Haziran 2022 dergilerine genel bir bakış-1

Karabatak’ta Nasreddin Hoca Var

62. sayısında Nasreddin Hoca ve Eleştiride Üslup dosyası hazırlamış Karabatak dergisi. Her zamanki gibi özgün bir konu ile okurlarının karşısında olan dergi, dosya konusu ile ilgili olarak Mustafa Özçelik ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Dosyaya dair yazıların da yer aldığı bu sayıda Nasreddin Hoca’nın gerçek kimliği ile de tanışacak okurlar.

Ali Ural’ın Giriş Yazısından

“Karabatak, değerlerimizi bir bir hatırlayarak her sayısında kültürümüzün güncellenmesi için katkı vermeye çağırıyor ilim ve sanat insanlarımızı. Başta Nasreddin Hoca’ya ömrünü adayan şair Mustafa Özçelik Bey olmak üzere 62. sayımızı bir Nasreddin Hoca şehrâyinine çeviren ilim ve kalp ehline teşekkür ederiz. Otuzu aşkın özgün yazıyla okurlarımıza tebessüm ederken Mustafa Özçelik Bey’in Rahşan Tekşen’e söylediği “Beni yerin üstündekilerden çok yerin altındakiler etkiledi,” sözünün altına imzamızı atıyor, Karabatak dergisi olarak cevherlerimizi ihya etme sözü veriyoruz aziz milletimize.”

Mustafa Özçelik Söyleşisi

Mustafa Özçelik, Nasreddin Hoca üzerine birçok önemli çalışması bulunan bir isim. Hoca’nın sadece insanları güldüren, sıradan bir kişi olmadığını anlatıyor Özçelik yazılarında. Söyleşide de bu minvalde ifadeleri yer alıyor. Bize ait değerlerin doğru kalemler tarafından anlatılması bir kültür mirası olarak dikkate alınmayı hak ediyor. Özçelik, kendini bu tür çalışmalara adamış bir yazar.

Söyleşinin soruları Rahşan Tekşen’den.

“Bugüne kadar Yunus Emre ile ilgili altı kitap yayımladım. Onunla ilgili söz elbette bitmez. Kısmet olursa farklı Yunus Emre çalışmaları da yapmak niyetindeyim. Bunlardan biri de onu mektup türünün imkânlarıyla anlatmak. Bunu neden istediğime gelince, Yunus’un en bariz özelliklerinden biri samimiyetidir. Bize gönül diliyle konuşur ve içimize seslenir. Kendi halini, seyr ü süluk yolunda yaşadığı çileyi, aramayı, bulmayı, yalnızlığı, korkuyu, aşkı kısacası duygunun her hâlini en içte şekilde anlatır. Böylece yürümeye çalıştığı yolda ona yol arkadaşlığı yaparsınız. O da size yol rehberliği yapar.”

“Düşünün bir Yunus Emre yılı yaşadık. İyi işler yapılamadı değil ama Yunus’u kendi coğrafyasında tanıtabildik mi, aynı şekilde dünya kültür gündemine dâhil edebildik mi? Bu ve benzer sorulara müspet cevaplar vermek gerçekten zor. Biz böylesi isimleri bugünün hayatına katmanın yollarını bulmalıyız. Asık suratlı bir toplumsak Nasreddin Hoca’ya, en ufak nedenlerle kavga edebiliyorsak Yunus Emre’ye hayli uzağız demektir. Bilhassa cami ve okul bu iki ismi de çok önemsemelidir diye düşünüyorum. Yani halk ve çocuk/gençlik eğitimini bu isimler üzerinden kurgulamak lazım.”

“Nasreddin Hoca, evrensel bir dinin mensubu olarak ve sufiliğin de getirdiği bir imkânla insan fıtratını iyi bildiği için evrensel bir dille söyledi, konuştu. Bu yüzden Anadolu irfan ikliminde doğan nükteleri başka coğrafyalarda kolayca benimsendi ve o bütün dünyanın hocası oldu. Ağırlıklı olarak Türk ve Müslüman dünyada ama büyük ölçüde de Çin’den Amerika’ya, Hindistan’dan İngiltere’ye kadar bütün ülkelerde tanınan bir isim hâline geldi. Tabii farklı bir kültür coğrafyasında tanınması kendi coğrafyasındaki gibi olamazdı. Bu yüzden diğer coğrafyalarda mizahi şahsiyeti ve fıkralarındaki felsefi muhteva ile tanındı. Kısacası doğuda ve batıda bir değer olarak görülü. Araplarda Çuha, Bulgarlarda Peter gibi Hoca’nın ikizi diyebileceğimiz fıkra tipleri oluşturuldu.”

“Bizde edebiyat dergisi denilince akılda sadece şiir, deneme, hikâye, eleştiri yazıları yayımlayan bir dergi anlaşılır. Buna kişisel olarak hep itiraz etmişimdir. Zira bir edebiyat dergisinin sadece bugün yazan isimlerle değil, geçmişte önemli eserler vermiş isimlerle ve yazdıklarıyla, Çanakkale gibi milleti yakından ilgilendirmesi gereken konulara da muhtevasında yer vermesi önemlidir. Bu bakımdan edebiyat dergiciliği dün’e dair de sözler söylemeli diye düşünüyorum.”

Nasreddin Hoca Dosyasından

Prof. Dr. Ahmet Nedım Serinsu- Nükteyle Akıl Verip Aynada Kendini Görmeyi Öğretir Hakîm Nasreddin Hoca

“Ve nihayet; yaşadığı dönem bakımından hayli müşkül devirler geçirdiği hâlde ümit ve neşesini kaybetmeyen Nasreddin Hoca Hz., dünyayı ve insanları iyilikle görmeyi öğrenip öğretmekten, yaşayıp yaşatmaktan yana tavır geliştirmemizi isteyerek bize ayna oluyor. Aynada kendini görmek maharetini kazandırmak istiyor. Bu amaçla, Nasreddin Hoca Hz.’nin latîfeleriyle hemhâl olarak veya ilham alarak ilim-sanat-edebiyat-kültür insanlarımızın üretecekleri ve güncel bütün mecralarda yayımlayacakları derde derman ilim, sanat ve edebiyat mahsulleri cesareti ve ümidi muhafaza etmemizi sağlayacaktır. Aksi hâlde giderek yayılan etrafımızdaki çatışma ümitsizlikten başka bir şey görülmesine imkân vermeyecek!”

D. Mehmet Doğan- Tebessümle Tefekkür Arasındaki Hâlimiz: Nasreddin Hoca

“Nasreddin Hoca adıyla anılan latifelerin anlatıcısı değildir, ondan duyulmuş olanları vardır; o meçhul anlatıcı herkestir. “Hoca bir gün” veya “Nasreddin Hoca bir gün” diye anlatmaya başlayan kişi, o esnada âdeta şahid olduğu bir olayı anlatır gibidir. Olayın geçmişte cereyan ettiğini ancak mekân ve devirle ilgili ifadelerinden çıkarabiliriz. Nasreddin Hocanın hâllerini anlatmak, sözlerini nakletmek onun sağlığında başlamış olmalıdır. Onu tanıyanların, bilenlerin anlattıkları dalga dalga yayılmış, dillere persenk olmuştur. İlk anlatanlardan, şahidlerden dinleyenler de onların tarzında aktarmayı sürdürürler. Bugün de anlatıcılar söze “hoca bir gün” diye başlar, bu anlattıklarının bir kısmı tarihin bir dönemine tekabül etse de anlatma tarzı değişmez.”

Ömer Lekesiz - Nasreddin Hoca’nın İrşat Tarzı: Güldürme

“Bir mizah meselesi olarak gülme/güldürmenin Sokrat, Platon ve Aristo’dan beri ele alındığını, bunların özlerinin ne’liği konusundaki modern araştırmaların -Bergson, Kierkegaard, Baudelaire vd. müstakil çalışmalarıyla- daha da yoğunlaştığını ve günümüzde özel bir nazariyenin konusu olarak mizah sektörünün gelişmesine hasredildiğini, ancak hâlen “ifadeye kavuşturulması ve tanımlanması bakımından” bir arpa boyu yolun bile kat edilmediğini bildiğimize göre, İslâm’ın bu konudaki bakışını ve bunu temsil eden en önemli zat olarak Nasreddin Hoca’nın seçimini zikrettiğimiz bağlamda içselleştirmek durumundayız. Öte yandan, Nasreddin Hoca’nın nasihât ve latîfelerini günümüzdeki fıkralaştırma yoluyla sergilenen sekülerleştirme çabalarının da farkında olmalıyız.”

Mustafa Özçelik- Anadolu’nun Gülen Yüzü Nasreddin Hoca

“Nasreddin Hoca, sadece bir Anadolu bilgesi değil, aynı zamanda bir dünya bilgesidir. Onun fıkraları daha Osmanlılar zamanından itibaren Anadolu’dan Ortadoğu’ya; Balkanlar’dan Kuzey Afrika’ya; Türkistan’dan Kırım’a kadar çok geniş bir coğrafyada yayılmıştır. Bunun sonucunda Hoca bu bölgelerde bilinir ve tanınır olmuştur. Hatta bu tanınma zamanla sahiplenmeye dönüşmüş, kimi yerlerde Hoca’nın “ikiz kardeşleri” diyebileceğimiz fıkracı tipleri ortaya çıkmıştır. Nasreddin Hoca, Azeriler arasında “Molla Nasreddin”, Türkmenistan’da “Hoca Ependi”, Kazaklarda “Mulla Nasreddin” gibi isimlerle anılmaktadır. Yine Hoca’nın Türkmenlerde “Kâmine”, Kırımlılarda “Ahmet Akay”, Karakalpaklarda “Ömürbeg Lakki” gibi fıkracı ikizleri bulunmaktadır.”

Mehmet Kurtoğlu-Nasreddin Hoca Aristoteles’e Karşı

“Nasreddin Hoca, bir mizah adamı olmasına karşın Selçuklu devletinde yetişmiş, teolojisi ve filozofisi güçlü büyük bir âlimdir. O yaptığı nüktelerle Aristoteles’in dediği gibi çirkinlik ve gülünç olanı insanların yüzüne vurmaz, ironiyle, düşündürerek, insanlık hâli olarak tasvir eder. Zira Hoca, “İnsan olan yerde her türlü hâl vardır,” fikrinden hareketle iyisi kötüsü, güzeli çirkiniyle insan insanı anlatır. Bu bağlamda Hoca’nın fıkraları nüktenin ötesinde, felsefi ve hikemi özellikler taşır. Hoca, Türk toplumunun sosyo-psikolojini bütün çıplaklığıyla ortaya koyar. Hoca, komedinin sık sık başvurduğu argo ve cinselliğe teslim olmadan, mahremiyet sınırları içinde kadın-erkek ilişkilerini, toplumsal yapıyı, insan psikolojisini mizahi bir üslupla, her insanın anlayabileceği bir şekilde anlatır. Bilindiği üzere Yunan klasikleri diyaloglardan meydana gelir. Soru-cevap şeklinde kaleme alınan bu eserler Antik dönem felsefesinin kaynak eserleridir. Nasrettin Hoca’nın fıkralarına baktığımızda, onun da tıpkı Yunan klasik eserlerinde olduğu gibi nüktelerinin soru-cevap şeklinde olduğunu görürüz. Hoca’nın fıkralarını Yunan klasik eserlerinden ayıran özellik, mizahi ve halkın anlayabileceği bir dille yazılmış olmasıdır.”

Doç. Dr. Muhammet Enes Kala- Felsefe İçin Bir İmkân: Nasreddin Hoca

“Nasreddin Hoca, hikemi yönü çok güçlü bir nekre-gûdür. Onun güldürürken hissettirmesi sanat, düşündürürken güldürmesi felsefedir. O hâlde ondan hareketle bir sanat felsefesinin imkânına da işaret etmek yerinde olur. Müslüman Türk halkının aklını, vicdanını, hissiyatını hem temsil eder hem de besler, Nasreddin Hoca derinden akan halk irfanını anlamak için âdeta köşe taşıdır. Onun fıkralarının toplumu hem besleyici hem de iyileştirici özelliği vardır.”

Prof. Dr. Selami Şimşek - Nasreddin Hoca ve Melâmîlik

“Miladî IX. asırda ortaya çıkarak üç dönemde kendisini gösteren ve hemen bütün tasavvuf yollarında az yahut çok etkilerine rastlanan Melâmîliği, bir meşrep olarak Nasreddin Hoca’da da görmek mümkündür. Hoca’nın Şeyyâd Hamza ile ilgili latifesi başta olmak üzere “Dağ Yürümezse Abdâl Yürür”, “Ye Kürküm Ye” ve daha birçok latifesi Melâmîlik düşüncesinin etki ve izlerini taşımaktadır. Hoca’nın latifelerine şerh yazanlar içerisinde Yûnus Emre, Niyâzî Mısrî, Kuşadalı İbrâhim Halvetî, İsmail Emre, Lütfi Filiz ve Nahit Sertdemir gibi Melâmi meşrep yahut Melâmî sûfîlerin olması da bu durumun bir başka göstergesidir. Velhâsıl Hoca’nın latifelerinin düşünce yapısını oluşturan önemli unsurlardan birisi de Melâmîlik anlayışıdır diyebiliriz.”

Ali Bal-Nasreddin Hoca’nın Dili

Türk halkını mizahi yönden anlatan ve bu konuda sembol olan Nasrettin Hoca, hazırcevaptır, insanları kırmaz. Çok yönlü bir kişidir, bazen köylü, bazen şehirli, bazen hoca, bazen de sıradan bir insandır. Yaşadığı ilginç olaylardan topluma mesajlar verir. Hatta yaşadığı olaylar darbımesel olmuş ve sözleri anonimleş, “El elin eşeğini türkü çağıra çağıra arar,” ve “Bindiği dalı kesmek” gibi atasözü ve deyim olarak toplumun hafızasına yerleşmiştir. O, iyi bir toplum bilimcidir diyebiliriz çünkü “ev, sokak, aile, toplum, iş hayatı, din, yargı sistemi, ekonomi, otorite, dostluk” gibi hayatın her alanına ait konulara yönelmiştir. Kırmadan dökmeden bunu başaran Nasrettin Hoca, güldürürken düşündürür, eğlendirerek öğretir.

Hayat Şiirle Geçen Zamandır

Şiiri hayatın içinde görür her zaman Ali Ömer Akbulut. Hayatla nefes alırsa dizeler, işte o zaman şiir olur. Bu irtibatı güçlü sağlayan şairlerin şiirlerindeki nefes alış verişler şiirin yaşadığının da bir delilidir. Bu olmalıdır çünkü şiir de bir candır. Yaşanan zamanın şiirini işaret ediyor Akbulut.

“Hayat şiirle geçen zamandır. Bu sebeple ne önce, ne sonra; tam zamanında başlar ve biter. Şiirle geçen zamanı esriklik anları olarak düşünmemelidir. Şiirle zaman, şiirin zamanı neyse o olarak, kendisi olarak geçen zamandır. Şiirin zamanı ne fazla, ne eksik anda derinleşen insani hâlin kendisidir. İnsan, insan olduğu kadar şiirledir. Şiir, insan neyse o olarak insan olduğu kadar insanladır. Beklenilen ve zannedilenin aksine bir kahramanlık beklemez şiir. Ne eksik, ne fazla insan olmak yeterlidir onun için. Bir düşüşün pençesindeyseniz kahramanlık gerekir. Amaçlanma kötüye meyletme korkusundandır. Fıtrat, var olunduğun gibi insan oluş kendi yatağında, kendi akışını sürdürdüğünde olağan dışı bağlılıklara ihtiyaç hissedilmez. Kendi gerçeğine teslim olursun ve felah bulursun. Sarsılmaz varoluş doğrultusu, kendini kendinde tamamlayan insanlık yolu, dini kayyim budur. Sürekli insanlık zamanı, fıtratın zamanı, hâsılı şiirin zamanıdır bu. Şiir bitimsiz insanlık zamanıdır.”

Dilin Varoluşsal Yolculuğu

Dilin canlılığına bir delildir yolculuk içinde olması. Hayat devam eder ve dil de hayata göre evrilerek yolculuğunu sürdürür. Recep Seyhan, bu yolculuğu varoluşsal düzlemde ele alıyor. Geçmişle bugün arasında nefes alan bir dil vardır ve dişin yaşadığı her şey toplumla aynı hizadadır.

“Dilin yapısında bir hikâye kurma kabiliyeti vardır. (Hikâye sanatını iyi bilmeyen biri oraya girdiğinde herkesin bir hikâyeci olduğunu bile iddia edebilir.) Öte yandan, dilin kendisinin de bir hikâyesi vardır. Dilin hikâyesi, çalışma sistemi ve birleşenleri ile ilişkilerinden neşet eder. O hikâyeler çoklukla, dilin o elde avuçta durmayan devingen seyirlerindedir; fakat dilin asıl hikâyesi, başat malzemesi olan kelimelerde saklıdır. Hikâye zarfta değil mazruftadır. Zarf ile mazruf birbirine geçmeli veya yer değiştirmeli ya da münavebeli olabilir. Mesela kapı zarf, ev mazruf; bazen de kapı mazruf, ev zarf olabilir. Bu, hangisinin özne olduğuna bağlıdır. Bize karmaşa gibi görünen bu sarmal, dilin kendi teamüllerine uygundur. Kelimelerin hikâyesi, başlı başına bir varoluş hikâyesidir. Her kelime, bize insanın hayatına dokunan hikâyeler barındırır. Bulut, yağmur, kapı, yol gibi kelimelerin her birinde kocaman bir hikâye vardır. Bazı kelimelerin veya isimlerin (Aşk, nergis, bülbül vb.) masalı, destanı bile vardır. Bu zemin, dilin lisan ve kültür ile olan ilişkileri kapsamındadır.”

“Dil bir metnin asal varlığını dokuyan ana ilmektir. Dil bir betimleme unsurudur aynı zamanda. Buradaki betimleme, kelimelerle resim yapmaktan (tasvir) ötesidir. Kelimelerle, harfler ve seslerle, imgelerle bir dünya inşa etmektir dilin betimlediği. Dil kendisini ifade ederken tarihselliğini de imler. Bu şu demektir: Dilin ifade, icra ve okuma zamanları farklı zamanlardır. Andığımız hikâyeler tarihin akışında, bir zaman ve uzamda gerçekleşmiştir.”

C. Zeynep Kaplantaş’a Sorular

Projektörde bu sayı C. Zeynep Kaplantaş var. Kitapları ve yazma serüveni üzerine soruları cevaplamış Aslantaş. “Mutlu insanların hikâyesi yoktur.” vurgusu var söyleşide.

“Kitaptaki ayrılık hikâyeleri hayatımdaki değişikliklerle çalkalandığım sancılı bir dönemde yazıldı. Belki de ben yazdıkça yaşadığım ayrılıkların sayısı arttı. Yıllarca çalıştığım yerden istifa edişim, doğup büyüdüğüm şehirden taşınmam, alışık olduğum mekânlardan uzaklaşmam, akraba ve dostları geride bırakmam, hepsi tarih olarak birbirine yakındır. Hayatlarımızdan bağımsız değiliz, kalemimize bazen söz geçiremiyoruz. Umarım bundan sonra hikâyelerime neşenin ışığı düşer.”

“Bünyelerimiz acıyı, derdi uzun süre taşımaya gönüllüyken sevgi, huzur gibi ferahlatıcı duygulardan çabuk sıkılıyor. Her şey yolunda gittiğinde birden baltalarımızı çıkarmıyor muyuz kendimize karşı? Belki de hep iyi bir ruh hâlinde kalmak yoruyor bizi. Oscar Wilde’ın değerli bulduğum bu sözünü çok düşünmüş, gerçekliğine hak vermişimdir. Seçtiğim karakterleri, mutlu insanların hikâyesi yoktur cümlesinden yola çıkarak oluşturmak bana doğru geliyor.”

Karabatak’tan Öyküler

Özlem Metin – Eyvah Annem Geliyor

“Annem geleceğini haber vermişti. Ertesi gün on birde Esenler Otogarı’na inmiş olacaktı. Demek ki yirmi üç saatim vardı onu almadan önce. Yedide işten çıksam, sekiz buçukta evde olsam, dokuza kadar karnımı doyursam, kaldı on dört saat. Altı saat uyusam, kaldı sekiz. Annemi evden almak için bir saat de yolda gidecek. Etti mi sana yedi. Sadece yedi saat benim evi derleyip toplamama, en azından içinde bir insan yaşıyor dedirtmeme yeter miydi? Bilmiyordum, imkânsız gibi gözüküyordu ama denemeye mecburdum.”

“Annemin sadece giysi dolabına el atmakla kalmayıp televizyonun altındaki dolabı da boşalttığını çok geç fark ettim. Dört senedir düzenli aldığım ve gururla biriktirdiğim otomobil dergisinin bütün sayılarını atmıştı. Titreyerek sadece, “Anne neden ya?” diye sordum. Gayet fütursuzca, “Eski sayılardı hepsi, tekrar mı okuyucan? Her ay yenisi çıkıyor zaten,” diyebilmişti. Annem evde hiçbir şeyin birikmesine, yıllanmasına izin vermiyordu. Tahminimce, bizi hayatından atamadığı için bizimle ilgili nesneleri atarak duygusal yükünü hafifletiyordu.”

“Hadiye Teyze’nin kocası aniden ölmese evim giderek yeni gelin evlerine benzeyecekti. Mahmut Amca -fedakârca ölen koca- kalp sektesinden gidince annem yakın arkadaşını teskin etmek için acilen memlekete dönme kararı aldı. Her ne kadar beni oğulları Tolga’yla bir ömür boyu kıyaslayıp her seferinde beni mahcup etseler de Mahmut Amca’nın bu son kıyağını hiç unutamam. Otobüse binerken annem değişmeyen bir ritimle hâlâ konuşuyordu: Bir dahaki gelişe nevresimlerin hepsini atıcam. Morarmışlar ayol. Hadiye anlatıyordu geçen, Tolga’nın evi çiçek gibiymiş.”

Zeynep Karadağ – İneğin Suçu Ne?

“Ben yok olacağım. O zaman acaba ne olacak? Geride kalanlar için adalet sağlanacak mı? Kusursuz toplum düzeni içerisinde bütün hatalarımla parlarken ben, boynumu kesmek için sabırsızlanan ipten saklanamazdım. Bu yüzden mahkeme koridorunda kendimden emin adımlarla, başım dik yürüdüm. Yaptığım hiçbir şeyden ötürü pişman değildim. Meraklı bakışlar ve fısıltılar takip etti beni. Tuhaf mı görünüyordum yoksa? Koridordaki aynada bir kez daha kendimi inceledim. Uzun kuyruğum, siyah beyaz alımlı tüylerim, süt dolu memelerim, iri gözlerim ve kulaklarımla işte tam da olması gerektiği gibiydim: Bir inek!”

***

Savcı, salonun öfkesini bir yumruk gibi yüzüme indirmek için hâkime döndü;

“İneğin önce asılıp sonra şişe geçirilerek kızartılmasını talep ediyorum efendim!”

Bakışlarını öğle yemeğini düşünmekte olan avukatıma çevirdiyse de bir karşılık alamamıştı hâkim. “Tam da tahmin ettiğim gibi,” diye geçirdi içinden. Gergin dudakları zehrini bırakmaya hazırlanan bir yılan gibi kıvrılmış, tıslamaya benzer bir ses çıkarıyordu;

“Sanığın söylemek istediği bir şey var mı?”

Boğazımı temizledim, etkileyici bir tonda konuşmak inandırıcılığımı artıracaktı kuşkusuz. Sonra bütün savunmamı zihnimde toparlayarak kalabalığa döndüm ve dedim ki;

“MÖÖÖ!”

Karabatak’tan Şiirler

beni eski bir mezara gömün uğramasın melekler

bindiğim dalı keserken boşluğu sevip kuş oldum

bahçe sahibine yakalanan acemi bülbül bu kadar öter

ördek çorbasına ekmek batıran miskine sofralar kurun

ölü kazanlarda pişen aş kaynasın dursun sevdiğime

yüzlerce çocuk doğurdum kaşık salladılar dünyaya

ne yaşadığıma inandılar heyhat ne öldüğüme

testimi kırmadım yüzümde beş parmak kıpkırmızı

ayı kuyudan çıkardım sırılsıklam merhem ışığı

bana görünme de kime görünürsen görün metavörs

A.Ali Ural

Bizler kim bilir kaç gün Nasreddin Hoca bir gün…

Önünde hokka divit şiire oturmuştu

Öyle güzel bir hava, olmaya her şey mümkün

Baş aşağı kurmuştu kalbinde ilk dizeyi

Peşinden ağlamanın güneşi tutulmuştu

Talihi gülsün diye insanın arkasından

Süleyman mevlidini mumla yeniden yazdı

Evliya Çelebi’nin tutunup hırkasından

Dolaştı dere tepe yurdu, Çin’i, Maçin’i

Gidilmeden bir yere böyle tez varılmazdı

Hüseyin Akın

rüzgarın dindiğini duyurdu gece

uzun metrajlı film platosu kalabalık

rolünü şaşırmamak için gayba inanmalısın

şaşırmamak için ağzındaki alevin yakıcı etkisi

seni bir yerlere kadar temizlemeli

nasıl olsa yok ringdeki kanlı mücadelenin galibi

rüzgârı bile sürükleyen karanlık çok büyük

fakat korkma, gözlerini kapa ve devasa bir rüya

kaplasın kerpiç evlerin kat kat yükselen

açık pencerelerini

Âdem Yazıcı

Gogol çok üşüdü bu kış kendinden

Yaktı Ölü Canlar’ı ısınamadı

Bir keşiş yarattı kelimelerden

Delirdi olmadı öldü olmadı

Yüz binlerce kartal Barbarossa’da

Kiev’de bulutları parçaladı

Tanklara ne söylediyse Guderian

Yanık buğdaylar bile doyurmadı

Süleyman Unutmaz

bacaları yolları duvarları

yeşil gri gölge ardında

görünmüyor pencereler

kapı eşikleri sıvanmış katı

yığılmış toz ve

katılaşan taş

çöl mü yutuyor şehir mi

kurarken yeni bir dünya

şehirde kum mu fırtına

bilim ve kimya

bileşenleriyle çoğalıyor akıl

genişliyor çapı mahallelerin

kesişiyor şehirler büyürken dalga

ürerken gömülüyor

fabrika

metamorfoz

Şafak Çelik

ne öğrendiysem bu durumda kendimden öğrendim

ne öğendiysem kendime rağmen

ne zaman başlasam yazmaya sisten bir hortum ortalıkta

gördüğüm denizler, geçmediğim caddeler, uzakta sahne

kalabalık

havada uçuşuyor sesler yer birden göğe

ölçüye uymuyor diye anneyi çocuğundan ayırıyor şiddeti

uymuyor diye ölçüye peki uymanın kuralı

ya da nöbet tutmanın ışıksız bir sınırda

gün için bir rica sonra kısa yürüyüş

bir de bitiş çizgisi bütün çizgiler için

Meryem Kılıç

Bakmaktan yorulduğum ve yorduğum her kapı

Salıncaksız ağaçlarda sallanan uçurtmalar

En sonunda yine ve sadece beni açar

Karanlığın geç vakti evden gelen ne varsa

Dünyayı yormak için en çok işe yarayan

Arkamda soluk keskin ve capcanlı hayaletler

Bir damla bir nefes bir eşya gerinmesi

Parçalanıp birleşen her kemikten razıyım

Civciv seslerinden sakin bir gölgelikte

Ayakları ısıtan başka ayaklar

Elleri ısıtan ağız ve heves

Kemik dağılsa da hayal ve renkle

Isınamaz yatak kendi gücüyle

Belkıs B. Şimşek

yok artık duvarlar göğsüne bastırdığın menekşeler

incitiyor beni vesvese darbeleri

kirpiklerime, nazarından değdiği her şey

solgun bir çiçeğe benzeyecek diye

masalın büyüsüne kapılıp, feryat figan

seni her gün tekmeleyen anlamsız bir uyku

kendinden geçiyorsun, mezarlığın ortasından

kaçıp gittiğin kırlar kadar yeşil

bu kaçmalar yüzünü yakıp silecek

hevesini, akşamı, yürüdüğün merdivenler

zirveye tırmandığın küçük pencerenden

kendi yüreğine indiğin basamaklar

devrilecek göz bebeklerine

Filiz Eneç

Muhit dergisi, 30. Sayı

Muhit dergisi, vefayı önceleyen dergilerimizden. Yaşayan ya da aramızdan ayrılan değerlerimize olan vefasını her sayı mutlaka gösteriyor. Yaşamak denen bu uğultuda geriye sadece vefalı yüreklerin dünyaya gönderdiği içten selamlar kalıyor.

Haziran, Cahit Zarifoğlu’nun ve Abdurrahim Karakoç’un aramızdan ayrıldığı ay. İki usta şairimize Allah’tan rahmet diliyorum. Hatırlamak ve hatırlatmak bizim en önemli hasletlerimizden. Bunu her fırsatta yerine getirenlere selam olsun.

Cahit Zarifoğlu’nun şiir çalışmalarını sayfalarına taşımış Muhit. El yazısıyla, daktilo ile şiirlerin adım adım vücuda gelişine şahit olduk. Şiir çalışmak nasıl olur bunu bir ustanın elinden görüyoruz.

Abdurrahim Karakoç’un aramızdan ayrılışının 10. yılında Bayram Bilge Tokel’in kaleme aldığı yazı ile anıyoruz büyük halk ozanımızı. Maraş toprağının bereketini her dizesinde hissettiğimiz, gözünü budaktan sakınmayan, taşlamaları ile adeta vatansızlara memleket dersi veren Karakoç’u her daim hatırlamakta fayda var. Onun sözünün tesiri hiç geçmiyor çünkü.

“Türk, türkü ve Türkçe… “Halk şiiri” dediğimiz binlerce yıllık geçmişi olan kadim gelenek, bu üç kelimenin kuşattığı değerlerin tümünü kucaklayan edebî bir kavram olarak kültürümüzün ana sütunlarından birini oluşturur. Çünkü “Türk”ler binlerce yıldır “Türkçe” konuşur ve “türkü” söylerler. Türküler, her ne kadar Türklerin yaşadığı her coğrafyada farklı isimlerle anılsa da en yaygın, en eski ve en güzel isim “türk(î) ü” olsa gerek. Aslında türkü, Türkçenin en sağlam, temiz ve saf örnekleri olan “halk şiiri”nin Türk’e has nağmelerle terennümünden başka bir şey değil. Onun içindir ki her hakiki halk şairi aynı zamanda potansiyel bir “türkü şairi”dir ya da türküleşen şair.”

“İşte Abdürrahim Karakoç, adını “Halk Şairleri” kütüğüne altın harflerle yazdıran bir şair olarak daha hayatta iken şiirlerinden en çok türkü bestelenen şair unvanına sahip olması hasebiyle hem bir türkü şairidir hem de türküleşen şair.”

Abdurrahim Karakoç sadece yaşadığı zamanın değil, bütün zamanların iyi şairlerinden biridir. Sadece Türkçeye hâkimiyeti, dildeki tasarrufu ve işlediği konular yönünden değil, kullandığı orijinal imajlar, mazmunlar, kelime dünyası, üslup ve eda yönünden de güçlü ve farklı yeni bir sestir. Çeşitli şiirlerinde geçen şu birkaç söyleyişi buna küçük bir örnek olarak verebiliriz: “Sofrada aşklar yaralı”, “Aylar kırık kağnı, günler topal at”, “Aşkın çiçek açtı yandığım közde”, “Lambada titreyen alev üşüyor”, “Suları ıslatamadım”, “Kar koysan kor olur aşkın külüne”, “Pis kokudan balta kesmez havayı”, “Kırk sandığa sığmaz bir kirli gömlek”, “Ezanlar buz tutmuş minarelerde”, “Taş yanar gözyaşım yağdığı zaman”, “Yırtığı kirletir yama…” vb.

Sanal Havuzlarda Yüzen Gerçek Balıklar

Şimdilerde adına algı yönetimi denen bir kirlilikle karşı karşıyayız. Denetimsiz, yönetimsiz ve sınırsız bir kirlilik bu. At çamuru izi kalsın babında oluyor her şey. Elbette, mecranın adı sanal alem. Kimin ne olduğu hatta kim olduğu belli olmayan bir gayya kuyusu. Hakikatin üstünü örten ve beyinlere hücum eden bir zehirle birlikte yaşıyoruz. Berat Demirci, sanal dünyanın bu kirli yüzünü son zamanlarda yaşanan pahalılıkla ilgili oluşturulan algılar üzerinden ele almış.

“Hayat pahalılığının muhasebe dışı ve görünenden başka sebeplerini arayanlar olursa kalplerde kimin ne taşıdığına bakmalı. Kalp okunmaz, denilir; doğrudur. Ama eylem kategorileri içinde amaca / değere müstakim akılcı eylemler kalplerde olanın tezahürüdür. Onca zaman geçti ve görüşlerde, duruşlarda en ufak bir esneme / yumuşama yok; tarafların kendini meşrulaştırma çabası ise en yoğun mesai… Meşrulaştırma, geleneğin dili veya alışılagelmiş zihni şemaların dil oyunlarına dayanarak gerçekleştirilir.”

“Temennim, yakın gelecekte mazlumların zarar görmemesidir; hep öyle olur çünkü. Umudum ise mevcut siyasi kadrolar tarafından geliştirilen bir “müştak çözüm” vasıtasıyla ülkemin sükûnet ve dengeye kavuşmasıdır. “Müştak çözüm” ne mi? Anlatması uzun sürer, muadil sayılabilecek kavramlarla karşılaştırmalı konferans konusu bile olabilir. Kavram, merhum H. Ziya Ülken’in yaşayan sosyologlara hediyesidir. Türkçenin, onu suistimal eden dillerde ne hâle geldiğine de bakıp bakıp üzülüyorum.”

İbn Battuta - Evliya Çelebi

Yol ve yolculuk denince akla gelen iki isim İbn Battuta ve Evliya Çelebi. Dursun Çiçek, bu iki ismi ele alıyor Hikmet Dağı’nda. Seyahatin de bir rahmet olduğunu görüyoruz. Yol ve yolculuktan bahsediyor Çiçek. Yolculuğun huzur veren yanından, insanı onaran hallerinden bahsediyor.

“Bir şehri gezmek, bir yolda bulunmak istikametle ilgili bir durumdur. Bir şehri anladığınızda ancak kendinizi daha iyi anlarsınız. Çünkü şehri insan kurar. Sonra şehir de insanı kurar. Böylesi bir bütünlüktür bu. İnsanın beşeriyeti nasıl şehirde tamama erer ve insan olursa şehrin manası da insanla tamamlanır. İnsan, yolculuğunda kemâle ulaşır. İşte gerek İbn Battuta ve gerekse Evliya Çelebi yaptıkları seyahatlerde bize bunu öğretmeye çabalarlar. Onların derdi sureta bir coğrafyayı, bir mekânı, bir şehri gezmek, bir yolu kat etmek değildir. Onların derdi dünyanın ne olduğunu, dünyanın hakikatini şehir, mekân ve yol üzerinden öğretmektir. İnsanın dünyadaki yolculuğunu öğretirler bize onlar; şehir şehir, mekân mekân, yol yol…”

“Yolda, yolcuda ve yolculukta keramet vardır. Keşiflerle doludur yol. Seyahat aynı zamanda şefaattir. Nitekim rivayet edilir ki Evliya Çelebi Efendimiz’den şefaat isteyecekken seyahat istemiştir. Bu minvalde şefaat seyahat, seyahat de şefaattir. Unutmayın ki âlimler, veliler, dervişler yolculuk ederler daha çok. Çünkü mekân fikri en iyi onlarda tecessüm eder.”

Kapıları Açmak

Kapı açmak deyiminin somut anlamının yanında insanı uhrevi bir yolculuğa çıkaran soyut bir anlamı da vardır. Kapılarda durmak ve açılacak kapıdan geçmek de nasip işidir. Bir dergâhın kapısından geçmek de kapının açılışına bağlıdır. Harun Yakarer, kapıların görünmeyen yüzünü anlatıyor yazısında. Kalplerin açtığı kapılar da vardır diyoruz yazıyı okuyunca.

“Hiç anahtarcı dükkânına girdiniz mi? Yüzlerce anahtar ve kilit yan yana, üst üste asılıdır. Boy boy anahtarlar, kilitler ve zevkinize göre anahtarlıklar. Bir de makine vardır. Anahtar çekilen makine. Bu makineyle asıl anahtarın istediğimiz kadar kopyasını yapabiliriz. Yanlış oldu, yaptırabiliriz. Çünkü sadece anahtarcılar anlar anahtar yapmaktan. Anahtarın dişlerinden sadece birisi küçük, büyük ya da eksik, fazla olursa o anahtar bizi kapıda bırakır. Eve, sükûnete, sıcaklığa, güvenliğe, saadete ulaşamayız.”

“Eğe, anahtar yapıldıktan sonra ustanın dişleri düzlemek için kullandığı bir alet. Bu aletin hem usta tarafından doğru kullanımı önemli hem de eğenin bakımı. Ustanın elindeki terden, sudan etkilenmesi nedeniyle eğenin paslanması, dişlerinin arasının pasla dolması onu köreltir ve bu da yapılan anahtara zarar verebilir. İnsanı da dille şekillendirirken kullandığımız o dile çok dikkat etmemiz gerekir. Dilimize kem söz, yalan, gıybet değmemeli. Sadece müride anlatırken değil, dini sohbet esnasında değil, günlük hayatta eşimizle, çocuğumuzla, dostumuzla, trafikte hata yapan kişiyle konuşurken de dilimizde kem söz olmamalı ki dil ondan zarar görmesin, pas tutmasın.”

Geçen Günler

Mustafa Akar anılar eşliğinde Geçen Günler’e devam ediyor.  Yaşanmışlıklar, hüzünler, sevinçler ve ayrılıklar var. Ölüm bir uğultu gibi üstümüzde esip duruyor. Kendimizi sakınacak bir samimiyet arıyoruz. Akar, bu muhabbet iklimine dokunuyor yazısında.

“Bilgisayarın hayatı kurtaracağını bilmezdim. Hadi kalem, kâğıt üzerinden hayatımızla olan yakınlığı bakımından bazı bağlar, bağlantılar kurarız da bilgisayarla o bağın zor kurulacağını sanırdım. Üstelik benim gibi halen dolma kalemden, güzel defterlerden vazgeçmemek için üstün bir çaba sarf eden biri için mümkün gözükmezdi. Yayıncılıkla uğraştığım için PC bir yerde gereklilik. Yoksa kendi metinlerim için elbette güzel bir defterle güzel bir dolma kalem yeter de artardı. Neyse. Karlı geçen günlerde bizim evin önündeki merdivenden arabaya doğru inerken basamakların buz tutmuş olabileceği aklımdan geçmedi. Hâliyle ayağımdaki bot da kayınca basamaklara sırtüstü uçarak düştüm. Sırt çantamdaki ince ama dışı çelik kaplamalı imal edilen bilgisayar resmen hayatımı kurtardı. Yoksa sırtım bile kırılabilirdi, Allah göstermesin. Bunun bedelini yamuk bir ekranla ve çatlayan kindle’la ödesem de benim için kâfi. Çünkü zamanında az sürünmedim hastane odalarında.”

“Canı sıkkınken bile neşeliydi Bülent. İnanılmaz samimi bir insandı. Duvarları yoktu, insanlara penceresini açıp bakmazdı, kapısını taşlamanıza da gerek yoktu. Dünyaya açık, duyarlıklara açık, insanları buyur eden bir evi vardı. Güven arardı, Bülent’e giderdik. Alper arardı, Bülent’e giderdik. Apansız bir yerlerden çıkar, apansız birtakım işlere bulaşırdı. Malatya pazarı açmak mı istemedik, kötü şiirler antolojisi mi hazırlamak istemedik… Daha daha daha neler. Seni çok özleyeceğim kardeşim.”

Ahmet Edip Başaran ile Söyleşi

Ahmet Edip Başaran’ın ilk nesir kitabı Sahipsiz Güzel çıktı. Şairlerin nesirlerini büyük bir keyifle okurum. Çünkü onlarda şiirin hayat veren tadı vardır. Başaran’ın şair bakışı ile kaleme aldığı yazılarında da bu nefesi hep duyuyorum. Sahipsiz Güzel merkezli bu söyleşinin soruları Bekir Salih Yaman’dan.

“İlk gençlik dönemlerinden beri arayış ve sorgu kelimelerinin bende müstesna bir yeri vardır. Aldığım nefesi hak etme düşüncesi beni her zaman tedirgin etmiştir. Bu bir insanı derviş yapar mı, elbette hayır. Dünyanın olanca gürültüsüyle, albenisiyle paçalarımızdan çekiştirdiği bir çağda insanın kendi kendine yetebilmesi ne muazzam bir inceliktir. Heyhat öyle bir çağda yaşıyoruz ki kimse kimseye yetmiyor, dünya yetmiyor, zaman yetmiyor. Hayat baştan ayağa doyurmuyor bizi. Derviş dediğimizde zihnimizdeki çağrışımları şöyle bir yoklayalım. Gönüle değil, kılığa kıyafete odaklanan bir çağrışımın içinde buluruz kendimizi. Ne büyük bir aldanış! Derviş deyince benim aklıma Sezai Karakoç gelir. Kitapta Üstad’ın dört kitabıyla ilgili yazılar da var. Toplamda kırk dört metin var kitapta ve “dört kapı kırk makam” anlayışına bir atıf olsun istedim kendimce.”

“Klasik eserleri okumak için öncelikle iki yüzyıllık aşağılık komplekslerden kurtulmamız şart. Bir kökle, bir kimlikle mukayyet olduğumuzun şuurunda değilsek ne okursak okuyalım beyhudedir. Yani kendi ülkemizde kendi klasiklerimizi bir oryantalist kafayla da okuyabiliriz, Allah korusun! Örnekleri yok mu? Hem de nasıl! Bu hassasiyetin farkında olmak, ilk ödevimiz olmalı. Sonrasında gönül dünyamızda yeri olan isimleri “doğru anlamak” için sahih bir niyetle yola koyulmak şart. Bu isimleri kendilerinden yüzyıllar sonra ortaya çıkmış ne idiği belirsiz ideolojilere yamamak için okuyorsan da okuma bence.”

Güzel, bu hakikati idrak etmenin yolunu, yordamını öğretir. Yunus’un “görklü nazar” deyişini hatırlayalım. Görklü nazar, yani muhteşem bakış. Sanat da bu cümledendir. Şehadet âlemindeyiz. Güzel, bu şehadet âlemindeki biricik gözümüzdür. Ve bizi dünyevî hikmetlere, bizi uhrevî olana, yüce olana, rahmanî olana yakınlaştırır. Güzel zaten bu sebeple güzeldir bizim için.”

Kalbin Yarası

Kalp de yaralanır hem de en ağır şekilde. İçten içe koyultarak acısını, hüznünü çoğaltarak kalp de büyütür yarasını. En çok da incelikli kalpler için bu dünya hayatı acılarla doludur. Müslim Coşkun, kalbin yarasını anlatıyor yazısında.

“İncelikli bir kalbin payına düşen daima hüzündür. Hüzünlü bir kalp, dünyaya alışamamanın verdiği acemilikle ömrünü tamamlar. Üzülmek, dünyada olmanın kaçınılmaz sonucudur, bir kalbin payına düşen. Üzmenin nasıl bir şey olduğunu bilmez incelikli bir kalp. Çünkü üzecek mecali yoktur karşısındaki kalbi. Yolu hep iyiliğin tarafına düşmüştür. Kırılır, dökülür ama hiçbir zaman kırmayı, üzmeyi düşünmez. İncelik ve nezaket böyle bir kalbin içinde barındırdığı güzelliklerdir.”

“Kalpten ne geçiyorsa dile yansıyan da odur. Kalp, dilin aynasıdır. Olanı olduğu gibi dışarıya yansıtır. Kalbin ne düşündüğü dilin söylemesiyle ortaya çıkar. Kırılmış bir kalp çoğu zaman konuşmaz, susar. Çünkü yaralanmıştır ve yaralarını dışarıya vurmaz. Susmak bir bakıma “kalbin kararı”dır. Üzüntüsünü içine akıtır. Orada zamanla kabuk bağlamış derin yaralar oluşur.”

Muhit’ten Öyküler

Münire Daniş - Stokin Fırtınası

“İki haftadır onun bulunduğu kata giremiyoruz. Araya birilerini sokarak bir kere çıktım, gerçek dışı bir dünyaya aitti sanki. Orada sert kapanan bir pencere, yere düşen bir nesnenin çıkardığı ses bile başka türlü ürpertirdi insanı. Ölümle burun buruna gelmenin gizemli sessizliği, soğuk boşluğu bir ruh gibi ensenizdeydi.”

“Ben de hâlâ mümkün olsa onun mutluluğu için her şeyi yapmaya hazırım. Hâlâ ona “Annem, babam, bizimkiler çok üzgün, senin için dua ediyorlar, adak adıyorlar.” diyemem. Ama bu artık bir şey ifade etmiyor. Bunu yapan ne bilmiyorum ama Ferda’nın zihnimdeki kelimeleri, kuyuya düşen taşlar gibi boşlukta kaybolmaya durdu sanki. Daha tuhafı onunla en son bir araya geldiğimde güçlükle nefes almaya çalışarak benimle sıradan bir konuşma yapmaya çalışırken kendimi, Ferda’yı arkadaşla kardeş arası bir duyguyla dinlerken bulmam. Belki de sevgiden de üstün olan şefkatti bu.

Ferda ve bana dair her şey; onun iyice zayıflamış, tanınmaz olmuş, nefessiz yüzünde kocaman açılmış gözlerindeki korkudan ve benim gözlerime inanamayarak ona bakan kaygılı gözlerimdeki çaresizlikten ibaret kaldı. Belki de hep öyle kalacak.”

Zeki Bulduk - Cahit’in Kalbi

“Uzun lirik şiirler yazmanın lüzumu yok. Zaten kadifeli kenar mahalle dilberleri şiire değil, gazel olmaya hevesli. “Hevesli bir çocuk gibi başlama işe,” diyor ustam. Ustam oldu mu sahi? Sahi, sen çırak olmanın insanı ermiş kılan hâlini bildin mi? Bildin mi, “Ben şunun oğluyum,” diyen adamlar da epey azaldı. Azaldı türkü. Türkü demişken illa Karacaoğlan olacak. Olacakla öleceğe çare yoktur, diyenlerin dilini kesiyorlar. Kesiyorlar, tam da meydanda senin bakmaya kıyamadığını. Kıyamadığın bir ömür bak elinde akıyor su gibi. Gibi olsun, aslı olmasın diye nelerin peşinden gidiyoruz. Gidiyoruz bir kere, hiç geri adım yok. Yokun burnuna değdin mi şimdi?”

“Cahit duymuş. Cahit’in kulağı dünyaya sağır bilirdik ama bu lanet dünya sızıntı yapmış, sanki rüyasında kulağından akmış. Cahit, hakkında söylenenlerin hepsini duymuş. Önce dilindeki şeker çekilmiş. Sonra gözündeki fer sönmüş. Elleri, mermeri yontan elleri kurumuş. O erkek gövdesi bir hadım olup yaşlı bir ağaç gibi bükülmüş.”

“Cahit’in karısı, Ömer’in linç edildiği gün, Cahit’in delirdiği günün gecesinde Almanya’dan kesin dönüş yaptı.”

Muhit’ten Şiirler

bazen yüzün çiçeklerin solduğu

kaygılardan bir vazoda

anıları da terk edip gittin

daha akşam bile olmadan

Arif Ay

Kalmadı sana bakarken bendeki avuç terlemesi

Yüzün suya değince eksilir bir şey benden bilmediğim

Sen uyurken daha neler yazmak isterdim bıçak ağzı gibi

Hangi dilde sustuysam sen anladın Allah’ım

Mehmet Tepe

purosunu yakıp çıkamasın bu sefer acilden

el ver bu eli al uyuma ki uyanmayasın

kuracaklarını sandıkları dünyaya

anlamadıysan sesli okumaya başla

kulağın işitsin muvakkitlerin döktüğü gözleri

Hüseyin Atlansoy

babasız evlerin kara eşiklerinde

susmuşların zehirli göz içlerinde

toprağın ve devletin alt evlerinde

oturup oturup ağladım bu nedir

gülmesi yok ağlaması içine akanlara

yaşları yerin altında sayılanlara

evladı kendilerinden önce gidenlere

sarılıp sarılıp ağladım bu nedir

Mehmet Narlı

Aşkla inandın, anlattın aşkla

Dünyanın ilmine dönüp bakmadın,

Göklerle beraber anılsın adın.

Ararken güzellik seni dağlarda

Seherle başlayan sessiz gözlerin

Yorulmuş olmasın, budur dileğim

İbrahim Tenekeci

Güllerin konuştuğuna inanan son havari bendim

Kuşdilinde incitildim Assisi sokaklarında

Silah bilmem, hançer kavramaz elim kendi elimden başka

Babam şöyle seslenirdi bana, ey isyanoğlu!

İsyanın kasıklarından sızan bir dulun oğlu

Başka adım olmadı benim, bilmediğim dillerde güldü çünkü insanlar

Ve ben bir telaffuz hatası olarak, çırılçıplak

Doğarken bastırılmış isyanın oğlu

Tetiğin tam ucunda, susturuldum

İçimde barut, taze kan ve ökseotu

Dilara Ayşe Akdeniz

Çıkayım dedim üzerimde

İkindiyi taşıyan bir yeğinlik olsun

Üzülmesin kimseler dedim ama

Görüyorsunuz işte bu tuhaf günlerde

Dünya kendini kapatıyor giderek

Açıl desem de açılmayacak gibi

Üzülmesem sevgiler boy atacak

Dünyanın yüzü gülecek

Ama elimde değil

Üzgünüm burası dünya.

Nurettin Durman

buradan diyorum, bir peygamber sandalla

nil ellerini birleştiriyor

en musa haliyle

seni görmeye geliyoruz, seni istemeye

radyoda arabi ses, zencefille

karışır halka frekanslar

her akşam birbirine sarılır

esmer bir trafik ve blues zikir.

Ayşe Hilâl

Teferrüc’den Mevlana Özel Sayısı

Teferrüc dergisi, 18. sayısını Mevlana’ya ayırdı. Mevlana’nın kuşatıcı iklimine yakışan bir özel sayı bekliyor dergi okurlarını. Birçok kıymetli yazarın Mevlana’ya dair yazılarının yer aldığı Teferrüc’ün bu sayısını arşivlerinize mutlaka ekleyin.

Özel sayıdan alıntılar yapacağım. Devamı Teferrüc sayı 18’de.

Ahmet KÖSEOĞLU- Birlik Dükkânı

“Mevlânâ sekiz yüz yıla yaklaşan bir zamandır sevginin, İlahî çağrının, aşkın sesi olagelmiştir. Pir’in sözünün diriliğinin, tazeliğinin temelinde hakk'ın muhabbetiyle yanıp tutuşması, mesajının her dem insanlığın ilacı olmasının yegâne sebebidir. Gönüller Sultanı’nın muradı; bir'de (vahdet) tüm insanlığın sevgiyle, aşkla buluşmasından, yaşamasından başka bir şey değildir. Elbette ki bu sese kulak veren, bu nidayı duyan Muhammed Celaleddin’in büyüyüp olgunlaştığı hamken pişip yandığı ve Maşukuna kavuştuğu coğrafyanın mukimleri değil sadece. Yüzyıllardır Konya’dan dünyaya bir ışık, bir ses yayılıyor ve âlemde yankı buluyor.”

Ersin Nazif Gürdoğan- Dünya Şiirinin Zirvesi; Mesnevi Aklın Cilası, Gönlün Aynasıdır

“Son yüzyıllarda bütün dünyayı bir savaş alanına dönüştüren seküler Batı, akılla gönül arasında aşılmaz duvarlar inşa etmiştir. Aklın zenginlikleriyle gönlün derinlikleri arasındaki duvarları, Mesnevi’den başka yıkacak bir güç yoktur. Mesnevi’de akıl gönüldür. Gönül akıldır, akılla gönül arasında senlik ve benlik kavgası olmaz, ikisi bir bütünün birbirinden ayrılmaz iki yüzüdür.”

Mustafa Aslan - Mevlana’dan Hayata Dair Yaklaşımlar

“Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî bütün insanlığa hitap eden eşsiz bir mütefekkirdir. Onun felsefesi, hayata ve olaylara bakış açısı tartışmasız herkes tarafından kabul görmektedir. Malum olduğu üzere Vikipedia’da “Mevlânâ, 13. yüzyılda yaşamış Fars Sünni Müslüman şair, fâkih, âlim, ilahiyatçı ve Sûfi mutasavvıftır.” olarak tarif edilmektedir. Mevlana adeta dünün, bugünün ve yarının insanıdır.”

Mustafa Özdamar-Tefekkürde Teferrüc

“Tersinden ve düzünden her şey ve herkes birbirine muhtaç bu âlemde. Her şey zıddıyla kaim. Zıtların izdivâcıyla devam ediyor hayat, fakat, bizler bütün bunlara rağmen hâlâ, gerçeğin gökçek yüzüne hasret kalmanın dağınıklığı içinde, sosyal, siyasal ve ekonomik hayatın lâf ve ihtilâf harmanlarında savrulup gidiyoruz. Savrulmasına savruluyoruz da, sapı samandan ve tâneyi harmandan bir türlü ayırıp kaldıramıyoruz. Herkes kendi müşâhedesinin mahkûmiyeti içinde, kendi doğrularını dayatmaya devam ediyor. Herkesin, hepimizin yaşadığı, yaşadığımız bu mahkûmiyet içinde, hakir fakir bencağız diyorum ki, zıtların âhenginde, zıtların birliğinde dönen bu devrânın çözümsüz gizem dekorlarının yorumunu yaparken, ya hepimiz yanılıyoruz ya da herkes doğru söylüyor!..”

Mustafa Özçelik – Mevlana’yı Anlamak

“Mevlâna Celaleddin Rumi, Tanpınar’ın ifadesiyle tarihimizin “büyük adamlar galerisi”ndeki en önemli isimlerinden biridir. Onu, yaşadığı asrın şartları içinde tanımak, bugün de ondan nasıl istifade edebileceğimiz konusunda önem arz etmektedir. Mevlâna’ya bu açıdan baktığımızda şunları söyleyebiliriz. Mevlâna, 13. asırda yaşadı. Bilindiği gibi bu asır, Selçuklu devleti’nin can çekiştiği bir bunalım devridir. Böylesi karanlık bir çağda Anadolu insanı, kendisi için birer manevi sığınak bulmak ihtiyacı içindeydi. Bu, öyle bir sığınak olmalıydı ki, insanlar, kaybettikleri istikametlerini yeniden bulabilsinler, yeniden ayağa kalkıp bir inanç ve kültürün, bir hayat ve medeniyeti inşa edebilsinler.

Mevlâna, böylesi bir karanlık çağda bir “kutup yıldızı” gibi yol ve yönlerini kaybedenlere emin bir rehber oldu. Çok geçmeden Konya’da başlayan bu aydınlanma hareketi önce Anadolu’da sonra bütün dünyada tesirini gösterdi. Selçuklu sonrası kurulan Osmanlı Devletinin en önemli manevi dinamiği haline geldi. Mevlâna ve Mevlevilik düşüncesiyle İslâm medeniyeti yeniden neşvünema buldu. Anadolu insanının mayasını Mesnevi, Divan- Kebir kardı. Mevlevihaneler, birer tasavvuf ocağı olarak sanatın, ilmin merkezleri haline geldiler. Buralardan yansıyan ışık hayatı da şekillendirdi ve ortaya sonraki çağlara da ışık tutacak çok önemli bir tecrübe çıktı.”

Recep Garip – Mevlana

“Mesnevi, nazım şeklinde anlatımın tercih edildiği aruz ölçüsünün kullanıldığı bir türdür. İslâm Ansiklopedisi Mesnevi maddesini Semih Ceyhan yazmış ve yazısına şöyle giriş yapmış; " Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin altı cilt (defter) ve yaklaşık 25.700 beyitten meydana gelen Farsça eserine Mesnevi adını vermesi, onun öncelikle kitabın nazım şekline dayanarak bir isimlendirmede bulunduğunu göstermektedir. Mesnevî şarihleri, eserin “bir şeyi ikiye katlamak, çift yapmak” anlamlarına gelen adının, şeklinin yanı sıra mana ve muhtevasına da işaret ettiğini, birbiriyle mütekabil ilâhî isimlerin mazharları olmaları itibariyle şehâdet âlemindeki bütün varlıkların (sûret-mâna, varlık-yokluk, gayb-şehâdet, ışık-karanlık gibi) çift çift veya ikili zıtlar halinde zuhur ettiğini, Mesnevî’nin şehâdet âlemindeki eşya türlerinin hakikatlerine, duyulur şeylerden (mahsûsât) akledilen şeylere (ma‘kūlât) kadar bütün çift ve zıt varlıkların hallerine dair bir kitap olmasından dolayı Mevlana’nın esere bu adı verdiğini ileri sürmüşlerdir.”

Sadık Yalsızuçanlar- Nây-i Şerîf’in Şikâyeti

“Hz. Mevlana’yı okumak, Guenonyen anlamda ‘tradition/gelenek’ algı ve birikimi olmaksızın yeterince verimli olmayabiliyor. Nitekim Mesnevi-i Şerif türünden eserlere yüzlerce şerh yazılmış olması bunu ima ediyor. Modern zamanların kalbi yaralı ve zihni örselenmiş insanları olarak, irfani geleneğimizin kaynaklarını okuma konusunda ciddi engellerle karşı karşıyayız. Bunun ötesinde, irfani ve hikemi eserlerin okunmasında şöyle bir sorunla da yüzyüzeyiz : Bu eserler, müelliflerinin manevi deneyimleri olduğundan, bizim onları sözgelimi modern anlatılar gibi ‘okuyup’ anlamamız ve yararlanmamız hayli güç.

Büyük bilgelerin eserleri yaşamlarıdır aynı zamanda. Bir düşünürün ifadesiyle söylersek, onlarda, ‘sözcükler eylemlerdir.’ Söz konusu Mevlana olacaksa, O’nun sırları ve hakikati büyük oranda Mesnevi’de aranmalıdır. Mesnevi ise, şerhsiz ve kılavuzsuz okunursa yine de yarar verir ama, bu kavrayış daima eksiktir, hatta yer yer yanlıştır.”

Yeşim Gezer Avcı-Mevlana’yı Anlamak

“1244 yılında Şems ile Mevlana’nın karşılaşması iki nehrin kavuşmasına benzetilir. Mevlana ile Şems küçük bir hücrede iki kişilik kesin yalnızlığa çekildiler. Bu sürenin kırk gün ile altı ay arasında olduğu söylenir. Bu durum Mevlânâ'nın yaşamında büyük bir değişime neden olmuş ve yeni bir kişilik, yeni bir şekil olarak ortaya çıkmıştır. Mevlânâ artık vaazlarını, derslerini kısaca her eylemini terk etmiştir. Okuduğu kitapları bir yana bırakmış, dostlarını ve müritlerini aramaz olmuştur. Bu durum Konya halkında şaşkınlığa neden olmuştur. Bu yeni duruma Konya halkı rıza göstermemiş ve tepkisini Şems’e yöneltmiştir. Nitekim Şems şehri terk etmek zorunda kalmışsa da Mevlana’nın durumunun daha da ağırlaşması üzerine yeniden Konya’ya döndürülen Şems bir süre sonra öldürüldüğü de rivayet edilir. İşte Mevlana’nın aşkı böyle alevlenip, harlanıp göklere ulaşmıştır.”

Mahiyet dergisi, 3. Sayı

Mahiyet, yeni tanıştığım dergilerden. 3. sayısı elime ulaştı. Her sayfasında samimiyet var derginin. Baharı konu olarak seçmiş dergi Sezai Karakoç’un “Ve bir bahar günü doğdu sen” dizeleri eşliğinde. Dergi; Türkiye İlahiyatlar Derneği(TÜİD) adına çıkıyor. Ben dergiye çıktığı bu yolculuklarda nice güzel sayılara ulaşmasını diliyorum.

Derginin Gen Yayın Yönetmeni Hatice Rümeysa Öncel’in Giriş yazısından;

“İnsanoğlu yaşadıkça tutunacak bir dal arar kendine ki dünyaya katlanabilsin. Derdi rabbe ulaşmak olanın dalı ise hiç solmaz, çiçeklerinin rengi parlaktır, kokusu nefesi açar. Ve biz biliyoruz ki, bizim dalımız hiç solmayacak. Vuslata erme isteğinin bize kattığı kuvvetle her adımda daha da derinleşecek nefesimiz. Ve okuyucunun şahitliğinde bu güçlü nefesle bir nidada bulunmak istiyoruz:

Müslümanın bahar dalı Kudüs’e selam olsun!”

İstanbul Üniversitesi’nde Yüksek Din Öğretimi

İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mahmut Ak, üniversitesinin yüksek din öğretimindeki tarihi sürecini anlatıyor yazısında. Ülkemizin en köklü üniversitelerinden olan İstanbul Üniversitesinin yaptığı çalışmalara geçmişten günümüze örneklerle şahitlik ediyoruz.

“İstanbul Üniversitesi’ndeki yüksek din eğitimi faaliyetlerinin kökeni 1453’te Fatih’in İstanbul’u fethinin akabinde kurduğu medreselere dayanmakla birlikte günümüz modern üniversite anlayışı ve sistemi dahilinde gerçekleştirilen yüksek din öğretimini Dârülfünun ile başlatmak uygun olacaktır.”

“Fakülteye ait darulfunun ilahiyat dergisi, İstanbul Üniversitesi Yayınevi bünyesinde akademik yaşamını sürdürmektedir. Din alanının farklı boyutlarını ele alan disipliner veya disiplinler arası kuramsal ve uygulamalı çalışmalar yayımlayan dergide, bir inanç ve toplum sistemi olarak din konusunu ve uygulayıcılarının inanç ve davranışlarını insan ve toplum bilimleri bağlamında ele alan, özgün kuramsal ve kavramsal açılımlarla genişleten, farklı ve yeni araştırma yöntemleriyle inceleyen, farklı örnek olaylar bağlamında karşılaştırmalı bir şekilde sunan yazılara yer verilmektedir. 1999 yılında yayına başlayan dergi SCOPUS, Tübitak-Ulakbim TR Dizin, Index Islamicus, EBSCO Academic Search Complete, Erih Plus ve SOBİAD veri tabanlarında taranmaktadır.”

Sorgulamak da İman’dandır

Hayatı sorgulamak diye bir tabir vardır. Son zamanlarda daha çok eleştiri bağlamında kullanılıyor olsa da sorgulamak, hakikate ulaşma yolunda ilk adımlardandır. İnsan yaşarken ne olup bittiğine dair bir yol haritası çizmeli kendine. Bunun yaşla pek de ilgisi yok. Her yaşta bu zihniyet insanın yaşam tarzı olmalı. Hilal Kaplan Öğüt, son zamanların moda tabiri Z Kuşağı üzerinden gençliğin hayata bakışı ve sorgulamak üzerine bir yazı kaleme almış.  

“Sloganların gerçeğin yerine ikame edildiği bir çağda yaşıyoruz. Bir iktidar aracı olarak dil ve söylem, bu üretilmiş gerçekliğin toplumsal düzeyde meşrulaşmasını ve normalleşmesini sağlıyor.

Doğum yılına göre insanları harflere atayıp müşteri kitlesi tanımı yapan reklamcıların Z kuşağı paketlemesine, kendisini tüketici özneden öte görmeyenlerin gönül eğdirmesi doğal. Ancak bir toplumsal grubun kerametinin doğum tarihinden menkul olması, sadece buna indirgenmesi size garip geliyorsa, daha da garip olanı söyleyeyim:

Z kuşağını “sorgulayan, çok yönlü, araştırmacı” gibi sıfatlarla yüceltenler, aslında sloganlarının nesnesi haline getirdikleri gençleri siyasi söylemlerine tav olmaya hazır, sorgulama kabiliyeti sıfır, baştan ayağa homojen ve indirgemeci bir kitle olarak görüyorlar. Nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan ahmakça.”

Gençlere Güvenmek

Gençleri harflerle falan ayrıştırmak aslında onları siyasi bir malzeme yapmaktan başka bir şey değil. Kendi dümen suyuna gençleri alet etmek isteyenlerin olur olmaz vaatlerle gençler üzerinden bir kurguyu hayata geçirmeye çalıştıklarına şahit oluyoruz. Ne olduğunu anlamadan bir varoluşun çukuruna yuvarlanan gençler varken bir yanda da ülkesinin geleceği için yeni atılımlar peşinde koşan bir gençlik var. Umudumuz elbette sokakta elindeki mikrofona ezberletilen metinleri okuyanlardan yana değil. Ülkesi için girişimci ruhunu her daim diri tutan bir gençlik ancak bu ülkenin geleceği olacaktır. Yunus Furkan Akbal, umudumuz olan gençlerin girişimcilik faaliyetlerini anlatıyor yazısında.

“Girişimcilik; ülkelerin ekonomik büyümelerinde, istihdam oranlarının artmasında ve toplumsal ilerleyişlerinde aktif rol oynayan itici güçlerden biri... Türkiye’nin ekonomik gücünü günden güne arttırması, kalkınması ve beraberinde küresel alanda söz sahibi olması, dünya markaları çıkarması, hedeflenen ihracat rakamlarına ulaşması, gelişmiş ülkeler arasında yer alarak konumu sağlamlaştırması hususunda ise girişim ekosisteminin önemi yadsınamaz bir gerçek. Girişim ekosistemi içerisinde de “Ben de buradayım.” diyerek hem kendi hayallerini gerçeğe dönüştüren hem de bunu yaparken ülke ekonomisine katkıda bulunacak gençlere her zaman yer var.”

“Sırada Küresel ölçekte girişimcilik araştırmalarına imza atan StartupGenome ve Küresel Girişimcilik Ağı tarafından hazırlanan 2021 Küresel Startup Ekosistemleri Raporu geçen yıl yayımlandı. Dünya genelindeki 140 girişimcilik ekosisteminin mercek altına alındığı bu raporda: "Küresel Çapta Yükselen Ekosistemler" arasında İstanbul, 15’inci sırada yer aldı. Teknoloji tabanlı girişimcilerde maliyet etkin yetenekli personel çalıştırabilme kapasitesini ölçen “Yetenek İstihdamı” klasmanında da yine İstanbul, "10 Avrupa ekosistemi" içinde konumlandı. Oyun, yapay zekâ, büyük veri ve veri analitiği alanlarındaki startup faaliyetleriyle öne çıkan İstanbul, son iki buçuk sene içerisinde toplam 4 milyar dolar ekosistem değeri ortaya çıkardı. Öte yandan girişimcilik konusunda ülkemizde güzel gelişmeler olmaya devam ediyor. 2020 yılında Peak Games, Türkiye’nin ilk unicorn’u oldu. Şimdi ise Türkiye’de altı unicorn bulunuyor. Getir, Dream Games, Hepsiburada, Trendyol ve Insider 1 milyar dolar değerlemeyi aştı ve unicorn oldu.”

Baharın Bir Adı da Umut

Bahar, umut demektir. Daha sonbahardan başlayan bir umutla tüm kış boyunca açacak çiçeklerin hayali ile bekler durur insanlar hayatı diriltecek baharı. Ezgi Elçin Oynak, Herkes Seni Bekliyor diye sesleniyor yazsında bahara.

“En çok da, şu an koltuktaki battaniyenin üzerinde yatan kedisini seviyordu ve hayatta en çok onu sevecekti. İşte bu sıcak olan bir şeydi. Hayatının soğuk kısmında asla yer almayacak ve sıcaklığı daha da artarak devam edecek bir şeydi. Soğuk bir şeyler aradı zihninde. O an etrafında yoktu çünkü. Aradı ve hemen buldu: takıntı. İşte bu en soğuk en berbat şeydi. Elleri buna en iyi örnek oluyordu o anda. Soğuk kış günlerinde buz gibi sularla takıntılı bir şekilde defalarca yıkanmış ve yumuşaklığını güzelliğini neredeyse kaybedecek duruma gelmişti. İşte bu ona zarar veren bir soğuktu. Kaçılması gereken bir soğuktu ama kaçarak değil; üstüne gidip onu etkisiz duruma getirene kadar sabretmekti.”

“Kaderin her bir insana uygun gördüğü yükler vardı. Bunu kabul etmek ve hayatını buna göre şekillendirmek gerekti. İşte bulmuştu! Sıcak da soğuk da buydu… Ve yaklaşan bahar ayına şöyle bir not bıraktı: Güzel bahar, haberin yok mu? Herkes seni bekliyor…”

Hz. Peygamber (S.A.V.) ve Gençlik

Örnek anılacak gençler aranıyorsa Peygamber Efendimiz’in çevresine bakmak yeterlidir. O, her zaman gençleri yakınında tutmuş, İslâm Devleti’ni adım adım kurarken hep gençlerden güç almıştır.  Sümeyye Şahin, örnekler eşliğinde kıymetli bir yazı kaleme almış.

“Peygamber Efendimiz (s.a.v) nübüvvet yıllarının başından beri gençlerle daima yakından ilgilemekteydi. Son Peygamberin davetine ilk icabet edenlerin çoğunluğu gençlerdi. Hz. Ali iman ettiğinde 10, Ca‘fer b. Ebû Tâlib Habeşistan hicretinde 17 yaşındaydı.”

Hz. Peygamber (s.a.v) buyuruyor: "İnsanoğluna şu beş şeyden hesap sorulmadıkça onun ayakları Kıyamet gününde Rabbinin huzurundan ayrılmayacaktır: Ömrünü nerede tükettiğinden, gençliğini nerede yıprattığından, malını nerede kazanıp nereye harcadığından ve öğrendiği ilimle nasıl amel ettiğinden." TÜİD olarak birlik, aksiyon ve çok yönlü gelişim ilkeleri içerisinde ilerlerken amacımız asırlardır süregelen kardeşlik duygumuza, cennet komşuluğumuza muhabbet ve saygıyla ilerlemektir. İmkân ve mekânın sürekli değiştiği günümüzde bizler ilgi ve yeteneklerimiz doğrultusunda samimi duygularla çıktığımız bu yolda hizmet etmekten mutluyuz. İmanla huzura, bilgiyle şuura, amelle misyona ve ahlakla hedefe yürümeyi şiâr edindiğimiz bu birlikteliğin daimi olması, ihlaslı kalplerde karşılık bulması duamızdır.

Mahiyet’ten Şiirler

Açmak çiçek gibi, kökleri sağlam ağacın dallarında.
Ve kokmak misk gibi Müslümanlık ruhuyla.
Büyümek güzelliğin ardından vitamin dolu tatlara...
Hamdım, piştim, yandım diyebilmek terbiye ile toprağa.
Yaşamak parelerce ömrü, sabır, ihlas ve ihsan ile
Ve yenilmek vakti gelince irtihali ahirete...

Rukiye Rana Yılmaz

Bir çocuğun tebessümü ile başlıyor bahar içimizde
Öyle masum öyle birdenbire
Sarıp sarmalıyor bütün cihanı
Baharı anlatıyor o küçücük yüreğiyle;
Dağlar, ovalar, yollar yemyeşil
Gökse masmavi bir hayalin içinde
Kuşlar uçuyor bu uçsuz bucaksız gökyüzünde
Rabia Kocakaya

Ben beni kaybettim anladım halim
Ondandır takatim, kalmaz mecalim
Beyana varmıyor dilimde kâlim

Ben bana varmaya imdat gerekir
İmdada dahi imdat gerekir
Habip Genç

benim bu arifsizliğim
kansız ayaklarım
zeydsiz dostluğum
taifsiz yolculuğum
sana varmayan kulluğum

benim bu nefsim! Nefsim! Nefsim,
yusufsuz iffetim, benim bu ateş gözlerim.
Samed Kablan

Dede Korkut’u Yeniden Anlamak

Bizim toplumsal olarak yeniden anlama ve anlamlandırma çabasına girmemiz gerekiyor. Ezbercilikten kurtularak bu toprağın değeri olarak görülen en küçük imgeyi dahi hakkıyla öğrenerek ancak bu vatan toprağına karşı sorumluluklarımızı yerine getirebiliriz.

Şehir ve Kültür dergisi, Dede Korkut’u Yeniden Anlamak vurgusu ile çıktı. Bir minyatür sergisini kapağına taşıyan dergi, bizim değerlerimize tekrar tekrar yüzümüzü dönme çağrısı yapıyor.

Mehmet Kamil Berse’nin Giriş yazısından;

“Yaşadığımız coğrafya, öyle bir coğrafya ki bir ucundan diğerine, şehirleri ile yaşanmışlıkları ile şehitleri ile binlerce ciltlik kütüphaneler oluşturacak medeniyetler yumağı… İçinde yaşadığımız asrın ve yılların, bu hikâyeler içinde anlık zaman dilimleri olduğunu bilmemiz gerekir. Bu tarihten yüzlerce yıl sonra bile benzer hikâyeler yaşanacaktır bu topraklarda… Hiçbir şey için bu sondur diyemeyiz… Rabbimiz bizi bu çizgi üzerinde yürürken çeşitli imtihanlara tabi tutmuştur asırlarca. Atalarımız bu imtihanlardan çoğu zaman başarı ile çıkmıştır. Hakkın kurallarını yerine getirmediğimizde ise başarısız olmuşuzdur… Zor zamanlarda tek yürek olarak güçlüklerin üstesinden gelmeyi bilmişizdir. Şehirlerimizi düşmanın silahlı istilalarından korumakla beraber, kültürel istilalarından korumaz isek farkına varmadan nesillerimiz bir girdabın içinde kaybolacak maalesef! Bu müthiş varoluş mücadelesine karşı gençlerimize destek olmalıyız... Zira bu mücadele tüm zamanların savaşlarından daha tehlikelidir. Anadolu’ya gelişimiz bin yıldan eskidir. İçinde yaşadığımız aziz vatan, bir bakıma Osmanlı’dan bize emanettir. Bu topraklarla birlikte bize emanet edilen şehirlerdeki medeniyetimizi sonsuza kadar yaşatmak gibi bir sorumluluğumuz vardır.”

Fatemeh Saba Jafari Minyatür Sergisi Minyatür Sergisi

Fatemeh Saba Jafari Minyatür Sergisi, Zeytinburnu kültür Sanat kapsamında sanatseverlerle buluştu. Serginin adı “onüç.” Dede Korkut’un masallarından esinlenerek oluşturulan minyatürler 2-23 Haziran 2022 tarihlerinde ziyaretçilerini bekliyor olacak.

“Renkler, figürler, tarihi olaylar ve doğa gibi geniş bir tema alanına sahip olan minyatür yüzyıllardır sanatsal birikimimizin bir parçasıdır. Yapısı itibarıyla süsleyici özelliğinin yanında kendine özgü güçlü ve estetik bir alan oluşturmuştur. Tarihsel süreç içerisinde gelişimini devam ettirmiş ve günümüze kadar gelmiştir. Ulaşılan ilk örneklerde kitaplarda anlatılmak istenen konunun görsel tamamlayıcı olarak kullanılmış, özellikle Osmanlı’daki örneklerde perspektifinin dışına çıkarak daha özgün bir forma dönüşmüştür. Minyatür çalışmalarına realist boyutu açısından bakıldığında geçmişe ve geleneğe dair pek çok okumanın yapılmasına zemin hazırlayabildiğini ifade etmek gerekir. Kısaca kültürel aktarımın en temel verilerinden birini oluşturan minyatür, tarihi ve siyasi yapıdan örf ve adetlere, gündelik hayattan giyim kuşama kadar bizlere yapıldığı zamana dair geniş ölçekte yorum yapma imkânı sunmaktadır. Günümüzde doğu coğrafyasında hâlen pek çok sanatçı minyatür çalışmalarını yeni teknik ve üsluplarla geliştirmeye devam etmektedir.”

Üsküp’te Zaman

Her şeyiyle bizden olan bir yerdir Üsküp. Adını duyduğumuzda içimize huzur veren bir yanı olan Üsküp sadece tarihte değil günümüzde de aynı hassasiyetle gönüllerimizde yer etmeye devam ediyor. Prof. Dr. Abdulhamit Avşar, Üsküp’e dair yazmış.

“Türk tarihinde, adı duyulduğunda yüreklerin farklı attığı şehirler vardır. Bunların biri de Üsküp’tür. Sanki ezelden beri Türk şehridir. Öyle ki adı bile buna göre anlamlandırılmış, “Yüz Küp”ten geldiğine inanılmıştır. Altın dolu yüz küpten… Gerçekten de öyledir aslında. Belki maden olarak altın çıkmaz topraklarından ama coğrafyası, tabiatı altın gibi değerlidir, ruhlara verdiği lezzet de… Bu yazıda işte bu güzide şehirden ve burada yaşanan bir Ramazan vaktinin ilham ettiklerinden, Murat Paşa Camii’ni merkeze alarak söz etmeye çalışacağız: Üsküp’te bir Ramazan vakti… Müslümanlar, tarihi çarşının ortasında bulunan Murat Paşa Camii’nde toplanmış, teravih namazını eda ediyorlar. Cemaat oldukça kalabalık ve her yaştan insan var aralarında. Camiye sığamadıkları için avluda ve caminin dışında saf tutmuş, el bağlamış, namazlarını eda ediyorlar. Büyük bir huzur var yüzlerde, uzun yıllar ayrı kalınmış bir vuslatın sevinci okunuyor her birinde.”

“Makedonya’nın başşehri de olan Üsküp ise ülkenin en büyük yerleşim yeri olmasının yanı sıra siyasi ve ekonomik kalbidir de. Toplam nüfusun dörtte biri de bu tarihi kentte yaşar. Üsküp, yeni ve eski şehir olarak iki kısımdan oluşmaktadır. Bu iki Üsküp’ü, kentin ortasından geçen Vardar Irmağı birbirinden ayırır. Bu ayrım sadece fiziki bir ayrım değildir, aynı zamanda kültürel bir ayrımdır da. Şehri gezerken bu iki ayrımı da açık olarak görmek mümkündür. Irmağın kuzeyinde kalan kısım yeni binalarla donatılmış vaziyettedir, apartmanlar, iş merkezleri, yüksek binalarla doludur ve daha gelişmiştir. Güneyi ise eski Osmanlı şehirlerini andırır. Dar sokakları, ahşap evleri, zanaatkârlarıyla geleneksel hayatın mirasını sürdürür.”

Dedemin Camisi

“Dedemin Camisi” tabiri Mehmet Kamil Berse’nin torununa ait. Berse ile İstanbul’u keşfetmeye ve yaşamaya devam ediyoruz. Bu kez yolumuz Mesih Mehmet Paşa Camii’ne düşüyor. Yani Berse’nin camisine. Bir torunun dedesini cami ile anıyor olması ne büyük bahtiyarlıktır.

“Ameliyatımdan bir süre sonra dışarı çıkmaya başlamıştım. Büyük torunum Fatma Derin, sık sık bize gelir, birlikte Koyunbaba çocuk parkına gider oynardık. Oyun dönüşünde parkın hemen yanında yer alan Mesih Mehmet Paşa Camisi’ne gider, cami avlusunda, dış cemaat yerinde ve içeride torunum koşturup oynar, bazen kurduğu oyuna beni dâhil eder yarışırdık. Ezan okunduğunda ben cemaatle namaza durduğumda minberin altından yanından girip çıkar beni izlerdi. Yaklaşık 3 yaşındaki torunumun bu ulvi mekânın içindeki huzurlu oyunlarından ben de mutlu olurdum. O sene camide restorasyon çalışmalarına başlandı. Bu camideki dede torun muhabbetimiz bitmişti, ama aynı muhabbeti Hırka-i Şerif Camisi’nde denesem de oranın kalabalık olması nedeniyle diğer camideki havayı yakalayamamıştık… Günler ve aylar devam etti, torunum okula başladı, bir gün annesinden şunu öğrendim ki; Torunum dayısının çocuğuna ve bazı arkadaşlarına benden bahsedip “Dedemin camisi var biliyor musun!” dermiş…”

“Sekiz dayanaklı cami revaklı bir avluya sahiptir. Doğu-batı istikametinde eğimli bir arsa üzerinde yükselen yapı batı yöne yerleştirilen dükkânlarla elde edilen düz bir platforma oturur. Revaklı avlunun ortasında Mesih Mehmed Paşa’nın sekizgen açık türbesi yer alır. Caminin iki sıra halindeki son cemaat yerinin ahşap çatılı dış revakı baklavalı başlıklara sahip dört adet mermer sütunla biçimlenmiştir. Son cemaat yerinin beş gözlü iç revakı ise yanlarda kubbe, ortada aynalı tonozla örtülüdür. Taç kapının iki tarafındaki birer niş üzerinde caminin inşa kitabesi yer alır.”

Mevlânâ’nın Gönlündeki Ve Hayalindeki Şehirler

Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu, Mevlana’nın şehirlerine dair yazmış. Şehirler insanın yaşamında önemli bir yere sahiptir. Özellikle şehri özümseyerek yaşayanlar için her şehir bir dünya demektir. Mevlana için de bu kıstas eserlerinden anladığımız kadarıyla geçerli bir konumdadır. Karaismailoğlu’nun yazısına ek olarak ben Tokat’ı da ekliyorum. Tokat için artık bir simge haline gelen “Tokat’a gitmek gerek.” sözü Mevlana’nın Fihi Mafih adlı eserinde geçmektedir.

“Klasik edebiyatımızda ve kültürümüzde dünya coğrafyası ve özellikle Müslüman dünyanın şehirleri, barındırdıkları özellikler veya onlara yüklenen değerlerle birlikte büyük bir yere sahiptir. Kuşatıcı bir zihin dünyasının varlığına işaret eden bu geniş coğrafya bilgisi, çeşitli yönlerden dikkatlere sunulabilir. Kişilerin gönüllerindeki ve hayallerindeki şehirler, kendi birikimleri ve hayata bakışlarıyla ilgilidir. Mazideki söz, yazı ve kitap sahiplerinden bu yönde bilgiler edinmek, deneyimlerinden yararlanmak gerçekte kolay ve anlamlı bir yoldur. Örneğimiz Hz. Mevlânâ’dır.

Onun şehir ve köy isimlendirmesi üzerine düşünceleri olduğu gibi, eserlerinde gönlündeki ve hayalindeki şehirler hakkında bilgiler vermektedir. Onun bilgileri ve düşünceleri, aynı zamanda Anadolu’daki edebiyatın ve kültürün ana güzergahında bulunduğu için bilhassa önem taşımaktadır. Az bir zaman da olsa görüp yaşadığı şehirler, Mevlânâ’nın hayatıyla ilgili kitaplarda ve kendi eserlerinde yer almaktadır.”

“Yolculuğa niyet edersen, Hemedan’da (her şeyi bilirimde) direnmezsen hem Bağdat’a ulaşırsın hem de Halifenin yüzünü görürsün. Bir başka dizesindeyse Mevlânâ, Şems-i Tebrîzî’nin Tebriz’e dönüşünü ve öncesinde onun anlattıklarıyla Bağdat’a dönüşen dünyayı, aynı okuyuşla “her şeyi bilir” anlamı da taşıyan Hemedân şehir adıyla birlikte ilan ediyor. O göbeği güzel ceylan Tebriz’e revan oldu; dünya Bağdat’ını basiretle Hemedan/her şeyi bilir yaptı. Mevlânâ, Belh’ten kafileyle göç eden ve neticede Konya’ya ulaşan babası Büyük Mevlânâ Behâ-i Veled’in rehberliğiyle gördüğü Kabe-yi Muazzama’yı şiirlerinde defalarca anmaktadır.”

Suyun “Mavi” Rüzgârın “Kırmızı” Olduğu Vardar

Su ve rüzgâr birbirini tamamlayan mükemmel ikili. Geçtiği her yere hayat aşısı verir su ve rüzgâr. Tıpkı Vardar gibi. Necla Dursun rehberliğinde ve dilimizde Muhammed Yakupi’nin “Vardar Mavisi” kitabından dizeler eşliğinde yolumuz Vardar’a düşüyor. İçimizde bir su serinliği, başımızda bir eski zaman rüzgârı.

“Vardar’ı ilk gördüğümde aylardan Mayıs ‘tı ve bir Hıdırellez günüydü. Havadaki taze çimen kokusu ağaçlarda tomurcuk halindeki ıhlamurlara acele etmelerini fısıldamaktaydı. Şehrin iki yakasını birbirine bağlayan Üsküp’ün Taş Köprü ‘sü (Fatih Sultan Mehmet Köprüsü) Vardar üzerinde bir mücevher edasındaydı ve bir yanı “vatan” kokuyordu. Çok bizdendi. Şairin dediği “kaybolan şehir” bura mıydı, emin değildim. Yok yok, bu şehir kayıp değildi. Sapasağlam, yerli yerindeydi. Türk kahvesi kokan Arnavut kaldırımlı sokaklarıyla çok gerçekti. Elle tutulabilirdi, gözle görülebilirdi, “Buradayım, varım!” diyen sesi rahatlıkla işitilebilirdi. Meşhur soğuk havasına rağmen fırından çıkmış sıcak bir dilim ekmek gibi davetkârdı. Maziden kalan izlerle Vardar nazlı nazlı akmaktaydı. Hem de tüm huzursuzlukları dinginleştirmek istercesine. Yemyeşil dağların eteğindeki Vardar bir masaldan fırlamışçasına “Vardar Ovası” melodisini mırıldanıyordu sanki. İşte o gün gördüğüm manzarayı Muhammed Yakupi ‘nin “Vardar Mavisi” adlı kitabında da gördüm. Okuyana Vardar ‘ı görmek hissi uyandıran eser iki bölümden oluşmakta. İlk bölümü “Vardar’ın Mavisi Su Makedonya ‘da”, ikinci bölümü ise “Her Şey Kırmızı Bir Rüzgârla Başladı” ismini taşıyor.”

Düşünün ki şu anda Taş Köprüdesiniz. Ayaklarınızın altından Vardar Nehri çağıldıyor. Kendi kendinize diyorsunuz ki; “Aslında Vardar biraz ayrılık demektir, şehri tam ortasından ikiye ayırır.” Ardından da; “Aynı zamanda gözyaşı demektir. Ondan göç edenlerin gözyaşları gibi akar durur.” Doğrudur. Vaktiyle gözyaşına kan da karışmıştır. Bu nedenle kırmızıdır biraz. Makedonya’da 301 km yol alarak Yunanistan ‘a ulaştığında adı değişip “Aksios” ya da “Barbadios” olsa da biz onu Taş Köprü ‘nün üstünden gördüğümüz gibi biliriz. Hele bir de avuçlarımızda “derin uykuların ağaçlarını, çiçeği burnunda rüyaları” anlatan “Vardar Mavisi” kitabı varsa… Köprünün bir yanında aşina olduğunuz sesler ve kokular varsa... Camilerinde ezan sesiyle, ince belli bardaklardan gelen çayın kokusuyla mırıldanmaya başlamanı muhtemeldir:

 “Vardar ovası, Vardar ovası
 Kazanamadım sıla parası”

Mehmet Kurtoğlu ve Urfa

Şehrine sevdalı bir yürektir Mehmet Kurtoğlu. Urfa’nın her karışını büyük bir heyecan ve muhabbetle anlatan Kurtoğlu, bu kez de Nabi’den hareketle Urfa’ya dair bahisler açıyor. Urfa’yı görmek şimdiye kadar nasip olmadı ama Kurtoğlu’nun anlatımlarıyla şehri hakimiyetim her geçen gün daha da artıyor.

“Büyük ve önemli insanların ortaya çıkmasında hiç şüphesiz yaşadığı çevrenin özel bir yeri vardır. Özellikle büyük sanatçıların düşünce ve ruh dünyasını şekillendiren doğdukları yerdir. Su anlamda büyük şair Yusuf Nabi’nin “Ekmel-i Şuara-yi Rum” veya “Melik’üs Şuara” olarak anılmasında doğduğu şehir Urfa’nın yeri büyüktür. Herkesin üzerinde ittifak ettiği gibi Nabi’nin hayatında üç önemli şehir vardır: Urfa, İstanbul ve Halep. Urfa, Nabi’yi yetiştiren şehirdir. Ve Nabi’yi Nabi yapan birçok değeri bu şehir kendisine vermiştir. Zira büyük şairlerin hayatında ve şiirinde şehirlerin özel bir yeri olduğunu düşünüyorum. Mesela Yahya Kemal’in hayatında Üsküp, İstanbul ve Paris’in yeri büyüktür. Yahya Kemal’in tanımlarken bu şehirleri göz ardı edemeyiz. Büyük Şair Yusuf Nabi’nin hayatında ise, Urfa, İstanbul ve Halep’in özel bir yer tuttuğunu görürüz. Mesela Yahya Kemal’in Üsküdar derken doğduğu ve çocukluğunun geçtiği hayal şehri Üsküp’ü, Nabi’nin İbrahim veya Rehavi derken Urfa’yı kastettiğini bilmek için bu şehirleri tanımak gerekir.”

“Nabi’yi anlamak için Urfa’yı tanımak gerekir diye düşünüyorum. Çünkü Divan Edebiyatımıza “Hikemiyat” ekolünü Nabi’nin getirmesi, bence üzerinde durulmaya değer bir konudur. Urfa’nın Mistik havasının, çoğulcu yapısının ve geçmişte iki tane felsefe ve ilahiyat ağırlıklı (Urfa ve Harran) okulunun olmasında aramalıyız. Bilindiği gibi din ve felsefe hikmet ve erdem üzerinde durur ve yaratılışı sorgular. İnsanı düşünmeye ve akletmeye zorlar. Şiir ile felsefenin iç içe geçişi, yine peygamberin “şiir hikmettir” sözü sanırım bunu doğrular mahiyettedir. Nabi gibi Urfa’nın tasavvuf ortamında büyümüş ve kadiri tarikatına intisap etmiş biri, elbette gazellerinde Hikmeti en iyi ve en güzel şekilde işleyecektir. Meşhur bir görüş vardır: “Felsefe, Batı’da doğdu, Ortadoğu’da yorumlandı ve İran’da kemale erdi.” Bilindiği gibi Batı felsefesi, İslâm düşünürleri tarafından yorumlanarak yeniden Batıya aktarılmıştır. Tarihi Urfa ve Harran Üniversitesi bu anlamda tercüme faaliyetleri yapmış ve yeni yorumların önünü açmıştır. Gazzali’nin içtihat kapısını kapatması ve felsefeyi red etmesiyle İslâm âlemi düşünceden kopmuş ve bugünde görüldüğü gibi bir tıkanma yaşamaktadır.”

Ankara

Hüseyin Yürük, Seyahat Ve Hatıra Kitaplarında Türkiye’nin Vilayetleri yazısında Ankara’yı anlatmaya devam ediyor.

“Kurtuluş Savaşı biter bitmez Ankara’da bir değişim yaşanır.Hıfzı Veldet Velidedeoğlu bu değişimi şöyle anlatıyor: Tam iki yıl ayrıldıktan sonra Ankara’ya yeniden döndüğümde, dikkatimi çeken en önemli şey, bu kentin, İstanbul’dan gelen «İş takipçileri» ile dolup taşması olmuştu. Yalnız İstanbul’dan değil, ülkenin her yanından böyle adamlar gelirdi. Hatırı sayılır, sözünden çıkılmaz mebuslardan devlet dairelerine tavsiye mektubu koparmak için bir takım aracılar türemişti. Büyük zaferden hemen sonraki yıllarda Millî Mücadele Ankara’sını köhne Bizans kokuşturmağa başlamıştı. Ankara’da dikkatimi çeken bir şey de arsa spekülasyonuydu.”

“Falih Rıfkı Atay, Ankara’da ilk gecekonduculuğun ne zaman başladığını da şöyle anlatır: Dışarıdan gelenler Ankara Kalesi tarafındaki sırtlarda ilk gecekonduları tecrübe ettiler. İmar Komisyonu yıkılma kararı verdi. Vilâyet ve belediye aldırış bile etmedi. Türkiye’de gecekondu faciası, işte o zamanlar Ankara Belediyesi’nin imar plancılığını bu türlü baltalamasından aldı, yürüdü.”

Balıkesir’de Milli Mücadele’nin Sesleri

Ahmet Köseoğlu’nun Balıkesir izlenimlerini okuyoruz. Elbette Milli Mücadele vurgusu var yazıda. Şehri gezerken kültürün şehre kattığı değeri de görüyoruz. Yeter ki gayret olsun. Buna en güzel örnek; ‘Balıkesir Millet Kütüphanesi Ahmet Kot Kitaplığı’dır.

“Balıkesir’de görülecek yerler olarak zihnimizde ilk sırada yer alan Zağnos Paşa Camii ve yanı başındaki haziresindeyiz. Zağnos Paşa Caminin içine girince Millî Mücadele’ye destek için Balıkesir’e de gelmiş olan Mehmet Akif Ersoy’un meşhur vaazını hatırlıyoruz. Balıkesirli dostu Hasan Basri Çantay’ın evinde bir hafta kalarak halkı uyandırmak, direnişe hazırlamak için uğraşını, gayretini ve Zağnos Paşa Camii’nde vaaz edişini okuduklarımdan hatırıma getirmeye çalışıyorum. Caminin duvarlarında şehrin sokaklarında Millî Mücadele Dönemine ait konuşulanları duymaya kulak, hissetmeye kalp gerek diyerek yenice büyütülmüş meydanın kuzey ucundaki kahvehanenin önünde oturan yaşlılara doğru yaklaşıp selam verip muhabbetlerine konuk oldum. “Akif’in Balıkesir konuşmasını babasından dedesinden dinleyen var mı?” dediğimde bir yetmişlik delikanlı kırık dökük dil ve bilgi kırıntılarıyla anlatmaya başladı ki biraz genç olan “caminin önündeki yazıyı okuyuve..” diyerek sözünü kesti yaşlının ve o da yanlış bir şey yapmış gibi mahzunlaştı. O meşhur vaazın metni camii önüne asılmış.”

Zor Zanaat Dergicilik

Erbay Kücet, dergiciliğin zorlukları üzerine bir yazı kaleme almış. Örnek dergilerden hareketle dergiciliğin yaşadığı güçlüklere değinmiş Kücet. Evet zordur dergi çıkarmak ama aynı zamanda da ancak derginin kalbine dokunmasını bilenlerin anlayacağı bir güzelliği sahiptir.

“Sosyal medyanın hızla yaygınlaşmasıyla ilgi alanlarımız farklılaştı ve haliyle bilgi edinme yöntemlerimiz değişime uğradığından basılı yayın organları okuyucusunun ilgi alanını belirleyerek muhtevasını o yönde verme çabasına girdi. Halen birçok resmi veya gayri resmi kurum ve kuruluşlar faaliyet alanlarıyla ilgili meslekî dergilerle seslerini duyururken, diğer yandan reklam amaçlı ve ticarî olarak yayımlanan dergileri de raflarda görebiliyoruz.”

“Gündelik hayatımızın aynası olan gazetenin yanı sıra bu yazının konusu olan dergilerin derin analiz, fikir-düşünce ve sanatsal faaliyet gibi konularda sunduklarından ötürü okumayı teşvik etmek ve yazmaya özendirmek gibi bir yönleri bulunması gerektiğinin altını kalın çizgilerle belirlerken, yazılı ve görsel çalışmaların ortak zemini olan dergilerimizde düşünce, sanat, tarih ve edebiyat konuları işlenirken, günümüz baskı teknolojisindeki ilerlemeler ve grafik sanatçılarımızın farklı tasarımlarından ötürü bu dergilerin elimizden bırakamayacağımız hale geldiğini de açıkça söylemek gerekiyor.”

Şekerci Cemil

Mehmet Mazak, bu sayı bizlere İstanbul’u müzikle çınlayan yüzünü anlatıyor. Udi Cemil Bey’in nağmeleri işleğinde okuyoruz yazıyı.

“İstanbul bir musikidir, bu şehrin gönül tellerimize dokunan sesleri arasında ud ayrı bir güzelliğe sahiptir. Ud ya da ut da denilen kelimenin kökeni Arapça’da sarısabır veya öd ağacı anlamlarını taşıyan el-oud kelimesinden gelmektedir. Türkler bu kelimenin başında bulunan el takısını atarak zamanla ud demeye başlamışlardır. İstanbul ud sayesinde tok ve kalın bir sese sahip bir şehirdir. İstanbul ve ud denince akla birçok isim gelmekle birlikte Udi Cemil Bey hemencecik geliverir. Udi Cemil Bey’i diğerlerinden farklı kılan bir özelliği İstanbul’un sesine kazandırdığı tını kadar, şehrin tadına da büyük bir katkı sunmasından kaynaklanmaktadır.”

“28 yaşında Fatma Şeriye Hanım ile hayatını birleştiren Cemil Bey’in bu evlilikten üç erkek ve bir kız çocuğu olur. Sarayın 1908’de II. Meşrutiyetin ilanı sonrası batı müziği ile ilgilenmesi sonucu Ahmet Cemil, saraydaki görevinden ayrılarak 1912’de Hidiv II. Abbas Hilmi Paşa’nın daveti üzerine Mısır’a gitmiştir. Kahire’de hânedan ve saray mensuplarına ud ve mûsiki dersleri vermiş, Mısır’da kaldığı on altı yıl zarfında bir taraftan da şekerci dükkânı açıp Türk şekerciliğini tanıtmıştır. Mısır’da şekercilik ve musiki konusundaki başarısı büyük takdir görür ve kendisinden Mısır’da kalması rica edilir. Cemil Bey bunun üzerine doğduğu mahalle Şehzedebaşı’ndaki Cemilzade ismini verdiği dükkânını kapatarak Mısır’a yerleşir ve burada yaptığı çalışmalarla adını Avrupa’ya da duyurur. Hayatını sevdiği işi yapmakla geçiren Cemil Bey 1928 yılında henüz 61 yaşındayken Mısır’da vefat eder. Kahire’de vefat eden ve oraya gömülen bestekârın ölümünden sonra İstanbul’un Beyazıt semtinde bir sokağa Şekerci Cemil Bey adı verilmiştir.”

Resne, Altın Kalpli Şehir

Başlık elbette Fahri Tuna’ya ait. Şehirlere kalbiyle bakmaya devam ediyor Tuna. Bu kez Resne’deyiz. Benim adını ilk kez duyduğum bir şehir Resne. Tuha’nın en çok sevdiği coğrafyadayız. Resne’yi adımlıyoruz.

“Resne Kuzey Makedonya’nın güneyinde bir durak, nefeslenme şehri. Ohri ile Manastır arasında bir soluklanma kasabası. Resne deyince, aklıma ilkin Resneli Niyazi Bey gelir benim. Hani şu İttihat ve Terakki’nin meşhur Hürriyet kahramanı Niyazi Bey. Emrindeki yüz elli askerle Ohri Dağlarına çıkan Niyazi Bey. Bu hareketiyle II. Meşrutiyetin fitilini ateşleyen Niyazi Bey. Selanik Ordusu ile Babıali’yi basıp Abdülhamit’i indirdiklerinden İstanbul’a, Yıldız Sarayına geyiğiyle giren Niyazi Bey. Ateşli hürriyetçi Niyazi Bey.”

“Resne ne kadar Niyazi Bey demekse bir o kadar da köfte demektir, söyleyeyim. Köfte denilince nereler akla gelir? Tekirdağ köfte, İzmir köfte, İnegöl köfte, Akçaabat köfte, Islama köfte (Adapazarı.) Buna bir de Resne köfteyi ekleyin derim. Köftesi öyle harikadır, öyle lezzetlidir. Köfte sevenler, lezzet repertuarına Resne’yi de eklemeliler. Buradan duyurmuş olayım.”

İskenderiye Kütüphanesi

Tarihte kütüphane yakmak gibi bir barbarlık var. Yok olan onca kitabın arasında aslında kaybolan büyük bir medeniyet de var. Muhsin İlyas Subaşı, İskenderiye Kütüphanesi’ni anlatıyor yazısında.

“Bir medeniyetin hareket noktası “bilgi” olunca, bunun üzerinde durmakta fayda olduğuna inanıyoruz. Çünkü itham ağırdır... Kütüphaneyi yakarak bilgiyi ortadan kaldırmak gibi, bütün İlahî dinlerin özüne aykırı, hatta onların varoluş sebeplerine ters bir suçlama söz konusudur. İslâm, “Bilgi, müminin kaybolmuş malıdır, nerede bulursa oradan alsın” İlahî emri ortada iken, nasıl olur da Müslümanlar kütüphaneleri yakabilir? Bu ağır suçlamanın tarihî derinliği kadar geleceğe bir ahtapot gibi uzanacak kollarını yok etmek için üzerinde durulmasında fayda vardır.”

“Müslümanlar 642 yılında İskenderiye’ye çıktıkları zaman, orada artık uzun zamandan beri büyük ve umumi kütüphaneler kalmamıştı. Arapların barbarca imha teşebbüslerine bir misal olmak üzere, büyük İskenderiye Kütüphanesi’ni ateşe verdiği şeklinde, ‘Başkumandan Amr’a 500 sene sonra âdeta zevk duyarcasına yapılan isnadın defalarca ve son derece itina ile yapılan araştırmalar sonunda tamamen çirkin bir iftiradan ibaret bulunduğu bugün anlaşılmıştır. Hakikatte bu ‘İskenderiye Fatihi,’ her tarafta şehirlerin tahrip ve soyulmasını yasaklar. Şark’ın bu eski bilgi merkezi için Hıristiyanların tamamen yabancısı oldukları bazı şeyleri icra suretiyle kendi zafer alayına hakiki İslâm toleransının örneklerini sunar.”

YORUM EKLE
YORUMLAR
Yaşar Akgül
Yaşar Akgül - 6 ay Önce

Teşekkürler kardeşim..kaleminize sağlık..Selamlarımla..

banner19

banner36