

“Anamın yüzünde çizgi çizgi beliren endişeye baktım. Bu kadın ne diye bu kadar korkar benden? Deli miyim? Zapt edilmesi güç bir adam mıyım? Dünyada bu hâl başına gelen bir ben miyim sanki? Babam yine o çirkin, kenarı sökük ayakkabısını giymiş. Bin defa söylememe rağmen şehirden getirdiğim ayakkabıyı giymez, düğün olduğunda giyerim diye erteler.”

“Hep böyle olurdu. Mustafa okudu. Büyük adam oldu. Ama hiç kimsenin gözündeki o eski Mustafa’yı değiştiremedi. Onların gözünde hâlâ burnu devamlı akan sümüklü çocuktum ben. Ayakları soğuktan kangren olana kadar kendini okul yolunda heba eden, hiçbir şeyi anlamayan Mustafa...”

“Puslu camın gerisinden yenilgiyi sindirmiş ve zehrini artık hissetmeyen bir insan olarak bakıyorum. Çökene Köyü, kurtlarla dolu dağ başında, zebani suratlı insanlarıyla orada durmaya devam ediyor.”

Yitiksöz’den Şiirler

Yürümek üzgün bir gazel şimdi

İki dağın arasında kıvrılıp akan ırmak

Adın silinmiş zillerin üzerinde kaldı

Kalsın üstü kalsın dünya…

Lejyonerler çırpınırken kendini göstermek için

Görülmeyi düşünmeden açmıştır güneş

Bir dağ sırlarını açmıştır yolcuya

Dağların yüklenemediği sırrı

Bir çiçek bulmuştur belki toprağında

Bu defa kardan adamlara benziyor gidişin

Benim kaçtığım senin peşinden koştuğun

Ölüm, gitmek için bir bahaneydi belki

Son ders bitmeden, son güz dökülmeden

İbrahim Gökburun

nerede bulabilsem seni

dünyayı koyultan o hazır an

basmadan dağları daha içimize dolan

deryadenizi tufandan evvel

yaşamaktan yorulmadan insanlar

bahar ayartmasıyla beton çölü meydanlarda

kalabalık düşlerinde kuytu

seni bulabilsem koşup

dokunarak hangi münzevide

zarif suretine tanrı selamıyla

sorsam kimlerden - üçlerden

yedilerden mi yoksa kırklardan -

kimden yadigar kime nasip bu balaban

gövdende biriken hangi güneş

ne yanına dönsen

batar kemik gibi ah

Mehmet Solak

insan ne zaman

bayramdan bayrama

çalan bir telefon sesiyle

mesai bitimi, yalnızca akşamları

öldükten sonra yaşayacak olanlar da var

insan ne için

bir çift takım elbise, omuzda apolet

efendimler, sayın müdürümler, hanımefendiler

saygıda kusur görmemek, iyi ağırlanmak

en çok da emirler yağdırmak için yaşar

yaşamış sayılır mı yaşadığının farkına varmayanlar?

Eyyüp Akyüz

Bu sofra senin zamanından kalma Hâfız, bak duruyor hâlâ gözyaşları üzerinde âşıkların

Keçelerine bürünmüş dönüyor dervişler, serilmiş yataklara bakmıyorlar bile!

Ve geçiyor zaman kök salarak avlulara ve alnımızda sayısız çizgiler

Ey gövdemizi hırpalayan zincir, yarın hakikat ortaya çıktığında artık ayrılırız buradan!

Işığı söndür Hâce, kapıları kapat; eşiklerde sabahlamaya razıyım

Yaşamak aşk iledir, şiirse hâlden hâle geçmek! İç şu badeyi de iyice yatışsın derûnun

Adem Turan

çatılardan akarak gelen yağmur saydım seni

içeride bir yerlerde duraklayan ama yine hızlanan müzik

tarçın ve zencefil kokarak büyüyen çocukluk anıları

sonra ne olduysan ben ona kabul ve gül

pencereden şehre bakarak ateşe verebilirdim her şeyi

nefesimi üç saniye daha tutsam sevmeyi tamamlardım kim bilir

bir beyaz gömlek gibi tertemiz açılabilirdim sana

beni uzak akrabalar gibi düşün isterim doğrusu

belki bir ihtimal, yüzük parmağında iz, yüzünü seçemediğin ayna

kendine benim gözümle bak, sonra gördüğün her şeyi inkâr edeceğim

inkâr edeceğim çünkü çıplak gözle gördüklerin eksiltti beni

Cengizhan Konuş

YORUM EKLE
YORUMLAR
Tarfur
Tarfur - 1 ay Önce

Bizleri çıkan dergilerden haberdar etmeniz, dergide yer alan yazı, şiir, hikaye gibi edebi türlerden örnekler vermeniz çok güzel ve takdir edilecek bir şey. Teşekkür ediyor, kolaylıklar diliyorum.

banner26