Haziran 2022 dergilerine genel bir bakış-3

Hece dergisinden Kudüs Özel Sayısı

Hece dergisinden uzun yıllardır beklediğim özel sayı 2022 yazında çıkageldi. İbrahim Demirci editörlüğünde hazırlanan “Kudüs Özel Sayısı” içimizde biriken Kudüs’e dair tüm duyguların ilmik ilmik işlendiği bir sayı olmuş. Elbette, İbrahim Demirci titizliği de Kudüs’e yakışan bir incelik olarak dergi okurlarını bekliyor.

Yedi bölümden oluşuyor özel sayı. Her bölüm, Kudüs’e farklı bir pencereden bakıyor. Konular değişse de hassasiyet hep canlı ve dua dua yükselen bir bakış var kutlu beldeye.

İbrahim Demirci’nin Sunuş Yazısından

“Kudüs’ün (Beytülmakdis), barış ve esenlik yurdu olabilmesi için Siyonist işgalin pençesinden bütünüyle ve kesinlikle kurtarılması şarttır. Bugüne kadar yaşananlar ve bugün yaşanmakta olanlar (Son örneklerden biri: El-Cezire muhabiri Şirin Ebu Âkıle’nin öldürülmesi) bu gerekliliği, bu şartı sadece Müslümanlara değil akıl, bilgi, zekâ, sağduyu ve insaf sahibi her insana derinden hissettirecek kadar açık ve güçlüdür.

Kudüs şehrini çeşitli yönleriyle farklı bakış açılarından tanımak ve tanıtmak; din, tarih, siyaset, sanat ve hayat cephelerinden yansımalarını sergilemek gayesiyle hazırladığımız bu özel sayıya çalışmalarıyla katkıda bulunan bütün yazarlara, Arapça ve İngilizceden yapılan tercümelerin mütercim ve musahhihlerine teşekkür ediyoruz.”

1.Bölüm - Din
2.Bölüm - Tarih
3.Bölüm - Mekânlar
4.Bölüm-Yakın Dönemler
5.Bölüm -İnsanlar
6. Bölüm-Sanat Edebiyat Medya
7.Bölüm-Tanıklar

Dergiden paylaşımlar yapacağım. Devamı; Hece dergisi Kudüs Özel Sayısı’nda.

Karen Armstrong - Kutsal Mekân: Kudüs'ün Kutsiyeti

“Her ne kadar Müslümanlar Kudüs’ü 638 yılına kadar, yani Muhammed hayatını kaybettikten altı yıl sonrasına kadar fethedememişse de, Kudüs en başından beri Müslümanlar için kutsal bir yer olmuştur, çünkü Kudüs ilk kıbledir, ilk ibadet yönüdür. Muhammed Mekke’de vaaz vermeye başladığında, kendisini dinleyen az sayıda mümine öğrettiği ilk şeylerden biri, yüzlerini Kudüs’e dönerek namaz kılmalarıydı. Onlara yeni bir yön öğretiyordu. Müslümanlar, Arabistan’ın eski pagan geleneklerine, yani o zamanki Kâbe’ye sırtlarını çevirecek ve artık ibadet edecekleri Yahudi ve Hıristiyanların Tanrısına yöneleceklerdi. Dolayısıyla Kudüs, Müslümanların geçmişle olan bağlarını kesmelerini gerekli kılan o sancılı yolculuğun önemli sembolik adımlarından birine dönüşmüştür.”

Ayşe Çekiç - Haçlı Seferleri Ve Haçlılar

“Haçlıların odaklandıkları ilk nokta “Kudüs’ü kurtarmak” şeklinde tezahür etmiştir. Kudüs Haçlılarca muhakkak surette ele geçirilmesi gerekli bir mekândır. Hristiyan hacıların sağlıklı bir şekilde hac yolculuklarını yapmaları gerekçesiyle yürünen bu zahmetli yolun sonunda Hristiyan Hacılar (Haçlılar) Kudüs’e ulaşacaklardır. Kudüs’ün ele geçirilmesi konusunda ise herhangi bir çizgi bulunmamaktadır: Kudüs putperestlerin elinden her türlü saldırganlık ve vahşet gösterilerek alınmalıdır ki İsa’nın yolunu yürüyen Tanrı’nın ordusu (!) görevini hakkıyla yerine getirebilsin. Bu fikrî altyapı Haçlıların Kudüs’ü ele geçirirkenki yaptıkları taşkınlığa ve katliamlara meşruiyet, bir bakıma dayanak noktasıdır. Kudüs katliamı tarihte eşine az rastlanır bir katliamdır.”

Issa Baraijia - Osmanlı Kudüsü’nde Kanuni Sultan Süleyman’ın İzi

“Kanuni Sultan Süleyman’ın Kudüs’te hayata geçirdiği ilk mimari proje, Hz. Davud Kapısı’nın dışındaki Son Akşam Yemeği Kilisesi’nin camiye çevrilmesiydi. Kudüs’te, günümüzde Son Akşam Yemeği’nin yendiği kabul edilen oda, Hz. Davut’un kabrinin bulunduğu yerin üst katındadır. Bu yerin, Hz. Davut’un kabri ve Hz. İsa’nın Son Akşam Yemeği’nin gerçekleştiği yer olarak tayini ise, efsaneyle karışık anlatılan bir rivayetin ortaya atıldığı 12’nci yüzyılda, Haçlılar döneminde olmuştur. Bu iddia Yahudiler ve Hıristiyanlar arasında uzun yıllar sürecek olan hak iddialarının ve anlaşmazlıkların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Konuya müdahale eden Kanuni Sultan Süleyman, duruma el koymuş ve burayı camiye çevirmiştir ancak hâlihazırda söz konusu mekân, her ne kadar cami mimarisine ve içerisinde ayetlerin yer aldığı hatlara sahip olsa da mescit özelliğini kaybetmiştir. Yahudiler ve Hristiyanlar hem de Müslümanlar tarafından ziyaret edilen bir mekân haline getirilmiştir.”

Berdal Aral - Birleşmiş Milletler Kararlarında Kudüs

“Siyonistler, mandater İngiltere’nin Filistin’den çekildiği gün, 14 Mayıs 1948’de İsrail devletinin kuruluşunu ilân ettiler. Bu süreçte Arapların yaşadığı, genelde savunmasız yerleşimleri hedef alan Siyonist saldırılar daha büyük bir ivme kazandı. Katliamlar silsilesinin, etnik temizliğin, kitlesel sürgünlerin ve diğer insanlık suçlarının iyice ayyuka çıkmasıyla birlikte, kendi halklarının baskısıyla karşı karşıya kalan komşu Arap devletleri Filistin coğrafyasına asker gönderdiler. Lâkin bunlar hem sayıca azdı, hem Arap orduları arasında yeterince eşgüdüm yoktu, hem de iyi eğitimli ve donanımlı Siyonist güçlere karşılık, Arap orduları, silah, teçhizat ve eğitim yönünden çok yetersizdi. Neticede beklenen oldu ve 1948-1949 Arap-İsrail savaşında İsrail, hasımlarını yenilgiye uğrattı. Siyonist devlet Taksim Planı’nda Filistinli Araplara bırakılmış olan Akra, Safed ve Taberiye gibi yerleşimleri ele geçirdiği gibi, uluslararası statüye konmuş olan Kudüs’ün batısını da (Batı Kudüs) ele geçirdi. Böylece, Filistin topraklarının yüzde 78’i İsrail’in eline geçti.”

Oğuzhan Şener - Kudüs-Filistin Çalışmalarında Türkiye’nin Ahvali   

“Kudüs ve Filistin, üzerine yıllardır yazılıp çizilen çetrefilli bir konudur. Genel olarak dünyanın, özelde ise İslâm ümmetinin kanayan en büyük yarası dersek herhalde yanılmış olmayız. 100 yılı aşkın bir süredir kanayan bu yaranın nasıl kapanacağı hâlâ belirlenememiştir veya bir yol bulunamamıştır. Saman alevi misali gösterilen tepkiler ve günübirlik hesapların sorunun çözülmesine veya akademik olarak çalışılmasına fazla bir faydasının olmadığı açıktır. Konunun siyasi malzeme haline gelmesi, bazı odak gruplarının ise çatışma ve acılar sayesinde kendine çıkar sağlama girişimleri, halihazırda çıkmazda bulunan meseleyi daha girift hale getirmekte ve çözümün vadesini uzatmaktadır. Siyasetten azade, salt ilim ile yol alma gayretleri ise sürekli engellere takılmakta veya yeterli verim alınamamaktadır. Gelinen noktada ilim ile yol almanın ilk ve önemli bir adımı olan Ankara ve Mardin’de öğrencilerine eğitim vermeyi sürdüren Kudüs ve Filistin Çalışmaları Ana Bilim Dallarıdır.”

Büşra Betül Sağlam - Filistin Direnişinin Unutulmaz Sesi: Amerikalı Aktivist Rachel Corrie

“Rachel Corrie, Filistin davasında yer alışını söylemden eylem boyutuna taşıyarak Filistin’de uzun bir süre kalmış ve Filistinlilerin maruz kaldığı sistematik işkencelere şahitlik ettikçe onların dertleriyle dertlenmiş ve insanların öldürülmesi, sürülmesi, hapsedilmesini her seferinde daha ileri boyutlara taşıyan Siyonist zulmünü durdurabilmek için gücü nispetince son nefesine kadar mücadele etmişti. Üstelik bu sistematik zulümlerin aktörü işgal devletinin istediğini elde etmek yolunda yalnız Filistinlilerin değil, kendi “ırkından” addettiği vatandaşlarının hayatlarını da umursamadığını ve dahi Amerika tarafınca “Barış Adamı” olarak lanse edilen, gerçekte ise “Sabra-Şatilla ve Beyrut Kasabı” olarak bilinen dönemin İsrail başbakanı Ariel Şaron’un şiddete yatırım yapan biri olduğunu çok kez dile getirmişti.”

Âtıf Bedir - Şairin Kudüs Nöbeti: Modern Türk Şiirinde Kudüs

“İsrail’in kurulmasından yirmi yıl sonra Şubat 1969’da yayın hayatına başlayan Edebiyat dergisi Filistin’e edebî dikkatin yönelmesinde etkili olan ilk yayınlardan biri oldu. Edebiyat dergisinin kurucusu Nuri Pakdil denemeleri, çevirileri ve 1972 yılından başlayarak iki yıl boyunca Ebubekir Sonumut adıyla yayımladığı “Anneler ve Kudüsler” adlı şiiriyle adını Kudüs şairi olarak tescil ettirdi. Nuri Pakdil’i yine aynı derginin şairleri olan Akif İnan, Erdem Bayazıt, Cahit Zarifoğlu, Arif Ay ve Turan Koç izledi.

Ama onlardan önce Sezai Karakoç 1967 yılında yazdığı Hızırla Kırk Saat adlı şiirin 32. bölümünde Kudüs’e dikkat çekmişti. “Bırak bu kuşkuları/ Burada bir kadın ölmektedir” diye başlayan şiirin ortalarına geldiğimizde Miraç gecesinin anlatıldığını görürüz. “Bırak bu kuşkuları bu düşünceleri / Uzaklaştır kıyameti / Bu gece / Göğe çıkma mucizesi / Miraç gecesi” Okur artık o gecenin büyülü mucizesini şairden dinlemeye hazırdır. İstanbul, Mekke, Şam bu buluşmaya hazırdır. Kudüs’teki kutsal kaya hazırdır. Geçmiş tüm peygamberler Son Peygamber’in arkasında saf tutmaya hazırdır. Hepsi bir alâmetle gelmişlerdir. Hz. İbrahim çevresinde bir ateş çemberiyle gelirken, Hz. Süleyman’ın gelişini bir karınca bildirmiştir. Davud’un demirden sesi yankılanırken Mescid-i Aksa’da, Eyyüb geldiğinde Kudüs iyileşmiştir. Sezai Karakoç’un bu şiiri aslında güncel siyasal gelişmelerin dışında Miraç Gecesi’ni şiirle anlatma geleneğine modern bir Miraciye ile selam vermektir.”

Ali Ulvi Temel - Kudüs’e Yolu Düşenler

“Roger Garaudy’nin kitabının adı: İlahi Mesajlar Toprağı Filistin. Garaudy, Kudüs’ü merkeze alan mekânları, toprakları semavi dinlerin ortaya çıktığı, hayat bulduğu, inananlarının yaşadıkları ile toprağında iz bıraktıkları, kopamadıkları ışık/hayat kaynakları olarak görür. Museviler, Hristiyanlar ve Müslümanların hep yaşayageldikleri yerlerdir buralar. Her birinin kutsal ve vazgeçilmez bulduğu kesimleri vardır Kudüs’ün. Buralar hep yan yanadır, iç içedir. Her dönemde inananların bir bölümünde inançlarının özüne dönme, kaynağına dönme ve inancın başladığı yıllara ve yerlere dönme özlemi hep olmuştur. Bazıları yaşamak üzere, bazıları ölmek üzere hep o yerlere geledurmuşlardır.

Kudüs’ü anlatan kitaplarda toprak vurgusu belirgindir. Kenize Murad da kitabının adını Toprağımızın Kokusu koymuştur. Garaudy’ye göre Kudüs ilahi mesajın indiği bir toprakken, Kenize Murad’ın anlattığı, bir zamanlar üzerinde dolaştıkları, bastıkları, nefes alıp verdikleri bu topraklar bazı Filistinliler için artık sadece kokusunu hatırlayabildikleri topraklara dönüşmüştür.”

Necip Evlice - Nuri Pakdil İle Kudüs’te Elem Ve Öfke

“Sabah, 05.00’da sabah namazı için Mescid-i Aksa’ya gidiyoruz. Açık olan kapılardan yoğun kalabalıklar hâlinde insanların Mescid-i Aksa’ya gelmeleri heyecanlanmamıza ve biraz da şaşırmamıza sebep oluyor. Sabah maviliğinde yürüyen yoğun insan kalabalığı, kuş cıvıltıları eşliğinde âdeta bir devrim yürüyüşünü çağrıştırıyordu. Mescid-i Aksa hemen hemen doluyor. Hayatımın en ürpertili sabah namazlarından birini kılmak nasip oluyor. Namazdan sonra otele dönülecek ve Mesci-i Aksa’yı gören bir terasta kahvaltıya gelinecek. Asım Gültekin, İsmail Kılıçarslan, Taha Kılınç gibi birkaç arkadaş, kendimizi Zeytindağı’na bıraktırıyoruz ve Mescid-i Aksa’ya doğru yürüyerek kahvaltı yapacağımız yere geleceğimizi söylüyoruz.”

Yolcu, Sayı 105

105. Yolcu. Yani, 90’lı yıllardan günümüze uzanan 105 sağlam adım. Hiç geri durmadan, kitabın ve hayatın ortasından konuşmayı terk etmeyerek her vakit meydanda olduğunu gösteren 105 adım.

“Bir Kapı Yok” diyor Yolcu bu sayıda kapaktan. Sonsuz kapının içinde açılabilecek, aşındırılacak bir kapının olmaması ne hazin.

Ömer İdris Akdin’in Meseleye Notlar’ından…

“Duanın en çok seyrü sefer eylediği yerler sanıldığı gibi mescitler değil pazar yerleridir. Sabahın er vaktinde her hangi bir semt pazarına nazar ederseniz duyacağınız ilk cümle ‘Pazarola’dır. Bir açılış manifestosu... Helal kazancın berekete açılan kapısı. Müşteri ile pazar esnafı arasındaki diyaloğa biraz kulak kabartırsanız duanın ahengine şahit olursunuz. ‘Allah bereket versin’ ile başlayıp ‘Bereketini gör’ ile süren, ‘helallik dilenerek’ biten bir coşku bu. Hele bir de ramazan ayında iseniz gösterilen ihtimama değme gitsin. Teyzeler, ablalar, bacılar, dayılar, nineler, dedeler... Rabbin rızası ile dağılan rızkın er meydanında, yani pazar yerindeler. Velhamdülillahi rabbilalemin.”

Bağımsız Aklın Diyalektiği

Aklın bağımsız olması gibi bir durum ya da sorun var. Çözümsüzlük hali gibi bir çıkmaz aslında. Nereye çeksen oraya gidecek bir savrulma. Aklın sınırları evrenin sınırlarını zorlayabilir mi? Ya da insan evrenin neresinde bir yumruk aklı ile? İsmail Delihasan yazmış.

“Evrensel akıl, değişiminde kendini uygular. Evrensel akıldan değişim, değişimden çelişki, çelişkiden de merak; bilme isteği, sorular ve sorunlar doğar. Bilim, evrensel aklın küçük yasalarının, araştırılıp, insan egemenliğinin ve yaratma gücünün alanı; insan aklının ışığıdır. Evrenin aklına, iman etmiş akılla ulaşılabilir. Akıllı insan dürüst insan olduğundan, akıl imana açılan penceredir. Bilim salt başına akılsız imana ya da evrensel akla ulaşamaz. Bilimle ancak, evrensel doğal aklın, olanakverdiği bilgi edinilebilir. Çünkü insan aklı, doğanın ana aklının etkisi altındadır. Evrensel ana akıl insan aklını yönlendirebilmekte, yönetebilmektedir. Evrenin ve bilimin sonunu bilemezken, sıradan insan için iki yol vardır. Birisi tanrı, diğeri de insandır. Allah inancından uzak insan için şu sorularısorabiliriz: İnsanın gücü ne kadardır; acaba insan en azından gelecekte, evrene egemenlik noktasında,yıldızlarıyer değiştirtebilecek mi; evren düzenini istediği gibi yapabilecek mi; kendini dahi yaratmada egemenlik kurabilecek mi? Mantığımızla sorularımızı gerçekle örtüşür yanıtlayabilir ve diyebiliriz ki; yeni evren düzeni ve belki yeni bir evren, insanın tanrılaşması anlamına gelir. Gerçekten insan evreni ve kendini yeniden yaratabilir mi,ya da yapabilir mi? Aslında bu sorularımız, bir düşünce fantezisi, kazısı ve araştırmasından başka bir şey değildir.”

“Evrensel düşünmek, insanca düşünmektir ve kalıcıdır. Kalıcı olan, doğal ve evrensel olandır. Evrensel düşünce; büyük, evrensel akılla bağdaşık, geniş beyinlive iman eden düşüncedir. Evrendeki muhteşem sistemi görme, insanı ve kendini tanıma insanı bir yaratıcının varlığı fikrine götürür. Evrensel düşünme, insanca düşünmedir; insanı düşünmedir. Evrensel düşünmek ancak bağımsız akılla mümkündür.”

Oynatalım Uğurcuğum

Futbolla biraz ilgisi olanların bildiği bir repliktir bu; “Oynatalım Uğurcuğum.” Erman Toroğlu’nun hakemlikten sonra başladığı futbol yorumlarında, kritik pozisyonları defalarca “Oynatalım Uğurcuğum” sözüyle takip etmiştik. Nadir Aşçı, bu sayı Erman Toroğlu’nun dünyasına davet ediyor bizi. Kim ne derse desin futbol tarihimize geçen bir isim Toroğlu. Kendine has olma özelliğini hem hakemlik yaşantısında hem de futbol yorumculuğunda da sürdürüyor Toroğlu.

“Erman Toroğlu ilk yıllarda nasıl derler, sporu da yeni bırakmasından mı nedir hani fit bir görüntüye sahipti. Hakemliğinden alışık olduğumuz bıyıklarını ne zaman terk etti hatırlamıyorum ama süreç içinde bıyıklarından kurtuldu önce. Magazin dediğimiz o dünya ile bıyık ters bir orantıya sahipti. İmajmaker dediğimiz sektör, nasıl ki zaman içinde futbola ve futbolculara da dokunmaya ve müdahale etmeye başladıysa, aynı şekilde futbolun kıyısında köşesinde olan herkese de müdahil olacaktı elbet. Hıncal Uluç ve Kale Arkası deneyiminden sonra Şansal Büyüka ve Maraton deneyimi başladı Toroğlu’nun. Pozisyonların ekrana getirildiği ve irdelendiği ekran biraz daha büyüdü. Buna paralel olarak Erman Toroğlu da yavaştan kilo almaya ve ismini büyütmeye devam etti tabi. Aksesuar olarak artık yanından hiç ayırmayacağı çubuğu da sanki Maraton döneminde eline aldı diye hatırlıyorum.”

“Başlıktaki replik herkesin bildiği gibi Erman Toroğlu’nun bir hediyesi bize. Hakemin müsabaka içinde ânında karar vermesi gereken pozisyonları bir ileri bir geri sararak, kâh hızlı kâh yavaş oynatarak, çay içerek, su içerek değerlendirirken Toroğlu, görmediğimiz yönetmen Uğur Yıldırım’a karşı kullanıyordu bu repliği. Aslında pozisyonu ileri geri saran kişi Uğur Yıldırım değildi. Yıldırım yönetmendi. Toroğlu, “oynatalım Uğurcuğum” deyince, teknisyen oynatıyordu pozisyonu. Erman Toroğlu da hakemin salise içinde karar verdiği pozisyona üç beş dakikanın rehavetinde karar veriyordu.”

Herman Hesse

Sadece eserlerini okumak değil yaşantısını da öğrenmek gerek bazı isimlerin. Çünkü hayatlarının bir izdüşümünü yazanlar aslında bir kalbin ritmini de armağan eder bize. Herman Hesse gibi. Aydın Hız, Herman Hesse’yi anlatıyor bu sayı. Onu daha yakından tanıyınca tüm eserlerini mutlaka okumak isteyeceksiniz.

“1962 yılında ölen Hermann Hesse’nin romanlarına ve düşüncelerine olan ilgi özellikle 1960 sonrası karşı kültür hareketiyle artacaktır. Kendi kültürel kodlarını tüketen batılı yeni aydın tipi, arayışını uzak doğuya ve Hindistan’a yönelttiğinde aslında yıllar önce Hesse’nin izini takip etmiş olacaklardır. Hermann Hesse’nin okunmasını ve anlaşılmasını değerli buluyorum doğrusu. İç çatışmaların, bunalımların, yazarın kendine doğru yolcuğunun izlerini sürmek, hayatı ve insanı anlamamıza olanak sunuyor çünkü. Aynı zamanda onun doğayla kurduğu ilişki, geçici ve yapay değil. Sahici ve samimi bir ilişkisi var doğrusu. Bir yazarın insanlardan uzakta, kırda yaşamasının anlamını ondan öğrenebiliriz .”

Kelimeleriniz Ne Çok Bilenmiş Bayım

Ahmet Usta, bir manifestonun satır aralarından sesleniyor bizlere. İçimize, dışımıza, uzağımıza ve yakınımıza bir destan gibi kapılar açıyor. Yeter ki kapı olsun. Yürekler bilensin, yollara düşülmek için ayağa kalkılsın. Hem de eski zamanlardaki gibi, dupduru bir kalple.

“Düşüşlerimiz sert oluyor, zemin kaygan.
Sus pus olduk gururumuzun çiğnendiği çağda. Birbirimizi hançerleyen kim diye sorma, biziz. Fitne fücur, en çok da İblis. Oysa içimizin bahçelerini ne çok sererdik kardeşlerimize. Cürüm işlemek için oluşturduğumuz her teşekkül, cürmüm kadar yer yakmadı. Hani gülü ve özgürlüğü çoğaltacaktık. Şimdi her söz eksik kalıyor içimizde. Yoruldum kalbime saklanmaktan, ölüm dilini yuttuğu coğrafyamızda (ölüm ölüm dediğin nedir gülüm).
Bugün de harlıyız çok şükür, bıyık buruyorum kolay tüketilen ne varsa.
Öyleyse;
Alınlarımızı el değmemiş yaylalara sürelim.
Kapımız açık.
İpini kes de gel.
Bayım…”

Doç. Dr. Ömer Cide ile Hayata, Tarihe, Felsefeye Dair Söyleşi

Faik Öcal, Doç. Dr. Ömer Cide ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Hassas konuların yer aldığı söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Tarih felsefesi disiplin olarak 18. Yüzyılda ortaya çıkmıştır. Batı’da çıkması da anlaşılır bir durumdur. Çünkü söz konusu yüzyıl Batı’nın Bilim ve Teknikte gelişim gösterdiği bir dönemdir. İnsanlık medeniyet birikimini kullanan ve onun nimetlerinden yararlanan Batı büyük bir iştiyakla yeni bilgileri arama gayretini sürdürmkteydi. Söz konusu dönemde İslam dünyası gerileme evresini yaşamaktaydı. İslam toplumunun en büyük temsilcisi olan Osmanlı gerilemenin sebebini ilk başlarda kendi iç nizamlarının bozulmasına bağlamıştır. Bu konuda Koçi Bey Risalesi örnek olarak incelenebilir. Diğer yandan Batı’nın gelişimi yeterince dikkate alınmamıştır. Osmanlı Batı’nın ilerlediğinin farkına vardığında ise meselenin askeri alanda gerçekleştiğini düşünerek o alanda ıslahatlar yapmaya çalışmıştır.”

“Siyasal İslam ve siyasal İslamcılar tanımlaması, Müslümanların ortaya attığı birkavram olmayıp bu tanımlamayla, Müslümanları ötekileştirmeye, toplum nezdinde onları dışlayıp marjinalleştirmeye çalışanlar tarafından yapılan nitelemelerdir. Neden siyasal Hristiyanlık, siyasal Yahudilik, siyasal Hinduizm vb tanımlamalar yok iken Siyasal İslam kavramından bahsedilmektedir? Dolayısıyla Siyasal İslam kavramını doğru bir niteme olarak görmediğimi söyleyebilirim.”

“Dört Halife dönemi için Kur’an ve Sünnet’in toz duman altında kaldığını söylemek büyük bir yanılgı olur. Ne Hz. Ebu Bekir ne de Hz. Ömer’de böyle bir hırstan bahsedilebilir. Doğal olarak Hz. Peygamber’den sonra kimin başa geçeceği insanlar arasında konuşulmuştur. Bunun bilinen örneği Hz. Peygamber’in (sav) amcası Abbas’ın, Hz. Ali’den kendisinden sonra kimin başa geçeceğini sormasını istemesidir. Ancak Hz. Ali bu teklifi reddetmiş yine de Hz. Peygamber’den sonra yönetme görevinin kendisine verileceğini düşünmüştür.”

Akrabaların Reddi

Eyyüp Akyüz, akrabalık üzerine yazmış Yolcu’da. Günümüzde artık geçerliliğini iyice yitiren akrabalık ilişkilerinin aldığı yarayı işaret ediyor Akyüz. Yitirilişin sebepleri, sonuçları var yazının satır aralarında. Kaybettiğimiz sadece akrabalar mı yoksa daha büyük bir kayıp mı yaşıyor insanlık? Durup bunu düşünmeden, çareler aramanın da faydası yok.

“Kimsenin kimseye katlanamadığı, kimseyi görmek dahi istemediği bir çağdayız. Allah’ın emrine riayet etmek yahut geleneği yaşatmak adına akraba ziyaretlerini sürdüren insanlar yok değil elbette. Ancak toplumun genelinin sıla-i rahim kavramından dahi haberi yok.”

“Oysa akraba dediğin, insanın yakınlarıdır. Yakınını uzaklaştıran insanlara akraba diyebilir miyiz? Kendisinden soğutmak için her şeyi yapan akrabalar, nasıl olur da kapılarının çalınmasını beklerler? Çocukları ve gençleri anlamak yerine sorgulamak, yargılamak ve suçlamak gibi yöntemleri tercih ederek akrabalıktan reddedilen insanların sayısı her geçen gün artıyor. Burada ret kararı alan çocuklar ve gençlerin hatası yok mu peki? Var elbette. Bu çağın çocukları ve gençleri çok alıngan ve kırılgan ne yazık ki. Hiçbir gerçeği görmek istemeyen, hayal âleminde yaşayan, zorluklarla mücadele etmek yerine arkasına bakmadan kaçan çıtkırıldım bir kuşakla karşı karşıyayız. Özgürlük safsatası yüzünden kendi özünü, ruhunu, gönlünü hiçe sayan ve kendisini bedene, imaja indirgeyen gençler… Bir var olma, kendini gerçekleştirme, kişilik ve kimlik inşa etme mücadelesi olarak ortaya konan bu performansın, aslında manipülasyon sonucu ortaya çıktığını göremeyen gençler… Başta kendi kendisi olmak üzere her şeyi tükettiğini ancak var olmak için tüketmek değil üretmek gerektiğini fark etmesi gereken gençler…”

“Gurbetteyiz, ne çok kaldık gurbette Bir an evvel valizimizi toplamalı; eve, dostlarımıza ve akrabalarımıza dönmeliyiz.”

Materyalizme Veda

Dünyanın materyalizme veda edeceğini düşünmek günümüz şartlarında ne kadar doğrudur? Hele de bu çözülme batıdan başladıysa bunu daha yoğun düşünmek gerek. Bülent Sönmez, karşılaştırmalı bir yazı kaleme almış. Bir tarafta batı varken diğer tarafta İslam dünyası var materyalizmin karşısında.

“Batı dünyasında materyalizm çözülürken İslam dünyasında materyalizmin güçlenmesi gecikmiş modernitenin sonucu olarak değerlendirilebilir. Kırsal alandan kentlere, kentlerden sermayeye uzanan bir sosyal hareketliliğin doğal sonucu dünyevileşme olarak öne çıkmıştır.

İslam dünyasındaki bu hareketlilik içerisinde dinin ve maneviyatın herhangi bir zemini bulunmamaktadır...”

“Müslümanlar hâlihazırda Batı dünyasının ürettiğiya da üretmede başarılı olamadığıyaşam biçimine karşı ne felsefi, ne pratik, ne de ahlaki bir alternatif koymaktan uzaktır.

İşte yaşadığımız gerçeklik yaklaşık yüzelli yıl önce Batının yaşadığı ve dünya ölçeğinde dayattığı maneviyatın terkedilme hamlesinin İslam dünyasında gecikmiş halidir.”

Dünün Günleri/3

Selçuk Küpçük’ün günlükleri devam ediyor. Merakla ve heyecanla okuyorum bu günlükleri. Hasan Sağındık ile tanışmaları var bu sayıda. Gittiği konserler, Sağındık ile birlikte sahneye çıktığı günlere gidiyoruz. 1992’nin Ankara’sındayız.

“31 Mart 1992/ Ankara Bu gece memlekete gidiyorum. Klinik Psikoloji dersinde konu anlatacaktım ama boğazlarım şiştiği için konuyu benim yerime Şehmuz sundu. Sağolsun. Ders çıkışı Remzi ile Kocatepe Kitap Fuarı’na gittik. Dostlara Ramazan Bayramı’nda atmak için tebrik kartları aldım. Dün ise iftarı Ahmetlerde yaptık. Çorum işi tarhana, tavuk ve pilav. İhtiyardan yine haberyok. Ankara, hoşçakal.”

“26 Nisan 1992 / Ankara (Gece) Konser çok güzeldi. Mehmet Ercan ile erken gidip salonunun önlerinden yer kaptık. Önce Hasan Sağındık çıktı sahneye. Tabi teybe kaydettim bütün konseri. Bu arada liderimiz(!) geldi salona. Herkes ayağa kalktı. Heyecanlandılar. Tezahüratta bulundular. Yarın vizeler başlıyor. Hiç çalışmadım.”

“6 Mayıs 1992 / Ankara Okul çıkışı Kızılay’da tek başıma gezindim biraz. Sonra Zafer Çarşısı’na uğradım. Çarşının içindeki sanat galerisinde kitap fuarı vardı. Birkaç kitap aldım. Ama en önemlisi çok zamandır aradığım bir kitabı buldum. Cemal Sayan’ın “Karanlıkta Gün Yüzünüz”ünü. Mutluyum. Ankara’ya yaz geldi. Hissetim. Derin derin nefes aldım. Mayıs Ankara’nın en güzel zamanı.”

“29 Mayıs 1992, Cuma / Ankara Mehmet Kul ile Müzik Bölümündeki şiir etkinliğine katıldık. Birçok ünlü şairi dinledim. Çıkışta okul bahçesinde arkadaşlara rastladık. Aysel, Mualla, Dinçer falan. Uzun uzun son sohbetimizi yaptık. Özel eğitim bölümünden Selim’in (Sülü) de adresini aldım. Bayram da kart atmak için. Kızılay’a kadar tek başıma yürüdüm sonra. Sıhhiye’de Diyanet Vakfı kitabevinde “Yansımalar/Gitar-Ney” isimli bir kaset dikkatimi çekti. A.Şenol Filiz ve Birol Yayla’nın. Baştan sona gitarın ve neyin bir arada icra edildiği özgün bestelerden oluşuyor. Harika bir çalışma.”

Yolcu’dan Öyküler

Murat Sayımlar – Garip Adamın Afişleri

“Kasabaya geldiği gecenin sabahında, kolunda bir tomar afiş, diğer elinde tutkal kovası, otelden çıktı. En yakından başlayarak, boş bulduğu her duvara, düz satha afişleri yapıştırmaya başladı. Bu durum uzun süre devam etti. Her sabah erkenden çıkıyor ve yapıştırabildiği kadar çok afiş yapıştırıyor ve tekrar otele dönüyordu.”

“Sorun ve sıkıntıların konuşulduğu sosyal hayatta açıkça ifade edilmeyen, zımni kural şuydu. Konuşulan hususlar ve gösterilen faaliyetlerde; rutin hayatın sorunlarını çözmek ya da sorun üretmek vasfını ortadan kaldıracak biçimde konuşmak, yazmak, buna ilişkin müessir faaliyette bulunmak, çalışma ve araştırma yapmak, formasyon ve altyapı geliştirmek, bu hususta farkındalık oluşturmak ve yüzleşmeye vesile olmak kök amaç değildir.”

“Öyle görünüyorki,kasabanın meselesikasaba sınırları içinde kalarak çözülmüyor. Bu dolanık halden kurtulmak için; kasabayı da kapsayan, daha büyük ölçekten, daha geniş ufuktan, daha fazla kaynağın olduğu yerden nasip arayıp, rahmet talep etmeyi denememiz lazım.”

F. Sueda Kurt – Yer Çekimi

“Evin dış kapısını görünce, son basamağı da aşarak sahanlığa ulaştı. Biraz soluklandı ve yavaşça adımını öne atarak kapının kolunu tuttu. Kapının kolunu açmak için tüm ağırlığını verdi. Anahtarı güçlükle çevirdi ve bedenini evin içine doğru ittirdi. Takatsiz ayakları, kan dolaşımının yavaşlaması ve soğuğun etkisi ile mosmor kesilmişti. Son bir gayretle evin kapısını çarptı.”

“Mutfağa doğru yöneldi. İçerden yemek kokuları, geliyordu. Buzları hafif erimiş ayakları seramiklere değdikçe, kayar gibi oluyor, ayağına gelen ekmek kırıntılarından rahatsız oldukça ayağını sürterek halıya doğru yönelmeye çalışıyordu. Mutfak zeminleri su içinde kalmıştı tesisatçıyı bulamadığı için. Gece boyu akan suyun faturasına emekli maaşının yarısı gidecekti, günlerce kesememişti.”

“Yol kenarında bulunan çevirme otobüsü çevirmiş, şoför ile göz göze gelen polis memuru durumu anlamıştı. İnen şoförle konuşan iki memuri otobüse binip, Ali amcayı indirdiler ve araca koydular. Islak hırkası sırtında bedeni titriyordu. Ayaklarında durmayan terlikler düşüyor, güçlükle ayaklarını ittirerek giymeye çalışıyordu.”

İbrahim Birgül - Bana Kalan

“Köylerde ırgatlık ve çobanlık yapan bir baba ile köyün hanım ağasının işlerine yardımcı olan annenin son çocuğu olmak yazılıymış alnımda. Çocukluğum köylerde geçse’ de, ilçe merkezinde bir mahalle evinde yetiştiğimi hatırlıyorum. Kırmızı çatılı evlerin tepesinde güneş enerjisi kurulu olduğunu gördüğümde, bizim evin neden çatısız olmadığına çok içerlemişimdir. O evlerin hep ayrıcalıklı olduğuna inanmışımdır. Duvarı, kapısı, çatısı olan evlerde oturanlar ile beton evlerde oturanlar bana göre çok zengin insanlardı. Apartman dairelerini hiç anlatmıyorum.”

“Sınıfta öğretmeninin babamın mesleğini sormasından hoşlanmaz, her defasında nasıl cevaplandıracağımı düşünürdüm. Babamın işi olmadığı günlerde ne söyleyeceğimi bilemez her defasında “serbest meslek “derdim. Bilmezdim serbest meslek ne iş yapardı. Ama o an için söylenebilecek en iyi meslekti. Sanki kulağa da hoş geliyordu.”

“Babamın kalbindeki yokluğu, çaresizliği, hastalığı ve bütün bunların düşündürdüklerini… Bunu hiç anlayamadım. Yıllar sonra bir sabah uyandığımda onu yerinde göremedim. Ondan geriye sadece tamir eşyaları kaldı. Sonra bana ne mi kaldı? Geriye en büyük yanımızın yıkıldığı Şubat aylarının en acımasız, en soğuk ve en uzun yaşandığı Cumartesi sabahları… Baba eli öpülmeden geçen ve gelmesini istemediğim bayramlar, susturamadığım kalbimin dilime düğüm olup bağlandığı sevinçler, düğünleri uzaktan seyredişlerimiz…”

Yolcu’dan Şiirler

Günah sayılır mı mezarlıklarda söylenen şarkılar?

Taze toprak/taze beden/ ayağa kalkan korkuluk

Tek sesli koro/ kusursuz akustik

Birden ürperiverir mermerin soğukluğu

İyi bilirdik yürüyen gölge! İyi bilirdik insanlık!

Mezarlıktan korkmayan çocukların türküsüdür bu

Şehzadebaşı’nda sade mezar/ menekşe kokusu

Cellada Hamza/yokluğa Ömer/ Afrika’da soğuk su

Siz cennette de güzelsiniz çocuklar!

İyi biliriz çocukluğu! İyi biliriz sonsuzluğu!

Ahmet Şevki Şakalar

omzunda yorgun akşam sessizce gelirdin

daha mı güzeldiniz denizi dinlerken. yaz

geçti! şimdi yabancısıyız yaşadığımız evin

ne zaman yaşadık bu kadar? gidenlerin

sesi dokunuyor mevsimlerin ahengine

sokağın kedileri kopmuş teller bilir mi bizi

balkondaki karanfillerin bilirdi ayazı

bozulur misalin terazisi biz olmayınca

gidenler nasılsa hatırlar siteminizi

uçurtmamın terazisi fesrengi akşamda

bozulunca. durup arkanı dönsen. beni

destede bırakma der, beni karanlık kuyuda

Yaşar Bedri

Son kez dediğimizde kavgaya tekrar başlıyoruz gölgemizle

Ruhumuzun pençelerinde kalmış tırnaklarıyla korktuğumuz şey

Cümlesi içinde azala azala biriktirdiğimiz bir nefis var

Buğusu hep camda kalan, damlası hep süzülerek yavaşlayan

Hiç gitmeyen bir su birikintisinin içinde

Daima sıçrayan bir mecnun bütün kentin sokaklarında

Aykağan Yüce

Saçlarımı veriyorum uzaktan rüzgârlara

Kanayan yaraları doldurup terekeme

Ölümün kıyısına kelimeler sürüyorum

Tetiği düşmeye hazır bir şiir ellerimde

Uykuyu unutmuş bir ömrün gizeminden

Ölümü şiir gibi kapımda büyütüyorum

Dilimin bağı çözülüyor kendime koşuyorum

Gecenin ucuna asıyorum kendimi

Kendime böyle yakın, kendime bunca uzak

Saçlarımla ansızın bir nisan

Hikmet Kızıl

uzadıkça binalar

alçalıyor insan

toprak seviyeli

mahalle kayıtsız

uykular göçmen

arandım bulunamadım

her duvarda aynı tırnak izim

Fatih Tezce

İyi ki Beşinci Mevsim Var

“Yırtıldı ruhlara çizdiğim resim
Yazık, kulaklara sığmadı sesim
Yaşadığım şimdi beşinci mevsim
Çağın çilesini sırtıma sardım”.

Böyle diyor Beşinci Mevsim şiirinde Abdurrahim Karakoç. Bütün mevsimler biter ve kapıya dayanır beşinci mevsim. Son çıkıştır her şeyden bu mevsim. Tüm yan yollar kapanır ve beşinci mevsim kuşatır evreni. Adı umuttur, derin bir nefestir, esenliktir ve bir dergiye en çok yakışan isimlerdendir Beşinci Mevsim.

İstanbulensis Şiir Festivali’nde tanıştım Beşinci Mevsim dergisi ile. 21. sayısına ulaşmış dergi ya da onların deyimiyle 21. yumruk. Buradan da anlaşılacağı üzere uçarı bir yanı da var derginin. Mevsim beşinci olunca karşımıza çıkacak her şeye eyvallah diyeceğiz.

Samimiyet hemen kuşatıyor derginin sayfalarını çevirdikçe. Dergi gönül işidir ama her dergide bu sıcaklığı bulamıyoruz bazen. Beşinci Mevsim, yürekleri ısıtan, muhabbetini hissettiren bir samimiyetle çıkıyor. Ben dergiye nice 21 sayılar ve varlığını hissettirecek sağlam yumruklar diliyorum.

Abur Cubur Okumak

Okumanın da bir asaleti olduğuna inanırım ben. Ağır bir işçiliktir okumak. Öyle kıyıda köşede, yatakta döşekte yapılacak kadar sıradan bir eylem haline getirmemek gerek okumayı. İşte bu yüzden toplu taşımada kitap okuyanları görünce mutluluktan gözlerim pek dolmuyor benim.

 En ciddi işe hazırlanırcasına sıkı bir disiplinle okumalar yaparsak işte o zaman iyi okurlarımız olur. Elbette ne okuduğunu da bilen diye de ekleyeyim. Her önüne geleni okumak hem beyne hem zamana hem de bünyeye eziyet. Behzat Aktura, Abur Cubur Okumak yazısında ne okumalı sorusunun üzerinde duruyor. Verdiği yerinde örneklerle akıcı ve ruha şifa bir yazı kaleme almış Aktura.

“…okumak söz konusu olduğunda geri durabilmek, okuma listemize ihtimam göstermek çok önemlidir. Bilhassa popüler olan kitaplardan uzak durmamız çoğunlukla faydamıza olacaktır. Zira kitap söz konusuysa, yeninin liyakati muammadır. Kitaplar teknolojik birer araç değil. Bu nedenle kitapların en kalitelisinin, en yenisi olduğunu söyleyemeyiz. Hâlbuki insanların çoğu bu ayrımı gözetmiyor. Sosyal medyada kitap tavsiyesi veren sitelere göz atın. İnsanlar, birçoğu yeni basılmış olan sekiz-on kitabı bir ayda okumakla övünüyorlar, vakitlerine yazık. Bir insan ayda on kitap okuyorsa, en iyi ihtimalle dokuz tanesi kötüdür. Dikkat edilirse burada kötülükten kastım “eğlence” değil. En fazla kitaba sahip olan kütüphane herhangi bir yarışı kazanmıyor. İlkokulda beynimize takılan büyüktür, küçüktür gözlüğünü bir kenara atalım. Kütüphanemize madalya koleksiyonu muamelesi yapmanın âlemi yok. En iyi kütüphanenin ölçüsü kemiyet değil, meziyettir. Bu nedenle gerçek entelektüel ne okuduğundan çok ne okumadığı ile tespit edilir.”

“Hayatın nehri, sandığımızdan hızlı akar, ışık hızı tabiri yerine hayat hızı desek de olur diye düşünüyorum. Bu nedenle ben bu dünyada yarar açısından arafta kalan bir bölge olmadığını düşünürüm. Bir şey yararlı değilse, sırf zaman kaybettirdiği için zararlıdır bana göre. Bu nedenle vakit konusunda cimri olmak zorundayız.”

Çetin Öner’in Gülibik Romanı Üzerine

Çetin Öner, çocuk edebiyatı alanında çalışmaları olan bir yazar. Gülibik adlı romanı ilk çıktığı 1997’den bu yana en çok okunan çocuk romanları arasındaki yerini koruyor. Nefise Yücer, bu kitap üzerine yazmış. Yazının bir bölümünü buraya alıyorum.

“Çocukların bakış açısı ve büyüklerin bakış açısı üzerine adeta bir denklem kurmuştur Öner. Çocukça bakılamayan bakışlar öyle bir anda olgunlaşmış bakışlara dönüşür. Denklemin sonunda hayata çocukça bakmak isteyen çocuk ne yazık ki hayatın getirdiği mecburi gerçekliklerle yaşamaya devam eder. Artık roman kahramanımız da hayata bir yetişkinin bakış açısıyla bakmaya mecbur edilir. Böylelikle hayat, kahramana bir felsefe oluşturur; çocukça bakılamayan felsefe.”

Vaktine İhanet Eden Bir Mektup: Hicran

Burhan Temel, içinde acının ve ayrılığın olduğu iki kesit sunuyor. Hastane duvarları, geç kalmak ve boğaza oturan kocaman bir düğüm; dünya.

“Eşini kaybeden yaşlı bir adamın tek başına yediği o ilk yemek kadar soğuktur hayat bazen. Duvarlarına gençlik hatıraları sinmiş olan evlerin, ölüm ve yalnızlık kokması kadar yahut.”

“Uyanır uyanmaz bir gecikmişliğin sancısı bindi omuzlarıma. Babadan kalan bir geç kalınmışlık. Babam bir kere geç kalmış işte. Bir yanı hep yarım kalmış. Cumaları bir başka yalnızlaşırdı ayrıca. Öyle ya insan bazen bir güne, bir saate, bir yola dahi küsebilir. Öyleydi işte. Dünya, gelip geçenin konakladığı bir handır. Öyle demişti işte hiç okunmamış bir mektubunda.”

Beşinci Mevsim’den Öyküler

Öznur Atabaş – Nur

“Ayazın elleri üşüttüğü vaktin karanlığında otogarın köşesinde bulunan eski bir banka oturmuş beklerken yanına kısa saçlı, yanakları pembeleşmiş, sırtı hafif kamburlaşmış, gözleri kan çanağına dönmüş yaşlı bir teyze geldi. Müsaade isteyip Nur’un yanında oturdu. Sağ elinde tuttuğu sigaranın azalışını seyretti Nur, sonra teyzenin gözlerine baktı.”

“Teyzenin az önce yaptığı gibi gözlerini gökyüzüne çevirdi, geçmişe dair birkaç hayal kırıntısını canlandırmaya çalıştı. Ne hayalleri vardı… İçinde tuttuğu, sakladığı, kimselere dökemediği ne hayaller peşinde nefes nefese kalmıştı? Şimdi ise hayallerinden geriye sadece koca bir hissizlik ve yorgunluk vardı. Gözlerinden akan yaşları yaşlı teyze fark etmeden sildi. Canlandırdığı onca sahnenin altında eziliyor ve ağlayışlarını serbest bırakmak istese de bırakamıyordu. Çünkü anlatsa ne değişecek, anlatmasa ne düzelecekti? Hiçbir şey.”

Merve Dalçık – Savaşın Sonbaharı

“Mevsim sonbahardı. Ağaçlar tüm cüretkârlığı ile soyunmuş, kuruyup kaskatı olan yapraklarını etrafa saçmışlardı. Çürüyen yaprakların kokusu toprak ile karışınca ortaya çıkan bu reha başımı döndürüyor, zihnimin neresinde neye çağrışım yaptığını henüz anlamamış olsam da beni bambaşka bir boyuta taşıyordu. Kokuların hafızası tüm ipuçlarından daha güçlüydü; fakat bu mevsime ait olan tüm kokuların bendeki derinliğini henüz çözememiştim. Yine böyle bir mevsimde uyanıp hemen pencereme koştum. Kırışık keten perdelerimi bir hışımla kenara itip, karşımda duran duvarın üzerinden kollarını uzatan meşe ağacının derin çizgili gövdesine baktım. Sabahın erken saatlerine mahsus olan o geniz yakıcı soğuk havayı içime çektim. Evim bodrum katındaydı, haliyle kot farkından dolayı hemen yanı başımda olan parka ait sayısız ağaçtan sadece bana en yakın olan meşe ağacının dallarını görebiliyordum. Komşuluğumuz fena sayılmazdı, bana bir takvimden beklenen ne ise onu fazlasıyla veriyordu. Kış yaklaşmıştı ve işte buna hazırdı. Bu sabah onun kuruyan dallarını görüp, beton duvarın ardındaki toprağın kokusunu içime çekmek beni mutlu etmemişti.”

“Elektronik kelepçem öttü ve ben bir muhafız yanıma yaklaşmadan uslu bir çocuk olup evde saçılan cam parçalarını toplamak için apartman robotuna bir süpürge siparişi vermek için yavaşça avucuma gizlice aldığım kuru bir yaprakla evime doğru ilerledim.”

Fatma Yavuz – Çeyrekler

“Parmak uçlarıyla tuttuğu bardağı, makineye koyup hızla itti sürgüyü Zeliha. Kazağının kolunu ıslatmıştı yine. “Bunu bu kadar yıkadıktan sonra ne kıymeti kalıyorsa!” diye söylendi kendi kendine. Mithat'ın bıraktığı kesme tahtasına ve üzerinde hevesle geldiği bir randevuda terk edilmiş gibi küskün ve öfkeli duran bıçağa dokunmadı. Başında bir ağrı vardı. Kalktığından beri evin durgun, tatsız sessizliğinde dolanıp duruyordu onunla beraber. Attığı her adımda, birbirinden farklı gıcırdamalar çıkaran eski, ahşap döşemelerde yürüyüp salona geçti. Keskin kokuları ve kırmızı çiçekleriyle bu yaşlı binayı güzelleştirmeye çalışan pencere önündeki sardunyaların kokusunu duyumsadı önce. Arnavut kaldırımlı mütevazı sokağa tepeden bakan pencerenin önüne oturdu. Hemen önündeki yuvarlak masadan uzanıp aldı sigarasını. Sadece iki dal kalmıştı paketin içinde. Bozuk olan morali biraz daha bozuldu.”

“Dakikalar önce Gülay'ın kızının dans eder gibi yürüdüğü sokakta, sürünür gibi ilerliyordu. Annesine varmamak için günlerce aralıksız yürüyebilirdi aslında ama kaçınılmaz olandan kaçamıyordu insanoğlu. Yalnızlığını, sırnaşık bir kedi gibi ayaklarının hemen dibinde hissetti. Yalnızdı, çünkü annesiyle bile yakın olmayı başaramamıştı. Nedendi sahi? Önceleri hep başkalarını suçluyordu ama artık biliyordu ki bir tutunamama sorunu vardı kendisinde. Mithat gibi onu her haliyle seven birini bile kalbinde hissetmiyordu mesela. Hayatı boyunca, kalbinde hissettiği tek kişi, acımasızca reddetmişti zamanında. Belki o acı korkutmuştu Zeliha'yı. Belki o yüzden kimseyi yaklaştırmamıştı kendine.”

Beşinci Mevsim’den Şiirler

Bir ateşin ortasındayım…

Dört tarafım taştan kalelerle örülmüş,

Kaçtığım taraf kor bir ateş yığını;

Kaçamadığım yön zifiri bir karanlıkla kuşatılmış.

Dipsiz bir kâsede bana sunulan bilinmez bir yol.

Bense kâseye uzanmaktan korkuyorum;

Yangın yeri uzattığım elden geriye kalan…

Mustafa Şahin

İçimde bayram sabahları İbrâhim,

Sanki hiç vurulmamış gibi mavzerler,

Bir dostun ellerinden.

Hiç alınmamış gibi çocukluğu

Ellerimin

Ve hiç ağlamamış

Uzağa dalmaktayken kendi çehresini

Arayan gözlerim.

Seda Öztürk

bir tutam ölüm galebe çalardı bin misli yaşamaya

biz yine de bahis açardık tarumar edilmiş türkülerden

-doğrusu ölümlerdenummamıştık, bulamadık da, bulamamaktı gönderilen...

dualarda dürüst olunmalı en azından kandırılmaz tanrıya sahibiz

bir daha bağışlansın o çocukluk günleri

ve hadi direnebilir miyiz büyümeye

Yahya Çerkez

yoluma seril... Ben bir daha geleceğim

çünkü bir renk olacağım sesimin boşluğunda

sırlarımı diri tuttum bugün

kimselere anlatmadım açlığı ve açıklığı

gücümü bir ağaç kovuğuna terk ettim.

biz burada birbirimizi terk ederiz

birbirimize kıyı olmayız, taş olmak varken

kimliğimiz aynadaki kişiliğimize ait değil

vicdanlar yırtık, zamana sığmıyor anılar

Yakup Diker

Ay Vakti, Sayı 298

298. sayısına ulaştı Ay Vakti dergisi. Derginin giriş yazıları okura açık bir mektup gibi. Türkiye ve dünya gündemine dair göndermeleri olan ve hassas dengeleri gözeten bir yaklaşımla kaleme alınıyor bu yazılar. Matruşka isimli giriş yazısından;

“Sanki hiçbir gerçekliği yokmuş gibi, sanki hiç olmamış gibi, “pandemi bitti” dendi… “Akleden bir topluluk” olarak bunu sorgulamazsak yeni “pandemi”lerin bizi hapsetmesi yakındır… Matruşka, tam olarak burada devrede… Pandemi döneminde gıda tedarik zinciri bozuldu/ya da bozulması istendi... Tarla’dan çatal’a süreci olarak bildiğimiz, güvenli gıda tedariki ve zinciri pandemi şartlarına bağlı olarak bütün parametreleri değiştirdi. Sanal kıtlıklar, test edildi, edilmeye devam edilmektedir. Bir nevi sürrealist bir firavunluk senaryosu denendi… Bütün dünyada sarsıcı bir enflasyon dalgası oluşturuldu. Hayat, elbette ucuz değil; lakin sanal ve kurgulanmış bir maliyet hepimizi derinden etkilemektedir. Çözüm noktasında aklın ve bilimin ışığında başlayacak her eylemin ahlaki olması bu bağlamda önemlidir…”

Atabetü’l-Hakayık

Ezberci eğitim sisteminin sadece ismini ezberlettiği ama ne yazık ki cismini tanıtmadığı –tanımadığı- cevherlerdendir Edip Ahmet’in Atabetü’l- Hakayık. Tam anlamıyla bir hikmetler kitabı olan bu eseri satır satır okumak, anlamak ve anlatmak gerek. Sadece ismini öğretmenin kimseye faydası olmuyor.

Doç. Dr. Mehmet Sait Çalka, Edib Ahmed Yükneki’nin Atabetü’l-Hakayık’ında Ayetler Işığında Kuran Ahlakı üzerine yazmış.

“Türk-İslâm edebiyatı kapsamında kaleme alınan ilk eserlerimizden biri olan Edib Ahmed Yüknekî’nin Atebetü’l-Hakâyık’ı, Orta Asya’da Hakaniye lehçesiyle yazılmış bir eserdir. Yazılış tarihi kesin bilgilerle bilinmemekle birlikte aynı dönemde ve aynı türde kaleme alınmış olan Yûsuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig adlı eserinden yarım yüzyıl sonra kaleme alındığı tahmin edilmektedir. İslâm dininin ahlaki kurallarının manzum bir hâlde kaleme alındığı eser, işlediği konu başlıkları yönünden, dinîahlaki-didaktik bir eser olarak kabul edilir.”

“Eserinde insanın hayata ve âhirete yönelik ahlakî duruşunun nasıl olması gerektiğine dair de telkinlerde bulunan Edib Ahmed Yüknekî, bu gibi ayetlere birebir karşılık gelecek mısraları çokça zikretmiştir. Örneğin En’am suresi 95. ayetinde geçen “Tohumu ve çekirdeği çatlatan şüphesiz Allah’tır; O, ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarmaktadır. İşte Allah budur. O halde (haktan) nasıl dönersiniz!” şeklindeki buyruğa uyan aşağıdaki mısralar, Allah’ın yaratma ve diriltme kudretine işaret ederken aslında insanın bu anlamda dünyadaki hayatını bir düzene sokması, hata ve haksızlık yapmaması için âhiret inancını ve öldükten sonraki dirilme inancını da telkin etmektedir:

 Ölügdin tirig hem tirigdin ölüg
Çıkarur körür sen munı ked aña
Bu kudret idisi ulug bir hayat
Ölüglerni tirgüzmek asan aña”

[Dirileri öldürür, ölüleri diriltir. / Görüyorsun, iyi düşün bunu! / O kudret sahibi, ulu bir Allâh’tır. / Ölüleri diriltmek onun için kolaydır.]

Doğu Türkçesinin Eskimeyen İsmi: Ali Şîr Nevâî

Abdullah Rıfatoğlu, Ali Şir Nevai üzerine yazmış. Ay Vakti böyle isimleri ve eserleri sayfasına taşıyarak Türk- İslam medeniyetine çok büyük hizmet ediyor. Böylelikle tam anlamıyla da bir kültür dergiciliği yapmış oluyor.

“Sanatçı, hayatı yeniden yorumlayan ve farklılığıyla ebedi olmayı başarandır. Yaşadığımız bu gökkubbede hoş bir seda bırakmak, mirasların en güzeli belki de. İşte bu güzel mirası geride bırakan ender insanlardan biri de Ali Şîr Nevâî’dir. Kimi sanatçılar bir eserle kalıcı olurken Nevâî, geride koca bir dil bırakarak ebedileşmiştir. Çağatay Türkçesinin -modern Özbekçe ve Uygurcanın- kurucusu olarak kabul edilen Nevâî, sadece sanatçı kimliğiyle değil; devlet adamlılığıyla da dikkatleri üzerine çekmiştir.”

Türkçe hassasiyetini bir diğer eseri Leyla ile Mecnun’da beliğ bir şekilde ortaya koyan Nevâî, kendi döneminde Farsça nüktelerin revaçta olduğunu, Türkçe söyleme zevkinin -belki de şuurunun- az olduğunu ifade eder. Şiir dilinin Farsça olması, meclislerde sanat bağlamında Fars dilinin önde olmasını yadırgayan Nevâî, kendi eserini – Leyla ile Mecnun’u- Türkçe yazdığını, eserinin ününün dünyaya yayılacağını öngörür:

Çün Farsî erdi nükte şevki / Azrak idi anda Türk zevki
Ol til bile nazm boldı meIfûz / Kim Farsî anglar oldı mehzûz
Men Türkçe başlaban rivâyet / Kıldım bu fesâneni hikâyet
Kim şöhreti çün cihanga tolgay / Türk ilige dagı behre bolgay
Niçün ki bukün cihanda etrâk / Köptür hoş-tâb u sâfi-idrâk.

Çeşme

Suyun adı ya da çağrışımı bile insana ferahlık veriyor. Çeşme de aynı şekilde. Varlığı bile bir ferahlık sebebidir. Aynı zamanda bir medeniyet nişanesidir çeşme. Nalan Bülbüler çeşme üzerine yazmış. Tarihten günümüze çeşmelerin ferahlatıcı ikliminde bir seyahate çıkıyoruz.

“Çeşme kaynağa aracıdır, dağıtır, ayırmaz, seçmez, sormaz, verir. Bu yüzden eli üstündedir elimizin. Utandırmaz, gücendirmez, hatırlatmaz, ima etmez, nasıl verilir gösterir. Unutur verdiklerini, ilk kez karşılar gibi şendir sesi. Dinler çeşme başında edilen sohbetleri, alır haberleri. Sırları dağıtır çeşme.”

“Sen bir çeşme olsan nerede olmak isterdin? Köyde çobanla koyunlarından başka kimsenin uğramadığı bir çoban çeşmesi mi? Yoksa şehirde diline kilit vurulmuş bir meydan çeşmesi mi? Şehirler arasında konaklama yerlerine yapılan namazgah çeşmesi mi? Tatlı suyu için insanların sıraya girdiği bir mahalle çeşmesi mi? Konuşur muydun doldurulan her kapla akşama değin.”

“Ağaçlarla çeşmeler ezelden iki dosttur. Haluk Dursun bu dostluğa değinir: “Osmanlı çınarı sadece bir ağaç niteliği taşımaz. Hükümranlık, devamlılık, sahiplik arz eder. İlk fetholunan yerlere yapılan çeşmeyle birlikte çınar da kalıcılığın ve üstünlüğün bir ifadesi olarak dikilir.”der. Asırlık bir ağacın serin gölgesinde namazgah, yanında yolcunun ve hayvanının susuzluğunu gideren namazgah çeşmesi. Suyun akışıyla ağaç can bulur, kuşlar gelir, Bu akışa çekilir kainat, insan kayıtsız kalamaz.”

Anne Gidince

Bir annenin gidişini çok iyi bilirim. O gider ve her yer bomboş kalır. Yerini dolduracak hiçbir şey bulunamaz annenin. Şeref Akbaba, annesini anlatıyor yazısında. Sevincini hüznünü ve bir kuş olup gidişini. Rabbim rahmet eylesin, mekânı cennet olsun inşallah.

“1.Mart. Fakültedeyim. Acı haber önce aniden ağırlaştı diye, otobüse bindiğimde vefat etti diye geldi. Halit Özkan hocamız terminale ulaştırırken, özel araçla götürmek istedi. Hemen hareket edecek bir otobüs vardı, teşekkür ettim ve otobüsle yola çıktım.”

“2020 Ramazan orucunu birlikte tuttuk. Kovit dolayısıyla camiler kapalıydı. Aile efradı ve anneme bir ay boyunca teravih namazı kıldırdım. Ahmet Yusuf’da müezzindi. Bayram sabahı da bayram namazı. Çok mutlu olmuştu. Benim içinde bulunmaz bir nimetti. Birlikte İftar, sahur, namaz, daha ne olsun. Hatim için okuduğu cüzlerden sonra aile, ülkemiz ve ümmeti Muhammed için dua ederdi.”

“Otobüsteyim.

Sondan başlayarak geriye doğru gidiyorum.

Telefonlar susmuyor.

Gözyaşlarım dinmiyor.

Bir altmış yıldan kimi sahneler gözümün önüne geliyor.

Anekdot olarak anlattığım son söyledikleri içimi tırmalıyor.

Çarşamba birlikte yolcuyuz.

Erzurum’da hep bizim eve gidiyordum.

Bizim ev…

‘Anne gitti ve sular buruştu testilerde

Artık çamaşırlar yıkansa da hep kirlidir

Herkes salonda toplansa da kimse evde değildir’

Rabbim, bizleri cennetinde buluştursun.

Merhameti sonsuz olana emanetsin.”

Görememek Üzerine

Dünyada olup biteni görememe gibi bir durum var. Farkında olmadan yaşama da diyebiliriz buna. Özellikle Saramago’nun Körlük romanının popülerliği ile birlikte körlüğün de bir salgın olabileceği anlaşıldı. Salgın döneminin en revaçta kitabıydı Körlük. Necmettin Evci, romandan hareketle körlük ve körlük biçimleri üzerine yazmış.

“Hayatı, hakikati, dünyayı insanlara bir kör gösteriyor! İnsanlar görmeyi körden öğreniyor. Kör, insana ışığı gösteriyor, görenlerse iştahla karanlığa yöneliyor. Platon’un görünür ve görünmez evren diyalektiği üzerine kurduğu idealar şemasında ifade edildiğinden bu yana, burada aydınlık da karanlık da hakikatin özü ve sırrıyla ilişkili kavramsal karakterini kazanıyor. Homeros’un karanlık dünyasında gerçeklik ışıldıyor. Görenlerin aydınlık dünyası körlüğü çoğaltıyor. Giderek Cemil Meriç ve Borges’in kendileri için söylediklerine uygun olarak körlükle görmek yer değiştiriyor; hakiki anlamlarını yükleniyorlar. Her şey tersine dönüyor: Giderek körler gören oluyor, görenler kör gibi davranıyor. Sanki bir insan ne kadar körse o kadar görüyor; illüzyonun yanıltan etkisiyle büyülenmeyen benlik, kendi içine dönüyor. Orada ruhun ve vicdanın canlı parıltısıyla fark ediyor. Diğeri ise kalıplaşmış, koşullanmış, kurgulanmış hayatın gündelik ritmine katılarak ne kadar fazla görüyorsa o kadar köreliyor. Çünkü varlığının özündeki sevgiye, sevgiyi doğuracak umuda yönelmiyor; olanı olduğu gibi, varlığın hakikatini görmeye yanaşmıyor.”

Ay Vakti’den Öyküler

Nurşah Karaca – Zülkarneyn

“İki dağın arasındaydı yol dediğin… İki set, iki deniz, iki kıta, bulutlarla çevrilmiş yeni bir dünya... Dağın bir yanı ölüm, öbür yanı yaşam… Üzerlerinden zaman bir kuş gibi kayıp geçerdi usulca. İşte bu yüzden yaşam, ölüm ve zaman ne güzel kardeşti. Bir dalda üç elma…”

“Önce bebeği buldular daha yeni doğmuş, gözlerini zar zor açmakta; bebeği güzelce sardılar ki o, misk ü amber kokmakta. Sonra sırtını dağlara vermiş dolu dizgin koşan küçük bir çocuk buldular. Çocuk öyle cıvıl cıvıldı ki hepsi mutlu oldular. Tam da çocuğu yanlarına almış dağdan aşağı yürürken bir kısrağın ayak sesleri geldi üzerlerine. Sesler gümbür gümbürdü yalnız kulaklarına değil, değdi gönüllerine. Vardılar atın yanına ki at şaha kalkmıştı; üzerinde kara saçları rüzgâra karışan güçlü bir delikanlı. Olmasaydı yaşlı bilgenin nefesi, dört nala koşan atı neredeyse kaçıracaklardı. Yürüdüler, yürüdüler dolgun sarı başaklı bir tarlanın önünde durdular. Yaşlı bilgenin anlattığı yiğidi buldular.”

“Bilemediler yola çıkanla yolu biten aynı… Pusuya yatanla pusuya düşen aynı… Yaşayanla ölen aynı… Zaman iki dağın arasındaki kızgın bir demir… Bilemediler… Güneş, karanlığı kanata kanata battı ufuktan. İnsanlar, hiçbir şey olmamış gibi çekildiler uykularına, yarın için yapılacak ne çok iş vardı. Güneşin sabaha doğ(a)mayacağını bilemediler.”

Fatma Balcı – Şefkat Rüzgârı

“Hazan yapraklarıyla birlikte bu iki mısra da sayfalara döküldü. Küçük yazı defteri hüzünle kapandı. Müennes bir edayla sıraya giren kelimeler de dağıldı. Hepsi başka bir heceye gebeydi. Mümbit cümlelerin muştusuydu. Üzerlerindeki örtüyü sıyıranlara manayı gösteriyordu. Istırapla çoğalan, şevkle büyüyen manaları…”

“Bir kuş sesi bu huzurlu havaya kanat çırptı. Ördeklerini hatırlattı, köyünü, annesini ve sümbül kokulu yârini… Ördeklerin gönüllü bakıcısı aklından hiç çıkmıyordu. Merhamete dokunan esmer elleriyle “Sevgi neydi?” diye soruyordu. Her kadın gibi cevabını bildiği sorular sormaktan zevk alırdı. Her cevapta ilk kez duyuyormuş gibi sevinirdi. Külrengi bulutların arasından ılık ılık saran şefkat rüzgârı esti, efil efil… Mor dağların, sarıçiğdemlerin kokusunu getirmişti. Yüzünde açan tebessümle bir türkü tutturdu.

Mehmet Gül – Bayram

“Biz ona ‘Koca Kafa Bayram’ derdik. Zayıf bedeninin üstünde işleyen koca kafasıyla Bayram, en zor problemleri hocamızın daha cümlesini tamamlamasına fırsat bile vermeden çözer, elindeki defteriyle koca kafası aynı hizada, tahtaya koşup az önceki başarısını kimseye kaptırmama hırsıyla- Hoş sınıfta öyle biri de yoktu ya!- bizim kıskanç bakışlarımızın önünden yara almaksızın geçer, benim hiçbir zaman sırrına eremeyeceğim sayıların çapraşık simetrisini hocanın gözüne tutardı.”

“Çoğu zaman onu yakalamak mümkün olmazdı. Eve giderken kemerinden tutabildiğimi hatırlıyorum yalnızca. Onda da arkasına dönüp beni olağanca gücüyle ittirmesiyle asfalta yapışmam bir oldu. Bu konuda birkaç kişi dışında yalnızdım. Diğer arkadaşlar çıkışta sağa döner biz Bayram’la sola kıvrılırdık. Yan yana geldiğimizi fark ettiği anda adımlarına başka bir telaş eşlik eder, hızlanan soluk alışları adımlarıyla aynı tempoda yola devam ederdi. Bu acıyla günler benim için kurtulamadığım bir karabasana dönerken Bayram’ın önünde zaferin altın tacı gibi kıvrılıyor, her şeyin zıddıyla kaim olması gibi bizim tembelliğimiz onun bembeyaz fonunda her an her şeyi yutmaya hazır bekleyen siyah, simsiyah bir leke gibi hocanın gözünde büyüyordu.”

“Bayram, bazı filmlerde düşmanına daha çok acı çektirmek için hançeri yaranın içinde iyice kıvıran zalim bir adam gibi gülümsemeye çalışan bakışlarını kalbimin en ücra köşesine kadar saplıyordu. Bu, Bayram’la son karşılaşmamız oldu. Nafile bekleyişlerimize ses veren de çıkmadı. Bayram ayaklarını sonsuza kadar sınıfımızdan, onu kovaladığımız yollardan çekip aldı.”

Ay Vakti’nden Şiirler

Bu meydanda, kırık aynalar söylerken isminizi Efendim

Tarih donar,

Tertemiz bir Türkçeyle sınanır camilerin çay ocakları...

Üstelik kederli türküler gibi minarelerden yükselen

Eviç ezan Borges’i bile titretir.

Alacalı yeleleri rüzgâra karışır dua okurken

Gözü cevşenli cumbalı annelerin.

Efendim, güzel bir şefaat çıtırtısı sokak lambalarına takılıp düşen

Korkak adımlarımızdaki eve koşma coşkusu…

Koynumuzda kadîm bir sevgiyi büyüttük,

Bu yüzden az gelişti dilimiz.

Sonra yüzümüz, düşer gibi

Ayrılmak isterken akşamın dar vakitlerinde sevgiliden...

Bakıyorum Efendim, çığlık çığlığa bu nefes

İzinizi arıyor milyon defa değişmiş kaldırımlarda.

Ah! Bu bizim zavallı aymazlığımız...

Kudurgan, hırslı yanlarımız ne çok bekliyor sevilmeyi,

Ama yok...

Kaç kulaç attıysak bulamadık anahtarı şaşkın denizde.

Özcan Ünlü

uzaklardan rüzgârın gelişine sevinen siyah saçlarının kâkülüne

söylemek sessizliği yalnızlığına bir akşam vakti dağ başında

içmek hasreti demli bir çay gibi kına kokan ellerinden
 

içmek bakışlarını aydan aynalardan ve ürkek ceylanlardan

yeni doğmuş bebeklerden açan çiçeklerden uçan kelebeklerden

bulmak kirpiklerini saklı mektuplar oyalı mendiller arasında

Selami Şimşek

Kayıp fotoğraflar yüklü aynalarda

Yükün dilsiz olacak dedi

Bir uzun yol şoförü

Geçti yeniyetme gençliğin

Öptükçe çiçekler eteğinden ay ışığında

Söndü gökyüzünde yılkıya saldığın yıldızlar

Yalnız sevdiğin midir servi diplerine gömdüğün

Devriyeler gibi bastıkça dalları tomurcuklar

Yağmuru iliştirdin gömleğinin yakasına

Bir de besmele kokan ellerini

İyi ki kimse bilmiyor

Kalbinin o en eski söküklerini

Hüseyin Çolak

YORUM EKLE

banner19

banner36