Haziran 2021 dergilerine genel bir bakış-3

Muhit’ten Müslüman Kudüs Dosyası

Müslüman Kudüs… Ne güzel bir ifade. Yerinde, ruha hoş gelen, içimizi ferahlatan bir sesleniş Müslüman Kudüs. Muhit Dergisi, 18. sayısında Kudüs’ün maneviyatına ve içimizdeki dalga dalga yayılan heyecanına eş bir dosya hazırlamış. Yazılar, şiirler ve görsellerle hazırlanış dosyadan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

Cengiz Tomar  -  Kudüs’te İslam Barışı

“Binlerce yıllık bir tarihe sahip olan Kudüs en mutlu ve huzurlu günlerini İslam hakimiyeti (Pax İslamica) altında yaşadı. Kudüs, İslam’ın yüce kitabı Kuran-ı Kerim’de “etrafı mübarek kılınan Mescid-i Aksa” mukaddes yer olarak zikredilirken, hadislerde ibadet için yolculuk yapılan üç mescitten biri olarak Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevi ile birlikte anılan Mescid-i Aksa’nın bulunduğu kutsal şehirdir. Müslümanların ilk kıblesi İsra ve Mirac hadisesinin gerçekleştiği mukaddes beldedir Kudüs. İslam Dünyasının kalbi ve vicdanını temsil eder. Semavi üç dinin pek çok yadigârını bünyesinde bulunduran Kudüs, Kubbetü’sahra ve Kıble ile diğer mescid ve yapılarıyla Müslümanların gözbebeğidir.”

Kemal Ramazan Haykıran -  Moğol İstilası’nı Durduran Ruhaniyetli Şehir: Kudüs

“Memlûk ordusunun 1260 senesinde Ayn-ı Câlut Savaşı’nda Moğol ordularını yenilgiye uğratması Kudüs tarihinin önemli kırılma noktalarından birisiydi. Sultan Baybars’ın Kudüs yakınlarında Moğol ordularını yenmesi sadece Moğol ilerleyişini durdurup Müslümanların onurunu kurtarmakla kalmamış, Moğolların kendi içindeki rekabetten Bizans’ın kaderine, Latinlerin durumundan, Haçlı seferlerinin gidişatına kadar devrin dünyasındaki pek çok dengeyi yeniden belirlemiş bir hadise olarak tarihe geçmişti. Bu süreci sadece Baybars’ın stratejisi veya Moğol ordularının yorgunluğu ve hükümdarsız sefere devam etmeleri ile açıklamak Kudüs gibi uhrevi bir şehre haksızlık olacaktır. Kazanılan zaferde önemli bir pay da yeryüzünün semaya en yakın yeri olan ve Beytü’l Mukaddes olarak anılan bu uhrevi şehre aitti.”

Alaattin Dol -  Kudüs’te Osmanlı idaresi

“19. yüzyıldaki modernleşme çabaları belirgin şekilde Kudüs’te de görülmektedir. 1850’lerden itibaren şehir nüfusu artmaya başlarken sur dışında yeni mahalleler teşekkül etmiştir. Bu dönemde şehrin ulaşım sisteminde, eğlence ve kültürel hayatında değişmeler oldu. Tiyatro, müze, demiryolu, telgraf sistemi ve saat kulesi bu dönemde görülen yeniliklerin başında gelmektedir. Mevcut vakıf kütüphanelerden ayrı olarak modern kütüphaneler de kurulmuştur.”

Fatma Zehra Toçoğlu - Nekbe’den Bugüne İsrail’in Ayrımcı Politikasına Karşı Direnmek

“Filistin halkı Nekbe’den bu yana İsrail’in saldırganlığı ve yayılmacı politikaları ile yerinden edilme, şehirlerinden silinmeye karşı yıllardır mücadele vermekte, ayrımcılık karşısında adalet ve eşitlik aramaya devam etmekte ve direniş göstermektedir. Yaşanan tüm bu olaylar uluslararası insancıl hukukun açık bir ihlali. Bu işgal süreci Filistin ve Kudüs’ü tamamen ortadan kaldırmadan daha fazla ses çıkarılmalı, Kudüs ve Mescid-i Aksa’dan vazgeçilmemelidir. Vicdan sahibi herkes buradaki mücadeleye destek vermeli ve insanlığın ortak meselesi olarak görmelidir.”

Ali Emre - Kudüs: Gürbüz İnsan Ağacına Merdiven

“Kudüs; Taifli çocukların taşladığı, başını yardığı, ayaklarını kanattığı mustazaf bir peygamberin getirdiği mesajın evrenselliğinin teyit edildiği yerdir. Salihlerin yurdudur. Kuyumcu rikkatiyle işlenmiş bir yeryüzü örtüsüdür. İnancın vazgeçilmez sılasıdır. En bilimli annedir. Direnişe, sabra bey’at etmiş vuruşkan şahanların sığınağıdır. Arzın üstünde hep kıyamda bekleyen bir sancak, bir pankart, görkemli bir çınardır. Dünyanın ta ortasından, göğsünden fışkırmış bir direniş çığlığı, bir alev topu, göğe uzanan bir şehadet parmağıdır! Yeryüzünün en görkemli bildirisidir!”

Leylâ İpekçi -Tebessüm Eden Çocuk Ve ‘Yıkılmayan Ev’

“Kudüs’te hemen her şey beni ağlatıyordu, belki gözyaşının sağaltıcı etkisindendi. O yetimlik hali ile iç içe geçen işgale uğramış evler, acizane bende de küçük yaştan ailesiz kalmamla özdeşleşen bir öksüzlük haliyle bütünleşmişti. O zaman anladım, çocuk ve ev, aynı ipin iki ucu gibiydi.

Eğer yeryüzünde köklerinize dönmek arzusuyla evlerinin içinde yaşayan aileleri çıkarıp, evlerini başlarına yıkıyor, aileleri dağıtıyorsanız, öksüz bırakıp katlediyorsanız, istediğiniz kadar çocuk doğurun, oturacağınız ev hiçbir zaman size yuva olmaz. Ama insanlığın kemalat bulduğu o ‘eşsiz’ cevher, yetimliğin sırrındaki her şey ile birleşen özündendir. Çocuk yüzlerinde kendiliğinden tebessüme dönüşen…”

Recep Terler - Önce Ayasofya, Sonra Kudüs Ve Elbette Daima Ümmet!                                                                                            

“Ayasofya’nın cami olarak ibadete açıldığını gördüğümüz gibi, Kudüs’ün işgalden kurtarıldığını ve ümmetin birlik olduğunu göreceğimize inanıyoruz.

Unutmayalım, görmek demek zafer günü şov meydanında gururla yer almak değil, savaş günü er meydanında kılıç kuşanmaktır. İnanıyorum ki Ayasofya’nın tekrar cami olarak ibadete açıldığını en güzel Necip Fazıl Kısakürek görmüştür.”

İbrahim Tenekeci - Osmanlı Dönemi Filistin Posta Tarihi

“Osmanlı Devleti idari taksimatı vilayet düzenine göredir. Kosova, Manastır, Selanik, Yanya, Adana, Ankara, Aydın, Bağdat, Beyrut, Bursa, Kastamonu, Konya, Erzurum, Halep, Hicaz, Musul, Trabzon, Sivas, Yemen, Bingazi vilayetleri gibi. Birkaç bölge vilayet sisteminin dışında tutulmuş ve sancak olarak merkeze yani padişaha bağlı kalmıştır. Biga ve Kudüs-ü Şerif sancakları bunlardan ikisidir. Biga sancağını önemli kılan, Çanakkale boğazını içine almasıdır. Kudüs sancağı ise Filistin coğrafyasının büyük kısmını kapsıyor.”

Zeki Bulduk ile Söyleşi

Yüreğiyle konuşan bir dosttur Zeki Bulduk. Yaşadığı mekânın hakkını verir. Ruhuyla yaşar vakti. Onun Afganistan yıllarının ardından elbette ondan hikâyeler, şiirler, hüzünler, sevinçler beklemek hakkımız. Çünkü bunların tümünü birebir yaşamıştır Zeki Bulduk. Afganistan’a dair bir kitapla şimdi bizlere “baba”nın içerdiği derin anlamları çocukların gözünden anlatıyor. Bir mektubun tüm duygulara tercüman olduğuna şahit oluyoruz. Bulduk ile yeni kitabı Evlat Babanın Sırrıdır üzerinden bir söyleşi gerçekleştirilmiş. Sorular; Ervanur Erdoğan’dan.

“Yol, biriktirir. İnsan yoldayken her ne kadar bitirse de bir şeyleri, yolda tamam olur. Yolda toplar. Çıkarır. Böler. Kendine kalan ise yoldaki hikâyelerdir. O hikâyelerin toplamıyız. Afganistan’ı üzerimde taşıyordum. Dostlarıma dağıtıyordum. Anlattıkça çoğalan bir şeye dönüştü Afganistan. İbrahim Tenekeci kulağımı çekti: “Anlatma, yaz!” dedi. İçimde bir çağlayan gibi akan insanlara elbise biçmeliydim. Yoksa hem hasretleriyle hem de zapt edilmez bir hücum ile dilime dökülüşlerini durduramayacaktım.”

“Orada zamanın doğuşunu incecik afganisini giyip rızkını aramak için yollara düşen insanların yüzlerinde okur, vaktin altında Ravza’daki ak güvercinlerin cami avlusunda yıkanmaları gibi gusül alır, an gelir Belh’in köylü çocuklarını görünce dünyanın en bakir yurdunda olduğunuzu fark eder ve şükredersiniz. Zaman, var olmuş bir şeydir Afganistan’da. Gün sabah ezanıyla başlar, yatsı ezanıyla biter. Ayetteki gibi, düşünmek ve dinlenmek için gecenin içine giden insanlar vardır orada.”

“Gelenek orada bir ırmak gibi akmaya devam ediyor. Yokluğun başkentinde insan söze ve insana sığınıyor. Orada, savaşın, ayrılıkların, derbederliğin, fukaralığın koynunda şiir, şarkı, masal, anlatı ve en çok da efsaneler dipdiri duruyor. Ne yapsınlar ki onlarca yıldır ağıt yakan bir millet var. Mültecilik, sürgünlük, kovulmuşluk bir hayat biçimi orada.”

“Amerikalıların Afganistan’dan ayrılacaklarını duyurdukları son günlerde Afganistan’a bakan gözlerimizi yıkamamız gerektiğini düşünüyorum. Zira, İngiliz oyunu tutarsa etnik guruplar karşı karşıya gelebilir. Yeni bir iç savaş patlayabilir. Bu da Türkiye’ye olacak yeni dalga göçlerin önünü açar.”

Bir Hikmet Dağı; Ahmet Yesevi

Dursun Çiçek, Ahmet Yesevi’yi anlatıyor şiirler eşliğinde. Bir hikmet dağı var karşımızda. Yüreklere dokunmak için sınırlar aşan, imanın hikmetini Yaratıcı’nın kudretiyle birleştiren dağının dervişi…

“Ahmet Yesevî ve onun hikmetleri, Sayram’ın duasıdır, zikridir, şiiridir dedi dedem sözlerine devam ederken. Benim gurban olduklarımı iyi belleyin. Onlar nişânelerdir. İşte bugün size anlatacağım Ahmet Yesevî de o nişânelerden birinin duldasında hikmet yoluna girdi. Yusuf Hamedâni derler bir ışıktı o. Hem Ahmed’i, hem Abdulhâlık’ı yetiştirdi. Bahaeddin o yoldan geldi. Yunus, Hacı Bektaş gurban olduklarım o yoldan geldi. Türkistan’dan buralara yol açanlardır onlar. Bunlarınhepsi birbirinin eşi. Lakin işte bu eşlerin başı da Ahmet Yesevî.”

“O, âlimleri can âlimi ve ten âlimi olmak üzere ikiye ayırır. Ona göre hikmet ile irfanı ışkla terkib eden can âlimidir. İlmiyle âmil olmayan, amel etmeyen, helal haram hakkını gözetmeyen ise ten âlimidir. Ten âlimi dünyayı ve dünyalığı biriktirir. Yolu yol olmaktan çıkardığı gibi yolcuyu da yoldan çıkarır. Lakin can âlimi insanın gönlünü, kalbini, aklını yekpareleştirip onu temizler ve Hakk’a anlayışlı hale getirir. Sünnetin bir hayatta yer tutması kalbin ve aklın yekpareleşmesidir. Ayrılması ile nifaktır, fitnedir, fesattır, hevâ ve hevestir.”

“Ben” Üzerine

“Ben” üzerine yazmış Zeynep Merdan. İnsanın içindeki en gizli zehirlerdendir “ben”. Ne zaman ortaya çkıp insanı esir alacağı belli olmaz. “Kendini Çalışmak” olarak ifade ediyor bunu Merdan. Enaniyet, kibir, egoizm ve daha fazlası… Çok yerinde cümlelerle ifade ediyor tüm bunları Merdan.

“Ben; özne felsefesinin nesnesi, psikolojinin id-ego-süper ego diye parçalanan biricik konusu, edebiyatta çoğu yüklemin faili, sosyolojide ise toplumdaki benlerden yalnızca biri... Benin başka disiplinlerdeki bu bin bir görünümü yüzünden çoğumuz ben diye bambaşka şeylerden bahsederiz. Ben diye en çok da özelliklerimizden bahsederiz. Oysa ben; isim değildir. Yaş, ırk, cinsiyet bilgisi değildir. Karakter özellikleri, din, siyasi görüş, fiziksel görünüş bilgisi değildir. Bunların hepsi benden bir parçadır ama ben değildir.”

“Kendini mutlak özne, kalan her şeyi kendinin nesnesi olarak görmek; Öznenin Diktatörlüğünde yalnız kendi hükümleriyle hüküm sürmeye benzer. Şüphe, Öznenin Diktatörlüğünü yerle bir eden ordusuyla çıkagelir. Şüphe, özneyi nesneye çevirir birden. Hükmünü kaybeder özne.”

“Çağın gerçek vebası egoizm değil midir? Dünya; hedonist, egoist insanı ıslah etmek adına küresel felaketlerle intikamını alıyor sanki. Felaketler, hangi isimle gelirse gelsin üstesinden gelmek için hep aynı şey gerekiyor: Egoizmi ıslah etmek. Egoizmin ıslahı için benliği kurutmak, bireyselliği budamak gerekmiyor. Bireysellik ve egoizm bambaşka şeyler çünkü.”

Muhit’ten İki Öykü

Ayşegül Genç - Anlam Çiçek Açtığında…

“Ellerim alım satım akdine konu oldu. İki yanıma öylece bıraktım onları. İki kırık kanat gibi. Kafesteki kuş salındı, yemliğe başını sokup bir süre orada kaldı. Dedim ki ona sana bugün marul getirmeyeceğim, hiç halim yok bugün. Eşim karşı kanepede elindeki kablo ile oyalanıyor. Aklından geçenleri biliyorum. Onurunu korumak istiyor. Böyle yaşamak onuruna dokunuyor çünkü. Her gün acılar içinde. Kabil Habil’i öldürdükten sonra onu toprağa gömdü. Hem onun hem kendinin hem de karganın onurunu korumak için. Eşim, inisiyatif almamızı istiyor. Benim veya doktorun. Bu yataktan sonsuza dek kurtulmak istiyor.”

“Yine de dedim. Yine de. Yüzünde bir dalga yayıldı, yüzünde beyaz bir çarşaf açıldı. Kalktım, ona doğru gideceğimi sandı, gitmedim. Kuşun kafesine yöneldim, çengele taktığım elmayı itip kafesin içine düşürdüm. Kafesin kapağını açtım. Kuşu tuttum ve pencereyi açıp elma ağaçlarına doğru fırlattım. Eşim bozuldu, aylar sonra ilk defa konuştu, yaşayamaz ki diye mırıldandı. Bırak yaşasın yaşadığı yere kadar dedim. Düşünmek bizim, uçmak kuşun onuruna dâhil.”

Ali Işık - Hızır mıydı o?

“Duvardaki haritada Kızıldeniz’e bakarak Hızır da kim, diye düşündü. Kızıyla konuşmalarını hatırla - maya çalıştı. Duvara dayalı beyzbol sopasını aldı eline. Asa niyetine kullanarak odada gezinmeye başladı. Daha önce hiç görüştük mü acaba? Kızını aramayı düşündü ama kızının ilk cümlesinin “Baba konuştuklarımızı ve beni biraz olsun ciddiye alır mısın lütfen.” olacağından emindi.”

“Araba kullanırken seansta konuşulanları düşünüyor; anlatamadıkları, ön camın dış yüzeyinden küçük derecikler oluşturarak akıyor, görüş alanını kapatıyordu. Zihninin haritası tam karşısındaydı. Musa sileceklerle onları dağıttı. Silecekler bir zaman sonra işe yaramaz olunca aracı sağa çekip durdurdu. Hızır’ın adeta etine geçirdiği bir çengeli görünmez iplerle çektiğini, çektikçe de acıttığını hissediyordu. Düştüğü kuyuda bir hafta debelendi durdu. Kayboldu.”

“Hızır, sızdıran küpü parçalamak istiyordu. Anlatma ihtiyacı da nereden çıktı, dedi. Hele de dinleyecek birini aramak. Son tokat Musa’yı sersemletmişti. Kaçmasın diye sesini tutmaya çalışarak en azından biri olsaydı, dedi. Sustu sonra. Dinlemeye can atan bir tavrı yoktu Hızır’ın da. Yoldan geçerken uğramış gibiydi. Yorulmuştu Musa, parmaklarını oynattı.”

Muhit’ten Şiirler

Yaşamak için neden,

Menekşeler, çocuklar, eski arkadaşlar…

Nasıl taşıdın üç günde o bahçeyi

Ben, müşterek bir yer

Gibi duruyorum burada.

Çünkü yoruldum, yoruldum

Her gece bir boşluğa bakmaktan.

Sen nasılsın.

Soner Karakuş

Kendimi hep bir başkasıyla tanırım mesela ölümle

Ve elbet dirimle ve içine çekilmiş büyük yaslarla

Ve bütün demir kapılara acıkan erkekliğimle

Gözlerimde dönüp duran günlerin ürkekliğiyle

Kendimi kanımda dönüp duran aşkların ürperişiyle tanırım

Dönüp duran kusursuz çemberlerin ritmiyle

Sonra hiç. Sonra o hep başladığın yere geri dönme hissi.

Ne zaman evine dönemeyen bir insan görsem

Aklımda fasit daireler aklımda akrep dansları

Bir dilin kuyusunda sonsuzluğun bütün dehşeti

Aynı hızla hatırlarım unuttuğum o büyük yasları

Başka ne görürüm kapayınca yarım hilal o gözleri

Gözlerimi kapayınca bir canlı mezar görürüm

Yırtılmış ve yıkılmış insan seslerinden.

Ahmet Edip Başaran

Bu şarkı sana iyi gelmeyecek biliyorum

Bu hayatlar, bu mevsim, arkadaşlarının baş ağrıları

Saksıdaki camgüzelleri, vitrinden baktığın manken

Sana iyi gelmeyecek, sert sözler hava raporları

Sonra konuşsak olmaz mı?

İnce parmaklarını sıkan nişan yüzüğün

Albümlerden hatırlayacak geçen zamanı

Unuttuğun bir yüzü tanıyacaksın ya da ağaçları

Kapı kenarına vuracaksın başını sessizce

Sevdiğin şarkıları banta sarıp dinlemezsen olmaz mı?

Mehmet Tepe

Bana hayret ver

Hayretten yırtılsın gömleğim, yırtılacaksa

Kudretli rüzgârın savursun onu

Bir paçavra gibi, savuracaksa

Ama izin ver göreyim güzelliğini

Bu bulut tarlalarının ortasında

İzin ver seyreyleyeyim

Bir kayık suda gidermiş gibi suyla

Kırk kere yükselmiş ve kırkıncısında

Işık olmuş büyük bir şarkıyla

Güzelliğinden de

Sığınayım sana

Fatma Şengil Süzer

Sen de ağlıyorsan biz intihar mı edelim? 

Türküsü mü olalım Tokat dolaylarının? 

Bu dünya yetmiyorsa diğerine gidelim 

Kalbini çoğaltalım ölülerin sağların 

Dalından düşen incir salkım salkım üzümler 

Sanki yaz sabahları yüzünde tebessümün 

Senin de göklerinden sana yağmurlar iner 

Bulut bulut dağılır dağ gibi güzelliğin 

Süleyman Unutmaz

oraya varmadan hiç sormadılar üstelik

- etin kamaşmış hey! suları niçin tutuyorsun

suları bıraksam, bunu kim bağışlayacak

beni o tasasız cengin içinde kim

yazıyı tuza, ikiyi bire, beni elif olmanın içine

sırayla ve özenle

kim yerleştirdiyse

can suyu vermeye bile yetmez gücümü çok sayarak

cezasız bırakılmış bir kabahatin serinliği için

akmadıkça fark edilmeyen bir yaraya dönüşmekten beni

o mu kurtaracak?

Elif Nuray

Irmaklarla teşekkür sana

Susmak öğrettiğin dağlarınla

Sen beni sevdin hala seversin

Irmaklarla sana hem gaydalarla.

Yoklukla bin şükür sana

Hiçbir şeyi üstüne çeken

Değmemiş gözleri yüzüne bakarken

Meleğin ulu orta dağıttıklarına

Bulmuşlarla teşekkür sana

Göklerde ararken yerdekini

Kaybetmişlerle hem bir daha

Seni arar iken kendisini.

Said Yavuz

Unuttuğumuz o yerlere gidelim, unuttukları

Öldürdüğümüz ne varsa bir çiçekle hepsinin mezarına

Devletin en kuytu yerine, beni beklediğin o yere

Akıl unutsun, kalp unutmuyor, zihnini değil kalbini yokla

Yürüdüğümde ilmek ilmek sökülüyor üstümde hırkam

Her uzaklaşan adımda eksilen, sessizliğe karışan bir gölge

Yırtılmış ayakkabım su alıyor her tarafından

Artık onu giysem ne çıkar, ne çıkar giymesem

Harun Yakarer

Şehir ve Kültür’den Taksim Camii’ne Selam

Şehir ve Kültür Dergisi, tarihe not düşerek çıkmaya devam ediyor. Bir derginin yapması gereken en önemli yayınlardandır güncelin ayrıntısını sayfalarına taşımak. Bunu hakkıyla yerine getiriyor dergi.

M. Kamil Berse’nin giriş yazısından;

“1918-1923 yılları arasında, Türkiye kurtuluş mücadelesi verirken İstanbul’umuz da düşman işgaline uğramıştı. Bu dönemde İstiklal Caddesi, işgal askerlerinin kontrolü altında, batı kültürünün hâkim olduğu ve işgalcilerin her türlü rezilliği yaşadıkları/yaşattıkları bölgeydi… Bu bölgenin tek ibadethanesi Ağa Camii de işgal askerlerinin postallarıyla kirletiliyordu. Bu günleri bizzat gören şairimiz Nazım Hikmet, yaşananlara kayıtsız kalmadı ve yazımın başında paylaştığım o meşhur şiirini yazdı.

Çok şükür bugün Ağa Camii yalnız değil, ona bir kardeş yapı geldi… Bugün estetik ruhla inşa edilen bu cami, Ağa camii ile ahenk içinde sonsuza kadar yaşayacak Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğinin Taksim’deki sembolüdür… Salgının son günleri olması inanç ve temennisiyle Şehir ve Kültür dergimizin yeni sayısını takdim ederken saçımızı taradık, kravatımızı bağladık ve huzurunuzdayız…”

Haşim’e Göre Şiir, Şehir Ve Mimari

Mehmet Kurtoğlu, ele aldığı her konuyu ayrıntıyla işleyen bir yazar. Konu detaylandırmayı severek yaptığını yazdığı her satırdan anlamak mümkün. Şehir ve Kültür’de Ahmet Haşim’i şiir, şehir, mimari bağlamında ele almış Kurtoğlu.

“Sembolist bir şair olan Haşim’in, şiir, şehir ve mimariyi birlikte ele alması, yer yer eleştiriler yapması oldukça anlamlıdır. Bilindiği gibi O, şiiri öylesine özel ve önemli görmüştür ki, hem çok az şiir yazmış, hem de Türk şiirinde sembolizmin yaratıcısı olmuştur. O, “mısra benim haysiyetimdir” diyen Yahya Kemal gibi şiire saygısını göstermiş, mısralarını bir kuyumcu titizliğiyle mısra mısra işlemiştir. Ayrıca şiiri insan ruhunun, duygusunun bir eseri gördüğünden dolayı, şehrin ve mimarinin şiire girmesini eleştirmiştir. Ayrıca şiirin, şehrin sosyal ve kültürel hayatından doğduğunu belirtmiş, “köyden şair çıkmaz” diyerek de şiirin şehirli bir sanat olduğunu dile getirmiştir. Haşim’e göre edebiyat şehrin mahsulüdür. O köy edebiyatı ve köy şiiri yazanları eleştirirken; “kırların hâlâ şiir konusu oluşu ancak günün şairinin bayağılığından ve hayal gücünün aczinden ileri geliyor. Şehir asalağı şair, asırlardan beridir ki berber dükkânlarının tavanlarına asılı kafeslerdeki kanaryaların çıkrık sesinden başka bir kuş sesi işitmiyor ve efendisinin bahçesindeki yıkanmış, taranmış ağaçlardan başka bir ağaç tanımıyor. Şiir nesirden çok daha eski bir lisan olduğu için kırda oturan ilkel insanın hayat çerçevesine ve duygularına ait, zamanı geçmiş birçok dille doludur. Asırlardır nehirlerin üstünde çalı çırpı gibi yüzüp gelen hazır hisleri ve kalıp şekilleri toplayıp kendine mal eden bugünün kedi gibi evcil şairi, bu yolla haberi olmaksızın kafese hapsedilmiş bir kaplan şivesiyle konuşmuş oluyor. Sevimsiz kırların şehir şiirine hâlâ konu oluşu dünyaya artık yalnız kötü şairin geldiğine bir alamettir”der.”

Rodopların Başı Göğe Değen Kalesi Ve Kalbi: İskeçe

Fahri Tuna’dan bir şehir portresi okuyorsanız tası tarağı toplayıp yola düşme isteği mutlaka içinizde canlanır. Çünkü yaşayarak anlatır o ne anlatırsa. Kıyısında köşesinde durmaz şehrin. En dar sokaklarına girer, insanlara selam verir, tarihe dokunur, ırmağı selamlar, yollara yoldaş olur.

Şimdiki durağımız İskeçe. Bir hikâyenin satırlarına tutunup adımlıyoruz dört bir yanı.

“Sınırın iki tarafı da bizimledir, bizcedir, bizdendir. İdari yapıdan söz etmiyorum. İşim değil. Anlamam da. Ben yaşayan kültürden, köy isimlerinden, gelenek göreneklerin hayatiyetinden söz ediyorum. İskeçe’den rastgele on köy adı saymak isterim size: Ilıca, Şahin, Ketenlik, Mustafçova, Sünnetçiköy, Elmalı, Beyköy, Arabacıköy, Sakaryaka, Mizanlı, Kireççiler.”

“Dağlı Türk manasına. İtiraf edelim ki, İskeçe’nin Pomakları, dağın kuzey yüzündeki Pomporova, Paşmaklı, Maden yerleşimlerinde yaşayan diğer Pomaklar gibi, daha dağlı, daha savaşçı, daha gözü pek insanlardır. Sert doğa şartlarında ayakta kalmayı başarmış bizim Karadenizlilere benzerler. Ova ve yakada yerleşik Türkler ise daha yumuşak huylu, daha barışçıl ve daha kavga gürültüsüzdürler. İç Anadolu’nun iki ton beyaz tenlileridir onlar, o kadar. İskeçe denilince benim aklıma seçilmiş müftü Ahmet Mete kardeşim gelir. Her Pomak gibi, yiğit, savaşçı, özgüveni yüksek, karizması üç metre önünden koşan bir adamdır. Severim. İskeçe denilince aklıma gelen bir diğer isim şair Sevkan Tahsinoğlu’dur. Pırlanta gibi kalbe, dupduru bir Türkçeye, merhamet ve iyilikle lebalep dolu bir gönle sahiptir bizim Sevkan kardeşimiz. Öğretmendir. Şairdir. Dernekçidir. Batı Trakya Türklüğünün en önemli yazarlarından, Haziran 2019’da ötelere uğurladığımız Mustafa Tahsinoğlu’nun da kızıdır. Sevgi doludur, şefkat doludur, insanlık doludur Sevkan’ın gözleri, daima.”

Yitik Coğrafyanın Şehirleri

Hüseyin Yürük, yitik coğrafyanın şehirlerini anlatmaya devam ediyor. Anlatılan her bir şehir bizden bir parça. Bunu unutmamak gerek. Coğrafyanın genişliği yüreğimizin genişliğine denktir. Yemen, Sana ve HUdeyde’deyiz.

“Ebnâ’nın Müslüman olmasıyla Yemen’de yabancı hâkimiyeti siyasî açıdan sona erdi. Bu arada Resûl-i Ekrem, Mekke fethinin ardından bazı Yemen kabileleri üzerine seriyye gönderdi. Resûl-i Ekrem, Muâz b. Cebel’in başkanlığında bir heyeti Yemen’e yolladı. Muâz’ı Yukarı (Kuzey) Yemen’e elçi, zekât memuru ve kadı olarak görevlendirdi. Abbasiler döneminde Mekke-Medine-Yemen arasında posta teşkilâtı kuruldu. Yemen’de İslâm kültürünün giderek yayılması sonucunda San‘a, Zemâr, Cened ve Sa‘de birer ilim merkezi haline geldi. San‘a ve çevresi, 232 (847) yılına kadar Bağdat’tan gönderilen valiler tarafından yönetildi.”

“Uzun süren İslam hâkimiyetinin ardından sonraki yıllarda Yemen’in büyük kısmı Memluklerin eline geçti. Tâhirî ailesi mensupları, Memluk Devleti’nin aynı yıl Osmanlılar tarafından yıkılmasının ardından Aden ve Taiz gibi şehirlerde hanedanı ihya etmeye çalıştılarsa da yine taht kavgaları buna engel oldu. Yemen, Kanuni Sultan Süleyman döneminde, koyu Katolik Portekizlerin Hicaz'ı ele geçirmek hayallerine mani olmak üzere Hint seferinden dönen Hadım Süleyman Paşa tarafından Osmanlı İmparatorluğu’na bağlandı. Yemen'in Osmanlı İmparatorluğu'nun eline geçmesi, Batı için, Doğu'ya giden deniz ticaret yolunun da Osmanlıların kontrolüne geçmesi demekti.”

Sinemanın Yerlisi: Mesut Uçakan

Erbay Kücet, Mesut Uçakan’ı sinemanın yerlisi olarak anlatıyor. Çok güzel ve yerinde bir tanım bu. Yaşadığımız zamanları geleceğe taşıyan bir ustadır Uçakan. Hem de tüm gerçekliğiyle.

‘Kavanozdaki Adam’la ilk defa bilim-kurguyu denediği, ‘Reis Bey’ de yargıyı eleştirmesi, başörtüsü dramını ‘Yalnız Değilsiniz’ ile sinemaya aktardığı, İskilipli Atıf Hoca’nın hayatını anlattığı ‘Kelebekler Sonsuza Uçar’ ile İstiklâl Mahkemelerini cesurca eleştirmesi, ‘Ölümsüz Karanfiller’ ile fâili meçhul cinayetleri, ‘Anka Kuşu’ ile günümüz dergâhlarına dikkat çekmesi, ‘Sevda Kuşun Kanadında’ dizisi ile televizyon tarihinde ilk defa yakın tarihimize milli bir bakış açısı kazandırdığı ve son olarak kalpteki siyah nokta demek olan ‘Suveydâ’ filmiyle 1940’lı yıllarda yasaklı dönemler ve batılılaşma ile yapılan köklü reformların arkasında köylere yansıyan sıkıntılara da dikkat çekmiştir. Ahmet Hamdi Tanpınar, Aşk ve Secde, İstiklal Marşı Şairi Mehmet Akif Ersoy, Gönül Dosta Gider, Tuna Nehri Aksam Diyor ve Gönül Köprülerimiz gibi dramatik belgesel filmlere de imza atmıştır. Onu muhafazakâr camia ile buluşturan ilk filmi ‘Lanet’ in galasında tesettürlü hanımefendilerin “Mücahide Müjde” sloganıyla alkışladıklarında Müjde Ar’ın “Çok geç Mesutcuğum çok geç” dediğini röportajından öğrendiğimde Uçakan’ın ‘Sevda Kuşun Kanadında’ dizi filminde Yavuz Bingöl’ün canlandırdığı derin devlet bağlantıları olan eski NATO komutanı ve kontrgerillacı ‘Zafer Erbay’ adını görünce bana söz verdiği rol yerine ismimi değerlendirdiği aklıma geliverdi. O dönemleri yaşamış MTTB’ye yakın 40’a yakın kültür, sanat, siyaset adamı ile görüşmeler yapıldığını söyleyen Mesut Uçakan, MTTB Sinema Kulübü başkanlığı yapmış biri olarak o dönemin insanı olduğunu, oluşturduğu muhayyel tiplerin de o anılardan yola çıkılarak şekillendiğini, Zafer Erbay’ın sembolik bir tip, vatanını seven, ama onu korumak adına çirkin işleri meşru gören ve statükonun muhayyel bir temsilcisi tipleme olduğunu açıklayınca rahatladım.

Sami Hazinses'in Son İsteği

Hüseyin Movit, Sami Hazinses’i anlatmış yazısında. Yazının sonunda Hazinses’in bir isteğine yer vermiş.

“Gerçek kimliğinin bilinmesini neden istemediği sorusuna önce öfkeyle "Ermeni değilim ben" diye yanıt vermişti. Sonra durumu kabullenmiş, başını yana eğerek, "Eski sempati kalmıyor. Onun için istemiyorum. Yazma bunları. Öleyim, ondan sonra. Öldükten sonra yaz, şimdi boş ver" demişti… Sami Hazinses de lokantamızın müdavimiydi. Garsonlara çok sami davranır, nispeten ucuz yemekleri tercih ederdi. Yemeğe çorba ile başlar, patlıcanlı yemek ve cacık ile sonlandırırdı. Güney Doğu yemeklerini ısrarla arar, "Ezo gelin" çorbasını çok severdi. Garsonları devamlı olarak Aksekili Mevlâna Ahmet (Soylu) ve Malatyalı Sabri Gökalp idi. İlk gösterimlere gitmez, çekingen davranırdı.”

Bâbıâli’nin Çelebi Yazarı Mustafa Yazgan

Mehmet Nuri Yardım’ın vefalı yazıları devam ediyor. Bu ayki konuğumuz Mustafa Yazgan. Yazar, dava gönül insanı, yol gösterici bir derviş ve daha fazlasıdır Yazgan.

“Türkiye’de İslami düşüncenin temsilcilerinden biri olan yazar ve hatibimiz, 16 Kasım 1940 tarihinde Gaziantep’te doğdu. Henüz 10 yaşındayken şiir yazmaya başladı. Bu yaşta “Kore Savaşı” hakkında yazdığı şiir, Gaziantep’te çıkan Demokrat Ülkü gazetesinde yayımladı. 15 yaşındayken konferans vermeye başladı. Ankara Siyasal’ı 1963’te bitirdikten sonra doktorasını tamamladı. Muhtelif yerlerde uzman olarak çalıştı, üst kademe yöneticilik yaptı. Bakanlıklarda müşavir oldu. Gazetelere yazılar, yayınevleri için kitaplar yazdı. Yurt içinde ve dışında pek çok konferans verdi. Sonra diğer dergi ve gazeteler… 1982’de Ankara’dan Karamürsel’e taşındı.”

Mustafa Yazgan ağabeyimizin Ali Emiri Efendi Kültür Merkezindeki sohbetleri çok değerliydi. İyi ki fırsat buldukça gidip dinlemiş ve istifade etmişiz. 15 Temmuz öncesiydi ve yaklaşan tehlikeye âdeta dikkat çekiyor, FETÖ’nün İslam’a, Türkiye’ye ve dünyaya verdiği zararları anlatıyordu. Hem hatıralarını anlatıyor, hem de güncel meseleler hakkındaki düşüncelerini dile getiriyordu. Sınırlı fakat seçkin bir dinleyici kitlesi vardı. “Büyük Doğu Işığında Pozitif Maneviyat Etüdleri” başlıklı konuşmalarını yaptıktan sonra dinleyicilerin sorularına cevap veriyordu. O sohbetlerin birinde Mehmed Şevket Eygi Bey’in 80 bin eserden müteşekkil kitaplığını Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ndeki büyük kütüphaneye armağan ettiğini açıkladım. Bunun üzerine Mustafa Hocamız, “Öyle mi, çok sevindim. Ben de Karamürsel’deki evimde bulunan bütün kitaplarımı aynı yere bağışlayacağım.” demişti.

Teferrrüc’ten Yunus Emre Dosyası

Teferrüc Dergisi 15. sayısında Yunus Emre dosyası hazırlamış. Dosyadan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

Mustafa Özçelik - Yunus Emre ve Türkçe

“Yunus Emre’yi Yunus Emre yapan ve herkesin severek okuduğu bir şair haline getiren özelliklerinin başında Türkçeye bakışı ve onu kullanış şekli gelir. Fakat bu konuda söyleyeceklerimize geçmeden önce o dönemin dil anlayışına bakmakta fayda vardır. Bilindiği gibi o dönemde ilim dili Arapça, edebiyat dili ise Farsça idi. Türkçe ise bazı beylikler ve Osmanlı’nın ilk kuruluş yıllarında kısmî olarak bir edebiyat dili idiyse de daha çok konuşma dili özelliği taşımaktaydı.”

“Yunus Emre Türkçesi, onun tasarruf ve kullanım tarzıyla aynı zamanda bir tebliğ, telkin ve eğitim diline de dönüşmüştür. Çünkü onun şiiri muhteva olarak bakıldığında din, tasavvuf, ahlâk konularında büyük bir zenginlik taşır. Din ve tasavvufa dayalı hayat ve insan dair her bilgi hem didaktik hem lirik söyleyişlerle halka tebliğ ve telkin edilmiştir. Kurumsal eğitim merkezlerinin çok da yaygın olmadığı dönemde bir şiirin böylesi bir misyonla söylenmesi elbette çok müstesna bir durumdur ve Yunus Emre bunu Türkçe ile yapmayı başarmıştır.”

Ersin Nazif Gürdoğan - Dünya Yunus Yılında Varlığa Sevinmeden Yokluğa Yerinmeden Yalın Yaşamayı Yunus'tan Öğrenmek

“Eskişehir Anadolu'nun dönüştürücü gücünün simgesi, derinlik ve zenginlik zirvesi Yunus'un şehiridir. İnsanların ürettikleri ürünlerden ve hizmetlerden daha çok, tükettikleri ürünlerle ve hizmetlerle değerlendirildiği bir dünyada, Yunus Eskişehir'den bütün insanlığa, yalın yaşamanın yollarını göstermiştir. "Mal da yalan mülk de yalan" diyen Yunus'un ışığını bütün dünyaya taşıyan Dergâh kültürünün büyük öncülerinin, her fırsatta vurguladıkları gibi, yeri ve zamanı gelince, dünyadan vazgeçmesini bilmeyenler, dünyayı peşlerinden sürükleyemezler, dünyanın peşinden sürüklenirler.”

Fatih Demirel - Dünden Bugüne: Yunus Emre

“Yûnus Emre Hazretlerinin hayatında yer alan bazı sahneler, bize bir sırrın ifşâ edilmesini ister gibidir. Özellikle "buğday" ve "himmet"in varlık âlemine çıkışı ile başlayan ve Molla Kâsım'a kadar uzanan bir serüvende birçok hikmetin de hamle ve aksiyon sahasına çıkartılmasını bizden bekliyor gibi görünüyor.”

“Bu devre içinde yetişmiş insan sayısının kıtlığı yani eskilerin deyimiyle kaht-ı ricâl'in şiddeti, büyük insan varlığına zemin hazırlayan bir neticeyi doğurmuştur. Mevlânâ Hazretleri, Üstad Sezai Karakoç'un deyimiyle metafizik plânın mimarıdır. Yûnus Emre Hazretleri de edebiyat ve sanat plânının mimarı olma vazifesini deruhte etmiştir. Hacı Bayram Veli Hz. de mâna dünyasının ve tasavvufî yönden aksiyon/hamle öncüsü ve mimarı olarak yerini almıştır.”

Hıdır Yıldırım’ la M. Akif İnan Eserleri Üzerine Söyleşi

Hıdır Yıldırım, M. Akif İnan eserleri üzerine yoğun çalışmaları olan bir isim. İnan’ın külliyatının oluşmasında büyük gayretleri olan Yıldırım ile bu çalışmaları üzerine gerçekleştirilen bir söyleşi yer alıyor dergide.  

“Mehmet Akif İnan 55 şiir yazmış, bu 55 şiiri beyitler halinde yazmış. Ancak aruzla yazmamış bunları, hece ölçüsüyle yazmış. Yüzde 90’ı neredeyse 11’li hece ölçüsüyle yazılmış, hatta bazen şiirleri üzerinde çalışmaya devam etmiş. Bakıyoruz bazı şiirler dergide yayımlandığı haliyle kitapta yayımlandığı hali arasında epeyce fark var. Bazen dergide yayımlanan bir şiirin içindeki bir beyit bakıyoruz bir başka şiirin içerisine taşınmış. Şimdi bunu bir başka şiirde yapamazsınız.”

“Mehmet Akif İnan’da hece ölçüsüyle yazdığı için kafiye kaygısı da gütmediği için bakıyoruz bazı beyitlerini başka şiirlerin içerisine taşımış. Böyle bir yeni şiir anlayışıyla birlikte 1969 yılından itibaren edebi kamuda Mehmet Akif İnan’ı görüyoruz. 1976’a yılına kadar Mehmet Akif İnan edebiyat dergisi çevresindedir. 1975 yılında aslında bir yazısı yok edebiyat dergisinde. 1976 yılına geldiğinde edebiyat dergisinin çıkışının ara verdiği dönemde Diriliş ara vermiş, Büyük Doğu ara vermiş.”

“Dava adamı oldum çünkü Akif İnan’ın öğrencisiydim diyen, sanat adamı oldum çünkü Akif İnan’ın öğrencisiydim diyen, düşünce adamı oldum çünkü Akif İnan’ın öğrencisiydim diyen bunların hepsini birden taşıyorum çünkü Akif İnan’ın bize bir tesiri oldu eli dokundu diyen çokça öğrencisi var, onlarla karşılaştım. Ve Akif İnan’ın öğretmenliğini ele alan bir çalışma yapmak istedim. İz Bırakan Öğretmen Mehmet Akif İnan adlı kitap böylece çıkmış oldu. Şu kitap, bu iki cilttir.”

Dergimiz ya da Derdimiz

İsmail Kılınç dergileri konu edinmiş yazısında. Dergilerin hafife alındığı hiçbir yazıyı kabul edemiyorum. Her dergi bir emek ürünüdür. Dergiden zengin olmak için yola çıkmaz kimse. Bir gönle dokunmaktır dergilerin amacı. Bunun için de imkânlar dahilinde ortaya konan bir hayrettir çıkan her dergi. “Fikir üretin” diyerek bitiriyor Kılınç yazısını. Dergiler fikir üretme noktasında oldukça zengin içerikler sunuyor. Örneğin bu yıl Yunus Emre ve Mehmet Akif sayıları ile arşivlik sayılar hazırladı dergiler, hazırlamaya devam ediyorlar. Yeter ki okunsun dergiler. Ben de çağrımı yineleyeyim; dergi okuyalım, yıkmak, yok etmek için, dergileri daha iyi işler yapmaları için dergi okuyalım.

Yazıdan bir bölüm;

“Sanalın-kanalın olmadığı yıllarda gazete ve dergilerin etkisinden bahsetmeye bile gerek yok. Nice fikrin edebiyat dergilerinde filizlendiği herkesin malumudur. Demek ki edebiyat sadece çiçek-böcek işi değil. Zaten bu milletin felsefi, sosyolojik, psikolojik ve tarihî yükünü edebiyat yüklenmiştir. Felsefe gözlerini Doğu kültürüne kapatmış; sosyoloji kendi toplumunu tanımadan kerameti kendinden menkul testlerle cedelleşmiş; psikoloji “kişisel gelişim” zırvalığında takılı kalmış; tarih, tüm bilimsel öngörüsünü medyumlara, art niyetlilere ve şakşakçılara bırakmıştır. Geriye elimizde edebiyat kalmıştır. Ütopik olacak ama bu toplumu dehlizinden edebiyat kurtaracak.”

Yolculuk Güzeldir

Yolculuğun sözü bile güzel. Yola düşmek, yola revan olmak, yol olmak, yoldaş olmak… Bunların hepsi de insanın içini ferahlatan sözler.  Süreyya Aydın yolculuğu anlatmış yazısında. Sevinci, hüznü, gönle kattığı, kalbe dokunduğu ile yolculuk var yazıda. Bizim içimizde de yola düşme arzusu.

“Yolculuklar güzeldir. İnsan kendisi ile baş başa kalır. Muhasebe yapar. Hatalarını görür. Unuttuklarını hatırlar. Farkındalıklarını günceller. Ruhun bedenden çıkıp yukarıdan kendisine bakmasıdır yolculuk. Dışarıdan nasıl göründüğünü görme şansı verir insana. Dostlarını, yarenlerini, arkadaşlarını hatırlar. Yaşadıklarını ve yaşamayı umduğu umutlarını harmanlar yolculuklar insanın.”

“Dedik ya yolculuk bir muhasebedir. Çocukluğundan ilk gençliğine, ilk gençliğinden babalığa, olgunluk çağına ve yeniden çocuklaştığın ihtiyarlık günlerine. Çocukluğundan başlayarak hayatını muhasebe edersin önce. Bir otobüsün penceresinden başını çevirince gördüğün, aslında başına kar yağmış dumanlı dağlar değil yılların yorgunluğu ile başına düşen aklardır başı karlı dumanlı dağlar gibi seninde başın. Bu aklar yılların serüveni, tecrübesi, yaşadıkları, gördükleri, ağladıklarıdır aslında.”

“Eğer gerçek bir aile olmak istiyorsanız dostlar sevdiklerinizle seyahat edin. Evinizden uzaklara gidin. Sila-i rahim yapın. Evinizin güzelliklerini, konforunu, rahatını özlesin çocuklarınız. Kadir kıymet bilsin. Hem sizin hem elindeki imkanların. Hatta zaman zaman onların yalnız başına seyahat etmesine de imkân verin. Onlarda muhasebe yapsın, onlarda kendi iç yolculuğuna çıksın. Onlarda kendisi ile hesaplaşsın gerekirse. Farkında bile olmadan kendi iç dünyasında onlarda seyahate çıksın.”

Teferrüc’den İki Öykü

Davut Güner - Ölü Manken

“Ben bir cadde de vitrinlere bakarken, o mutsuz manken bana gülümsedi. Bir anda ırmaklar duruldu, berraklaştı. Şehirde fabrika bacalarının dumanları savruluyordu. Mutsuz manken, vitrinden sessizce yanıma geldi. Camlar öylece yerinde duruyordu…”

“Allah’ım aklıma mukayyet ol diye yakardım. Bütün bu olanlar bir gerçek olamazdı. Sandık da karşımda duruyordu. Merakla sandığı açtım. Önüme bütün yıllar savruluverdi. Cüneyt’in kırk dokuz yıllık hayatı. İlkokul, ortaokul, lise, üniversite yıllarım. Beni sevdiğini sandığım onca kız meğer benimle alay etmişler. Hepsi sandığın içinden bana sırıtıyorlar, kahkahalarla gülüyorlardı. Demek ki ben boşuna böyle yapayalnız kalmamışım. Babaannem sandığın içinden bağırdı: “Cüneyt gel son kez kulaklarını çekeyim” babam ve annem “bu çocuk adam olmaz” diye söylenip duruyorlardı. Adam olsam ne olur, olmasam ne olur. Sanki bana nişan takacaklar. Nişan… Nişan… Nişan…”

Hamza Tetik - Kapıda Bekleyen

“Randevu tarihim bugündü sabah erken kalkıp doktora gittim, sıramı aldım. Doktorun beni çağırmasını bekliyordum. Hava açıktı, başımı kaldırıp gökyüzüne şöyle bir baktım da pek güzeldi. Güneş ışıklarını toprağa, dağa ve çiçeğe veriyordu. İçimden geçen bu durumun hemen bitip kendimi güneşin, bu havanın güzelliğine bırakmaktı. Derken asistan çağırdı. İçeri girdim son durumlarıma baktı, yokladı, göz gezdirdi sonra odaya sessizlik hâkim oldu. Dayanamayıp sordum: "Ne oldu doktor son tetkikler nedir?" "Biraz bekler misiniz beyefendi geliyorum hemen!" Doktorun odadan çıkmasıyla aklımı bin bir türlü sorular işgal etti. On dakikadan fazla oldu doktor hâlâ gelmedi. Saat on buçuğu bulduğunda nihayet geldi.”

“- Yani demem şu ki Bahtiyarım! Temennimiz ‘temiz’ ölüm. Hangi sürecin ve sınavın sonucu olduğunu biliyoruz. Efendimiz (sav) bu konu da ölçüyü zaten ifade etmiş: "Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz o hâl üzere diriltilip, mahşere getirilirsiniz. Her kul, öldüğü hal üzere diriltilir." (Müslim) Ölümün rengi belli... Şayet Allah'ın boyası kimliğimize yüklenmişse sorun yok. Öyle bir ölümü hedefleyelim ki, ölümümüz ödülümüz olsun. Korkunun ecele faydası yok bilirsin. Sen sadece Allah'a itaat et! Kim ne demiş neler söylemiş önemi yok ama doktorun dediği tedavi şekli neyse ihmal etme yeter. Zira bu dergâh senin yerindir, seni dinleyip feyz alacak çok öğrenci dost var. Kendini bu zayıf düşünceye bırakıp da aileni de ihmal etme. Seyda’dan çok abi tavsiyesi. Akşam vaktine az kaldı eve git, hiçbir şey olmamış gibi davran. Çocukları da yerime öpüver.”

Teferrüc’den Şiirler

Bir güzel ahûydu ki Liyakat Hanım

Dillerde destandı, gönüllerde sultan

Mahalle mahalle dilden dile dolaşır

Yere göğe sığdırılamazdı essahtan

Eğilirdi önünde ekâbir bin tazim ile

Şu köşe bu taraf değil bütün mahalle

Öyle bir âfetti ki, güzelliği nâmütenâhî

Çatlatırdı hasedinden cümle nisâyı

Bunca haset, şunca çekememezlik

Önünden ardından ileri geri çekiştirme

Eğme bükme icab-ı menfaat, çekme sündürme

Kıskançlık ötesi akıllara ziyan nice kahpelik

Erol Yılmaz

Eksik yanımızdan uyanıyor yakamoz

Ne koysan dolmuyor yarasına

Hem açık da değil, ışık saçıyorken

Ser vermiyor sırlı kapanmış

Güneşin yarasından geçiyor, denize çırpınıp

Kuruyor içine saplandığı

Deriye çark eden görünmez kurşun

Gül içine dökülüyor

Damarsız yeni yollar bulurken

Kangren bir güneşten koparılmış şu ufacık parça

Kör ediyor boşluğunda bakışlarımızı

Halime Erva Kılıç

Gitme, öksüzlüğüm çarpar yüzüme sen gidersen

Kış olur buralar

Gözlerime kan oturur

Çocukluğum kursağımda kalır, annesizliğim düğümlenir boğazımda

Bir daha kardelenler açmaz

Başı dumanlı dağlarımda

Hayrullah Kaplan

Öfkenin sesi, camlara değiyor

Bu evin her odası,

Fikrimi içip duran aman dilemeyen

Karanlık birer kuyu

Hangi iğne dikebilir söyle

Bölünen bu uykuyu

İçimde kopuyor, o beklenen kıyamet!

Beni kötü hatırla...

Beni kötü hatırla...

Selimcan Yelseli

Uyanır uyanmaz göğe bakmak gibisin

En koyu anında hüznün; suyun sesine kulak vermek gibi

Bir çiçeğe dokunmak

Sonra yürüyüp bir ceviz ağacının altında dinlenmek gibi

Yağmurun kokusunu içine çekmek gibisin

Soğuk bir kış gününde sırtını güneşe dayamak gibi

Sevmekten vazgeçsen kırılan gül olur

Behçet Gülenay

Yitik Bavul Dergisi 2. Sayı

2. sayısını çıkardı Yitik Bavul Dergisi. Genişleyen yazar kadrosu ve dergiye eklenen yeni bölümleri ile geleceğe dair umut vaat ettiğini gösterdi.

Sıddıka Zeynep Bozkuş’un giriş yazısından;

“Her birinde samimiyet, özgünlük, kelime işçiliği, gerçek hayatla ilintiler olmakla beraber, kimi hikayelerde bunlara ilave olarak ironi de hâkim. Dünyanın git gide çekilmez bir hal aldığı şu günlerde bavulumuza yüzümüzü güldürecek metinler hediye eden, acıyı ve tatlıyı kalemin potasında eriten dergi dostlarımıza selam olsun!”

Zarifoğlu Şiiri Niçin Okunmalı?

Ali Ömer Akbulut’u Yitik Bavul’da görmek beni ziyadesiyle mutlu etti çünkü onun şiire bakışını ve söze kastığı değeri çok önemli buluyorum.  Zarifoğlu Şiiri Niçin Okunmalı? yazısı da bize yine şiire dair özgün ipuçları sunuyor.

“Zarifoğlu öyle şefkatli, öyle zarif, öyle tâ canevimizden sararak bakıyor ki bize, derman geliyor dizlerimize. Şiir akıyor damarlarımızdan. Has şiirin, has duyuş ve dokunuşun sınırlarını, sırlarını yokluyoruz onun söyleyişleriyle. Bundandır onun şiirlerine yakınlığımız, yatkınlığımız. Onunla sohbetlerimiz, halleşip, dilleşmelerimiz bir adım öne çıksın istedik ve Zarifçe oluştu böylece; bizimle beraber halleşip dilleşmek isteyenleri buyur etmek için.”

Zarifoğlu'nun şiiri, -cür'etimi mazur görürseniz- "şefkat ve muhabbet makamında bir şiir"dir.

Şefkat, 'annelik' duygusudur bilirsiniz; sevgi ve aşktan daha özgedir. Hayata dönüktür yüzü. Varlığı olduğu gibi, neyse o olduğuyla görmektir ve eylemektir şefkat. Diyebiliriz ki, evren şefkat eseri var olmuştur ve varlığını şefkat üzere yürütmekte, sürdürmektedir.

Ne Söylerler Ne Bir Haber Verirler

Yavuz Balı, bir Yunus yazısı ile dergide yer alıyor. Bir şairin başucunda bulunmalı Yunus. Onun sözüyle yola düşmeli, onun sözüne varmak için yollar aşmalı şair. Yunus’un kapısına uğramadan şiirin menziline varılmaz. Bu bağlamda Balı’nın yazısı bir şairin gönlünden damlayan Yunus sevgisinin tezahürü olarak okunabilir. Ölüme Yunus’un dizelerinden bakan bir yazı kaleme almış Balı.

“İnsanın bu dünyada kaçamadığı yegâne gerçeğidir ölüm. Zamanını bilmez fakat o gerçekten kaçamaz. En neşeli, mutlu anlarına insanın “Şimdi ağzının tadını kaçırmaya geldim.” dercesine balta vurur. Kimine bir yok oluştur ölüm. Kimine yeniden bir başlangıçtır. Kimi ölümle doğacağına inanır. Kimi de ölümle hiçliğe kavuşacağına inanır. Kimileri de başka bedende başkası olarak veya hayvanat ve nebatattan biri olarak yaşamaya devam edeceğine inanır.”

“Ölüm hususunda itiraf edemesek de çoğu insana zor gelen ölüm değil, ölümden sonraki hesaptır. Ölümü istemeyişimizde, kendimize yakıştıramayışımızda bunun da etkisi yok mudur? Ölüm, nihayetinde kapıyı çalacak. Ne mutlu hoş geldin, diyebilene… Ne mutlu hadi gidelim, diyebilene… Allah son nefeste iman ile alsın canımızı. Âmin.”

Bir Kudüs Gerçeği

Sümeyye Akçay, Kudüs’te gerçekleştirilen zulümlere dikkat çeken yazısında yaşanan vahşetleri anlatıyor. Çocuklar her zaman en büyük zulmü yaşıyor. En çok onların kalbi vuruluyor dünyanın kanı çekilircesine…

 “Kanayan yaramız Kudüs’te ve Gazze’de son yılların en vahşi katliamları yapılırken yazıldı bu satırlar. Uzun yıllardan beri sürekli her Ramazanda tekrarlanan bu zulüm, bu yıl katlanarak katliama dönüştü. Üstelik bu katliamda ölenlerin büyük çoğunluğu kadın ve çocuk… Gazze’de onların attıkları füze ve bombalarla parçalanan küçük bedenler kutulara konularak defnediliyor. Dünya bundan habersiz değil ama ölenler Müslüman çocuklar olduğu için umursamaz ve sessiz. Her gün feryatlar yükseliyor, acılar gözyaşları…”

Hayat, Bahardı

Hayata baharın penceresinden bakmak. Bu, insana unut verir, huzur verir, şevk verir. Yasemin Kapusuz, bahar kokulu bir yazı ile Yitik Bavul’da.

“Her gün bahardır aslında tomurcuk açanlara, yenilenlere. Kalbine, yenilenenlere… “Bizden kim usanası.” Gemileri değil, okyanusu tutuşturan ah’ım, fırtınayı kucaklayan âmin’lerim, her bir damlasında bir fısıltısını işittiğim yağmur damlaları… Her gün bahardır bana, dudaklarımda saklı, açılmayı bekleyen gonca güldür mısralarım.

Say ki söz yoktu, asılsızdı dizeler.”

“Her şey yolunda. Ben neredeyim? Yolum, dağa mı kaçmış? O dağlar, gerçekten şehre iner mi bir gün? Düğüm düğüm çözümlenir mi herkesin uykuya, benim bahara nişanlı yazım. Yeniden başlamanın adı, bahar imiş. Allah, yeniden başlayanların da yardımcısı elbette. Elif Lam Mim. İncecikten yağan yağmur da elif, elif yağıyor.”

Soruşturma

Yitik Bavul, ikinci sayısında gerçekleştirdiği soruşturma ile yazar ve şairlere; “1- Bir şair ya da yazar, yazdıklarının neresinde olmalıdır?”, 2- Yaşadığımız salgın günlerinin çalışmalarınıza olan etkilerinden bahseder misiniz?” sorularını sordu.

Hüseyin Akın

Bir şair ve yazar yazdıklarının tam içerisinde olmalıdır. İçten içe bir yol olmalı ve bu yolu çok iyi tayin etmelidir yazar. İçinden neşet eden duygu ve düşüncenin içine girmeli. Yazdığına yabancılaşmamalıdır. Bu bir sahiplik değil kuşkusuz, sadece sözünün eri olmak gibi yazdığının yazarı olmaktır. Yazdığı metinle ilişkisini kesip çekip giden çok kalem var. Ben onlara yazar demiyorum, kalem diyorum. Yani bir kalemin masanın üzerinden kayıp gitmesi gibi. Yazar eski tabirle müelliftir. Yani kalpleri birbirine telif ettirir. Ülfet insanıdır o.

Özcan Ünlü

“Salgın günleri bütün dünya gibi bizi de derinden sarstı ve sarsmaya da devam ediyor. Virüse kolunu kaptırmış biri olarak ifade etmeliyim ki, bu işin hiç şakası yok! Bizim şer bildiğimizde mutlaka bir hayır vardır. Bu böyledir, böyle iman etmişizdir. Dolayısıyla sağlık problemleri, ölümler, hastalıklar bir yana… Yıllardır evine dönemeyen yazar veya şair için bu dönem verimli bir nadas veya üretim süreci olmuştur, olacaktır. Kovid şiirleri, öyküleri veya romanları çıkacaktır bu süreçten. İlk sorunuzla bağlantılı olarak belki kendi hikayesini yazacaktır bazı dostlarımız.”

Yıldız Ramazanoğlu

Yazarlıkta yetenek gerekli ama bu işin cüz’i kısmıdır. Asıl belirleyici olan hayatın temel dönemecinde size dünyevi açıdan fazla getirisi olmayan yazmayı tercih edebilmekte. Sade bir hayatın içinden yükselecek yalnızlığı kuşanmakta. Bu da yazara emek, işçilik, sadakat ve çile dolu günler olarak döner. Yazardan beklenen en kıymetli şey; içtenlik, samimiyet ve inandırıcılık. Bir davası, inancı, meselesi, sıkıntısı, derdi olmayan insanın yazdığı serazat metinlerle, kendi adıma söyleyeyim, pek ilgilendiğim söylenemez. Yazar yazdıklarının içinde kopmuş tespih tanesi gibi dağılan kişidir.

Zeynep Sati Yalçın

Yazdıklarında içeriden yani tamamen hayal gücünden beslenenler olduğu gibi tamamen dışsal beslenmeyle gördüğünü, duyduğunu ve şahit olduğunu yazanlar da vardır. Bunun yanında her iki durumu harmanlayarak yazanlar da vardır. Sonuçta üç hâlde de yazarın yazma edimini ateşleyen onu yola çıkaran aşkın bir durum söz konusudur ve asıl olan da odur. Bu aşkın durum, yazarın yeni baştan yorumlamaları ve kurgusuyla metne dönüşür.

Ali Sali

Salgının, benim çalışmalarıma etkisi menfi yönde oldu! Çalışma derken edebiyat, şiirle alakalı çalışmalarımdan bahsediyorum. Salgının ilk kapanma döneminde, yani 2020 yılı ilkbaharında okuma yazma hızım onda bire falan düşmüştü. Kapanma dönemi bitince eski hızımı yakaladım, ama o da fazla uzun sürmedi. Kasım’da yeniden kapanma geldi çünkü.

Şafak Çelik

Yazarın eserinden ayrı düşünülmesi bence imkânsız.Meyvenin ağaçtan ayrı olması gibi olur bu. Elbet meyve, ağacın rengini, kokusunu, dokusunu, vs. taşımıyor artık ama yine meyvenin içinde o ağacın tohumu var. Yani hem ağaç meyveden hem meyve ağaçtan bir şeyler taşıyor. Eser de yazar için ondan neşet etmiş bir şey olarak meydandadır. Ancak ondan kopmuş, ayrılmış, değişmiş, kendi alanını var etmiştir. Eseri şekillendiren, olgunlaştıran, meydana gelmesine vesile olan üç etken olduğunu düşünüyorum.

Cihan Aktaş

Yazı çalışmalarımı başından beri evde sürdürdüm ben. Aylarca süren masa başı çalışmasına alışkınım, günlerce evden çıkmasam da bunalmam. Ancak kısıtlama dışarıdan geldiğinde bir süre sonra daralma hissine yakalanıyorsunuz. Korunma ve başkalarını da koruma sorumluluğu sürekli bir tedirginliğe yol açıyor tabii. Sese ve söze hayatiliğini kazandıran karşılaşmalardır, isterseniz bir hapishane romanı yazın. Salgın kapanması elbette hapishanede yatmakla kıyaslanamaz, en azından bir market alışverişini yürüyüşe dönüştürebiliyoruz. Şu şartlar altında evde çalışmayı sürdürebilmek bir şans, yakınmaya hak göremiyorum kendimde. Zihnimi meşgul ediyor, ev işi yapıyorum. Bu dönemde okumaya daha fazla zaman ayırabildim. Temel çalışmalarını daha önce gerçekleştirdiğim metinlerime yoğunlaştım.

Selçuk Küpçük

Ben şahsen bütün yazdıklarımın içindeyim. Ülkeme ve dünyaya dair meselem ve sorularım var. Aklım erdiği kadar soruyorum. Kimisini şiirle, kimisini eleştiri yazıları ile, kimisini şarkılarla. HES’ler suyu keserken oradaki börtü, böcek mahlukatın hakkı hususunda bir vicdan taşımıyorsa, militarizm karşısında sivillikten yana durmuyorsa, Doğu Türkistan’dan Halepçe’ye, dini, dili, rengi ne olursa olsun mazlumiyetten yana kalbi yerinden fırlayacakmış gibi çarpmıyorsa o şair, yazar zaten hiçbir yerde değildir.

Gökhan Akçiçek

Şair ve yazar, ilk başta yazdığı metni bir mülkiyet gibi görmemeli. Yazdıklarıyla yaşamı çoğaltmaya çalışmalı. Metnin içinde eriyip gitmeli, flu bir görüntüden öteye geçmemeli. Yazdıkça metin ile yan yana yürümeli, onu asla geride bırakmamalı hatta mümkünse bir adım gerisinde durmayı seçmeli. Yazdıklarıyla parmağını okuyucunun yüzüne, gözüne sallamamalı. En nihayetinde metnin içinde yitip gitmeli.

Yeşilırmak Bir Şiirdir

Şehirlere ahenk katarak, rengini ve serinliğini sunarak akmaya devam ediyor Yeşilırmak “şehirleri süsleyen bir yolcu gibi.” Hüseyin Ay, içinden Yeşilırmak geçen bir anı ile Yitik Bavul’da. Mekânımız Amasya.

“Kolumu, yakamı çekiştiren otobüs çığırtkanlarının arasından zorla geçerek otobüsüme ulaştım. Otobüs kalkmak üzereydi. Sırt çantamı rafa koyarak koltuğuma oturdum. Umuda yolculuk başla mıştı. Otobüs Amasya’ya doğru aheste aheste ilerliyordu. Uzaklara daldım. Sanki otobüs duruyor da yolun iki tarafından binalar, ağaçlar, tepeler ve onların arasında çocukluğum, hayallerim, umutlarım arkaya doğru akıp gidiyordu. Otobüsün teybinden Samime Sanay : “ Güz gülleri gibiyim, Hiç bahar yaşamadım.” nağmeleriyle kompozisyonu tamamlıyordu.”

Bir Garip Fotoğraf

Orhan Veli Kanık, Şinasi Baray, Oktay Rıfat ve şairimiz Melih Cevdet Anday’ın bir parktaki fotoğrafları çok meşhurdur. Bu fotoğrafın bir şiirinin de olması elbette ilgiyi daha da arttırmıştır. Nurşen Gümrükçü, bu fotoğraf ve şiir hakkında yazmış.

“Şimdi hiç biri hayatta değil. Her birinin yaşam hikayesi bitti. Ama zamansızlığa uzanan bu fotoğraftaki dört kişi; sırası ile Orhan Veli Kanık, Şinasi Baray, Oktay Rıfat ve şairimiz Melih Cevdet Anday. Genç Cumhuriyetimizin pırıl pırıl gençleri Ankara ‘ da liseden tanışıyorlar. Edebiyata ilgililer. Liseden öğretmenleri de Ahmet Hamdi Tanpınar. O gün buluşup ne yaptılar, neler konuştular? bilinmez. Fotoğraf çektirmeye nasıl karar vermişlerdi? Yanlarında bir makine var mıydı, yoksa adı bilinmeyen, varlığı çok da önemsenmeyen bir sokak fotoğrafçısına mı çektirildi? O anı kayıt altına alma isteği, ön plana nasıl çıktı cevapsız kalacak sorulardır. Ama şiire dair söylenen hikâye şudur. Öğrendiğim kadarı ile şairimiz, askerliği esnasında apandisit ameliyatı geçiridiğinde durumu ciddi imiş. Hastane odasında, hayalleri olan bu dört adamın fotoğrafına bakarken, şairimizin içindeki ümitsizlik mi acaba ölümü hatırlatmıştır ona? Yoksa mutlak bir gerçek olan ölümün yaşamın temel taşlarından olması nedeni ile mi, ya da artık o fotoğraftaki dört kişinin bir daha bir araya gelememe ihtimali üzerine midir? Cevabı, belirsizdir. Ama, ölümü hatırlamıştır. "hiç böyle mahzun olmadım." dizeleri içimizi burkar.”

Uçurumda Bir Gömü Üzerine

Şenay Şeker, Uçurumda Bir Gömü hakkında kaleme aldığı bir yazı ile Yitik Bavul’da. Teşekkür ederek yazıdan bir bölümü buraya alıyorum.

“Mustafa Uçurum’un öykülerindeki olayların çoğu yaşanmışlıkları konu alıyor. Bazı karakterler bize o kadar yakındır ki ya çevremizde onlarla yaşamış ya da hayatımızın bir bölümünde muhakkak onlarla karşılaşmışızdır. “Yarım Kalan Hüzzam Faslı” öyküsünde herkesten 1 lira ama özellikle bir lira isteyen Hüzzam karakteri çoğumuza tanıdık gelir. Ne kadar da masum ve hassastır onlar. Aslında her şeyi anlarlar da yaratılışları normal olmalarına engeldir.”

Dilimizin Özleri

Dergide yer alan bölümlerden biri Dilimizin Özleri. Dil üzerine dergilerin eğilmesi çok önemli. Her gün biraz daha dilimizin özünden koparken böyle hatırlatıcılara çok ihtiyaç var. Ülkü Duran Bulut’un yazısından bir bölümü buraya alıyorum.

‘’Yeşil’’ sözcüğü Eski Türkçedeki’’ yaş’’ kelimesinden evrilmiştir. Doğduğumuz andan içinde bulunduğumuz yaşa kadar olan zamanı ifade etmekle birlikte taze, nemli, ıslak, gözden çıkan su anlamına da gelir. Görüldüğü gibi, yeşil dediğimiz renk, süreç içerisinde anlamsal ve yapısal değişikliklere uğrayarak Türkçemizin vazgeçilmezi haline gelmiştir. Bununla birlikte hiç kullanmadığımız kelimelerin de Türkçemizin mihenk taşları olduğu söylenmelidir… Bunlardan biri, ‘’Aparmak’’ kelimesidir. Bu kelimenin halk dilimizdeki anlamı alıp götürmektir. "Alıp götürmek" olumsuz manada bir söyleyiştir, gizlice yapılan kaçırılma eyleminden bahsedilir. Halk dilinde çocukları korkutmak için ‘’kurtlar aparsın seni’’ sözcük grubuyla da karşımıza çıkar.

Yitik Bavul’dan Öyküler

Mustafa Soyuer – Davul Tozu

“Karnım henüz yüzülmüş bir sütkuzusunun derisindendi. Daha sıcacıktım. Seğiriyordum. Kanlarım pul pul üstümdeydi hâlâ. Dengim ince bir urganla gerilmiş, kasnağım çıkma bir suntadan yuvarlanmıştı. Babam bir tokmak olmuş iniyordu nereme rast gelirse; yüzüme, ellerime, ense köküme, böğrüme, kalbime… En çok kalbime… Ritim mitim yoktu. Babamın pancar yabası gibi iri elleri, dokunduğu yerde kılıç yarasına benzeyen paslı bir sızı bırakan çatal dili, bedenimi hilti gibi oyuk oyuk oyan zifir gözleri, düşümün sessizliğinde güm güm gümletiyordu beni. Rüya bu ya tokmak darbeleri canımı fena yakıyordu. Dayanamıyordum. Ha delindim ha delinecektim.”

“Annem, dürte dürte uyandırdığında gün kuşluğa varmıştı. Gözlerimi açar açmaz babamı sordum. Bahçedeydi. Cevizin gölgesinde bir kütüğün üzerine oturmuş demirciye yeni dövdürdüğü baltaya sap alıştırıyordu. Sigarası dudağına yapışmıştı. Külü gömlek cebine dökülüyordu. Yanına varınca kaşını hafifçe kaldırıp bana baktı. Fazla ilgilenmedi. Tekrar işine döndü. Bir müddet izledim onu. Bir fırsatını bulursam düşümü anlatacaktım. Beni ne kadar ciddiye alacağını, düşümle ne kadar alakadar olacağını yahut beni alaya alıp almayacağını tam olarak kestiremediğimden söze bir türlü giremiyordum.”

“Dün oğlumun on dördüncü yaş günüydü. Babam, dedem, dedemin babası… Aile geleneğimize göre bu gece bir düş görmesi gerekiyordu oğulcuğumun. Düşünde bir davul olarak görecekti kendini,benim boynumda asılı. Sabah düşünü yordurmak için koştura koştura yanıma gelecekti. Ve ben ona; babamdan, dedemden, dedemin babasından… Hasılı büyük aile sırrımızdan bahsedecektim. Düşünü yordurmak için yanıma geldiğinde kuracağım cümleleri akşamdan ayarlayıp keyifle yatağıma uzandım. Sabaha karşı korkulu bir düşle sıçradım yatağımdan. Bir davula dönüşmüştüm rüyamda, oğlumun boynunda aslı. Genç irisi ellerinde sımsıkı tuttuğu tokmağı nereme denk gelirse indiriyordu velet.”

Erhan Çamurcu – Kent Çobanı

“Süleyman, günün yorgunluğunu atmak için evin balkonunda şehrin ürkütücü manzarası eşliğinde serin ikindi rüzgarına karşı bir bardak demli çay ve karısından gizli bir dal sigara içmeyi adet edindi son zamanlarda. Daha başka şeyleri de adet edindi ama bu balkon kaçamağı onu çocukluğunun köy yaşamına götürüyor, içinde bir yerlerde kanayan derin bir yaraya merhem oluyor.”

“Yağmur dindi, koyunlar yeniden hareketlendi. İhtiyar, müsaade isteyerek koyunların peşine takıldı. Uyuz köpek de ihtiyarın peşine... Epeyce uzaklaştıktan sonra ihtiyar arkasına dönerek el salladı Süleyman'a. Süleyman çocukluğunun yayla yoluna gitti o an. Babası onunla gelmesine ilk başta izin vermez, köyden epey uzaklaşmalarına rağmen hâlâ kendisini takip eden oğluna kıyamazdı. Uzun uzun ve sinirli bir bakıştan sonra eliyle gelmesini işaret ederdi. O an birer kanat takılırdı Süleyman'ın ayaklarına, uçarak varırdı babasına. Şimdi şu ihtiyar da bi “gel!” işareti yapıverse koşacak mecali var mıydı ayaklarında? Ya ihtiyar… Bu koca şehirde oğlunun sıcaklığını kendine hatırlatan bu genç adama bir kez daha ağlamadan bakabilir miydi?..”

Gülşah Çınar - Susuz Kuyu

“Ahmet, kalemi elinden bıraktı. Pencereye doğru yürüdü. Perdenin aralık kısmından dikkat kesilerek savaşa dair somut bir şeyler görmeye çalıştı. Gözle görülemeyen her şeyi anlatmaktan daha fenası anlatamamaktan korkuyordu. Gerçekliği yitirmekten, karakterlerinin arkasına saklanıp kendi kaygı ve korkularının hatta umutlarının listesini sıralamaktan korkuyordu. Seslerin şiddeti her geçen gün yaklaşıyordu. Lakin görünürde kimse yoktu. Masasına geri döndü ve üzerindeki zarfı eline aldı. İlk kez görüyormuş gibi uzun uzun inceledi. Bir ihtimal, mektubu yazanla ya da kelimelerle bağ kurmaya çalışıyor gibiydi. Gözlerinin tanıklığından kaçıyor, bir kez açıp okursa dönemeyeceği bir yola girmekten, şimdilik bastırabildiği gitme dürtüsünün pençesine düşmekten korkuyordu. Bedenini bir ürperme sardı. Sebebi mektupmuş gibi ani bir hareketle masanın üzerine fırlattı elindekini. İnsan gerçeğinden yani onu bekleyen mutlak yazıdan ve sonuçlarından ne kadar kaçabilirse Ahmet de o kadar kaçmak istiyordu. Uzaklara daha uzaklara!”

“Ahmet tekrar masasına geçti ve sandalyesine oturdu. Kapı çalmadan önce doldurduğu çayı soğumuştu, kalkıp yenisini doldurdu ama onu da içmedi. Başını sandalyesine yaslayıp gözlerini tavana dikti. Belli aralıklarla yerinden kalkıyor, kanaması var mı diye kontrol ediyor, avucunu ağzına yaklaştırıp nefes aldığına emin olunca tekrar yerine oturup tavana dikiyordu gözlerini. Sıvası yer yer çatlamış, boyası dökülmüş eşyanın bile ruhundan yoksun bu beton parçasında gördüğü ya da görmeye çalıştığı her neyse onu sandalyeye mıhlamıştı adeta. Bu iç bunaltıcı kasvetli tekrar, güneşin perdeyle oynaşan hüzmeleri, iyileştirici bir sıcaklığı odanın içine taşıyana kadar sürdü. Yatağın gıcırtısıyla Ahmet yerinden fırladı. Musa doğrulmaya çalışıyordu.”

Serap İtik - Teşebbüs

“Saat sabah altı sularıydı. Dört katlı beton binaların yan yana sıralandığı sokak, işe giden insanlarla doluydu. Pencereyi aralayan kadın, hafifçe gülümsedi. Camın kenarında sıkışmış, uzun zaman önce ölmüş böceklerin üzerleri tozla kaplanmıştı. Yatağın üzerinde günlerdir yıkanmamış yorgan, komodinin üzerinde yarım rulo tuvalet kâğıdı, hâlâ dumanı üzerinde tüten bir kül tablası odaya girişte ilk dikkati çekenlerdi. Ellilerin sonundaki kadın, dağınık odadan ayrılıp, sokağa kendini atıverdi. Herkesi güldüren, yaşama sevinci ile dolu kadının yerini, insanların sokakta görse başını diğer yana çevireceği perişan biri almıştı. Yıllardır ilk defa gördüğü şehri kucaklayıp, bastığı toprağı öpmek sonra da yalvararak dua etmek istiyordu.”

“Artık hastalık seviyesinde ilerleyen bu döngü son bulmalıydı ona göre. Cebinde bir silah, gönlünde kadın. Evin yolunu tutarken bir yandan da düşünüyordu. Hareketlerini hesaplıyor, planlıyor ve uygulamaya geçmek istiyordu. Her zamanki gibi kadın alımlı alımlı çıkarken yanından bir nefes onu boğazından yakalayıp duvara yasladı. Boynunda hissettiği metalin soğukluğu yerini sessiz korku çığlıklarına bıraktı. Bağırmak istese de ağzını zorla kapatan elden bir türlü kurtulamıyordu.

Kuytu…”

Yeni Bir Fasıl- Dilek Sipahi

“Bir kahve içimi oturduğu terastan, önünde uzanan uçsuz bucaksız Mezopotamya Ovaları’na baktı. Binlerce yılın savaş arenası toprak yemyeşildi. Tabiat Ana kış uykusundan uyanmıştı. Arpa, buğday hasat edilmiş, düğün zamanı gelmişti. Şenlikler yapılacak, ardından tarlalar sürülecek, fidanlar dikilecekti. Toprağa düşen yağmurlar, fidanları büyütecek, ekim mevsimi geldiğinde saklanan tohumlar toprağa verilecek ve yine düğün zamanı beklenecekti. Bu, Dünya’nın belki de en eski döngüsüydü. Şimdi delikanlı sevdiğine şiir yazıyor, kız kalbi çarparak o şiiri dinliyordu. Yemyeşil ovalarda ağaçlar, pembe beyaz donanmış, pembeli beyazlı dallarda bir kuş bildiği en eski türküyü tutturmuştu.”

“Dışarı baktı, bahar bütün güzelliğini sergiliyordu. Bülbüller, güllere en güzel nağmeleriyle kur yapıyordu. Güllerin ortasında bir kış manolyası, çiçeklerini dökmüş, yeni donandığı yapraklarıyla arz-ı endâm ediyordu. Mor salkımlar sarktıkları duvarın hemen dibindeki leylaklarla hemhal olmuştu. Rengârenk sümbüller, sarı beyaz nergisler bu mor cümbüşün çevresinde yerlerini almıştı. Sarıların, pembelerin, morların kokusu havaya karışıyordu. Ahh... bir de bu koku odaya girebilseydi… bir nefes can gibi...”

Masal Saati

Dergide önemli gördüğüm bölümlerden biri de masallar. Masalsız kalan çocukların hayal gücü de gelişmiyor. Bizler masal kültürüyle büyüyen bir nesiliz. Bu yüzden masallar hep baş tacımız olmalı. Betül Bozkuş’un masallarını severek okuyorum.  Masallar yazmaya devam etmeli Betül. Çünkü onun kalemine çok yakışıyor masal. Polis Aslan isimli masalı ile yer alıyor dergide Bozkuş.

“Küçük mü küçük bir kasaba varmış. Kalabalıktan uzak ve her yer yemyeşilmiş. Bu kasabada herkes birbirini tanırmış. Kasabanın dışından POLİS ASLAN K Betül Bozkuş gelen bazı kötü kalpli insanlar varmış. Bu kötü kalpli insanlar diğer insanları kandırıp onların eşyalarını gizlice alıyormuş. İnsanlar yardıma ihtiyaçları olduğunda, başlarına üzücü bir olay geldiğinde kasabanın polisini ararlarmış. Bu kasabanın polisi Aslan Fiko’ymuş. Kasaba halkı 155’i arayarak başlarına gelen olayları anlatırlarmış. Aslan Fiko da hemen gidermiş yardımlarına.”

“Anneleri ve babaları o anda koşarak gelmişler. Çok korktuklarını söylemişler. Aslan Fiko'ya teşekkür etmişler. Çocuklar da ASLAN Fiko'ya teşekkür etmişler ve bir daha annelerine haber vermeden hiçbir yere gitmemişler. Tanımadıkları birisi kendileriyle konuşmaya çalışırsa hemen oradan uzaklaşıyorlarmış. Bu masalın kahramanı Aslan Fiko. Aslan Fiko çok yaşa :)”

Yitik Bavul’dan Şiirler

Çatılar diyorum evlerin iyileşmeyen yarası çatılar

Kömür dumanlarını giyinip bedenlerine

Sokuluyorlar caddelerin kiremit rengi gölgelerine

Yağmur yağmasın diyorum, sular çatılardan sızmasın

Çocuk odalarına korku salmasın böyle sular

Sokakların ıslaklığında kaybolmuş yağmur yüzlü adamlar

Çekilmiş perdelerin ardında gizlenmiş sır dolu kadınlar

Hep böyle solgun olmasın

Ahmet İşler

Az önce iki kuğu geçti

Karşı yoldan

Siz görmediniz.

Birisi güneşin battığı yöne

Yöneldi, sakindi deniz

Diğeri gölgeyi takip etti

Ondan habersiz.

Bir dilek tut

Dedi, annem

Kuğuların göç mevsimi.

Gökhan Akçiçek

Sonsuzluğa değip birbirine değmeyen tane ve beyaz

O imsaklar ki tükenmekte söz ve yazgı

Bana kalmaz ve size sorulmaz burkulan evren

Belki son şarkıdır bu, ardına yaslan ve dinle!

Birden atların yelesinde küçülüyor asfalt nasıl

Nasıl tesbihi bölüyor parmakların imame, kıyarak

Ne söylesem, nasıl söylesem fırlattığım o yakut kolye ilk hani

Gerdanımda incinen, toprağı yüzüme eğen kibirden değil bu yâre

Sıddıka Zeynep Bozkuş

havada yürümeye sürüce kuş

seni onlara soruyorum

habil’in kırgın kalbidir

güllerin en eski kanayanı,

elinde mendil bu kadar mı incindi

-cansever’in kanar mendili

bir yalnızlık, bunca ağlarken

kalbim neden hâlâ taş kesilmez,

bilmiyorum.

Mustafa Işık

Fotoğraflar ve mayıs ayında zamanlar

Radyasyon yaymaz, zehir de solutmaz

Yanılmadım, ellerim bu bahar da havada

Bütün sırrım mayısla rüzgârda.

Masaya sertçe vurulan su bardağı gibi

Mayıs bitince kırılırmış insanın kalbi.

Fatih Tezce

yan etkisi çok olan ilaçlar gibi hayat

sallanan bir teknede yürümek kadar güç

çabalarsak görürüz en zoru kaçıncı kat

yani belirleyen kim, sayı neye göre üç

ucuz etin yahnisi olmazsa olmazımız

besmele getirmeye gittiğimiz yer oynak

mutlak doğru görünce kapanıyor ağzımız

bir anda açılıyor düşe yapılan kaynak

Ercan Sağlam

YORUM EKLE
YORUMLAR
Ülkü DURAN BULUT
Ülkü DURAN BULUT - 1 ay Önce

Emeği geçen herkesi tebrik ediyorum

banner26