Haziran dergilerine genel bir bakış-4

İlevdü Veda Etti

12. sayısıyla veda etti İlevdü dergisi. Dijital platformda 12 sayı süren ve adından söz ettiren işler yaptı İlevdü. Dijital dergiler arasında İlevdü’yü farklı kılan en önemli özelliği, özgün çalışmalara yer veriyor olmasıydı. Derginin son sayısından veda yazıları paylaşımı yapacağım.

“Dijital dünyaya akan bir zamanda, zamanın ruhunu yakalayan İlevdü bir ilki başararak dijital dergide bir sonraki nesillere bir iz eser bırakmıştır. Şundan eminiz ki her dijital dergi çıkarmak isteyenler ilk önce İlevdü’ye bakacak ona göre hareket edecek, dergi çıkaracaklar.”

Mehmet Mortaş

“İlevdü dergisinin ilk aşamasından son aşamasına gelene kadar medeniyetimize olan sevdamızın büyüklüğü ve derinliği kadar heyecanımız ve hevesimiz de büyük ve derin. İlevdü’ye olan sevdamızın, heyecanımızın ve hevesimizin yansımalarını tüm faaliyetlerimizle olduğu gibi İlevdü dergimizin tüm sayılarında, bütün sayfalarında dün olduğu gibi bugün ve yarın da görecek ve bizimle sevdamızı, hevesimizi ve heyecanımızı paylaştınız, paylaşacaksınız. Paylaşmaya devam ettiklerini gördükçe de memnun ve mutlu olacağız verdiğimiz eserin bıraktığı izleri.”

Furkan Eren

“Lakin bu veda başka veda. Bu ayrılık yeni bir başlangıcın başı. Bütün güzel başlangıçların başında keder olduğu gibi bunda da vardır. Önemli olan kederi kaderle bağdaştırıp tevekkül ederek vedaya gidenin mi kalanın mı başlaması gerektiğine karar vermektir. Bırakın ondan sonra batsın gemiler, kırılsın kalemler yeter ki siz alın yazınızı yazan kalemin sahibine sadık kalın. Sadakatle kalın.

Şifa Dinler

Savaşlar ve edebiyat

Prof. Dr. Nazif Gürdoğan; savaş ve edebiyat merkezli bir yazısı ile yer alıyor İlevdü’de. Dünyanın savaşan yüzüne karşı duran şairleri ve yazarları anlatıyor Gürdoğan. Savaşa karşı edebiyatın barışa davet eden sesi var bu yazıda. Sezai Karakoç, Necip Fazıl, Mehmet Akif, Akif İnan, Erdem Bayazıt, Cahit Zarifoğlu, Alaaddin Özdenören ve daha birçok şair var yazıda şiirlerinin medeniyet kuran sesiyle.

“Bütün insanlığı ya yaratılışta ya da inanışta kardeş bilen hakikat medeniyetinin değerleri, edebiyatla yeryüzünün her köşesine ulaştırılır. Hakikat medeniyetin temel değerlerine dayanan edebiyat, Anadolu ve Endülüs’te olduğu gibi insanlığın düşünce ve eylem dünyasına yeni boyutlar ve yeni açılımlar kazandırmıştır. Edebiyatlar medeniyetlerin gizemli ve eşsiz atölyeleridir. Edebiyatsız medeniyetler güçsüz, medeniyetsiz edebiyatlar etkisiz olur. Edebiyatlar medeniyetlerin hayata yansıyan yüzleridir.

İslam ve kadın

Ayşe Çil, “İslam’ı Yaşamak Toplumu Bilmek ve Kadın Olmak” başlıklı yazısında farkında olduğunu sandığımız konulara getirdiği zihin açıcı yorumlarla önemli mesajlar veriyor. Kadın kavramına, birçok açıdan sahih bir yaklaşımı olan bir bakış açısı bu.

“En son tahlilde kadınların makul bir tarzda toplum içinde etkin olmamasının getirdiği sonuç, toplumumuzun geri kalmasına sebep olmaktadır. Buna neden olan sebepleri araştırıp, onlara yöneldiğimizde ve durum değişikliğine gidebildiğimizde belki o zaman İslam’ın daha önce olduğu zamanki gibi bir ilmi ilerlemeyi sağlayabiliriz diye ümit etmek istiyorum. Ama burada kadının kendisine düşen rol de hemen vazgeçmemek, başkalarının ona dayattığı hareketsizlik içinde bile hareket kabiliyetini yakalamaya çalışmak olmalıdır. Burada geleneği sorgulamak ve üzerinde yoğunlaşmak, bize yardımcı bir faktördür. Tabii ki kadına biçilen anne rolü mühimdir. Bunu yapacak kişi kadındır. Peki sosyoloji ne yapmalıdır bu durumda? Kendini çok fazla bilimsel terimlerle boğmaktansa, bence eleştirel bir zihniyeti yakalayıp fıkıh alanıyla ve diğer alanlarla barışık yani ilgili olmalıdır.”

Yanık yanık koksa karanfil

Temmuz dergisinin 32. sayısında Ali Emre’den şiir tadında bir tahlil okuyoruz. Melih Cevdet Anday’ın “Anı” şiirini yorumluyor Emre. Şiirin yazıldığı zamanın şartları, Anday’ın şiir poetikasında Anı şiirinin yeri derken bizleri II. Dünya Savaşı’nın toz duman meydanlarına götürüyor. Şiirin hayatla irtibatı ve şiirdeki insan seslerinin etkisi açıkça görünüyor bu yazıda.

“Melih Cevdet, hem Nâzım Hikmet çizgi­sine hem de diğer serbest nazımcıların ve toplumcuların eğilimlerine çok yaklaşmayan farklı bir şair olarak bel bağlanan kişilerden biri oldu bir süre. Fakat Yanyana'dan sonra altı yıl sustu, dergilere şiir vermedi, pek karışmadan ken­di çizgilerine de veryansın eden İkinci Yeni'yi izledi. 1962'nin son ayında yayımlanan Kolla­rı Bağlı Odysseus, Anday'ın aklına mitolojiye meftun bir fikri ve edebi yoğunluğun musallat olduğunu gösteriyordu. "Anı" şiiri, sadece ken­disini umut ve heyecanla izleyen birçok okur için değil bizzat kendisi için de bir anıya dö­nüşmekte fazlasıyla acele etmiş görünüyordu. Korku ve kaygıyla kanat çırpan, apansız hava­lanan çok sayıda güvercin; yanık yanık kokan nice karanfil; dünyanın dört bir yanında olduğu gibi Türkiye'de de şairini aramaya devam etti.”

Senem Gezeroğlu ile söyleşi

Senem Gezeroğlu ile son kitabı “Unuttum Yalnız” üzerine İsmail Turan’ın gerçekleştirdiği bir söyleşi var. Deneme ve öyküler yazıyor Gezeroğlu. “Zaman Dursun İstedim”, ilk öykü kitabı.  Sadece öykü yazmıyor, öykü üzerine de mesai harcıyor Gezeroğlu. Öyküden kurulu bir dünyası var. Bunu yazdığı öyküler ele veriyor. Kurmaca bir metinden gerçek dünyaya geçişi zaman ve mekân kavramlarını iç içe geçirerek sağlıyor bunu. Senem Gezeroğlu öykülerini okuyunca ben, günümüz öyküsü adına umut etmek için çok sebep var diyorum. Söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Yazdıklarımı önemserim ama yayınladıklarımı daha çok önemserim. Çünkü onlar mutlaka çevremin, yazar-şair dostlarımın ön okumasından geçmiş dergiye öyle gönderilmiştir. Başkalarına okutmadan yayınlatmıyorum, çünkü onların gözlerine ihtiyaç duyuyorum, bilirsiniz insan kendi gözleriyle kendini göremez.”

“Çocukluğum, gençliğim mesnevi, gazel, kaside okumakla geçti. Üniversite yıllarım da günümüz Türk şiiri ile. Dolayısıyla şiire okur olarak yabancı değilim. Ancak şiir yazmak, şair olmak başka bir şey. Fakat bu, türün zorluğuyla ilgili değil, şiirin doğası ve yazarın niteliğiyle ilgili. Eğer siz bir hikâye anlatacaksanız, anlatacağınız şeyde bir olay varsa, kumaşınıza şiirden seçemezseniz, bu kadar basit.”

“Gerek halk hikâyeleri olsun gerek mitoloji, efsane, şiir ya da başka sözlü yazılı metinler… Okuduklarım, duyduklarım, yaşadıklarım, yazdıklarımı her açıdan beslesin isterim. Çünkü kültürün birikerek ve nesilden nesile aktarılarak ilerlediğine inanıyorum. Yıkarak kültür inşa edilmez; yaparak, devralarak, onararak üstüne katarak yani birikerek, biriktirerek yapılır bir şeyler. Edebiyatın bu anlamda çok etkili, çok güçlü bir köprü olduğuna inanırım.”

“Sürekli olarak okuma ve yazma halindeyim. Tematik açıdan, deneme kitabımda harflere ve aşka, ilk öykü kitabımda zamana, ikinci öykü kitabımda ise hafızaya odaklanmıştım. Şimdi yeni öyküler yazma telaşındayım, dosyamın şablonu az çok belli, yazacağım konu ve temalar belli, geriye sadece yazmak kalıyor. Bir yandan da roman taslağım var, onun üzerinde çalışıyorum ama içime sinen bir metin olursa yayım aşamasına gelir, yoksa kalır. Bir yandan da kuramsal çalışmalar, inceleme yazıları, söyleşiler var, belki bunlar kitaplaşır. Tabii bunların hepsi benim aklımdan geçenler, zaman ve hayat neyi gösterir bilmiyorum. Bekleyelim.”

Yerli çekirdek Çin çekirdeğine karşı

Milletçe çekirdek tüketimi konusunda elimize kimse su dökemez herhalde. Özellikle yaz akşamları piknik alanlarında, parklarda küçük küçük öbekler şeklinde oluşturulan çekirdek kabuğu dağları bu konuda ne kadar başarılı olduğumuzu gösteriyor. Büyük bir çıtırtıya teslim olmuş haldeyiz.

Temmuz dergisinde Yavuz Balı “Siyah İthal Çin Çekirdeği ve Beyaz Yerli Çekirdeğin Akıbeti” isimli yazısında son zamanların modası olan siyah ve dolgun Çin çekirdeğinin istilasının ortaya çıkardığı sonuçları yazmış. Bu yazıyı okuyunca kendi çocukluğumu hatırladım. O zamanlar da yine siyah ama dolgun olmayan ince uzun Japon çekirdeği modası başlamıştı. Sonradan unutuldu gitti Japon çekirdeği. Biz Türk malı çekirdekleri çitlemeye devam ettik.

Yavuz Balı’nın yazısından altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Bugünlerde en çok tüketileni ise siyah olanıdır. Böyle siyah olan, irice olan hani, içi baya dolu olanı… Neden çok tüketiyorsun diye sorsa yanındakine biri, bu siyah olan daha nostaljik de ondan, diye bir suni sebebe sığınabilir.”

“Yerli üretici ne diyordur buna? Beyaz çekirdeğin akıbeti İnternet habercileri tarafından kuruyemişçilere de sorulmuştur. Artık haftada 1 kilogram bile beyaz çekirdek satamaz olduk diyenler, şu kenar mahalle bakkalında haftada tam 20 kilogram siyah ithal Çin çekirdeği satılıyor, diyenler de çıkmıştır.”

“Kabak çekirdeği ve beyaz yerli çekirdek! İkindi güneşi kadar kısa bir saltanatınızın olduğu bilinir her kişi tarafından artık.”

Belgesel sinema

Kevser Çakır Demir, belgesel sinema üzerine kaleme aldığı yazısı ile yer alıyor Temmuz’da.    Gerçeklik ve sinema merkezinde bir yazı bu. Belgesel filmin gerçeklik ile olan bağından hareketle gerçeklik sınırları irdeleniyor yazıda. “Stories We Tell” filmi ışığında yapıyor tespitlerini Demir.

“Belgesel filmlerin net bir tanımını yapmak belki bugün pek mümkün olmasa da John Grerson’ın 1930’larda belgesel sinema hakkındaki tanımı şu şekilde: ‘Gerçeğin yaratıcı bir şekilde işlenmesi ve/veya yorumlanması.’ Bu tanımlama ile belgesel film yapmanın, gerçeğin ta kendisi olmadığını, onun bir tür yorumu olabileceği bir ölçüde ifade edilmiş oluyordu. Belgesel sinema bize gerçek durum ve olaylardan söz eden bir sinema biçimi olarak tanımlanırken, yönetmen filmi kendine özgü bir bakış açısı ile öyküyü doğrudan tarihsel dünyayla ilgili bir önerme ya da görüş haline getirip ve bunu kurmaca alegoriler yaratarak değil, doğru kabul edilen olgulara bağlı kalarak yapıyordu.”  

“Aslında belgeselcilik gerçek ve kurgu arasında bir gergeftir. Belgesel filmle gerçekliği karşılama noktasındaki tartışmalara kanaatimce yapılabilecek en makul benzetme, bir eserle onun tercümesi arasındaki ilişki kadardır. Tercüme eser hiçbir zaman eserin kendisi olamaz. Tıpkı dilin ve çevirmenin imkânları gibi -ki dilin imkânlarının sinemanın imkânlarından daha çok olduğunu iddia edebiliriz- tekniğin ve yönetmenin temel belirleyici olduğu sinema da benzer karakterlere sahiptir.”

Temmuz’dan şiirler

Bir ay doğar akşamdan akşama
Göçebe ruhlu gözlere efsuni bir bakış düşer
Tanrı’nın eşsiz soluğu kederli odalara yayılan
Bir ihtimal daha var diyen
Kör düğümler üzerine
Toprağa karışır bütün sözcükler
Toz duman içinde

İmdat Akkoyun

Herkes acısını başka söyler anneciğim dağların karşısında
Sen gidince üşüdüm mevsimler sanki katran ve zehir

Gözlerin kalır geride uzar da göğümde kıyamet gibi
Ben bu yanda dalarım eski rüyalara hayaller tehcir

Ölüm solgun bir mesnevidir şimdi uzar da gitti gider
Gitmelerin gerisinde özlemler başka mevsime tehir

Mustafa Yılmaz

bir şey söyle
bu ıssızlıkta
ve bu karanlık tenhada
gidilmez böyle

Tunay Özer

Bir kapı kapanır belki bir pencere usulca
En ummadık yerden bir ışık düşer mi kim bilir
Dünyaya biraz daha geriden bakınca
Çok şaşırtıcı geliyor manzara

Mehmet Gemci

Günden güne sıyrılıyor aklımız kalbimizden
Fark edilme belası sızlatıyor karınlarımızı
İndiğimiz yerin toprağı daha kurumamışken
Bir buğday tanesiyle değişmişler yazgımızı

Necati Atilla Soykan

Hece Öykü’den söyleşiler geçidi

Hece Öykü dergisi 93. sayısına ulaştı. Günümüz öyküsünün kalbi Hece Öykü’de atıyor. Yani Hece Öykü, isminin hakkını veriyor. Dergide dört söyleşi var. Bu söyleşilerden paylaşımlar yapacağım.

Behçet Bey Neden Gülümsedi?

Abdullah Harmancı ile son kitabı “Behçet Bey Neden Gülümsedi?” üzerine Yunus Nadir Eraslan’ın yaptığı söyleşi bir öykücünün bir öykücü ile hasbıhalini sunuyor bize. Sorular güzel olunca Harmancı’nın cevapları da kuramsal nitelikleri olan keyifli bir söyleşi olmuş. Özellikle öyküye meraklı gençlerin alacakları çok değerli ipuçları var söyleşinin satır aralarında.

 “Öncelikle öykü türü seçkinci bir tür. Seçkinci olunca hitap ettiği kesim de küçük ve elit. Bu sayısı az ama nitelikli kesimi mutlu etmek sanırım zor. Zira okurla yazar arasında bir irtifa kalmadı. Öyle okurlar var ki belki yazarının okumadığı kitaplardan haberdarlar. Bunun tersi de söz konusu. Bir okur çıkıp hiç Sait Faik okumadım diyebiliyor. Aslında hiçbir şey net değil. Sürpriz dolu bir ortam. Bu bizim kitaplarımızı okuyanlar kimler? Aslında bu da net değil.”

“Çok güzel öyküler yazmış bir öykücü olarak sen de bilirsin ki kendini yazmak meselesi netameli. Ben evet kendimi yazıyorum. Ama öykülerime şöyle bir baktığımda, kepçe operatörü yazmışım, hayatımda kepçe denen aletin içine girmişliğim yok. İşportacı yazmışım. Hayatımda bir gün bile ticaret yapmadım. Otobüs muavini yazmışım. Hayatımda bir gün bile muavinlik yapmadım. O zaman şuna varıyorum ben. Kendini yazmak üç kategoride gerçekleşiyor. Birincisi deneyimler. İkincisi gözlemler. Üçüncüsü hayal ettiğimiz, zihinsel ve duygusal olarak bir biçimde içinde bulunduğumuz ama asla gözlemlediğimiz veya deneyimlediğimiz şeyler…”

“1993’ten beri öykü yazıyorum. Yaratıcı yazarlık derslerinde sürekli söylediğim bir şey vardı: Burnunuzun ucundakini yazın.”

Emin Gürdamur ile

Hatice Bildirici Herkesten Sonra Gelen üzerine Emin Gürdamur ile söyleşmiş.

“Öyküler hayatın içinde başlıyor ama hayatın içinde bitmiyor. Herkesin belleğinde bambaşka izler simgeler ve imgeler bırakıyorlar. Ve insanla beraber yaşamaya olgunlaşmaya devam ediyorlar. Bütün olgunluklar gibi bazen bıkkınlık vererek. Neticede hepimiz faniyiz. Doğar doğmaz daha doğrusu aklımız erer ermez fark ettiğimiz ilk sahici mesele bu. Her şey son bulacak. Kelimeler de kurmaca da bu trajediden payını alıyor.”

“Büyüsüz gerçeklikle başım hoş değil öncelikle söyleyeyim. İmgeye yönelmemle masalsı bir anlatıya meyletmemin sonuç açısından olmasa da başlangıç açısından benzer gerekçeleri var. Öte yandan, yani bizim oralar meselesi de bir vakıa. Bizim oralarda veya başka yerlerde o kadar çok ve gerçek ki bu tür hikâyeler. Dünyanın her yerinde kırsala gittikçe, aklın katı sınırlarından da kurtulursunuz.”

“Öncelikle kadınların da köşeye sıkışma hikâyesinin en az erkekler kadar değerli ve dokunaklı olduğunu belirtmek isterim. Ben erkeği anlatmayı seçiyorum çünkü hemcinslerimle empati kurmak için fazladan bir çaba göstermeme gerek kalmıyor. Yer yer kadınları da kendi içlerinden anlatmayı denedim ama ne kadar başarılı oldum bilemiyorum.”

“Bütün gücümü ve ilhamımı hayattan alıyorum. Hayat derken yaşadıklarım, tanıklıklarım, okuduklarım, izlediklerim filan.”

“İlk iki kitabım kısa öykülerden oluşuyor. Şimdilerde uzun bir öykü üzerinde çalışıyorum ve onu başka öykülerle bölmek istemiyorum. Temel meselesi, insan ve özgürlük.”

M. Fatih Kutlubay ile Misak’ın Aynaları üzerine

Hale Sert konuşmuş M. Fatih Kutlubay ile. Bu söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Dünyanın bütün güzel çiçekleri annelerce ekilmiştir hep. Bahçeli bir evimiz olmasına rağmen bahçeyi birden fazla aile paylaştığı için annem, orayı istediği gibi kullanamadı hiçbir zaman. Büyükçe bir balkonu vardı evimizin. Bir kenarına toprak dökülmüş zamanında. Annem de işte o birkaç metre karelik kat bahçesinde, kendisinin tek olan tek bahçede, sardunyadan güle, çıtlıktan hanımeline dünya çiçeğe bakardı. Sonra balkon yıkıldı ama bizdeki çiçekler kırılmadı. Bugün dahi evin bir köşesinde tepesinde nazar ayeti olan bir çiçek bölümü var. Tüm bunların yanında yeşili ve çiçeği bol bir coğrafyada büyüdüğümü de hesaba katarsak doğaya vurulmamak abes olurdu.”

Ayşe Bağcivan ile Alim üzerine

Selvigül Kandoğmuş Şahin, Ayşe Bağcivan ile ilk kitabı Alim ve öykücülüğü çerçevesinde söyleşmiş. Alim hakkında ben de bir değerlendirme yazısı ile Hece Öykü’nün bu sayısına katıldım. Alim, bir uzun hikâye. Kurgusu ve anlatım yöntemi olarak yüz ağartacak bir ilk kitap. Bağcivan’ın hem bu ilk kitabı hakkında hem de öykü serüveni hakkında verdiği cevaplardan paylaşımlar yapacağım.

“ İnsan yaşamı boyunca bilinçaltında birikeni bir şekilde dışa vurur. Gerek söyledikleri gerek eylemleri gerekse gördükleri ve duyduklarıyla içinde olan ne ise dışa onu vurur. Hani dinlediğiniz bir şarkının yalnız sizi anlatan, size dokunan sözlerine sarılmanız gibi.

Yazmak kendimle aramdaki bir köprü aslında. Öfkemle, hüznümle, haykırışlarımla, duvarların sıvasını döken çığlıklarımla, sevinçlerimle… Ne zaman baş edemediğim duygularım olsa ben yazmayı seçiyorum. Anlatmanın, biriyle konuşmanın iyi geleceğine inanan insanlardan değilim.”

“Alim gözlemlerin sonucu ortaya çıkmış bir öykü. Gerçekle kurgunun harmanlanmış hâli. Hayalin gerçeklerden üstün çıkmasını dilemenin kurgusu…”

“En yeninin peşine düşen biri değilim. Aslında kendini yazar olarak gören biri de değilim. Yazmakta var olmayı seçen, hayatın inişlerinden ve yokuşlarından sonra yazmakta soluklanan biriyim.”

Güzel sanatların bir dalı olarak öykü

Güzel sanat ve öykü. Bu iki kavramın yan yana kullanıldığı çok rastlanılan bir durum değil. Fakat kullanıldığına şahit olununca zihinde oluşan çağrışımların çeşitliliği bir sanat eserini işaret edecek nitelikleri bünyesinde taşıyor.

Ali Necip Erdoğan, Hece Öykü’de güzel sanatlar bağlamında öyküyü çeşitli başlıklar altında ele almış.  “İçini dökme, Form / Biçimlendirme, Akış, Yazmak / Varyasyon, Doğum, Öykünün Zemini / Gezgin İmgesi, Mekân, Yaşamsal Zorunluluk” Erdoğan’ın başlıkları. Beğeniyle okunacak tespitler var yazıda. Özellikler öykü kuramı üzerine kafa yoranların arşivlerine eklemek isteyecekleri bu yazıdan paylaşımlar yapacağım.

“Yaşam, kişinin kendi serüveni olduğu kadar izlenimleridir de. Başından geçenler, tecrübeleri, şahit oldukları, görüp duydukları, üzerine düşündükleri onda bir birikime neden olur. Bir yanlışı fiziken düzeltmek bazen mümkün olmaz, o zaman dile getirmek gerekir. O yanlışı düzeltebileceklerin ( yetkililerin) haberdar olmaları ve harekete geçmeleri için.”

“Bir öykünün güzelliği sadece biçim, kurgu ve içerik bütünlüğünden değil, öykünün genel geçer kurallara uygunluğu, okuyucunun beğeni ve ihtiyaç düzeyiyle de ilgilidir. Hatta belki bütün bunların dışında bir nedenle de ilgili olabilir. Öykü yazılmış bir metin olmakla, yaşanmamış bir metindir. Kendi içinde bir bütün olarak tasarlanmış ancak bir bütün olarak tecrübe edilmemiştir.”

“İnsan tıpkı su gibidir ve içinde bulunduğu mekânın (kabın) şeklini alır. Yani insanın içinde bulunduğu mekân (yaşadığı yer) belirli bir dizge oluşturur ve insan da bu dizgeye zorunlu olarak uyar. İnsanın düşünme düzeni, içinde yaşadığı toplumun düzeniyle aynıdır, der düşünürler. Mekânın insanı şekillendiren bu etkisi ancak mekân dışına çıkıldığında fark edilebilir.”