Haziran dergilerine genel bir bakış-3

Kara Yaz Karanlık Yaz

7. sayısına ulaştı Âsi dergisi. Âsiliğinden ve asaletinden ödün vermeden yol almaya devam ediyor. Dergiden yapacağım ilk paylaşım Reşit Güngör Kalkan’a ait; Kara Yaz Karanlık Yaz isimli yazıdan olacak. Şiire, mevsimlere, aşka, kavuşmaya, ayrılıklara karşı göğsünüzü siper ederek okuyacağınız bir yazı bu.

“Yaz idi, tedirgin düş aynalarında biriken o büyük çaresizliğimizi dargınlığımızla sınayan uçarı bir mevsimdi kalbimizde. Açelyalar, fesleğenler, gülabdanlar arasında çalgılı bir hırçınlıkla dönerdi sonra başımız. Bayırdanmanın usancıyla bizi, serin avlularıyla mescidlerin, görklü şadırvanlarında dinginleşen ruhlarımızı yani, camiler, ezanlar eşliğinde tutuştururdu o yangın. İşte biz sonra, yazdan kalan bütün kesafetiyle maviliğin insanlarla oynaştığı ufku tarardık biteviye. Geçen her gemide usanç, dağlara gömülen her güneşte aşkı bulmak da varmış. Yorgun neşesiyle bir yazı harcayan korna sesleri, hicaz panayırı, devasa otellerle baştanbaşa kuşatılmış şaşkınlık feneri aramızda…”

“Mektubun diyorum, yorgun bir haziranda geldi. Sarı sıcak bir aralıkta üstelik sası bir sargıyla kapanmışken sol göğsümün altı hem de. Güç bela soluyuşlar içinde, tenimde hırsızlanan dakikalarla karışık o yavan sancılar içinde geldi mektubun. Haziran yorgundu çünkü ve henüz yürümüştü baharın o deli sürgünü nazenin dal uçlarına. Sevmek, henüz sıdkını sıyırmıştı benden, mevsim henüz…”

“Seninle şimdilik, o berrak yazları andıkça küçülüp hüzün katından ağan iki yabancı resim gibiyiz. Renklerimizle aydınlık kıldığımız o uzak sahiller boyu uzayan iki yabancı çığlık hançeremizde bundan sonra. Büyü içinde büyüyen o yazlar artık, dağınık, gümrah saçlarından taşan yosun ve iğde kokularıyla karışık, geçmiş günlerin o çıldırtan yalnızlık albümüdür. İki uzak dağ köyü içimizde kıvrılan yolların sonu, biliyorum. Mevsime ve rüyalara çalan o görkemli hatıralardan geriye, yunmadık saçlarıyla bir mevsimin o yorgun teninde tuzlu güneşler aşıran bulanık yaşamaklar kaldı. Eylüle sarkıp sarı turunç hüznüyle karşılanan akşamlar kaldı bir de. Söyle şimdi, neydi o şarkı, bilirsin işte, tutar kendini dağlara vururdu göğsünü çatlatırcasına hem de, Handan Kara’nın sarmaşıklanan sesinde boğulan hüznün tanımsızlığı yani, “Seni öyle sevdim ki, gönlüm seninle doldu/ Yıllar yılı boş kalbim, aradığını buldu/ Kader bağladı bizi, yine kader çözecek/ Aşkların en güzeli ömür boyu sürecek” İçimiz diyorum, sancılarla çekilmiş bir deniz ıssızlığında artık. Ve büsbütün kararmış uzak bir çöl şimdi dışımız, geçip gittik…”

Şubat Soğuğunda Kaybolan Yıllar

Arif Onur Solak, bir 28 Şubat öyküsü ile Âsi’de. Dergilerde bu tür yazıları çok önemsiyorum. Hafızayı canlı tutmakta fayda var. Rehavetin telafisi olmuyor. Eylüller, şubatlar, temmuzlar sürekli canlı tutulmalı. Çünkü sinsi ve renk değiştiren düşman aramızda soluk alıp vermeye devam ediyor. Arif kardeşimi kutluyorum öyküsünden dolayı.

“Hükümet çoktan düşürülmüş, partiler ve bazı dernekler, vakıflar kapatılmıştı. Yeni yasaklar uydurulmuş ve müthiş bir baskıyla çoktan uygulamaya koyulmuştu. Sonrasında eylemler ve kelepçeler. Karanlık odalarda başörtüsünü çıkarmak için bir türlü ikna edilemeyen Zeynep okula alınmamış, polis barikatlarını geçememişti. Polisin kaldırdığı copun Zeynep’in sırtında palazlandığını gören Yusuf, kendine engel olamayıp can havliyle yumruğunu polisin çenesine indirmiş ve sonrasında kallavi bir şiddete maruz kalmıştı. Yediği bunca tekmenin ve copun arasında Yusuf’un tek düşündüğü; Zeynep’in canı çok yanmış mıydı? Sonrası nezaret, sonrası mahkeme salonları, sonrası malum< Dernek başkanlığıyla birlikte yazdığı şiirler aleyhinde delil olarak çıkmıştı karşısına duruşma salonlarında. İrticai faaliyetler gösteren ve mahkeme salonunda adını bile ilk kez kararı okuyan hâkimden duyduğu bir terör örgütünün üyesi olarak müebbete mahkûm oldu. Kararın okunmasıyla birlikte ‚Evladıma zulmetmeyin‛ diye ünleyerek fenalaşan annesi hastaneye kaldırılmış ve kırılan kalbine yenilmişti. Üst üste gelen acıyı daha fazla taşıyamayan babası da dayanamamış, kahrından ölümün merhametine sığınmıştı. Peş peşe gelen acı haberler karşısında Yusuf’un vicdanı susmuyor, tüm bunların müsebbibinin kendisi olduğu fikri yakasından düşmüyordu. Her ne kadar abisi bunların bir kader, bir imtihan olduğunu ve yaşanan bu olayların Yusuf’la uzaktan yakından alakası olmadığını izaha kalkışsa da, Yusuf’un vicdanına ağır geliyordu.”

“Tam o anda; hafif bir sabah esintisinin, tüllerini havalandırdığı bir evden, gelin olmadan önce Zeynep’in de yaşadığı ama şimdi sadece anne ve babasını ziyaret etmek için uğradığı o evden, Eşref Ziya’nın sesi dökülüyordu sokağın ortasından Yusuf’un kulaklarına;

“Yaslasam başımı hatıralarıma
Bir şah damar gibi vuruyor hayaller
Vuslat bilemem ki hangi rüyalarda
Ayrılıktan şimdi üşür durur eller.”

Berlin’de Hakimler Var

Harun Çelik, kısa ama oldukça didaktik bir Berlin gezisi yaptırıyor bize. Bir yanımızda saray bir yanımızda değirmen. Her şeyin ortasında da adalet duygusunun insanı sarsan ve bütün makamları alt üst eden gücü var. Ben yazıdan ilgili hikâyeyi paylaşacağım.

“Almanların güçlü imparatorlarından 2. Frederick’in yolu bir gün Postdam’dan geçer. Demin de bahsettiğim gibi Postdam, muhteşem bir tabiat güzelliğine sahip, ormanları, serin ve güzel havası ile ünlü bir yerdir. İmparator, Postdam’a hâkim bir tepe olan bir bölgeyi çok beğenir. “Hah işte tam da istediğim sarayı yaptıracağım yer!” diye düşünür. İmparator bunu düşünmesine düşünür; ama kazın ayağı hiç de öyle değildir. İmparatorun saray yaptırmak istediği tepede, yüzlerce yıldır işleyen büyük bir değirmen vardır; ama imparator bunu hiç umursamaz. Nasılsa koskoca Almanya’nın hâkimidir. “Bir köylü bana engel olacak değildir ya” diye düşünür. Düşünür; ama düşündüğüyle kalır.

İmparator, adamlarına: “Şu tepeye bir saray istiyorum” der. Adamları ise, orada bir köylüye ait değirmen bulunduğunu söylerler. İmparator, “Ne istiyorsa verin ve satın alın” der ve Berlin’e doğru yola koyulur. Lâkin evdeki hesap çarşıya uymaz. İmparatorun adamları ne teklif ederse etsinler, köylü Nuh der, peygamber demez. Durum imparatora bildirilince “O köylüyü alın ve huzuruma getirin” der. Köylü getirilmiş ve imparatorun karşısına dikilmiştir. Basit bir Alman köylüsü, koskoca Alman İmparatorluğu’nun başındaki kişiye direnir. “Satmam’’ der de başka bir şey demez. İmparator, köylüye “Sen benim kim olduğumu bilmiyor musun?” (Burada araya gireyim. Bizim toplumumuzda çok karşılaştığımız, ‘sen benim kim olduğumu biliyor musun?’ sözü buradan çıkmış olmasın ) Köylü, “Senin kim olduğunu biliyorum, imparatorumuz II. Frederick’sin.” der. İmparator, değirmen ve toprağına el koymayacağını, para ile satın almak istediğini söylese de köylüyü ikna edemez. Köylü, “Burası bana babamdan kaldı. Babama da babasından kalmıştı. Ben de çocuklarıma bırakmaya kararlıyım.” diye karşılık verir. İmparator, Hulûsi Kentmen rolünün işe yaramadığını görünce, Erol Taş rolüne bürünür ve hiddetle; “Ben Alman imparatoruyum. Senin toprağını almak istersem bana kim karşı çıkabilir?” diye racon keser. Aslında imparatorun yaptığı şey, son günlerde sıkça karşılaştığımız nüfuzu kötüye kullanmaktan başka bir şey değildir. Uzatmayalım, köylü hem imparatora kapak olan, hem de günümüze kadar unutulmayan o meşhur sözünü söyler; “Sen imparator olabilirsin; ama ben de bu topraklarım sahibiyim. Unutma, Berlin’de hâkimler var.” Bir köylünün, ülkesindeki hâkimlere ve adalet sistemine olan inancı karşısında imparator pes eder ve adamlarına talimat verir, “Gidin sarayımı, değirmenin karşısındaki tepeye yapın.” Rivayet odur ki, kral sarayı yaptıktan sonra, bazen Berlin’den kalkar ve Sansoni isimli bu sarayına gelirmiş. Karşı komşusu olan köylü de, sabahları tandırda ekmeğini yapınca, imparatora seslenir ve “Hey Frederick, dumanı tüten sıcacık ekmek ister misin?” diye seslenirmiş. Gene rivayet odur ki, imparator da “Ben ülkemdeki adaleti, her sabah, o sıcak ekmek kokusunda hissederdim.” dermiş.

Âsi’den şiirler

Şu dilimin altı var hiç bahar saklanamaz

Yetmişlik bir ihtiyar gülerken yedisinde

Elma dersem çıkan yok kirazı da ben demem

Buyurgan şairlere hüzün yasaklanamaz

Sarkıyor saklambacım temmuz ikindisinde

Erik bezeli çocuk şurup ve şarbonuyla

Tahta kaşık elinde bir ölüye çalarak

Koşarken bulutları değmeden hiç gerçeğe

‘Anne’ dese sırnaşıp ağlasa alçalarak

Yağmur kadar usulca; belki biraz da serçe

Yılmaz Yetiş

Kaldır başını Tamara!

Bir türkü söyle de yeniden sevelim ozanları

Sana yakışmaz ağıt yakmak

Bir şiir oku, bir şiir oku da

Yeniden sevelim türkümüzü yazanları...

Uyku yakışmaz sana Tamara!

Sabah kızıl güneşi izlemek varken

Hayattan kopmak değil de

Bir avuç yaşam bırak

Çocukça bir gülüş

Eteklerinden süzülürken...

Ömer Beder

Aşka ve eczaya ardılmış devler aya döner ve ey derdi

Komşular ezanla konuşmayı susturur, kapılardan geçerdi

Nazlı hengâmeler demekti yaşamak, korsan duygular

Aklı karışık bir yan ya da bir damarı kesik aynalar

Kanamak dedik ona, bir aksin pıhtı atması kesin ölümdü hem

İyi ve güzel dedik ona da, iyi ve güzelin geçmişi mi olur

Boş bir kentten bize kalan ne varsa beklemek elzem

Ethem Erdoğan

ben sofrayı kurarım sen aşkı ikiye böl

şarkılar serp sabahın mavisiyah göğsüne

ağladığında dünya gülümsediğinde çöl

yeşersin, çiçek döksün uyandığın her güne

ben sofrayı kurarım sen omzuna şal geçir

üşütüp hasta olma zorda bırakma beni

pencerene doluşan serçelere su içir

serçeler ellerimde ellerin kadar yeni

ben sofrayı kurarım sen içime doğru ak

uğrun uğrun süz beni çarşafın arasından

göğsünde nar çiçeği hanımeli ve zambak

dökülsün yüreğime kalbinin yarasından  

Ercan Sağlam

kuruduğu vakit sorma

yandığının resmidir

kül olup savrulan hatıra

çoban ateşine yakıt

tenha yerde açıp solan

bozkır çiçeği yalangı

bozkır güzeli yalangı

ah, göresim geldi

Murat Soyak

Şiirin Şirazesi Olur mu?

Bekir Abi dergisinin 10. sayısı elimde. Salgın günlerinin durağanlığına rağmen dergi, dopdolu bir içerik sunmuş okuyucularına. Gönülden yapılan işler bütün zorlukları da ortadan kaldırabiliyor.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım İlhami Bulut’tan olacak. Şiirin Şirazesi isimli yazı, edebiyat dünyasından bir çiçek bahçesi sunuyor bize. Bulut, olması gerekeni yazmış. Edebiyattan ve şiirden bahsederken eğer dizelerin ruhuna kendini kaptırmak istiyorsan aradaki kalın duvarları kaldırman gerek. Nazm’ı okurken Necip Fazıl’a gözünü kulağını kapatıyorsan aldığın tat ne yazık ki eksik bir tat olacaktır. Mehmet Akif’i okurken Tevfik Fikret’i okumamak da aynı eksikliği ortaya çıkarır.

İlhami Bulut’un yazısından altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

Necip Fazıl’ın “Ne hasta bekler sabahı/ Ne taze ölüyü mezar/ Ne şeytan bir günahı/ Seni beklediğim kadar” kıta’sında yalnız bir dörtlüğü değil, kıtalar aşan evrensel bir derinliği okumaz mıyız?

Nazım’ı cezaevinde ziyarete giden Necip; “Nasılsın? Asiye’nin kocası diyerek” Firavun yerine koyar. Nazım’da; “İyiyim meleklerin hocası…” diyerek bıyık altı gülümsemelerle İblis sandalyesine oturtur muarızını.

Fikir sürtüşmelerinde de bir kalite, şiirin sağı solu olmaz bana göre; bunu aşamadık bir türlü. “Hangi dünyaya kulak kabartmışsak öbür dünyaya sağır kesiliyoruz”

Şiir; dilin mimarisini ve melodisini bozarak varılacak bir menzil değildir. Kalemle kağıdı bir araya getiren her eli ve yüreği şükranla selamlıyoruz o da ayrı bir konu.

Şair sayısınca şiir tanımı mevcut, hatta daha fazla, zira herkesin içinde “bir şair” vardır.

Bir batılı şairin tanımına katılmak isterim, diyor ki; “Nesir yürüyüş, şiir dans gibidir. Nesir, yürüyüştür, bir menzile varmak içindir oysa dansın amacı kendi içinde mündemiçtir.”

Biri de der ki; “Şiir ya mükemmel olmalı ya hiç olmamalı.”

Mehmet Akif Ersoy diyor; “Sehvi secdesiz namaz kıldığımı hatırlamıyorum.” Bu da şair hali.

Kendi dünyasına düşmüş bir şairi gören çocuk babasına sorar; “Baba bu adam deli mi?” “Yok oğlum yok, o şair,” der.

Akşama kadar görünmeyen Yahya Kemal’e arkadaşları; “Neredesin şair, bir şiir yazmış olmalısın sabahtan beri yoksun; bari oku da gönlümüzün gözü açılsın.” Yahya Kemal; “El cevap sabah bir kelime yazdım bir virgül koydum, akşam da o virgülü kaldırdım geldim,” der.

Sessiz Gemi’yi sekiz yılda yazan şair; “Biraz aceleye getirdik,” der.

En Büyük Değer: Anlayış

Yaşadığımız salgın günleri  değinerek“anlayış” üzerine bir yazı kaleme almış Rahime Alcan. En büyük değer ve en çok ihtiyacımız olan bir haslettir. Dergilerde bu türden güncel olayların yazılmasını çok önemsiyorum çünkü bu dergilerimiz geleceğe yazılmış mektuptur. Yıllar sonra bugünleri tekrar okumak için dergilerimiz çok önemli bir rol oynayacak.

“Salgını yaşadığımız bu süreçte birçok meslek mensubunun çalışma şartlarını anlayıp, empati yapabilecek düzeye geldik. Geçmişte önyargıyla baktığımız sağlık çalışanlarının ne şartlarda ve zorluklarla mücadele ettiğini anladık. Hemen hemen her ailede ya da arkadaş çevresinde bir sağlıkçı vardır. Ya da yakın akrabalarında mutlaka o meslekten biri mevcuttur. Bazıları emekliliği gelmiş, bazıları mesleğe yeni adımını atmıştır ve onların hayat tecrübelerinden faydalanırız; birçok işten anlarlar, topluma faydalı kişilerdir. Aileleri vardır, sorumlulukları büyüktür, omuzlarındaki yüktendir bazen suratlarındaki düşüklük. Elleri yıpranmış, yüzleri solmuş, biraz dağınık, aceleci, pratik zekâlıdırlar. En kısa zamanda en hayatî işi eksiksiz yapmaya alıştıkları için, hızı ve kısa yolu severler. Kendilerine pek vakit ayırmazlar, ayırdıkları vakitte uyumaları, yeni nöbete dinç gitmeleri gerekir.”

“Hizmet bekleyen olarak birçok konuda haklı olabilirsiniz, fakat, çalışma koşulları ağır, nöbet saatleri çok uzun. Ayda on iki ve daha fazla nöbet tutabiliyorlar, günaşırı nöbete gelip, evdeki zamanını uyku ile geçirip, aile düzenini kaybedebiliyorlar. Çalışma esnasında görev dağılımındaki belirsizlik ve üst amirlerden, farklı unvanlardaki çalışma arkadaşları tarafından psikolojik yıldırma ve mobbing ile karşılaşabiliyorlar. Bazı izole servislerde, ameliyathane, acil servis, yoğun bakım, doğumhane gibi yerlerde saatlerce gün ışığına hasret, tamamen elektronik cihazların, alarm ve sinyallerin arasında geçirirler vakitlerini. Gün ağarınca, evlerinde fırsat bulurlarsa yatağa zor atarlar kendilerini. Çoğu nöbetlerde malzeme eksikliği ile cebelleşerek çalışırlar, prosedürler canlarını yakar. En çok da hasta ziyaretleri ve her gelenin hasta hakkında bilgi almak istemesi, bazı kurallara gösterilen direnç huzur kaçırır.

Kısacası, aslında özünde ailenizin iyi bir ferdi olan bu insanlar çok stresli bir mesleğin içindeler. İsterseniz bugünden itibaren gözlemleyin, meslek hastalıkları çok görülür onlar arasında. Ağırlık kaldırmaktan bel ve boyun fıtığı, çok ayakta kalmaktan varis ve eklem ağrıları, radyasyondan dolayı kanserler görülür. Kronik hastalıklardan hipertansiyon, şeker, kalp rahatsızlıkları, depresyon, anksiyete sık görülür. İnsan sağlığı, toplum, doğa sağlığı, insan psikolojisi, yersiz ve gereksiz ilaç kullanma, gereksiz sağlık kuruluşuna başvurma, insan biyolojisi hakkında daha çok bilgi edinmeli ve çok okumalıyız. “Sağlık Okuryazarlığı” konusu bilimsel açıdan da çok değerlidir bu günlerde.”

Edebiyatta Ritim Ve Zarafet

Mukaddes Arzu Köklüağaç, edebiyatın ruha dokunan noktalarına değinen bir yazısı ile Bekir Abi’de. Önemli tespitlerde bulunuyor Köklüağaç. Edebiyatın ne olmasına dair sorulabilecek birçok konunun cevabı var yazıda.

“Edebiyat, duygu, düşünce ve davranışlarla şekillenen bütünlüğe kelimeler aracılığı ile letafet katarken, inceliğe incelikle cevap vermek, yergide dahi zarafetten vazgeçmemek, görülmeden geçileni, yüzeyselliğin ötesindeki tezahürü, resmedilmek suretiyle kelimelerin zihinlerde bıraktığı etkiyi kavrayabilmek gerçek bir kazanımdır. İnsanlık namına açılan bu pencere yüreklere işlemeyi amaç edinmiştir kendine. Yaşaması için gerekli unsurları özünden alırken, özü insan olduğunu hatırlatır. Yaratılmışların en üstünü sıfatına nail olan insanın verilen bu değere hoşluk, incelik katması beklenen bir durumdur.”

“Günümüzde basılı kaynakların çokluğundan söz ederken, okunma oranının düşüklüğünden yakınmamız anlaşılması zor bir tezattır. Bu tezattan arınmanın yolu, bireysellikten uzaklaşıp daha genel ve evrensel tutum içerisinde, sanatsal yapıyı zedelemeden içerikle zenginleşen, biçimsellikle hoşluk kazanan eserlere yönelmekle olur. Toplumların en zor anlarında dahi nitelikli bir eser karamsarlığı umuda, karanlığı aydınlığa çevirmeye yetecektir.”

“Güzel bir ezginin, o coğrafyanın yazgısı olmaya namzet halk hikâyelerini anımsatması gibi, yaşanmış bir hikâyenin bestekârlara esin vermesi de duygu birlikteliğini güçlendirir. Anlam gücünü ustalıkla yansıtan söz ile melodi arasındaki uyuma ne demeli? Sözler, usta bir yürekten damla misali damıtılmışsa, müzik de ruhun gıdası olmuştur artık. Gönül gözü, sanatçının özüdür. O özde hicap ve saygı vardır. Mânâ ve mahiyet itibariyle sanatçı, sesiyle, sözüyle, müziğinin tınılarıyla yol alır dost meclislerinde. Şeklen değil, kalbe hükmendir yansımaları. Kendini işine odakladığı sürece yüceltmek, parlatmak istediğinin, eseri olduğunu bilir. Bu nedenle ortaya çıkardığı eserler hakkı ödenemeyecek kadar kıymetlidir.”

“Edebiyat, insan yaşamına tüm gerçekçiliği ile dokunurken, yazarak var olma süreci nesiller arasındaki iletişimi sağlayarak evrensel etkileşime hizmet eder. Yazmak bu denli geniş bir boyutta irdelenirken, “Neden yazıyorsun?” sorusuna verilecek sayısız yanıt vardır kuşkusuz. Aslında bu soruyla öğrenilmek istenen okurun da işine yarayacak esrarengiz bir cümle, belki de niyeti açığa çıkaran kısa ama okkalı bir kelimedir. Zihinde canlanan onca tanımlamanın ardından somutlaşan cümlelerden birisidir, kendini tanımak amacıyla insanın kalem ile kâğıda sarılması.”

Oya Demirel ile Söyleşi

Oya Demirel ile bir söyleşi yapmış Bekir Abi dergisi. Sorular Mete Dayı’dan.

Sağlıktan, şiire, okumaktan hayata dokunan uzun soluklu bir söyleşi bu. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Yirmi yıldır Norveç’te yaşıyorum. Dermatoloji ve psikoloji eğitimi aldım, uluslararası sağlık kuruluşlarında gönüllü olarak çalışıyorum. Norveç devletine bağlı sağlık ve enerji şirket ortaklarındanım ve Türkiye sorumlusuyum. Yıllardır engelsiz bir yaşam adına sosyal projelerde görev alıyorum. Kimsesiz çocuklar, engelliler ve yaşlılarla ilgili projelere destek veriyorum. Ayrıca sağlık problemleri dolayısıyla evinden çıkamayan ve varlığını hissettirmek isteyen birçok insana uluslararası kurumlarla birlikte çalışarak ses oluyoruz. Hayata evrensel açıdan bakarak olayları değerlendiren naçizane bir kişiyim.”

“Birleşmiş Milletlere akredite olmuş, Birleşmiş Milletler çatısı altında Dünya Engelliler Birliği olarak 88 ülke, 6 kıtada, 36 milyon kayıtlı engellisi olan Dünya Sağlık Örgütleri ve Uluslararası Sağlık Federasyonları ile çalışmalarımız devam ediyor. Norveç’te ortağı olduğum devlete bağlı çalışan ve Türkiye sorumlusu olarak görev aldığım uluslararası sağlık şirketimiz var. Bu sağlık şirketi ile dünyanın her yerinde çalışmalar yapabiliyoruz. Türkiye-Norveç arası kurduğumuz bağlar çok önemli. Norveç devletinin bakmakla yükümlü olduğu grupları Türkiye’ye getiriyoruz.”

“Benim hayatımda çok küçük yaşlardan itibaren müzik ve edebiyat vardı. İlkokul, ortaokul çağlarında bir takım şeyler yazıyordum. Yazdıklarım çoğunlukla maneviyatla ve içsel dünyalara yönelik; ilâhi sevgiyi anlatan içsel bir dünyanın dışa yansımaları da diyebiliriz. Küçük yaşlardan itibaren hep sorgulardım, “Allah nerede, nasıl, ben kimim?” tarzı sorular zihnimi meşgul ederdi. Sonra kendi içsel dünyamda, O’nu, yani kendimi tanıyarak bulabileceğimi ve en büyük gücün sevginin içinde gizlendiğini gördüğüm andan itibaren bunu duyurmaya, içimizdeki sonsuz sevginin varlığını hissettirmeye çalıştım. “Ne verirsen gönül ile o görünür senin ile.” Herhangi bir varlığa bakışlarımızla gönderdiğiniz güzel bir enerjiyi, tekrar geri aldığımızda bunun canlılar için ne kadar önemli olduğunu idrak ederiz. İşte, o anda hayattaki her şeyin bizimle bağlantıda olduğunun da farkına varırız. Biz tabiattan ayrı değiliz, yani yaratılan her şeyle bir bütünüz aslında. Edebiyatı da bu pencereden bakarak değerlendiriyorum.”

“Türk edebiyatı çok güzel yerlerde. Büyük üstatlarımız, çok değerli şair ve yazarlarımız var. Uluslararası platformlarda, sanat festivallerinde Türk yazarlarımızı, sanatçılarımızı gördüğüm zaman gurur duyuyorum. Gerçekten biz kendimizi sanatsal olarak kanıtladık ama yeterince tanıtamadık diye düşünüyorum.”

“İskandinav ülkeleri sanat ve sanatçıya inanılmaz değer veriyor. Avrupa’nın bin yıl ötesinde ülkeler bunlar. Çünkü bu insanlar ekonomik problemleri tamamıyla çözmüşler; dünyayı daha iyi bir hale nasıl getirebiliriz diyerek. Otuz yıl sonrasının bir takım araştırmalarını ve çalışmalarını yapıyorlar. Bu çalışmalara Norveçli ortaklarım da dahil. Çok önemli ressamları, iyi şair ve yazarları var. “Sanatçı bir ülkenin temel taşıdır.” mantığıyla bakıyorlar sanata.”

“Sahafları çok gezerim, inanılmaz güzel kitaplar bulur, alırım. Sahafların havası bana hep efsunlu gelmiştir. Sararmış sayfalar arasında yıpranmış ciltlerin kokusuyla zamanda yolculuğa çıkmayı çok seviyorum. Her kitabın tarihe açılan bir pencere olduğunu düşünmek çok büyük bir haz veriyor bana. Televizyon seyretmiyorum, hayatımda televizyon diye bir şey yok. Sadece araştırıyorum, okuyorum, rapor hazırlıyorum, biriktirdiğim bilgileri kendi içsel dünyamda analiz yaparak kaleme alıyorum. Kitap okumak gerçekten çok önemli ama hangi kitapları okuyacağımız daha da önemli. Ben öğretmen torunuyum, anneannem edebiyat öğretmeni, dedem matematik öğretmeniydi. Edebiyatın içinde büyüdüm. Geçmiş yılların ilk baskı ve antika değeri çok yüksek olan değerli ünlü yazarların kitap arşivi var evimizde. Annem ve babam da çok kitap okuyan insanlardı. Aileden gelme bir alışkanlık. 4-5 yaşımdan itibaren bana kitap okuma sevgisini aşıladılar. Kitapları titizlikle seçmemi isterlerdi. İlkokul çağlarında başladı bu titizlik. Eve geldiğim zaman odama çekilerek mutlaka bir kitap okumak en büyük mutluluktu benim için. Bu hayatım boyunca böyle devam etti ve ediyor. Evim kütüphane gibidir. Artık kitaplarımı koyacak yer bulamıyorum. Bazen okumak isteyenlere hediye ediyorum, bazen kendi kitaplarımı verip, başka kitaplarla değiştiriyorum. Her gittiğim yerden o bölgenin kültürü ile ilgili kitapları da alıyorum. Onun dışında hayatın içinde yaşanmış hikâyeler veya çok yaşanmışlıklar bana kendi hayatımla ilgili güzel fikirler veriyor. Her bir kitap ayrı bir kültürü yansıtıyor. Koca bir dünyayı küçücük kalıpların içine alan sihirli kutucuklar diye düşünüyorum. Günümüzde okuma alışkanlığını çocuklarımıza ve gençlerimize aşılamamız gerekiyor.”

“Yazmak, bir anlamda içimizdeki duyguları aktarmaktır. “Paylaşmak hayatın özüdür,” var olan güzelliklere bir güzellik de kendimizden ilave ederek güzellikleri artırmaktır hayat! Binlerce kitap vardır ama içeriği önemlidir. O kitabı okurken bana ne veriyor? O kitaptan ben nasıl faydalanırım, kendimi daha olumlu ve yapıcı nasıl geliştirebilirim diye bakmak lazım.”

İyilik, Hep İyilik

Uğur Canbolat iyilik üzerine yazmış. Dünyada çoğaltmamız gereken en önemli değerimiz iyilik.

“Karanlığa gömüldüğümüz zaman ışığa dönemeyebiliriz. O nedenle iyileri çoğaltmalı ve onlarla birlikte saf tutmalıyız.

Tarafımız belli olmalı yani.

Sohbeti harladığımız bir gündü yine. İyilikten doğacak olan huzurdan bahsediyordu. Şöyle tanımlamıştı: “Huzur sadık kalplerin meyvesidir.”

Kalbini koruyamayanlar ancak iyiliklerini bir sebebe bağlarlar. Oysa iyilik nedensizdir. Evrenseldir. Fıtratımıza mündemiçtir.

Kalbine yalan söyleyenlerin iyilikleri de yalandan ibarettir. Gösterişten öteye gidemez.

Buradan çıkardığım sonuç şu: Kalbi iyi olanlar saf iyidirler ve neden aramazlar. Siz ne dersiniz?”

Bekir Abi’den şiirler

Yirmi birinci yüzyıldan geçerken
Bir selam alınca gül yüzlü yardan
Atlarımı ay’da sulayıp gelsem!
Kanımla gönlümün bileşiğinde,
Poyraz olup içiversem yolları
Venüs’ün kalbini gözümle delsem

Durmuş Kaya

Ölüm sürekli gazellenen
ok kanatlı bir kuş
sevgileri yarım
gülüşleri sahte dünyanın
aksini düşünüyorsanız
gökyüzünden yağan
bir anda on binleri öldüren
bombalara bakın

Küskün olsanız ne yazar
kimseler umursamıyor
solan gülü yanan bahçeyi
topraksız ölüyü
içinizden geçen
boynu bükük ırmağa sorun
sizden önce kimler
geçmemiş ki sularından

Gülçin Yağmur Akbulut

Hal-i pür melâlim, baharlar geçti
Eksilen ömürden mevsimler seçti
Düşler ötesine kuşlar da göçtü
Vuslata ermek zor, gitmeyi özler

Kim adını söyler, var mıdır piri
Aşka kavuşmadan, kim kalır diri
Gönül sesi derse, herhangi biri
Yüreğe mührünü basanı gizler

Tülay Aydın

Bayram sabahları vardı bir zamanlar…
Heyecandan döne döne uyuyamazdık.
Şeker toplayacağız diye yerimizde duramazdık.
En çok kim harçlık verecek?
En çok kim harçlık toplayacak?
İşli mendiller, el öpmeler vardı heybemizde.
Tertemiz giysiler başucumuzda arkadaş olurdu bize.
Şimdilerde yüz yüze gelmek yok, kapı duvar her evde.

Halise Özlem Çivilidağ

Sanat ve Kibir

Ihlamur dergisi 91. sayısında “Sanat ve Kibir” konusunu dosya olarak hazırladı. Oldukça hassas bir konu. Olan ama kabul edilmeyen bir sis perdesidir sanat dünyasında kibir. İlk söz giriş yazısından.

“Bu ay “Sanat ve Kibir” dosyası ile sizleri selamlıyoruz. Bazı kelimeler duyulduğunda zihinde hoş karşılanmaz. Sevimsiz, hoş karşılanmayan bir kelime olan kibir, sözlükte; “kendini beğenme, başkalarından üstün tutma, büyüklenme, benlik ve gurur” olarak geçiyor. Dosyamızda; Sanatta kibir var mıdır? Kibir sanatı besler mi? Kibrin sanattaki yeri, katkısı, etkisi nedir? Sorularına yanıt aramaya, kibrin ontolojisini ya da patolojisini yapmaya çalıştık. Kibir, benlik (ego) ve benseverlik (narsizm) birbirine yakın kelimeler. Sanatçı, eserini ortaya koyduğunda beğenilmek ister, bu gayet doğaldır. Sanatı üretebilmek için biraz benlik de olmalıdır. Benlik sanatçıyı tetikleyip harekete geçirir.

Sanat eserini üretmek sancılı bir süreçtir. Tıpkı bir evlat sahibi olmak gibidir. Büyük emekler, kendinden bir şeyler vermek, üretkenlik ve yaratıcılık gibi tanrısal özelliklerin insan bünyesinde vücuda getirilmesiyle sanat eseri ortaya konur. Sanatçı, zaten eserini kendisi beğenmiştir ki halkın beğenisine sunar; sanatçının eserini beğenmiş olması ya da sanatçının farklı gören olması kibir midir? Yoksa kibir, toplum tarafından geliştirilen ya da sanatçıyı besleyen bir olgu mudur? Bu, şu duruma benzer: Hepimiz hayvanat bahçesinde ya da belgesellerde tavus kuşunu görmüşüzdür. Tavus kuşları bazen kuyruk ve kanatlarını açıp kabarırlar. Ortaya muazzam bir görüntü çıkar. O tüylerin renkliliği, parlaklığı, o ihtişam göz alıcıdır. Bu durum sanat ve kibir ilişkisine çok benzer. Tavus kuşu tüylerini kabartmak ile sanatını ortaya koyar lakin bir taraftan onun kabarmasını görenler onun kibirden dolayı kabardığını zanneder. Tavus kuşunun ahenkle kabarması diğer kuşlardan farklı olduğu için midir, kibrinden mi? Yoksa kibir, onu izleyenlerin hayranlığı ile geliştirdiği bir yanılsama mı?”

Dosyadan altını çizdiğim satırları paylaşacağım

“Kızdıran, ayıran, düşman eden sanatı sevmiyorum. Öylesine zaten sanat da denemez; burada sözgelişi kullanıyorum. Sanat bir savaş mesajı, bir “eylem bildirisi” derekesine hiçbir zaman indirilemedi. İndirmeğe çalışanlar, sanat künyesinden silindiler, zaman onları silkti attı ve sanatı temize çıkardı.

İnsanın sanat gibi görünen kavga eserlerinden hoşlandığı demler de vardır: Delikanlılık, hamlık, bir de mücadele ve savaş zamanlarıdır. O zamanlarda biz zaten gerçek sanatı değil içimizdeki arzunun, heyecanın, öfkenin söylenmesini isteriz. Ramazandan iftar topu gibi onu bekleriz, Bu bir içgüdü meselesidir; oysa sanat akılla, duygu ile zevk ile yaklaşılan mutluluktur.” Ahmet Kabaklı

“Başka bir kibirlilik de felsefeyi sadece Edebiyat fakültelerinin felsefe bölümlerinde okuyan ve bu bölümlerde akademik çalışmalar yapanların anlayacağının iddia edilerek, sözgelimi başka fakültelerin felsefe bölümlerindeki öğrenci ve akademisyenlerin görmezden gelinmesidir. Burada kullandığım filozof terimi, orijinal sistem kuran felsefe sanatkârları için kullandığım bir terim olup, felsefeci ise anlaşılmaz ifadelerle felsefe yaptığını zanneden ve filozofların ürettiği felsefeyi tüketen tekebbürleri karşılamaktadır. Bu bakımdan ülkemizde filozof değil, felsefeciler bulunmaktadır.” H. Ömer Özden

“Edebiyatçılar örneğinde tartışırsak; örneğin bir şair, kendi hakkında apaçık fikirlere sahip değilse kendini doğru algılayamayacak, doğru değerlendiremeyecektir. Ya kendini olduğundan daha az görüp aşağılayacak ya da kendini olduğundan daha fazla önemseyecek ve yüceltecektir. Her iki durumunda yaşamda karşılığı yoktur; abartılıdır yani tartısı bozuktur güvenilmez. Yine Spinoza’cı bir bakışla diyebilirim ki sanatçının kibirli olmaya eğilimi, kendini aşağılamaya eğiliminden daha fazladır. Bunun ana nedeni başkalarının da örneğin şairler hakkında apaçık fikirleri olmadığı için, onları yüceltmeye eğilimli olmalarıdır. Ancak kişisel gözlemlerimle diyebilirim ki; kendini aşağılamayla kibir birbirine dönüşebilmektedir. Özellikle kendini aşağılama, herhangi bir şairin yarışma kazanması yahut kitap bastırması, ne bileyim bir dergide şiirinin yayınlanması halinde kolaylıkla kibre dönüşecektir. Bu ölçüsüzlük sarkacıdır, hangi yönde olduğu önemsizdir, dengede değildir. Kendini aşağılamaya göre kibir daha zor düzeltilebilecek kusurdur, çünkü insanın kendisiyle ilgili sevinç duymasına neden olur ve sevinç, insanın zihninin etkinliğini artırdığı için kendini gerçekleştirmesine katkıda bulunur. Bu yüzden insan kibrinin zararını görmekte zorlanır. Bunun bir ruhsal açmaz olduğu ortadadır.” Şener Aksu

“Türk devlet geleneğinde ve teşrîfâtında, Sultan mevkiindeki bir devletlûya “âferîn” çekmek, kimsenin haddi olmamışken, Nef’î, bu haddi aşma cesâretini göstermiştir. Bu hâl, kibir sıfatı dışında bir şeyle ifâde edilemez. Yine, o meşhûr “Bahâr Kasîdesi”nde, Sultan Dördüncü Murâd Hân’a hitâb eden şu beyite de yer vermişti:

“Sen bir Şeh-i zî-şân’sın Şâhenşâh-ı Devrân’sın
Yâni ki sen Hâkân’sın, devrinde ben Hâkânî’yem”

İran edebiyâtında, Hâkânî adlı bir şâir vardır ve Nef’î, burada ona telmîhde bulunmaktadır. Fakat, Hasankaleli Şâir’in bu kelime oyunundan murâdı, Sultan Murâd’ın hâkânlığına ortak çıkmaktır.

Bu yüzden o, bizim hem adı dillerden düşmeyen heccâvımız, hem de kibirli mısrâlara imzâ atan şâirimiz olmuştur. Hiciv manzûmelerini “Sihâm-ı Kazâ” adlı bir eserde toplamış ve Pâdişâh’a takdîm etmiş idi. Sultan Dördüncü Murâd Hân, Beşiktaş’daki kasrında bu kitabı okumakta iken, hava birden kapatmış, semâyı kara bulutlar örtmüş ve ardından şimşekler çakmış, yıldırımlar düşmüş, bu yıldırımlardan biri de, Sultân’ın çok yakınına isâbet eylemiş idi.”

“Kibir, varlığın nizamını bozma serüveninin başlatıcısıdır. Bu haliyle adaletin karşısında yer alan zulme benzer. Bu bağlamda kibir, kişinin kendi kendisine zulmetmesi, dahası kendi marifetiyle varlığın dengesi ve kıvamını bozma denemesi olarak karşımıza çıkar. Kibirli kişinin nazarında hiçbir şey olması gereken yerde bulunamaz, aşağıdaki küçümsenir, yukarıdaki ise kıskanılır. Latince arrogantia kelimesiyle karşılanan kibir, Latincede de karşıdakini küçümseme, aldatma, alçaltma manalarını muhtevidir. Kibirde bulunan bu küçümseme hali, karşı tarafın özüyle oynama isteğini doğurur. Karşımıza, karşı tarafı değiştirip dönüştürme iştahıyla çıkan kibir, kişinin kendi ile meşguliyetini değil de başkalarıyla meşguliyetini seslendirir. O halde kibir, başkalarının gözde safiyetlerini insanın kendi eliyle işgal girişimidir.

Kaynağını tatminsizlikle beraber aldatıcı emniyet hissinde bulan kibir, insandan yola çıkar ve tüm Varlık sahalarına yönelerek sömürünün dişine kan değmiş vahşi canavarlık rolünü başarıyla oynar. Kibir, kalbe, akla, iradeye ve duyguya bir perdedir. Doğru, iyi ve güzel onunla kapanır. Hakikat gölgelenir ve hakikat manzumesi yapaylaşır. Kibir perdesine, gerçek ne olduğu gibi yansıyabilir ne de insanlar bu perdede hakikatin sürülmesi gereken izlerini bulabilme imkânını yakalayabilir. O halde kibir, doğrudan hakikatin bizzat kendisine karşı bayağı bir isyanın adıdır. Bu isyanda kişi, kendisini ve kendisi dışında varolanları bulunmaları gereken yerlerden yaban ellere sürgüne gönderir.”

“Kibir, niyet; istikbar, yatak; tekebbür, akıştır. Bunların arkasındaki bataklık ise gururdur. Gurur, fanî ve süflî şeylere kanıp onlarla avunmak ve aldanmak demektir. Gurur, büyük bir aldanıştır. Hakikati görmemek, görmeyi istememektir. O halde tüm bunları seslendiren gurur, kibre inkılap eder de insan ne hayat bulur ne hayat olur. Hâlbuki emanetin çiçeğe duruşudur, hayat bulmak ve olmak. O halde kibir, emanete ihanettir. İnsan için büyük bir aldanıştır (gurur), varoluş gayesinden kopuştur ve insanın buz gibi bir âlemde yapayalnız savruluşudur.” Muhammed Enes Kala

“Mağduriyetlerinin en yoğun vücut bulmuş ifadeleri, aydınların, sanatçıların, entelektüellerin kibirli, ahlâksız, topluma zararlı oldukları yönünde inşa olur. İfadelerinin gerçeği işaret edip etmediklerini yön gösterici birkaç alıntıyla izah etmeden önce, mağdurların mağduriyetlerinin sebebinin muhataplarının kibri olmadığını belirtmek gerekir. Kibir, toplum zihnine olumsuz kodlanmış kelimelerden olduğundan, önü sonu, enikonu düşünülmeden avamı aşan her davranış, her hâl kibir yaftasıyla damgalanmıştır. Bu da yetmeyerek karşısına tevazu kelimesi konulmuştur. Oysa kelimenin tanımındaki alçakgönüllülükle bağdaşmayan farklı bir davranış modeli vardır. “Tevazu göstermek” diye de adlandırılan bu davranış şekli yapı itibariyle her yapılanı tolere edebilecek bir hoşgörülülük hâlini doğurmaktadır.

Hoşgörü denildiğinde durup düşünmek gereklidir. Halil Cibran’ın isabetle tespit ettiği üzere, “Hoşgörü, kibirden hastalanmış bir sevgidir.” Tevazu gösterme hâli, kibirliliğin karşısında tutunamayarak, onu alaşağı ederek, tevazu gösterene içinden “sizler karşısında nasıl da alçakgönüllü, yüce, hoşgörülü davranıyorum” dedirterek zıddına yani kibre bulanan bir davranıştır.”  Taner Sağcan

“Kibir insan ilişkilerinde doğan, eşitsizliği çağrıştıran, öznel bir tutumdur. Peki, Varoluşçuluk bağlamında bu tutum nerede durmaktadır? Bu soruyu yanıtlamadan önce Varoluşçu felsefeyi ana hatlarıyla betimlemek gerekli. Varoluşçu felsefe insanı merkezileştirmesiyle nesneldense özneli, dışta olandansa içte olanı önceler. Bu nedenledir ki insana ve varlığa mutlak anlamlar yükleyen felsefeleri reddedip öznel varoluşa yönelir. İnsan bu dünyada vardır, burada varolmakta olandır. Ancak bu dünya onu evinde hissettirmez, buraya hep yabancıdır. Yabancıladığı bu yerde ne yapacağı, neden burada olduğu belirsizdir. İnsan belirsizlikler içindedir fakat tam da bu belirsizlikler sayesinde özgürdür. Önceden çizilmiş bir kaderi yaşamaz. Özgür olarak seçimler yapar ve seçimlerinin sonuçlarına katlanır. Bu süreçte de kendi özünü oluşturur. Varolan insanın özü, sonradan oluşur. Bu öz kendisinin eseridir, ona şekil vermesini sağlayan araç da seçimleridir. Ancak hiçbir zaman tam olmaz insan, yaşamının son dakikasına kadar kendini oluşturma sürecindedir. Bu süreç sadece yorucu değildir, aynı zamanda kaygı vericidir çünkü seçimlerinin bütün sorumluluğu insana aittir. İyi sonuçları olan kararlarını nasıl sahipleniyorsa kötü sonuçları olanları da öyle sahiplenmek durumundadır. Yaşama böylesi bir bakış, çok umutsuz görünebilir. Bilakis, Varoluşçuluk, bütün bu olumsuzluklara rağmen inadına umutla yaşamayı öğütler. Hatta, genelgeçer kurallar koymaya karşı olsa da, bu hayatı doğru yaşamanın yollarını da gösterir. “Kendini başkalarından üstün tutma” anlamında kibir de tam bu noktada değerlendirilebilir.” Elzem Aksu

“Büyüklenmeci narsisistler genellikle kusurluluk ve duygusal yoksunluk şemalarını aşırı telafi ederek, diğer bir deyişle, duygusal ihtiyaçları olmayan, güçlü ve mükemmel olan, idealleştirdikleri benlik imgelerini ortaya koyacak şekilde davranırlar. Bu yönüyle haklılık/büyüklenmecilik şemasının doğurduğu büyüklenmeci davranışlar aslında, kusurluluk ve duygusal yoksunluk hislerini aşırı telafi etmek için ortaya çıkmıştır diyebiliriz. Ayrıca aşırı pohpohlanmış, her şeyi kendine hak gören çocuklar şişirilmiş benliği sebebiyle esas potansiyeli ve gerçek kendiliğiyle tanışma fırsatı bulamamakta ve yalnız, değersiz hisseden taraflarının sesini kısmaktadırlar çünkü bilirler ki her şeye izin veren ve şımartan bakım verenleri onların duygusal ihtiyaçlarını görmeyecek ve önemsemeyeceklerdir. Bu sebeple büyüklenmeci taraflarına teslim olmayı tercih ederler. Diğer yandan, kırılgan narsisistler ise çoğunlukla duygusal yoksunluk ve kusurluluk şemalarına teslim olmaktadırlar. Kendilerinden utanç duymakta; endişeli, çekingen, eksik hissetmekte ve erken dönemde karşılanmamış duygusal ihtiyaçlarından ötürü yalnızlık, kopukluk ve boşluk hisleri deneyimlemektedirler. Büyüklenmeci beklentilere sahip olsalar da, bu fantezilerini inkar etmektedirler çünkü özsaygılarını sürdürebilmeleri için diğerlerinden onay almaya ihtiyaç duymaktadırlar. Büyüklenmeci narsisistik kişilik, Nuri Bilge Ceylan’ın “Kış Uykusu” filminin başkarakteri olan Aydın’ı ve onun haklılığını, yargılayıcılığını ve kendini kusursuz olarak görmesini hatırlatırken, Zeki Demirkubuz’un “Kıskanmak” filmindeki Seniha karakteri ise kendisini kusurlu, sevilmez, çirkin bularak aşağılamasıyla beraber diğerlerine karşı mesafeli duruşu ve değersizleştirmesi ile kırılgan narsisizmi çağrıştırır.” Eda Yılmaz

“Kibir, göze öyle bir perde indirir ki o perde bir vesileyle kalktığında cinnet hali belirir. Mesut bir körlük sunar insana kibir. Hz. Ali’nin dediği üzere kibir, insanı yalnızlığa da mahkûm eder. Bu hal, insanı mutluluktan da uzaklaştırır; huzurdan da. Bulunduğumuz makamlar, aldığımız payeler, geldiğimiz soy, sahip olduğumuz mal mülk kibirle nefsimiz arasında en büyük sınav araçlarına dönüşürler.

Ledric Dumont’un kibirle ilgili anlamlı bir sözü vardır: Öyle horozlar vardır ki öttükleri için güneşin doğduğunu sanırlar.

Unutmayalım ki tarihte bir Nemrut kibri vardı. Kendisini ilah ilan eden Nemrut’un fesat düzenini Hz. İbrahim bozunca ona etmediği zulüm kalmaz. Ateşe dahi atar Hz. İbrahim’i. Ordularını düzene sokup büyüklenerek “İbrahim’in gök tanrısı şimdi bizim gücümüzü görsün!” der. Sonra o ordunun üzerine sivrisinekler hücum eder. Nemrut kaçıp sarayına saklanır. Kapıları ve pencereleri sıkı sıkıya kapatır. Anahtar deliğinden giren sinek Nemrut’un burnundan girerek beynini kemirmeye başlar. Nemrut’un çığlıklarını duyanlara “Aaa! Bu nasıl tanrı? Bir sinekle baş edemiyor.” dedirtir bu hal. Sinekten kurtulmak için başına vurdura vurdura ölüp gider Nemrut. Geriye de ibret alınacak bu durum kalır.

Hacı Bayram Veli’nin dediği gibi kibir, bele bağlanmış taş gibidir. Onunla ne yüzülür ne de uçulabilir.” Süheyla Karaca Hanönü

“Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre: “Kendini beğenme, başkalarından üstün tutma, büyüklenme, benlik, gurur” anlamlarına gelen “kibir”; öyle hassas bir noktada yer alır ki hiç kimse tarafından sevilmez hatta nefret derecesinde uzak durulması şiddetle tavsiye edilen bir kavram olarak hayatımızın içinde yer alır.

Mevzuya bir de İslâm Ansiklopedisi açısından bakalım ki sözlük anlamından çok da uzak değildir bu anlam; “kişinin kendini üstün görmesi ve bu duyguyla başkalarını aşağılayıcı davranışlarda bulunması.” Buradaki bir ifade oldukça dikkat çekici; “başkalarını aşağılayıcı davranışlarda bulunma.”

Görünen ve görünmeyen estetik duyguların zirvede olduğu sanatta “beğeni” denen albenili dünya, insanı cezp etmeye ve kendi yaşam çarkı içine alma konusunda oldukça mahirdir. İnsanın hücrelerine sızarak, bütün benliğini ele geçirerek ona bir yaşam biçimi sunma anlamında sanat, kazanılan beğenilerle birlikte insanın içinde ister istemez efsunlu bir hava oluşturur. Ayakların yerden kesilmesi, toz duman bir meydanda renklerin pembeye dönmesi çoğu zaman makul karşılanırken, gizli bir zehir gibi insanın vücuduna sızan kibir, öyle ateşli bir hâl alır ki insanda bıraktığı ilk hasar körlüktür.” Mustafa Uçurum

“EDEBİYATTA kıskançlık, resimde, müzikte kıskançlık, politikada kıskançlık...

Bertrand Russel’a bakılırsa “Haset, demokrasinin temelidir...” Yani, kıskançlık politikacının mesleği olmalı.. Haset eden adam, başkasının başarısını ya küçük görür, yahut kıskançIıktan çatlar ölür. Öyleyse politikacı, mesleğini yapmalıdır: Baraja “gölet” demelidir politikacı, araştırma gemisine «balıkçı teknesi” demelidir...

Türk kamuoyu, yıllardan beri, politikacıyı böylece tanımıştır.. Hiçbir politikacının, ötekine “senin şu işin iyi” dediğini duymamışızdır.. Başarılı da olsa, başarısız da; hükümetler, karşısındakilerin oklarına hedef olmaktan kurtulamamışlardır.

Cenap Şehabettin, “haset, başkasının balını kendi ağzında zehir etmektir” diyor. Politikacı, başkasının balını zehir diye tanıtadursun, sanat çevresinde yok mu haset?..

Öylesine çok ki, hasedinden çatlayanlar ayrı yere gömülse Karacaahmet Mezarlığı az gelir!..” Tahir Kutsi Makal

“Sanatçı yaşadıkça hayat yoluna revan oldukça yeteneğini ortaya koyan, Allah’ın ona bahşettiği aşkın değerlerle donattığı kalbini ve zihnini her anlamda insanlığın faydası için yoran ve bu anlamda eserler ortaya koyan kimsedir. Misafir olarak geldiği dünya hayatında ona bahşedilen hasletlerle her daim, Nurettin Topçun’ nun ifadesiyle üç şeyin peşinde olmak için yaratılmış gibidir: Hakikatin, hayrın ve güzelliğin peşinde olabilecek yeteneklerle donatılmış kimsedir diyebiliriz…

Sanatçı hangi sanatla uğraşırsa uğraşsın emanet duyarlılığı ile iştigal ettiği eserini inşa eder. Sanatını inşa ederken aslında sanatı da onu inşa ediyordur. Kimi sanatçı Allah’ın ona verdiği sanatsal yeteneğinde kalemle dünyaya gelir, elinde bir kalem vardır. Yani yazma yeteneği, ifade etme gücü, sözü, kelimeleri kullanma noktasında mâhirdir. Sahip olduğu yeteneğini zamanla geliştirmesi, kalıcı olması, sözü adeta büyü gibi etkili hale gelmesi için çok çalışması gerekir. Ancak sözün gücüne sahip olan yazarlar, sanatkârlar kendilerine verilmiş olan yeteneklerine çalışmanın ve azmin de gücünü ve sürekliliğini katarak kalıcı olabilirler. İnşa ettikleri eserleri, geriye kalacak olan tüm sanatsal mirasları aslında sanatçıya verilmiş olan hasletlerle verilmiş emanetler diyebiliriz. Yaratan belki de onların vasıtası ile insanlığa güzellikler, erdem, soylu nefesler bırakacaktır sözün gücüne yükleyerek. Nasıl ki bir sanatçı için, elindeki fırça, yazı yazdığı kalem, üflediği ney bir araç ise güzellikleri aktarmak ve güzeli, hakikati aramak için, sanatçı da Rabbi için güzellikleri ifşa makamında insanlığa gönderdiği adeta bir elçi gibidir. Ama tüm ona bahşedilmiş üstün aşkın sanatsal gücü Rabbi rızası için kullandığı müddetçe. Çünkü hem rahmani hem de şeytani ilhamlar vardır. Gerçek ve Allah taraftarı olan sanatçı tıpkı Şuara Suresinde bahsedilen Allah taraftarı olan hakkın yanında sesini ve şiirini yükselten şair, sanatçı. Ki diğer karşı tarafta vadilerde aylak aylak dolaşan ve Allah taraftarı olmayan şairler, sanatçılar vardır.” Selvigül Kandoğmuş Şahin

Allah’ı arayan sanatçı, kalbinde kibre yer olmayan, hayata sonsuzluğun penceresinden nazar edip, eser üretmeye çalışan kişidir. O ki, bu şekilde bir bakış ve duruş içerisindeyken, eğer yüreğinde kibirden zerrece bir nişane olursa, sanatının ve eserlerinin insanlar ve Yaratıcı nezdinde hiçbir değeri olmaz ve sanatçıya da hiçbir yarar sağlamaz. Sanat zevki giderek düşüklük gösteren toplumlarda, birileri tarafından sanatçı payesinin kimlere verildiği ise ortadadır. Zorla sanatçı kisvesi giydirilmeye çalışılan bu kişilerin yaptıkları ise, sanatın ne demek olduğunu bilenler tarafından hayretle karşılanmaktadır.

Hem zaten ince ve derin düşüncenin sonucu olan sanat, kibir ehli olan ve kalp kırıp, gönül inciten kişilerin elinde başka bir şekle bürünür. Adı sanat olsa da gönüllerde ve kalplerde bıraktığı iz; sanata ve sanatçıya yakışmayacak türdendir. Onun içindir ki; Erzurumlu Hâce Muhammed Lütfi Efendi’nin ikazına kulak vermek gerekir:

“Sular gibi yüzün yerlere koy ak / Tevâzu incisin gerdanına tak Kullara kurban ol bu kibri bırak / Bu dâr-ı dünyâda incitme cânı” İsmail Bingöl

“Sanatçı az konuşan, daha çok sanatını (meziyetini) konuşturan insandır. O; müzikle uğraşıyorsa en güzel besteyi yapmaya, şairse en güzel şiiri yazmaya, heykeltıraşsa en gözde heykeli ortaya koymaya, hattatsa en özgün hat eserleri vücuda getirmeye gayret eder. Sanatçı hangi sanatla ilgileniyorsa onun hakkını vermeye çalışır; gereksiz polemiklere girmez.

Sanatçı nerden geldiğini, hangi güzergâhlardan geçtiğini ve neticede nereye varacağını bilirse fâni kibirle ve zevklerle emeklerini tarumar etmez. Halkını küçümseyen, ona fildişi kulelerden bakan sanat ehli, o kulelerde yalnızlığa ve unutulmuşluğa mahkum olur. Oysa sanatçı işini hakkıyla yapıp neticeyi beklemelidir. Neticede iyi işler yapmışsa hakkının teslim edileceğini ve hiçbir emeğinin zayi olmayacağını görecektir. Bu sanatkârca tevekküldür.

Sanat iğneyle kuyu kazmak kadar meşakkatli bir iştir. Onu ancak vazgeçmeyenler başarır. O yüzden sanatçı herkesten daha çok sabırlı olmalıdır. Zaten onun yaptığı iş, aceleye gelmez. Kadim sanat tarihi, kısa zamanda yapılıp da uzun zaman boyunca kalıcılığını sürdüren eserlere tesadüf etmemiştir. O, toplum tarafından değer görme konusunda da aceleci olmamalıdır. Vincent Van Gogh’un tablolarının sanatkârın ölümünden sonra kıymetinin anlaşılması buna güzel bir örnektir. Demek ki sanatçının halka küsme hakkı ve lüksü yoktur.” M. Nihat Malkoç

“İçinde çeşitli çöpvari kırıntılar bulunan suyla dolu bir havuzu düşünün; bu havuz bir şeyle karıştırıldığın da elbette ki, kısa bir sure sonra içindeki bu çöp yığınını ve diğer kırıntıları harekete geçirecek ve yüzeye çıkaracaktır. Oysa kısa bir süre sonra bu karışım durulduğunda tekrar yatışacak ve sanki de içindeki o çöpvari yığın hiç yokmuşçasına o durgun ve sade görünümüne yeniden kavuşacaktır.

İşte herhangi bir sanat eseri karşısındaki böylesi bir iç tepki insanda da gerçekleşerek ilkel bir reaksiyonu ortaya çıkarabilmektedir. Öyle ki; bir sanat eseri karşısındaki beğeni sahibi insanizleyicilerin yanı sıra o sanat eserini ortaya çıkaran sanatçılarda da bu ilkel reaksiyonu hem bir ilk ve doğal tepki hem de bir anlamda; bile isteye seçilmiş ve üzerinde yoğunlaşılarak oraya vurgu yapılmışhedef edinilmiş bir başka boyutta gözleyebilmemiz mümkün olmaktadır.” Mahmut Celal Özmen

“Dikkatleri üzerine çekmesi, hakkında geniş kitlelerce yorumlar yapılması gibi durumlar olumlu bir gelişme olarak algılanmamalıdır. Kibrin olduğu yerde olumsuzluk vardır. Sanatçının kibrinin eserine yansıması doğaldır fakat eserin, toplumlar nazarında değerini süre kısıtlaması yapılmaksızın koruyabilmesi oldukça zordur. İnsan doğasında kibir olabilir fakat yine aynı insan kibirden de uzak durur. Çelişkili bir durum gibi gözükse de mantığı basittir. Kibir; hakkında olumsuz duyguların beslenildiği, hangi alanda yeşerirse yeşersin (sanat veya başka bir alan fark etmez) o alanı zamanla kuruttuğu, günümüzün tabiriyle “negatifini yansıttığı” bir duygu durumdur. Kibirli bir insanla aynı iş yerinde, aynı evde, aynı mahallede yaşamaktan imtina edenler sanat eserinde yahut sanatçıda onunla karşılaştığında uzak durmayı tercih eder. Bunu bazı zamanlar dillendirmese bile bilinçaltında kibirle yoğrulmuş o sanat eserine karşı bir geri adımı, olumsuz hissi bulunur.” Hakkı Suat Yılmazer

II. Murat’ın Manisa Yılları

Naci Yengin, Ihlamur’da tarih okumalarına devam ediyor. II. Murat’ın Manisa günlerini anlatıyor Yengin. Tarihin bilinen bir sayfasına kaynaklar eşliğinde göz atıyoruz.

“İzladi Savaşı sonrası ve Varna savaşı öncesi 1444 İlkbahar ayında tahta çıkan “Mehmet Çelebi, Edirne’ye yaklaşınca “paşalar ve beyler ve sigar kibar Şehzadeye istikbal edüp ta’zim ve tekrimbirle Şehadeyi karşıladılar.”

Demek oluyor ki II. Murat 1444 İlkbahar ayında tahtı oğlu Şehzade Sultan Mehmet’e bırakmış ve kendisi Anadolu’ya geçmiştir. II. Murat’ın 12 yaşındaki oğlu Şehzade Mehmet lehine tahtı terk etmesi kendi sağlığında oğlunun tahtını meşru hale getirmek amacı güttüğü görülmektedir. Böylece sağlığında Şehzade Sultan Mehmet’in tecrübe kazanması sağlanmış olacaktır.

II. Murat Şehzade Sultan Mehmet’i Manisa’dan çağırmış ve Karaman seferine tahta oturtmuştu. Bunun sefere çıkan her padişahın yaptığı gibi olağan bir uygulama olduğunu düşünenler II. Murat’ın gerçek düşüncesinin bu yönde olduğunu geç anlayacaklardır.”

II. Murat’ın tahtı Şehzade Sultan Mehmet’e (II) bırakması ve bağımsız hükümdar gibi hareket etmesiyle ilgili Babinger’in değerlendirmesi şöyledir: “Çelebi Mehmet yalnızca Rumeli bölgesinin saltanat naibi olmuştu, o kadar. Murad 12 Temmuz 1444’te askeriyle birlikte boğazı geçti ve Avrupa’ya neredeyse üç ay geri dönmedi. Bu süre içinde Rumeli’yi genç Şehzade Mehmet, Halil Paşa ile sert öğretmeni Molla Hüsrev’in danışmanlığıyla yönetti. Kazasker olan Molla Hüsrev, imparatorluğun her iki bölümünde en yüksek tüzel yetkiliydi. Bu yüzden, sadrazamdan sonra en yetkili kişiydi.”

“II. Murat’ın Manisa’da 1444-1446 yılları arasında kaldığı ve Anadolu’nun Sultanı olarak görev yaptığını, kendi adına para bastırdığını, devlet adına alınan önemli kararlarda kendisine danışıldığını düşünecek olursak Manisa’nın sadece II. Murat’ın bir süreliğine kaldığı, sanat, edebiyat, musiki, mimari, ekonomik olarak bölgenin kalkınmasına hizmet etmesinin yanı sıra Osmanlı’yı Manisa’dan yönettiğini söylememiz mümkündür.

II. Murat’ın Manisa’da kaldığı iki yıl içinde bir yandan devlet işleriyle ilgilenirken diğer yandan da Saray-ı Amire’nin inşasıyla ilgilendiği bilinmektedir.

Manisa’da Bizans döneminden kalma kale İçinde bir saraydan da bahsedilmektedir. Saruhan beyliği bu kaleyi yönetim merkezi olarak kullanmıştır.”

“II. Murat’ın Manisa’da yaptırdığı (1445) Saray-ı Amire ile ilgili en detaylı görsel bilgiler Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan III. Murat döneminde Nakkaş Talikizade Mehmet’in hazırladığı Şemailnâme-i Ali Osman’da yer alır. Nakkaş Hasan’ın minyatüründe21 Saray-ı Amire ile birlikte Manisa hakkında önemli bilgiler yer alır. Ancak elimizde Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi gibi hazine bulunmaktadır. Seyahatname’ de Evliya Çelebi Manisa ve Saray-ı Amire ile ilgili detaylı bilgiler vermektedir.”

Ihlamur’dan Bir Öykü

Lavinya Öz’ün “Nişan Al” isimli öyküsü kurgusu ve betimsel yoğunluğu bağlamında oldukça başarılı bir öykü. Hayatın sıcak nefesi hissediliyor her cümlede.

“Kaderine razı bir şekilde kaynanasının odasına girdi, yemeğini verdi, ilacını verdi sonra bir fabrikada çalışıyormuşçasına sırayla hayatının rutinlerini yapmaya devam etti:

Sofrayı topladı, bulaşığı yıkadı, kaynanasının ishal yaparak batırdığı tüm çamaşırlarını önce sudan geçirip sonra makineye attı, çıkan çamaşırı astı, pazara gitti, kaynanasının yemeğini, ilacını verdi, çamaşırı topladı, katladı, yemek yaptı...

Bir ütüsü kaldı. Tabii bu arada malum dikkat dağınıklığı ile birkaç bardak kırdı, birkaçtan daha fazla tabak kırdı, çamaşır makinesinin kapağını yerinden çıkardı çünkü sert kapatmıştı ama tamir edebildi, çamaşırları toplarken kopan ipi tekrar bağladı, pazarda unuttuğu eşyalarını dönüp geri aldı, salata yaparken iki domatesi elleriyle ezdi, salataya öyle bıraktı.

Gün içerisinde defalarca dolaptan çıkartıp da salondaki masanın üzerine bıraktığı dikdörtgen, ahşap kutuya baktı ama bir türlü kutuyu açıp içindekini kullanmaya cesaret edemedi.”

“Homurdanıp duran, nursuz kaynanasının; üstünü, altını temizledi, yıkadı, uyuttu. Ütüsüne başladı. Önce sarı gömleği aldı eline, ütülerken birden öylece bıraktı ütüyü gömleğin üzerinde. Dumanlar çıkana kadar öylece seyretti. Sonra üçgen şeklinde yanmış olan gömleği aldı, özenle askıya geçirdi. Askıyı vitrinin üzerindeki bir çıkıntıya astı, evlilik fotoğraflarının üstü kapanmıştı. Masaya oturdu, üzerine silah figürü oyulmuş olan ahşap kutuyu açtı. Sabah ekmeğe sarılı gazetede gördüğü ve koparıp da sutyeninin arasına koyduğu gazete parçasını çıkarttı masaya, kutunun yanına bıraktı. Gazete parçasında bir kısa film senaryo yarışmasının ilanı vardı. Konu: “Kadın Hakları” idi. Kutuyu açtı kutunun içinde birkaç kurşun kalem, silgi, kalemtıraş ve çokça beyaz kâğıt vardı. Bir kâğıt çıkarttı, kalemi eline aldı ve şu cümle ile başladı yazmaya:

“Sümbül, o sabah da yine her sabahki gibi başlamıştı güne; sıradan bir ev hanımı olarak ama kararlıydı hayatındaki hiçbir şey artık sıradan olmayacaktı.”

Ihlamur’dan şiirler

Ayna,

Sonsuzlukta bir nokta

Bir köprü varlığa

Aklında hep insanlar

-Neden bu riya?

Ayna,

Takıp durmasana

Beklemesin gözlerin,

Gelip geçenleri.

-İnsan, vakti olmayandır biraz da.

Şener Beyter

Ben bu ömrümün ağlanmış gözleriyle

Görülmüş her şeyde bir şaka aradım.

Nutkum kalsın dedikçe gülüşümden geriye

Yazılmamış kurallara en çok ben inandım.

Allah ve babam bilir gerisi safi yalandır

İçimden saydıklarım ve birtakım günahlar

Yüz bin kere bağırsam bu kalbim ağrımıyor

İçimi bir pas kaplamış tövbeyle silinmiyor.

Parklara takılı kaldım, yanlış eski dostlara

Sevdiğimi sandığım gönlü çirkin kızlara

Dilimle tutmayan içim kararmışsa ne yazık

Yüz bin sabahla yıkansam fayda yok

Boynuma kazınmış şu ahlar eksilmiyor.

Bir bavula sığdırsam beni uzaklar paklar

Kaçamadığım kötüler, sığmadığım sokaklar

Belki de ben kurbanım

Belki kurban muhataplar

Ramazan Teker

Gezginler, Şehirler Ve Başşehirler

Şehir ve Kültür dergisi 71. sayısıyla adına yakışan bir sayı daha armağan ediyor okurlarına. Mehmet Kamil Berse’nin dergiden paylaşacağım ilk yazı. Gezginlerden, şehirlerden ve başşehirlerden bahsediyor Berse.

“Seyyahların dolaştıkları ülkeler ve şehirler, genelde gizemli ülkelerdir, ve zenginliğin veya zenginlerin çok olduğu bölgelerdir.. Her milletten seyyahlar bu işe başladıklarında bırakmak istemezler.. Aynı şehirlere defalarca gittikleri olur, yeni çevreler yeni arkadaşlar yeni tüccarlar yeni antik şehirler onların ilgi alanlarıdır.. Osmanlı devletinde en önemli seyyah; Benim pîrim Evliya Çelebi, Dünyada bu konuda gezdiklerini yazarken gösterdiği profesyonellikle öncü bir seyyahtır.. Seyyahlığa başladığından ölümüne kadar ömrü yollarda , şehirlerde araştırma yapmakla geçmiştir.. Ordu ile beraber savaş meydanlarına da gitmiş, ordu müezzinliği de yapmıştır.. Gittiği her yerde bir istatistikçi gibi çalışmıştır, hane hane evleri saymış, bölge bölge tabiat şartlarının raporunu çıkarmıştır.. Bölgede yetişen her türlü mahsülü tek tek çeşitlerini isimleri ve sayıları ile geleceğe bildirmiştir.., Yazdıklarıyla asırların bilgilerini bizlere aktarmıştır…Doğunun diğer seyyahları da kalemi bırakmamışlar, ancak hiçbiri Evliya çelebinin çırağı bile olamamışlardır..”

Türkleri bir millet olarak mı, yoksa İslam’ın müşterek bağıyla bir araya gelmiş bir farklı ırklar topluluğu olarak mı tanımlamak daha doğrudur bilemiyorum…Gelişi güzel gireceğiniz herhangi bir camide herhangi bir Norveçli kadar soluk benizli, lepiska saçlı Türk’ü, siyah Afrika’nın en siyahilerinden birinin yanında secde etmiş dua ederken görebilirsiniz.. Bu kutsal mekana girerken, ayakkabılarınızı çıkarıp çıkarmadığımızdan ya da genelde kapıda verilen tozlu pabuçları ayağınıza geçirip geçirmediğinizden emin olmak için her ikisinin de insiyakı olarak aynı anda ayaklarınıza baktığınızı fark edersiniz..

İslamiyette aynen Katoliklerde olduğu gibi ortak adetlerin evrenselliği kendiliğinden bir baskı yaratır.. Siz’de ibadet ettiği yere saygılı olunmasını şart koşan Müslüman’a gayrı ihtiyari saygı duyarsınız..

Ve hemen burada belirtmek isterim; Doguya yaptığım pek çok ziyarette ve hatta ikametlerimden sonra gerçek Türk’e (Bulunabildiği zaman) güven duyan bir eğilimdeyim.. Rumlar, ermeniler, araplar, acemler, afrikalılar bazen onun ülkesini kötü yöneterek adına gölge düşürmüşlerdir..

Türk; Aslında güzel nitelikleri olan biridir ve dünyanın üstün ,egemen ırklarından birine dahildir..”

Crawford; İstanbul’a diğer gezginlerden farklı bir yorumla baktığını görünce, onun bir misyoner olamayacağını düşündüm..Zira batılı gezginlerin nerdeyse tamamı özel görevli misyonerlerdir veya istihbaratçı ajanlardır.Bunu yazdıklarından anlayabiliyorsunuz..Crawfordun yazdıklarını okuyunca, bende yazsam bu bölümü böyle yazardım dediğim cinsten yazılar..

Bir cümlesi var ki, bu şehrin halkının cesareti ve birlikteliğini vurguluyor; “Kostantiniyye’nin en çarpıcı özelliği pek çok ölüme meydan okumasını sağlayan o bitmez tükenmez canlılığıdır..”

“Her gezgin, Crawford gibi edebiyatçı olmayabilir, önce bahsettiğim gibi. Aynı zamanda peşin hükümlü olabilir, gördüğü her tabloyu yazıya dökerken olumsuzlukla ele alır, cennet bahçesini cehennem çukuru olarak tasvir edebilir… Seyyahın, Yorumları ve tasvirlerini; Bir batılı gezginin samimi itirafları olarak aldım ve kabul ettim…Bir asır sonra tarafsız yorum ve tasvirler için teşekkür ederim Crawford…

İyi ki İstanbul’a gelmişsin ve bu tasvirleri yazmışsın…”

Sille

Gidip gördüğüm için söylüyorum, tam anlamıyla açık hava müzesi gibi bir güzelliktir Sille. Salih Doğan yazmış Sille’yi.

“2017 yılında Selçuklu Belediyesi tarafından hizmete işletmeye açılan müze Sille’nin ağırlıklı olarak 19.ve 20. yüzyıl dönemlerine ait eserleri envanterinde bulundurup sergiliyor. Sille'nin kültürel mirası bağlamında ziyaretçilerini geçmiş kültürle yüzleştiren müze, Sille'nin el sanatlarını yapılış şekillerini, folklorik yapısını ve birçok hikayesini özenli tasarım ve sergileme modülleriyle günümüze taşıyor. İki kattan oluşan müzede birinci katın ortasında bir sofa etrafında odalardan oluşan bir plan üzere oluşturulmuş. Bu katta Kisve-i Şerif olarak adlandırılan Kâbe; iç örtüsü ve Sille medresesine ait paha biçilmez yazma eserler sergileniyor. Müzenin üst katında ise yine geniş bir sofa ve etrafında odalar bulunmakta. Sille'nin yüzlerce yıllık yaşam bilgisini ve kültürünü temsil eden çömlekler, binlerce yıllık Türk motifleri, tamgalarının ilmek ilmek işlendiği halıları, geçmiş kültürün dönem kostümleri sergileniyor. Öte yanda sillenin geçmişi roma dönemine kadar uzanan lakin Selçuklu ve Osmanlı’da İslamiyet’in temizlik anlayışı ile birlikte revaç bulan hamam kültürüne ait objeler sergileniyor. Bir diğer bölümde geçmiş tarihe ait Sille Mutfak kültürü eserleri ve kullanım biçimlerine dair sergilemeler ve bilgilendirmeler mevcut. İkinci katta ise girişte oldukça geniş bir mekân ve etrafında odalar yer almaktadır. Güneyinde küçük bir avlu yer alan yapının kuzey, batı ve güney olmak üzere üç girişi bulunmaktadır. Bir dönem Sille Kültür Evi olarak kullanılıp çeşitli etkinliklere de ev sahipliği yapan konak yerli, yabancı birçok ziyaretçiye kapılarını açıp içeri davet eden, geçmişin sade görkemi ve huzur veren atmosferiyle bizleri adım adım merdivenlerinden uğurluyor. Şirin bir Anadolu kasabası Sille ortasından akan çayın iki kıyısında restore edilmiş yapılar çarşı diye tabir ettiğimiz küçük hediyelik eşya dükkanları bazı kafe tarzında dinlenme mekanlarına dönüştürülmüş Rum evleri oldukça sıcak ve sakin bir yer.”

“Sille’de günün ikindi vaktine kadar ilk etapta gezilecek yerleri gezdik lakin Sille çömlekçilik sanatı, halı ve kilimciliği, mumculuğu ile halk zanaatları bakımından gerçekten münbit birikime sahip bir Anadolu kasabası daha görülmesi gereken birçok yeri mevcut bizim fırsatımız olmamakla birlikte görülmesi gereken yerler arasında Şeytan Köprüsü, Tepe Şapeli(Süt Kilisesi), Gevale Kalesi var ve bunları bir dahaki gezimize saklayıp Anadolu’nun şirin kasabası medeniyetler beşiği Sille’ye veda edip Konya’ya dönüyoruz. Güzel sille gezisi için dostum Abdullah Bey’e misafirperverliği için çok teşekkür ediyor, en kısa zamanda tekrar Sille’ye gelmek istiyorum. Konya’ya yolu düşen herkes yaklaşık 8 km’lik kısa bir mesafede bulunan bu medeniyetler şehrini mutlaka görmeli diye düşünüyorum…”

İbrahim Akçay’ın Aybastı’sı

Mekanları kişilerle özdeşleştirmeyi seviyorum. Şehir ve insan gibi iki ruh bazen o kadar tamamlıyor ki birbirini.

İbrahim Akçay benim için Aybastı demek, Perşembe Yaylası demek. Toprağına sevdalı bir yürektir Akçay. Onun rengine bürünür, havasıyla nefes alır.

“Karadeniz’in en meşhur ve güzel yaylalarından biri olan Perşembe Yaylası’nın da Aybastı topraklarında olması Aybastı’ya ayrı bir değer ve önem katmaktadır. Son yıllarda adından çok söz ettiren ve hatta Karadeniz turu yapan firmaların artık vazgeçilmezi olan Perşembe Yaylası, yıl içerisinde çok sayıda yerli ve yabancı turisti ağırlamaktadır. Aybastı Perşembe Yaylası, kıvrım kıvrım menderesleri, göleti, şelalesi, doğal seyir tepeleri, obaları, sisi, dumanı, lezzetleriyle Ordu’nun ve Karadeniz’in en önemli yaylalarındandır. Hatta Evliya Çelebi, bir eserinde bu yaylada yapılan meşhur panayırlardan bahsetmiştir.”

“Tarih olarak ise Türklerin Anadolu’ya gelmesinden evvel Roma, Bizans ve Rumların vesayetinde geçen yıllardan sonra yaklaşık 1100 yılında Türklerin egemenliğine geçmiştir. Hatta başkenti Niksar olan bir Türk Beyliği olan Danişmentliler ile Rumlar arasında Perşembe Yaylası’nda yapılan savaşta binlerce şehidin olduğu söylenmektedir. Bu mânâda Aybastı’nın; Türklerin Doğu Karadeniz’i fethetme yolundaki ilk giriş kapısı olduğu söylenebilir.

Her şehrin birtakım sorunları olduğu gibi Aybastı da, yıllar yılı önemli sorunların merkezi haline gelmiştir. 1959 senesinde ilçe merkezi haline dönüştürülen Aybastı, daha yakın zamana kadar “YOL” sorunuyla baş başa kalmıştır. Eskiye oranla belli bir düzene ve genişliğe ulaşan Fatsa-Aybastı karayolunda hâlâ çalışmalar devam etmektedir. Bir şehir için en önemli şeylerin başında ulaşım gelmektedir ve Aybastı halkı, bu en önemli sorunla yıllarca boğuşmuştur. Eğitim, sağlık ve kültür hizmetleri de son yıllarda gelişme göstermesine rağmen istenilen seviyeye ulaşmamıştır. Bilhassa 1977-1980 arasındaki süreçte toplumsal olayların odağında olan ve oldukça çok yara alan Aybastı, uzun yıllar yatırımlardan ve teşviklerden uzak kalmış, ticaret ve sanayisi epey bir süre gelişme gösterememiştir. Son yıllarda yatırımlar artmasına rağmen istenilen düzeye ulaşmamıştır. Bütün bu sorunlara rağmen Aybastı, Ordu’nun iç kesimlerinde yer alan en önemli ilçesidir.

Aybastı’da halkın geçim kaynaklarının başında tarım ve hayvancılık gelmektedir. Fındık, mısır, patates vb ürünlerin üretimi yapılmaktadır. Büyükbaş ve küçükbaş hayvancılık da önemli bir yer tutmaktadır. Süt üretimi de yapılan Aybastı’da son yıllarda tekstil, bazı sanayi ve metal ürünlerinin üretimi de yapılmaya başlanmıştır.”

Bir Türkmen Oymağı Ayaş

Ayaş deyince edebiyatla biraz ilgilenenlerin bile aklına hemen “Ayaşlı ve Kiracıları” romanı gelir. Bir de “Ayaş yollarından aştım da geldim” türküsü. Mehmet Mazak, bizleri Bir Türkmen Oymağı Ayaş’a davet ediyor. Tarihiyle, kültürüyle Ayaş var karşımızda. Geçmişten günümüze Ayaş.

“Ankara’nın Ayaş’ı şehrin batısında şirin, küçük ve tarihi bir ilçedir günümüzde. Ankara şehir merkezine uzaklığı 57 km.’dir. Ayaş öztürkçe bir isimdir. “Parlak aydınlık gece” demektir. Ayaş bir Türkmen oymağı adı olup, Oğuz Türklerinin Bozuk Kolu, Gün Han Oğulları, Bayat Boyu, Barak obasına bağlı bir oymaktır.

1071 Malazgirt Savaşı’ndan sonra Anadolu’ya giren Türklerin bir kolu olan Süleyman Bey komutasındaki Selçuklu Ordusu 1073 yılında, Doğu ile Batı ülkelerinin çeşitli merkezlerini birbirine bağlayan yol üzerindeki beş büyük piskoposluk merkezinden biri olan Mnizos’u fethederek, buraya Ayaş Oymağını yerleştirmiştir. Ayaş ve civarında Bayat, Afşar, Peçenek ve Kargın gibi Oğuz Boylarına ait isimleri taşıyan yerleşim bölgelerinin mevcut olması bu tezi güçlendirmektedir.

Araştırma ve okumalarımda gördüm ki, Ankara yakınlarına yerleşen bu Türkmen Oymağının bir kolu Toroslar Dağlarının mümbit eteklerine ve sarp yamaçlarına, bir kısmı ise Mersin Silifke karayolu üzerinde Paşabeyli bölgesine yerleştirilmiş olup günümüzde Ayaş beldesi olarak bilinen bölgedir. Bu Ayaş Oymağının insanları Kızkalesi, Kızılisalı, Kızılbağ gibi günümüzde Mersin Ayaş’ının komşuları olan beldeler ve Mersin il sınırları içindeki yerleşim yerlerine çadırlarını kurmuşlardır zamanında. İşte bu Türk oymağının bir kısmıda Mut Çukurköy, Bolkar Dağı Pınarbaşı Yaylası, Konya Kızılviran Köyüne yerleşmiş olup, yine bir kısmı da Gaziantep ve Suriye’nin Halep şehri civarında yaşamaktadırlar.”

“Ayaş, Osmanlı döneminde ünlü şairler, edipler, mutasavvıflar, âlimler, askeri ve idari yönetici yetiştiren bir merkez olmuştur. Denilebilir ki Osmanlı döneminde Ankara kazaları içinde “ilmiye” ve “askeriye” sınıfına insan kaynağı yetiştiren kazaların başında gelmiştir.

Veziriazam Nişancı İsmail Paşa, Esad Muhlis Paşa, Sadullah Paşa, Ayaşlı Şa‘bân Şifâ’î, Ayaşlı Şair Şakir Efendi ilk akla gelen ünlülerindendir. Ayrıca 1930 yılında Viyana Büyükelçisi devlet adamı ve şair Sadullah Paşa'nın oğlu Nusret Bey ile evlenerek soyadı kanunu çıktıktan sonra 1934 yılında Ayaşlı soyadını alan Münevver Ayaşlı, Ayaş’ın gelinidir. Beylerbeyi'ndeki Sadullah Paşa Yalısı Ayaşlı bir kişi olan Sadullah Paşa’nın ismi ile anılan Ayaşlı soyadı ile Nusret ve Münevver Ayaşlı’ya ikametgâh olmuş başlı başına bir Ayaş markasıdır.”

“Ayaş günümüzde kaplıcaları, sebze ve meyveleri ile Ankara’ya hizmet eden, tarihinin derinliklerinden gelen kültür, medeniyet ve sosyalliğin sesini duyup tam olarak idrak edip anlayamadığı için tıpkı ceviz kabuğunun içine haps olmuş bir insan misali, zincirlerini çözüp ceviz kabuğunun dışına çıkacağı ve at nallarının sesinin yankılanacağı günleri bekleyen bir Türkmen Oymağı olarak bekler durur tepeler arasında…”     

Seyyah Bir Ruhun Terennümleri

Sıdıka Zeynep Bozkuş, seyyah ruhunu gezdiriyor diyar diyar. Şiirsel bir üslup ve ruha şifa bir anlatım var yazıda.

“Maziden yeşil bir tortu düşer kokunun hafızasına bazen. Durup dururken bir memleketin adı, bir kalıp beyaz sabun kokusuna binerek şahlanır gelir. Aklım karışır bir muhteşem tarihe, kervansarayları, hanları, hamamları, yazma eserleri döker önüme yaz der, sen kimsin ki bu büyük devrandan kaç damla çalsan bugüne topkapının bir arka bahçesi kadar baş döndürmeyeceksin fakat yine de yaz! Sonra birden hayıflanırım yeni binaların yalnız kendi önüne açılan sokaklarına. Yalnız kendi sakinlerine yol veren bencil bahçe kapılarına. Bir caddeden bir caddeye geçilmez yaya olsam ard arda dizilen beton bahçelerinden evlerin. Yine bir çıkmaz sokaklı kasabaya düşer yolum. Geçmişin çıkmaz sokaklarının açık denizlerine baktıkça mavileşir kalemim. O sokaklar ki her kapı birbirine çıkar. Birlikte yapılır düğün dernek. Kadınlar engin evlerin arka bahçelerinde baklava açar. Bir ramazan ki erişteler birlikte kesilir, yufkalar hazırlanır, konserveler kaynatılırken dualar, türküler doluşur çıkmaz denilen sokaklara. Akşam olup ezan okununcaya dek tahta iskemlelere minderler kurulur. Her çıkmaz sokağın bilge anlatıcısı meddah gibi anlatır söyler, bir görünmez ekranın ebem kuşağına bakar mahalle sakinleri.

Birlikte güler çınlatırlar yıldızları çalınmamış gökyüzünü, birlikte ağlar, birlikte söylerler çoluk çocuk büyür büyükler anlattığı zaman. Bir başka bilge bakar o çocuklar. Telefonun mavi ışığında yok olmamıştır henüz gözler. Bir ama gibi evlerin bacasını sarmışsa da isler, körlük henüz evlere düşmemiştir o vakitler. Yokluğun her lokmasını birlikte bölen o güzel insanlar o güzel atlarına binerek… Sonra o ahşap gıcırtılı evlerin avlularına sükunetle bırakılır gül kokulu naylon ayakkabılar. Kilim kilim başlar aynı yöne eğilir. İftariye kutularıyla ezanı bekler çoluk çocuk, ellerinde rengârenk şekerler, bakışları bilge, sokakları çıkmaz kutu. Kim çıkmak ister ki böyle bir sokaktan?”

Prof. Dr. Nazif Gürdoğan ile söyleşi  

Nazif Gürdoğan Hocanın yazdığı her cümleyi çok değerli buluyorum. Yaşadığımız çağı taşıyla toprağıyla geleceğe notlar düşerek anlatıyor bize. Şehir ve medeniyet üzerine onun anlattıklarına çok ihtiyacımız olan günleri yaşıyoruz.

Zeynep Betül Kavak’ın sorularıyla bir söyleşi gerçekleştirilmiş Şehir ve Kültür dergisinde Nazif Hoca ile. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Şehirler kültürlerin, medeniyetlerin aynalarıdır. Şehirler medeniyetlere tutulmuş bir aynaya benzerler; bir medeniyetin bütün değerleri şehirlere yansır, şehirler medeniyetlerin görünen yüzleridir. Bu açıdan baktığımız zaman şimdi Anadolu yakasından Avrupa yakasına geçerken solumuza baktığımız zaman; Topkapı’yı Sultanahmet’i Ayasofya’yı Süleymaniye’yi görürüz. Sağımıza baktığımız zaman; Maslak ve gökdelenleri görürüz. Aslında günümüzdeki kültürlerin, medeniyetlerin şehirlere yansımasını bu iki farklı görünümde görmek, anlamak mümkündür. Solumuza baktığımız zaman Sultanahmet, Süleymaniye, Beyazıt Camii, Yeni Camii, Fatih Camii ‘yi görürüz, orada çevreyle, tabiatla, gökyüzüyle dost, uyum ve düzen içinde bir şehir anlayışı vardır. Hiçbir bina Süleymaniye ve Sultanahmet başta olmak üzere ağaçlardan büyük yapılmamıştır, insana özgü bir yapılanma vardır, isyan yoktur, başkaldırı yoktur, uyumsuzluk yoktur, düzensizlik yoktur her şey gökyüzüyle yeryüzünün uyum ve düzen içinde kucaklaşması, yardımlaşması dayanışması içinde oluşmuştur. İnsan, doğal ölçülerindedir, binalar doğal ölçülerindedir. Sağ tarafımıza baktığımız zaman farklı bir manzara görürüz farklı bir görünümle karşı karşıya geliriz; gökyüzüne yükselen büyük binalar vardır New York ‘ a benzer Manhattan’a benzer gökdelenler ile kaplıdır. Uyumsuzluk vardır, düzensizlik vardır, isyan vardır, başkaldırı vardır ve bu büyük gökdelenler arasında insan adeta yok olmuştur, uyumsuzluk, düzensizlik, başkaldırı, isyan her alana egemendir.”

“Şehirler rant kaynaklarıdır, dünyanın her yerinde bütün şehirler rant kaynakları olmuştur; New York böyledir, Paris, Londra, Berlin, Roma, Amsterdam, Stockholm böyledir. Bunun karşısında durmak oldukça zordur, buna direnmek hemen hemen mümkün değildir. Çok ünlü bir mimar var Frank Lloyd: “Gökdelen der arsanın değerini tekrar tekrar arttırmak için bulunmuş bir mekanik hiledir.” Der. Gökdelenler toprağın rant değerini arttırmak için bulunmuş yapı teknikleridir onun için buna direnmek zor. Dünyanın her yerinde mantar gibi gökdelenler türüyor. İstanbul’u ve Ankara’yı sardı. Bunun yanı sıra bütün Anadolu şehirleri, bütün Asya şehirlerinde, bütün Orta Doğu ve Avrupa şehirlerinde var. Bütün Amerika şehirlerinin modeli zaten bu. Dolayısıyla buna direnmek çok zor, buna karşı kültürel bir savaş açmak gerekir. Şehirleri tekrar doğal ölçülerine dönüştürmek için çok ciddi bir kültür hareketine, sanat hareketine, edebiyat hareketine ihtiyaç vardır. Şehirsiz medeniyet, medeniyetsiz şehir olmaz. O yüzden şehirleri medeniyetlerin değerleri içinde yıkıp yeniden inşa etmek gerekir ama bu da çok zordur.”

“Eğitimin yeri, zamanı yoktur şehirler zaten bir üniversite gibidir; Mekke bir üniversitedir, Medine, Kudüs, Atina, Roma, Paris, Londra, Berlin de birer üniversitedir. Üniversite şehirlerdir, bütün şehirler medeniyetlerin açık üniversiteleridir. Dolayısıyla şehirlerin üniversite olma fonksiyonları geliştirilmesi gerekir. Eğitim bu bağlamda üniversitelerle şehirleri bütünleştirmelidir. Kampüs üniversiteleri önemlidir; Maltepe Üniversitesi bir kampüs üniversitesidir ama şehir üniversiteleri de önemli İstanbul Üniversitesi gibi İstanbul Teknik Üniversitesi gibi şehir içindeki üniversiteler de önemlidir. Benzer örnekler New York ‘da Columbia Üniversitesi Manhattan’ın yarısındadır birçok Amerikan üniversiteleri hem şehir üniversitesidir hem kampüs üniversitesidir. Dolayısıyla artık üniversiteleri kampüslerden, şehrin içine çekmek, toplumla bütünleştirmek, hayatla, ailelerle bütünleştirmek çok önemli. Yeni bir eğitim anlayışına da ihtiyacımız var, şehirleri üniversite yapan şehirleri açık üniversiteye dönüşen bir eğitim verilmelidir.”

Mustafa Kutlu Eserlerinde Mekân

Necla Dursun, “Şehir Ve Kent Ayrımında Mustafa Kutlu’nun Eserlerindeki Mekân Meselesi” isimli yazısı ile yer alıyor Şehir ve Kültür’de. Yazının merkezinde Bilal Can’ın Kentle Kavga kitabı var.

“Mustafa Kutlu eserlerde mekânın Anadolu olmasından hareketle tarım toplumundan endüstri toplumu olmaya evirilen yolda, Anadolu’da geçen hikâyelerinde modernizme karşı bir tavır olduğundan bahsetmektedir Can, ki okuduğum kitaplarında ben de bunu çok net bir şekilde hissettim. Kutlu, modern olandan geri kalmadan, elde olanı koruma çabası içinde. Bunun için de öz benlik ve özdeki değerlerin yitirilmemesine çabalanması gerektiğine vurgu yapmaktadır. Bunu anlatırken ahlaki değerler, kader, şükür, kanaat gibi doğal olanı yapaydan korumaya çalışmakta olduğu anlatılmaktadır ki hikâyeleri bunu açıkça göstermektedir. Okuduğunuzda bir kalp sızısı olan olaylar karşısında hep doğru olanın gerçekleşmesini arzu eder bekleyişe sürüklüyor okuyucuyu. Bu durum kitapta güzel bir anlatımla yer bulmuş.

Mustafa Kutlu öykücülüğündeki içerik ve temel kavramlar başlıklar halinde incelenmiş kitapta. Bu kavramlar; yabancılaşma, gelenek, tasavvuf, siyaset, modernizm, yoksulluk, aile, kent-köy, din başlıkları altında toplandıktan sonra üçüncü ve sonuncu bölüme geçiş yapılmaktadır. İçerik ve temel kavramların verilmesi hikâyelere bir bütün olarak bakmayı sağlama açısından faydalı bir bölüm olmuş. Gerçekten de Kutlu kitaplarını okuduğunuzda bu kavramların detaylıca ele alınarak bazı karakterler üzerinden gerçeklik kazandığını görebiliriz. Ancak bu bölüme şu başlıklar da eklenebilirdi (naçizane fikrim): adalet-adaletsizlik, çevre-coğrafya, kader, doğalcılık, gecekondu (kavram olarak), gerçek-gerçeklik. (Örneğin gerçek ve gerçeklik başlığı açılsa “Mavi Kuş” kabının sonundan hareketle olgular ele alınabilir.) Ancak şunu de yazmadan geçemeyeceğim; tez yazılırken çok yayılmadan derli toplu olmasına özen gösterilerek başlık sayısı belli bir seviyede tutulmaya çalışılır. Orijin noktası bu olmuş olma ihtimali olsa bile Mustafa Kutlu’nun kitaplarında başlık olabilecek ne çok şey var. Yaşantısını devam ettirmek için İstanbul’u seçen Kutlu aynı zamanda İstanbul sevdalısıdır. Şehir ve kent perspektifinden yaşadığı şehre bakabilen yazarın Anadolu motifleriyle süslü mekânları öykülerinin zemindir. Rüzgârlı Pazar’da mekân bir üst geçittir. Ve bu üst geçidi ve de tabi iki orada tezgâh açan satıcıları öylesine detaylı anlatmıştır ki bir tabloya bakıyor gibi olursunuz. Bilal Can da buna vurgu yaparak mekânı nasıl ele alığını hakkını vererek anlatmış kitabında.”

“Hikâyelerinde zengin karakter çeşitlemesiyle mekânları anlatan Mustafa Kutlu’nun mekânlarında karşıtlık olduğuna vurgu yapılması önemli bir husus. Köy-kent, apartman-ev gibi. Gerçekten de okuduğunuzda bu karşıtlı mekânda olduğu kadar karakterlerde, nesnelerde, olgularda, değerlerde bile var. Akkara, doğru-yanlış, iyi-kötü gibi… Bu durumu mekânın tasnifindeki başlıklarda yer bulmuş ve yerinde bir tespit olmuş. “Şehir” hep İstanbul ise de köy ve kasabaların adı yok Mustafa Kutlu’nun kitaplarında. Okurken bunu merak etmiştim ve bu merakım Kentle Kavga kitabı giderdi. Çocukluğunda yaşadıkları (bir anlamda) “göçebe hayat”ın ahlatıldığı ve filme alınmış olan kitabı Uzun Hikâye’nin filmini izlemeye başlamadan önce “Acaba filmdeki kasaba da isimsiz mi?” diye düşünerek izlemeye başladım. Filmin ilk sahnesinde kasabanın adının Doğançay (Sakarya’ya bağlı bir kasaba) olduğunu gördüm. Kitapları okurken her ne kadar gözlemlerin ürünü olsa da hayal ürünü hatta masal gibi okuduğum hikâyeler ete kemiğe büründü bu sahnede benim için. Nedense bir ferahlık hissi verdi. Yerin adını bilmek bir garip duygu uyandırdı bende. Demek yazılanlar gerçek olabilirmiş gibi diye düşünmüş olmalıyım sanırım. Kitapta sır olan açığa çıkmış oldu gibi bir parça.”

Yitik Coğrafya’nın Şehirleri

Hüseyin Yürük, içimize dokunacak bir seriye başlıyor. Yitik Coğrafyanın Şehirleri başlıklı yazıların ilkinde Halep’i anlatıyor Yürük.

“Suriye’nin ikinci büyük şehri olan Halep,Kuzey Suriye’nin en önemli şehri ve kendi adını taşıyan ilin merkezi olup Anadolu’dan Mezopotamya’ya ve Akdeniz’den İran’a giden ana yolların kavşak noktasında kurulmuştur. Bu dikkat çekici coğrafî konumu dolayısıyla kervanların uğrak yeri olmuş, bunun sonucunda ticaretle zenginleşip medeniyette yükselirken sık sık aynı yollardan sefere çıkan orduların tahribatına ve yağmalarına mâruz kalmıştır.

Ebû Ubeyde b. Cerrâh’ın emrindeki İslâm ordusu Haleb denilen yerde yaşayan Tenûh ve diğer bazı Arap kabileleri İyâz b. Ganm’e itaat arzettiler. Şehir halkı da kısa bir müddet sonra canlarına, mallarına ve surlarla binalara dokunulmaması şartıyla aman dilediler. İyâz b. Ganm, cizye vermeye râzı olmaları üzerine isteklerini kabul etti ve kendileriyle bir antlaşma yaptı.”

“Halep’in bir eyalet merkezi haline gelmesi, Kuzey Suriye’nin ekonomik ve siyasî yönden gelişmesinde önemli rol oynadı. Şehir kültür yönünden Şam, Kahire ve kutsal şehirlerin yer aldığı Hicaz bölgesiyle kuvvetli bağları dolayısıyla tam bir Arap nüfuzu altında kalırken siyasî açıdan bölgenin tarihinde hayatî bir yere sahip oldu ve güneydeki gelişmelerden çok az etkilendi. Doğu Arabistan’ın Osmanlı kontrolü altına girmesiyle Halep Doğu Akdeniz’in çok önemli bir ticarî merkezi oldu ve XVI. yüzyılda Avrupalılar’ın ticarî faaliyetleri Şam’dan Halep’e doğru yön değiştirdi. Fransızlar 1557’de Halep’te konsolosluk düzeyinde temsilcilik kurdular.1581’de İngiliz Levanten Şirketi I. Elizabet’ten kendisi ile Halep arasında uzun ve kazançlı bir ilişkinin başlangıcına işaret eden imtiyazını aldı.”

“Evliya Çelebi, Haleb’i ziyareti sırasındaki kent nüfusunu 400.000 olarak verir. Evliya Çelebi,kenti her türlü malın bulunduğu, 61 cami, 217 Kuran Okulu, 5.700 dükkanı, 7000 bahçesi, 105 kahvehanesi ve 176 sufi dergahıyla olağanüstü hareketli bir ticaret merkezi olarak tasvir eder.Söylediğine göre konuştukları Arapça pek zarif olmasa da kent halkı sade ve Allah korkusunu bilen kimselerdi.”

“Şimdi bize çok uzaklarda bir şehir olarak gözüken Halep, bir dönem Hatay, Kahramanmaraş, Gaziantep gibi vilayetlerimizi kapsayan bir eyalet merkezi idi.1.Dünya Savaşında İstanbul tehlikeye düşünce, başkentin neresi olması gerektiği tartışılırken Alman general Golç paşadan farklı bir teklif gelmişti. İtilaf Devletlerinin ordu ve donanmasının Çanakkale Boğazı'na hücumu, Türk hükümet çevrelerine, İmparatorluğun başşehrinin kritik durumunu ve İmparatorluk için beraberinde getirdiği tehlikeyi hissettirdi. Payitahtın yerinin her türlü tehlikeden uzak merkezi bir yere nakledilmesi gereği üzerinde ateşli müzakerelerin yapılması tabii idi. General von der Goltz, Osmanlıcılık ve İslamcılık bakımından Türk-Arap yerleşim alanının sınırında bulunan Halep şehrinin Sultan ve Halife payitahtı ve idare merkezi için elverişli yer olduğunu söylüyordu.”

Erbay Kücet’ten Helva Tadında Bir Yazı

İflah olmaz bir helva sever olduğum için Erbay Kücet’in yazısını büyük bir mutlulukla ve iştahla okudum. Şiirler eşliğinde damakta tat bırakan yazı bitince mutfaktan gelen helva kokusuna doğru yürümeye başlamıştım bile.

“Yiyecek olmasının ötesinde sosyolojik bir anlam yüklediğimiz bu tatlının bugün Balkanlarda “Türk helvası” olarak yenildiğini ifade etmek isterim. İslâmiyet ile kültürümüzde yer aldıktan sonra bizlerle yaşamaya başlayan helvayı deyim, mani, ninni, türkü ve atasözlerimize konu etmişizdir. Mizah geleneğimizin en tatlı temsilcisi Nasreddin Hoca’ya sormuşlar. “İlminle irfanınla övünürsün. Anlat bize sen ne büyük keşiflerde, icatlarda bulundun. Senin de icadın vardır elbet…” Hoca düşünmüş taşınmış, “Var tabii ki” demiş. “Kar helvasını ben icat ettim.” “O ne ola ki?” demiş halk. “Kış gelip kar yağınca az kar kürüyüp bir tasa koyun, üzerine şeker, şurup, pekmez dökün afiyetle yiyin. İşte onu ben buldum” demiş. Hocanın dediğini yapan ahali, durumdan hiç de memnun kalmaz Hoca’ya şikâyete gider. “Yahu Hoca, bu nasıl icattır? Pekmezimiz de boşa gitti, beğenmedik icadını!” Ahalinin şikâyetine hak veren Hoca; “Yaptım ama ben de beğenmedim” dediği anlatılır. Bir gün Akşehir çarşısında dolaşırken, canı helva çekmiş. Canı çekmiş çekmesine de, ne yapsın, cepte metelik yok. İlk dükkâna girip un, şeker ve yağ var mı? Sualine “var” cevabını alınca “ Eee, mübarek, ne duruyorsun, helva yapsana!” sözlerini bilmeyeniniz yoktur. Yine bir gün vitrinde gördüğü helvayı canı çeker. İçeri girip helvayı kaşıklamaya başlar. Durumu gören dükkân sahibi “Be adam parasını ödemeden helva yenir mi?” Hoca duymazlıktan gelip kaşıklamaya devam eder. Dükkân sahibi hocanın üstüne yürüyüp sille tokat dışarı atar. Hoca dışarıda birikenlere dönüp “Şu Konyalılar ikramı çok seviyorlar, insana döve döve helva yediriyorlar.” Her ortamda nasıl hareket edileceğini, nasıl konuşulacağını çok iyi bilen birisi “Helvâ demesini de bilirim, halva da” derken kestirmeden örnekleme yaparız Kaçırılmış fırsat anlamında ise “Yandı gülüm keten helva” deyimini kullanırız. Lâle devrinin ünlü şairi Nedîm helva sever miydi, sevmez miydi? Bilemem, mazmunlarında helva ile sevgilisi arasında kurduğu bağ önemli;

Hattun gelicek âşıka bûse mukarrer
Helvâ gicesidir hattın ey lebleri sükker”

“Anadolu'nun birçok yerinde tel helvası, kış gecelerinde komşuların davet edilen ev toplantılarında yapılır, ikram edilirdi. Keten helvasının ilginç ve zor yapılışını seyretmek eğlencelerin bir parçasıydı. Helva çekilirken, bilmeceler, maniler, türküler söylenir; bir taraftan çalgı çalınır.

 Bu gece toplandık burada hazla
Gelin kardeşlerim helva çekelim
Şekeri ezerken kırmayın fazla
Gelin kardeşlerim helva çekelim”

YORUM EKLE