Haziran 2021 dergilerine genel bir bakış-2

Hece Öykü 105. Sayı

Hece Öykü Dergisi hakkında yazarken her zaman Rasim Özdenören’in ön yazısı ile başlardım. Çünkü onun kurduğu her cümle bizler için bir yol gösterici niteliğinde incelikle dokunmuş yazılardı. Şimdi rahatsızlığından dolayı yazısını yazamadı Özdenören. Bize kalan bol bol dua etmek bir an önce şifaya kavuşsun diye.

İsmail Sert ile Toprak Ayna Üzerine

İsmail Sert ile ilk öykü kitabı Toprak Ayna üzerine gerçekleştirilen bir söyleşi var Hece Öykü’de.  Benim de severek okuduğum bir kitaptı Toprak Ayna. Felsefenin ve metafiziğin sınırlarına dayanan bir anlatım öykülere kurgu zenginliği de kazandırmış. Sorular Rüveyda Durmaz Kılıç’tan.

“Kitaptaki öyküler, aralıklarla yazdığım, çok geniş bir zamana yayılmış metinler. Ben hep yazma uğraşı içinde oldum. Ancak hep daldan dala kondum. Şiir, radyo metinleri, gazete yazıları, reklam metinleri ve tabii öykü.”

“Dünyanın gezdiğim yörelerinde kapı fotoğrafları çekiyorum. Görkemli kapılarla coşuyorum. Fotoğraf karesinde kapalı olsalar da zihnimde hep açık duruyor o kapılar. En azından benim sığacağım dar bir aralık… Bir de köprü fotoğraflarım var. İki ayağını kadraja sığdıramadığım bir köprü, sadece kendinin değil, dünyanın genişliğini, ferah, türlü türlü imkânlı bir yer olduğunu anlatıyor. Köprüdeki insan trafiği çok özel bir festival gibi geliyor bana. Köprülerde çok oyalanıyor, köprüleri çok düşünüyorum.”

“Metni yazarken, öyküyü kurarken, ‘kelime’ en temel yapı taşımız. Hiç bitmeyecek bir kaynak. Ancak benim anlatma gayretim içinde en baştan bu yana, gerek karikatür gerek illüstrasyon olarak çizgi hep yer aldı. Başlarda çizgi çok ayrıcalıklı bir imkân olarak görünüyordu. Çizince, sayfalarca anlatamadığınızı bir karede çözdüğünüze ikna olabiliyorsunuz.”

Benim Öyküm’de Selma Aksoy Türköz Var

Selma Aksoy Türköz, kendi öyküsünü anlatıyor. Yazmaya nasıl başladığını, bu alandaki mücadelesini, neler okuduğunu, kimlerin ona yol gösterdiğini öğreniyoruz bu öyküde. Benim de öykülerini ve çevirilerini severek okuduğum bir yazar Türköz.  Öyküsüne ortak oluyoruz.

“Çeşitli dergilerde yazmaya devam ediyorum, halen yazma eylemi ve çabası içindeyim, çünkü yazmak, özgür bir alan benim için, sınırları zorlamak, ideal olana ulaşmak, öğrenmeye devam etmek, kendini gerçekleştirmek… İlk öykü kitabım Ölmek İçin iyi Bir Gün Değil 2018 yılında İz Yayıncılık’tan çıktı. İkinci öykü kitabım Aynı Yağmur’u ise bu mart ayında Muhit Kitap bastı. Ayrıca Edgar Allen Poe’dan çevirisini yaptığım üç serilik Seçme Öyküler ve yukarıda bahsettiğim James Joyce’den Dublinliler adlı çeviri kitaplarım Ketebe Yayınları etiketini taşıyor. Öykülerimin ve çevirilerimin hep daha ileriye taşınması için ömrüm vefa ettiği müddetçe bu yolda yürümeyi arzuluyorum, Benim Öyküm henüz yeni başladı, diyebilirim.”

Olaysız Öyküler

Bir söyleşide olay ve durum öykülerine dair konuşurken bir lise öğrencisi; “Durum öykülerine olaysız öykü diyebiliriz miyiz?” demişti. “De gitsin!” demiştim bende. Tarifi zor, ayırtına varmak bazen içinden çıkılmaz hal alan bir konu bu. Soner Oğuz, olaysız öykülerden bahsediyor. Çıkış noktası, gelinen sınır, uygulama yöntemi gibi birçok ayrıntı var yazıda.

“Olaysız öyküler hakkında farklı tanımlamalarımız, çıkarım ve tespitlerimiz olabilir. Yeni kavramların yerleşme sürecinde bu tür anlamlandırma, tanımlama farklılıklarıyla karşılaşmak olası ve tabiidir. Buradaki farklılığın temel nedeni neyin olay değeri taşıyıp neyin taşımadığı üzerindeki farklı düşünüşler olabilir. Bir vazonun kırılışı, kaynağı belirsiz bir ses, belki bir tebessüm çoğumuz için olay değeri taşımaz. İşte olaysız hikâyelerde böylesi durumlar olayın yerini alır.”

“Olaysız öyküler, okura daha önceden tasarlanmamış bir imge, bir metafor ya da sadece bir kelime peşinde çıkılan bir yolculuğu okuduğu hissini verir çoğu zaman.”  

“Olaysız öykülerin en belirgin özelliği özetlenemez oluşudur. Ancak böylesi bir metin okurun anlatılan durum üzerine bir olay yerleştirmesine yahut söz konusu durumu bir olay üzerine oturtmasına da imkân tanır. Okur etkinliğini artıran bu hâl, olaysız hikâyelerin anlam üretmeye, farklı okumalarda çoğalmaya daha elverişli olabileceğine işarettir.”

Hece Öykü’den Öyküler

EMİN GÜRDAMUR - Osman’ın Kırk Yedinci Yaşı

“Ne oldu da kırk yedinci yıl masalar hakkında Osman’ın kafası karıştı? Kaderin şaşırtıcılığı kalmamış bir cilvesi olarak bu kafa karışıklığına yine bir masanın yol açtığını tahmin etmek güç değil. Evet, bir masa geldi ve Osman’ın görmezden geldiği bütün masaların intikamını aldı. Şu an kaldırımda parke taşlarını rastgele çiğneyen, bazılarını çiğnemeyen, bu rastlantıya neyin karar verdiğini anlamaya çalışan, anlayamadıkça üzülen, sokağa attığı ilk adımın tanrısal belirleyiciliğinden kendine pay çıkaran, ilk adımlarını seven, aslında bütün adımlarını seven Osman’ın kalbi bu intikamın enkazıyla dolu. Osman yıkıntılar arasından başını kaldırıp göğe baktı.”

“Önündeki emektar masaya bir anlık dalgınlıkla alıcı gözlerle bakacaktı ki hemen vazgeçti bundan. Masanın iri bacaklarını, özensiz çizgilerini, süs diye orasına burasına çekilmiş siyah şeritlerini görmek bile istemedi. Tam yirmi iki yıldır bu masayla yaşıyordu. Dünyanın bütün marangozlarından nefret etti.”

Kahramanımızda kırk yedi yaşından tek bir alışkanlık kaldı. İşteyken, yoldayken, uykudayken ara sıra göğe bakıp “Oradasın değil mi Tanrı’m?” diye sormaya devam ediyor Osman. Hepsi bu.

ZEYNEP SATI YALÇIN – Sunak

“Ben işte, ağaçların, otların ve tarihî kalıntıların arasındaki binek taşının üstüne oturup alacakaranlıkta bir damla huzur bekleyen ben. Yakındaki denizin dağlarda yankılanan ninnisini dinleyerek bir heykel sessizliğinde donmuş gibi duran ben. Tabiat ananın kucağında, büyülü nefesinden esecek teselliler uman ben.”

“Çağın kara giysili kara kalpli adamlarıydı onlar, lanetli ruhlarıyla seni çekip yüreğimden kopardılar. Bir kurşun vızıltısı, bir alyans ve bir madalyaydı senden geriye kalan. Bir de yokluğunda tutunabilmeye umut verecek bir tıpırtı vardı içimde, ikimizin tek kalpte atışı… Kıyıcılığın, gözlerinin derinine dek sızdığı bakışlarıyla süzdüler bedenimi, cansız bedeninin yanında kıydılar kalp atışımıza. Direncime karşın, tarifsiz bir kinle savruldu rahmime tekmeler. Sen görmedin. Senden hemen sonraydı olanlar.”

“Her yanım hoş kokular içindeyken, çiçeklerle bezeliyken ölmek ne hoş olurdu. Dilerim uyurken gelir ölüm, dilerim boğazlamazlar beni, okla hançerle kılıçla delik deşik etmezler. Bunları düşününce coşkum azalıyor, korku bütün sevinçleri kazıyıp söker alır, buna izin vermeyeceğim, senin gibi cesur olmalıyım, gülerek dimdik durmuştun namlunun ucunda, onurlu güzelliğini, şefkat içtiğim gözlerini özlüyorum. Gözlerimi kapatıp bekliyorum, canımı senin gibi, bir altın kâse içinde Allah’a sunmanın hayalini kuruyorum. Belki o zaman buluşabiliriz yeniden.”

VURAL KAYA – Müflis Terzi

“Sabahtan akşama iğneyle kuyu kazıyorum, dedi müflis terzi.
Akşamdan sabahaysa acılarımı söküyorum.”

SELVİGÜL KANDOĞMUŞ ŞAHİN - Derviş Kedi Gültekir

“Bu evin bir kokusu, bir havası vardı evet. Bu nasıl bir kokuydu. Dışarda yağmur sicim gibi yağarken damarlarıma kadar üşümüş âdeta, soğuğun ve rüzgârın altında tir tir titrerken girdiğim bu sıcacık ev nasıl güzel, nasıl sıcak geldi bana.”

“Bir gün evin küçük oğlu annemiz yokken bizi gördü. Daha tüylerimiz yapış yapış, gözlerimiz yeni açılmış. İki kardeşimi eline aldı. Bizler hep birlikte feryat figan ağlıyoruz. Aldı onları, ne yaptı nereye götürdü bilmiyorum. Annem her zaman o iki yavruyu hatırlar iç çekip ağlardı. Bize söylemedi kardeşlerimin akıbetini tabi biz öğrendik mahalleliden duyduk, sonrasında bizi orada barındırmadı, ağzıyla tek tek başka güvenli bir yere taşıdı. İnsanlar acımasız olunca çocuk da olsalar farketmiyor. Mahallede çocuklar birbirlerine anlatırken duyduk, küçük oğlan çocuğunun kardeşlerimi suda boğduğunu. İlk o zaman derinden duyumsadım insanoğluna güvenemeyeceğimi.”

“Her Pazartesi ve Perşembe akşamı kızıl günbatımlarına yaslayıp yüreğini beni kucağına alarak, annesiyle babasının hacdan getirdikleri ahşap oymalı küçük rahle üzerinde Kur’an okuyor. Kitapları, bilgisayarı hepsi yerli yerinde. Ben böyle bir düzen görmedim. Kendine göre bir düzeni var. Sesi uzaklardan, davûdi bir ahenkle, derin manalar yüklenmiş odaya oradan sanki tüm eve yayılıyor. Ama sadece ben duyuyorum ahenkle okuduğu Kur’an’ı.”

NADİR AŞÇI - Beşi Bir Yerde

“Kısa bir sessizlikten sonra, böyle durumlar için hazırlanmış ve cep telefonlarında kalıp mesajlar şeklinde kullanıma sunulmuş kısa cümlelerden en uygun olanı hemen düştü dilime. Allah taksiratını affetsin. Hiç de sevmezdi böyle, makineden çıkmış gibi sözleri.”

“Ahmet, bizim mülâyim olan yanımızdı hep. Zaten Ahmet ismi bana her zaman hoşgörüyü hatırlatmıştır. Rüzgâr, aradan geçen bunca yıla rağmen hiçbir şey koparamadı yüzünden. Hâlâ şeffaf, hâlâ mütebessim. Özel bir bankanın Halkla İlişkiler Uzmanı olarak sürdürüyor hayatını. Ara sıra takılırım ona.”

“Muzaffer Hoca, sağ eliyle gözlüklerini çıkarıp sehpanın üzerine koyduktan sonra derin bir nefes almıştı. O ölmedi. Bir an hepimiz bunu, kalbim(iz) de yaşıyor vecizesinin giriş kapısı sanmıştık. Ama bu sözün mecazî bir anlam taşımadığını öğrendiğimizdeki durumumuzu tasvir etmeye hiçbir lisan kifayet etmeyecekti.”

AYŞE ÜNÜVAR - Ne Yola Ne Yere Bakamadan Geçip Gidenler

“İki göz oda bir mutfak. Kapı önünde bir ak dut ağacı. Dalında mavi naylon ipten bir salıncak. Oturulsun diye ipe yerleştirilmiş çiçekli pazenden bir minder. Bu minderin yüzünü her sene üşenmeden değiştiren bir yaşlı kadın ve onun yaşlı aksak kocası. Durmadan bekleyen bir ev. Misafire hasret bir bahçe. Dalına hiç uzanılmamış dut ağacı. Erdiğinde bu dutlar, cıbra olur çıkar çayır çimenin üstü. Ama ne konu komşu, ne mahallenin çoluk çocuğu giremez bu bahçeye. Olur ya canı çeker, göz hakkıdır bir el uzanıverir duvar başından. Hemencecik bir ses gelir pörsümüş bozarmış tülün arkasından. Ya kadın pencerededir. Ya da aksak adam.”

“Seni mi gönderdi içeri? Derken yere bakarım hep. Girişte sağ tarafta bir kuzine soba. Yaz kış kurulu durur. Üzerinde iki güğüm bir ibrik. Güğümler alüminyum, ibrik bakır. Sobanın yanı başında pas tutmuş yine bakır bir lenger, içinde birkaç meşe odunu. Onlar da yaz kış durur. Bu kadın çok üşürmüş.”

“Hiç gitmedim…! Adım da yok benim. Uzun kavak gibi boyum da. Çünkü ben hiç olmadım. Olmayan beni oldurdunuz sonra da gitmiş gibi yıllarca çağırıp durdunuz ve hasret yükünü düşlerinizdeki bana yüklediniz. Hadi artık bitsin bu hasret, olmayan gelsin bu kapıdan girsin ve olanın yükü ile olmayanın yükü üleşilsin…”

Türk Edebiyatı’ndan Emine Işınsu’ya Veda

Türk Edebiyatı Dergisi 572. sayısında Mayıs ayında aramızdan ayrılan Emine Işınsu’ya yazı ve şiirlerle veda ediyor. Işınsu, hepimizin hafızası olan bir yazardı. Dönemler, darbeler, Anadolu, milli ruh dendiğinde akla gelen ilk isimlerdendi Işınsu. Rahmet dileklerimle dergideki yazılardan paylaşımlar yapacağım.

Derginin yeni Genel Yayın Yönetmeni İmdat Avşar’ın giriş yazısından;

“Uzun zamandır dergimizin genel yayın yönetmenliği görevini başarıyla yürüten değerli kardeşim Bahtiyar Aslan’ın, ilmî çalışmalarına daha fazla zaman ayırmak için affını isteyerek görevi bırakmasının burukluğu içindeyiz. Ancak Bahtiyar Aslan’ın bilgi, birikim ve tecrübesiyle hep yanımızda olacağını bilmek, bizlere büyük güven telkin ediyor. Önemli bir misyonu üstlenerek Türk Edebiyatı’nın bayrağını yıllarca taşıyan kardeşimize ilmî çalışmalarında ve gelecekte üstleneceği görevlerde başarılar diliyorum…

Dergimizin bu sayısında, geçtiğimiz günlerde Hakk’a yürüyen Emine Işınsu dosyası ile karşınızdayız. Işınsu’nun yazarlık istidadı tartışmasız olsa da bizler için önemi işlediği konulardı. Onu büyük yapan hamasete kapılmadan, samimi duygularla yazdığı birbirinden güzel eserleri ve Töre dergisinde yılmadan yürüdüğü dava yoluydu. Vakfımızın da kurucularından olan Emine Işınsu’yu okurlarımız nezdinde bir kez daha rahmetle anıyoruz.”

Emine Işınsu dosyasında yer alan yazılardan;

Nurullah Çetin - Emine Işınsu Romancılığı

“Emine Işınsu, bir kadın ve aile romancısıdır. Kadın konusunu feminist bir yaklaşımla değil, tamamen millî bakış açısıyla, Türk kadınının şuurlanması, millî şuurla donanmış nesiller yetiştirmesi gereği bağlamında ele aldı. Kadın cinsinin sıkıntılarını da irdeler. Türk kadınlarının ailevî, toplumsal, eğitimsel ve ideolojik sorunlarına yer verip bunlara karşı olması gereken doğru, iyi ve güzel değer ve özellikleri ön plana çıkarır.”

Burak Süha - Emine Işınsu da Hakk’a Yürüdü

“Teknik Lise son sınıftayken Sancı acısını bir kez daha yaşatan bir Işınsu romanı daha düştü yürek tandırıma: Çiçekler Büyür. Ah İlay, senin gibi bir mücadele ve irade çiçeğini Bulgar’ın hoyrat eline nasıl bıraktık biz? Senin uğradığın zulüm ve tecavüz bizim suçumuzdur. Bırak, senin bıraktığın o mermiyi biz sıkalım şakağımıza. Sen öylesine masum ve temiz bir çiçeksin. Velhasıl Çiçekler Büyür’ü de ruhuma akseden aynı aşina ezadan dolayı bir daha okuyamadım. Bunlar roman değil, temas edeni yakan azaptılar benim için. Öylesine tuhaf ki o acı ve azap hâlâ içimde yaşıyor ve ben bu romanları hâlâ okuyamıyorum bu acıdan dolayı. Ruhuma saplanmış o paslı çivilerin yerinden oynamasından korkuyor ve eski yaranın yeniden kanamasından endişe ediyorum.”

Mehmet Nur Karakeçi- Çağın Şahidi Ve İnsanı Arayan Bir Yazar: Emine Işınsu

“Emine Işınsu’nun edebî kişiliğini oluşturan en önemli yönü, hiç kuşkusuz romancılığıdır. Roman yazmayı, var oluş sebeplerinden biri olarak gören yazar; “Yüce Allah, beni bir Müslüman kul olma ile şereflendirirken şu dünyadaki hayatımda bana roman yazma vazifesi verilmiştir. Böylece roman yazmayı, içtenlikle, var oluş sebeplerinden biri olarak görüyorum.”10 diyerek roman yazmanın kendisi için ifade ettiği anlama dikkatleri çeker. Roman yazarken bu yolda çile çeken, belirli bir olgunluğa ve derinliğe ulaşmaya çalışan yazar; romanlarının kendisi için bir vasıta olmadığını, Emine Işınsu’nun kendisi olduğunu belirtir.”

Özge Manas’tan Emine Işınsı Şiiri

Göç mevsimi yola saldın

Nice dostu, güz burcundan.

Ya sen niye gül vaktinde

Uçup gittin söz burcundan?

Ak topraklar aldı seni

Mavi gökler kırgın yere,

Dünya kafes, biz tutsağız

Ayrılık en kadim töre…

Kaf Dağı’nın ardındasın

Ama sesin ırmakça gür.

Sancılıdır yurt toprağı

Bağrında çiçekler büyür

A.Yağmur Tunalı ile Emine Işınsu Üzerine Söyleşi

İmdat Avşar, A. Yağmur Tunalı ile bir söyleşi gerçekleşmiş. Işınsu’nun hayatı, mücadelesi, ailesi gibi birçok konu işleniyor söyleşide.

“Emine Işınsu, bir edebiyat ve asker çevresine doğdu. Çocukluğu, babası Tümgeneral Aziz Vecîhî Zorlutuna’nın görevleri dolayısıyla Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde geçti. Aldığı zengin tesirleri, bu hareketlilikte ve değişmelerde aramak lazımdır. Tabii, onun için en güçlü figür edebî şöhretiyle ve öğretmenliğiyle bir büyük Türk kadını olan annesi Hâlide Nusret Zorlutuna’dır. Geniş ve genel bir bakışla böyledir.”

“Emine Işınsu’nun edebî eserleri çok okundu, bundan sonra daha çok okunacağı düşünülebilir. Özellikle romanlarından bazıları gelecek nesillerin yeniden keşfedeceği sanat değerleridir, o muhakkak. Bana kalırsa, edebî kişiliğinin yanı başında anılacak insanlık yönü de çok değerlidir ve bilinmelidir.”

“Işınsu Abla, çağın gereklerini bilen, ona göre cihazlanmış bir gençlik düşünürdü. Ona göre medeni ölçüler dünden bugüne neyse, hangi esaslara oturuyor ve hangi yaşama şekilleri üzerinden yürüyorsa milliyetçi de onları bilmeli ve temsil etmeliydi. Bu, o nesil ve önceki milliyetçiler için çok tabii bir ölçüydü.”

“Işınsu Abla, herkesi okurdu. Onda ve bir ölçüde bizim tarafta o darlık yok gibidir. Üzüldüğü hâlde o körlüğe takılıp kalmadı. Eser vermeye devam etti. Kendi cenahından da beklendiği kadar ilgi görmediği düşünülebilir. Fakat hakkında yazılanların büyük kısmı toplandı. Koca bir cilt hâlinde yayımlandı. Hayatımızda kültür ve sanattaki kuruluğa rağmen yüksek ilgi gördüğünü, çok sevildiğini bu eserdeki metinlere göre söyleyebiliyorum. Salgın günlerine tesadüf eden gidişinde de bu sevgiyi gördük.”

Odası Kireç Tutmayanlar

Karaman’dan evlere, ailelere, yaşam alanlarına, Fas’a, Marekeş’e uzanan bir yazı ile Kâmil Uğurlu Türk Edebiyatı’nda. Yaşanabilir mekânlar kurmak aslında insanlığın en büyük meselesi. Fakat göz ardı edilen bir noktada duruyor bu. Uğurlu, bu hassas noktaya dikkat çekiyor.

“Avluya bakan evler, iki göz bir mabeyinden ibaret ve her biri bir aileye hizmet eden, hizmeti kusursuz gören insan ölçeğinde, kişinin eli kadar, parmakları kadar yakın uzvu olmuş mekânlardan oluşuyordu. Karamanlı sivil mimarlığın doruğunda evlerde yaşıyordu. Evleri organikti. Sanki iki kuzu bir ana kerpiçten, samanlı kil harçtan, kireç badanadan, kamış çelenden, hasır tavandan, ardıç kirişlerden müteşekkil değildi.”

“Karaman’da uygulanan geleneksel mimari, -bütün safhalarını birebir yaşadığımız için biliyoruz- hayatı “bir” kabul ettiği için huzurluydu. Gündelik hayat, çalışma, dinlenme, ibadet etme, ziyaret gibi çeşitli zaman dilimlerini kapsıyordu. Çünkü hayat buydu, bunlardı, bütünleşmiş “bir”- di. Şehirli için çalışma; dinlenmeden, ibadetten, ziyaretten ayrı bir şey değildi.”

“Fes şehri, dünyanın en büyük ve en iyi korunmuş Ortaçağ İslam şehirlerinden biridir. Yüzyıllar boyu şairlerin ve entelektüellerin şehri olmuştur. İbn Haldun’un ders verdiği (1332-1406) medrese ile öğrencilerinin kaldığı öğrenci hanları, hamamları olduğu gibi muhafaza edilmiştir. Dünya mirası olarak kayıtlı bir şehirdir. Dünyanın parası harcanarak, kimi onarımları yapılmaktadır.”

“Her şeye rağmen bu mübarek şehir (Karaman) kurtarılabilir görünüyor bize. Hiç olmazsa bir bölümü. Yani Tapucak Mahallesi... Şimdi, meseleye hasbi olarak inanmış teknik bir avuç insan bu rüyayı gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Etraftan gelen sataşmalar normaldir. Bu, eşyanın tabiatında olan bir olaydır. Ve gidişatın sağlıklı olduğunun göstergesidir.”

Türk Edebiyatı’ndan Şiirler

Toprak mukaddestir, toprak mukaddes,

Gerek yâdımızdan çıkmasın bu ders

O, yürek gibidir, pula verilmez,

Vatandır, atadır, anadır toprak.

Odur ilk mayası yokun, varın da,

Soğumaz nefesi kışın karında.

Yerden yıldızlara uçanların da

Ümidi topraktır, kanadı toprak.

Musa Yagub

Siyah önlüklü çocuklar

Eski oyuncaklar bir de

Binip uzun kuyruklu atlara

Gidiyor gökyüzünün başka sokaklarına

Çok uluslu bir çöl oluyor yaşamak

Bir yaşıma daha giriyorum

Kimse kimsenin gölgesini çiğnemeden

Biri el atsın şu günlerin ucundan

Yoksa bırakacağım

Sımsıkı sarıldığım bütün uçurtmaları

Ben uçmayı bilmiyorum ki Allah’ım

Ercan İriş

Beni patikadan yürüdüğüm için vuracaksa bir serkeş kurşun

Varsın vursun

Çünkü ben boğazımı yakan bu asfalt kokusundan

Kaçtım toprağın yoğurulmamış hamuruna…

Bir fırtına sardı bedenimi karadan ve denizden

Kayalara vurdukça çıkan suyun kefi ifsad edilmiş dünyadan

Ve isyan olsa olsa iki dizinin üzerinde oturmaktı bu çağda…

Kuyuya terk edilen çocuktan ne farkım var şimdi benim

Aynı boşluk değil mi göz çukurlarımda büyüyen

Bir melek alsın diye yalnızlığın yangısını yüreğimden

Nafile bekledim...

Yalınayak giriyorum artık gazap diyarı kurşuni topraklara

Kelimeler yakıyor dilimi dönmüyor dünya...

Ömer Faruk Özel

Aydos Sayı 26

26. sayısı ile karşımızda Aydos Dergisi. Sıddık Ertaş’ın giriş yazısından;

“Ülkelerin konumunu biliyoruz artık, şehirlerin, mahallelerin, cadde ve sokakların konumu bir tık kadar uzakta. Elimizdeki akıllı telefonlar sayesinde kaybolma ihtimalimiz yok artık. Gerçekten de öyle mi? Hiç sanmıyorum. Çünkü başka konumlara / alanlara hâkim oldukça insan kendi konumunu kaybediyor bu çağda.

Bu virüs de kendi konumumuzu bulmamıza vesile olmadı, olmuyor. Oysa her şerde bir hayır olduğuna inanmış bir milletiz. Şerdeki hayrı kendi ellerimizle itip duruyoruz; hayırdaki şerri de pek gördüğümüz söylenemez ya!

Aydos ailesi olarak hem kendi konumumuzu bulmaya / onu sabit tutmaya çalıyoruz hem de bütün bir insanlığın konumunu yitirmesini dert ediniyoruz. Sözcüklerin ilahi yükü ile kalbimizi yokluyoruz. Çünkü direnmenin tek merkezi yüreğidir insanın. Orasıdır yaratılış bilgiliğini kavradığımız mecra.”

Dijital Kültür Yönetimi

Dijital kültür kavramı hayatımıza tam anlamıyla yerleşti diyebiliriz. Dünyanın bir ağ gibi sardığı dijital kuşatma hepimizi esir de almaya başladı. Bunda yaşanan salgın döneminin de etkisi büyük. Mehmet Mazak, dijital kültür yönetimini anlatıyor yazısında. Çıkış yollarını da gösteriyor Mazak.

“Kültür yönetimi günümüz dünyasında hızla gelişen bir endüstri haline gelmiştir. Kültür endüstrisi dünyamızda yerel değerleri yok ederek dayatmacı bir kültür emperyalizmi haline gelmektedir. Ulusların kendi kültürel ögelerinden ziyade popülizm ve konformist kokan kültür yaklaşımlarını oluşturan etkinlikler dünyaya egemen olmaya başlamıştır günümüzün dijital çağında…”

“Yunus Emre, bu bağlamda da bizlere asırlar öncesinden yol göstermiştir. Ne diyor Yunus bir sözünde; “İşini aşkla yapan dünyayı taşır, İşini aşksız yapan ölü ceset taşır.” Bir başka sözünde ise; “Dil söyler kulak dinler, kalp söyler kâinat dinler.” Dil ile değil de kalp ile gönül ile söyleyen, dinleyen ve etkinlik planlayan kültür birimleri ve yöneticileri salgın dönemindeki etkinliklerini dijital platformlara taşıyarak “Dijital Kültür Yönetimi” alanında toplumun istediği etkiyi sağlayacak etkinlikleri hedef kitlelere ulaştırmaya çalışmışlardır. İşini aşkla ve gönül dili ile planlayıp yapamayan kültür yöneticileri dijital etkinliklerinde popülizme yenik düşmüşlerdir.”

“Sözlü kültür, yazılı kültür, dijital kültür nedir, farkları nelerdir? Dijital yerliler, dijital göçmenler kimlerdir? Özellikleri nelerdir? Dijital çağın, sanat ve tasarım alanlarına etkileri nelerdir? Dijital çağın toplumsal, ekonomik, politik etkileri nelerdir? Dijital kültür yönetimi ve etkinlikleri nasıl yapılmalıdır? Bu soruların cevabını vermeden planlanacak ve yapılacak olan bir dijital kültürel programı karşılığı olmayan etkinlik olarak karşımıza çıkmaktadır.”

“Çok az maliyetle çok büyük hedef kitleye ulaşabilen etkinlikler gerçekleştirilebilmektedir dijital Dünya’da. Şehirlerarası, ülkeler arası (uluslararası) etkinlikler yapabilme çok kolaylaştı bu süreçte. Sonuç olarak diyebiliriz ki; Dijital Kültür Yönetimi konusunda belki de beş yılda gelinmesi gereken yere salgının da etkisi ile 6 ayda geldik. Üstelik Covid-19 ile birlikte bu durum daha da fazla gelişmeye devam edecektir.”

İlim, Sanat, Kültür Ve Toplum

Prof. Dr. Mustafa Özbalcı, toplumun temel yapılarından olan ilim, sanat ve kültür kavramlarına eğiliyor yazısında. Toplumun etkilenmesi, yapıların birbiriyle uyumu ve kültürel değerlerin etkileşimi gibi konular işleniyor yazıda.

“Kültür ve sanat hareketleri ile ilmî gelişmeler yaşanılan hayattan etkilenir, ondan beslenirler. Dolayısıyla da toplumda meydana gelen değişim, dönüşüm ve oluşumları, yaşanan acı tatlı bütün olayları bir ayna gibi yansıtırlar. Toplumun bütün karakteristik özellikleri ve kültürel değerleri büyük ölçüde o toplumun sosyal hayatında, insan ilişkilerinde; kültür, sanat ve fikir hayatında kendini gösterir, ondan beslenir ve onu anlatır. Bu da toplumun kültür, sanat ve sosyal hayatını zenginleştirir ve canlı tutar.”

“Birbirini takip eden nesilleri yetiştiren ve hayata hazırlayan, yalnız aldıkları standart eğitim süreçleri değildir. Onlar okulun dışında okudukları kitaplardan, gazete ve dergilerden, dinledikleri müzikten, izledikleri film ve dizilerden, güzel bir tablodan ve yaşadıkları mekânların cadde ve sokaklarını süsleyen her türlü mimarî eserden de çok şey öğrenirler.”

Sanatın pazarı çok geniştir. Yeter ki senin satılacak kaliteli ürünün olsun. O pazarda her satıcı için mutlaka bir tezgâh, her ürün için de mutlaka bir alıcı bulunur. André Gide’in dediği gibi, “Sanatkâr evi yapmalıdır. Ev güzel olduktan sonra alıcı da bulunur, kiracı da.”

Su’ya Dair

Yusuf Tosun, yaşam kaynağımız suya dair bir yazı ile Aydos’ta. Elbette şiire yürüyen su var yazıda. İnsana dokunan, hayata renk katan su…  Romanlardan, şiirlerden, yağmurdan, bereketten nasiplenen bir yazı bu.

“Su, ulaşılması gereken menzildir. Yaşamın kaynağı, canlının özsuyudur. Her daim aranılan, onsuz yaşanılamayıp bir ömür peşinden koşulandır. Gökten yere, yerden göğe bir gezgin misali her daim devir daim olunandır. Hayatın kaim olduğu Anasır-ı Erbaa’dan (dört unsurdan) biridir.”

“Derinlere inen yaşam öyküsünün tarihe tanıklığıdır bizi su yoluna koyan. Koca bir imparatorluğun çöküşüne ve yeni bir devletin doğuşuna şahitlik eden bu yaşamöyküsü bizim için önemli çünkü. Bir ömür suyu yani kendini aramakla geçen öykü aslında bir imparatorluğun yıkılışı ve yeni bir devletin kuruluş hikâyesidir. Evet, bizi asıl ilgilendiren burasıdır. Çünkü bizim kaderimiz buna bağlı olmuştur ve nitekim o kader hali hala devam ediyor. Unutmamak gerekir ki; kendimizi bulmanın yolu bu ve benzeri yaşamöykülerini doğru okumada saklıdır.”

“Evet, Suyu arayan adam kazıdıkça kazıdı kuyusunu… Su aşkı onu yıldırmadı, bilakis biledi. Kayalar kırıp metrelerce derinliklere indi. Tabakalar aşıp kütleleri devirdi. Su yolundaki azmi onu maşukuyla buluşturdu ve gürül gürül akmaya başladı yazgısı…”

Avrupa’nın Sömürgeci Yüzü

Ömür Yaşar Kondel, kauçuktan yola çıkarak Avrupa’nın sömüren yüzüne dikkat çeken “İşte Bu Avrupalı” yazısıyla yer alıyor Aydos’ta. Çağdaş Avrupa’nın kendi çıkarları için ne tür zulümler ortaya koyduğunu her fırsatta anlatmakta fayda var.

“Sömürmek, öldürmek, yok etmek en iyi bildikleri şey. Özgürlük ve hak çığırtkanlığı yapmakta en şaşalı kılıfları. Aslında katletmekten başka hiçbir şey bilmeyenlerin dünyayı nasıl esaret altına aldığının en değerli vesikalarından biridir Latin Amerika tarihi.”

“Yağma, talan, yalan, esaret, sömürü, cinayet üzerine kurdular tüm saltanatlarını. Ham maddeyi buldukları yerlerdeki halkı birde iş gücü olarak kullanıp yok ettiler. Ellerinin değdiği her coğrafyada kan ve gözyaşı sebil oldu elbette halklarda sefil. Şimdi sorsak, medeniyet onlarda, insan hakları onlarda, demokrasi onlarda. Katilin iyi giyinmiş olması, bakımlı olması, yakışıklı olması onu katil olmaktan çıkarmamalı.”

Aydos’tan Öyküler

Sevda Deniz K. - Hatıra Defteri

“Etrafına yabancı gözlerle baktı. Uyandığı yatak, üstündeki gecelik, yanı başındaki komedin, tavandaki lamba, çiçekli perdeler, iki kişilik sarı koltuk ve krem rengi düz halı ona hiçbir şey ifade etmiyordu. Nerede olduğunu anlamaya çalıştı ama ne kim olduğunu ne de ismini hatırlıyordu. Neyi beklediğini bilmeden, düşünemeden dalgın bir hâlde oturmaya devam etti.”

“Genç adam, hafifçe araladığı kapıdan karısının yattığı yöne doğru -biraz da ürkerekbaktı. O sırada yanına gelen annesinin odaya girmesine de izin vermedi. “Hâlâ uyuyor. Kendiliğinden uyanmasını bekleyelim.” dedi. Bir gün önce yaşadıklarını anlamlandıramadığı için çok tedirgindi. Bilal de annesinin yanında değildi. Nerede olduğunu sormaya hazırlanırken bahçeden gelen koşuşturma –oğlu her zamanki gibi tavukların peşindeydi- sesini duyunca rahatladı. Yatağın ayakucuna ilişir gibi oturdu. Filiz, dizlerini karnına doğru bükmüş başını da neredeyse bacaklarına değecek kadar öne eğmişti. Anne karnındaki cenin vaziyetinde sağ yanına dönmüş yatıyordu.”

“Akşam bahçeye kurdukları sofranın etrafında üç kişiydiler. Filiz, oğlu ve kocası. Genç kadın, üzerinde bir ağırlıkla gözlerini açtığında vakit öğleden sonrasıydı. Kocası aşırı bir şefkatle kendisiyle ilgilenmiş. Çocukmuş gibi banyo yapmasına bile yardım etmiş, üstüne saçlarını kurutup taramıştı. Yıllardan beri ilk defa olarak yalnızdılar. Kayınvalidesi evde yoktu. Sormak da gelmedi içinden kadının.”

Ercan Er - Emekli Evler

“Öğle namazından sonra dedem köy kahvesine götürmüştü beni. Kapıdan girince sağa doğru yoldan yana bakan, en ön ve köşedeki masaya doğru yöneldik. Oturmadan önce dedem arkada oturan birine selam verdi. Selam verdiği kişiyi de oturduğu masayı da gölgede kaldıkları için seçemedim.”

“Onlar tartışmayı sürdürüyordu. Bense önümdeki camın ardında toz zerreciklerinin ve ışıkların salkım söğüdün dalları arasında oynaşmalarına dalmıştım. Ancak bir o kadar da dedemin neden arkadaki masada oturanlardan yalnızca birine selam verip öbürünü es geçtiğini anlayamamıştım. Acaba dedemle selam vermediği adam arasında ne geçmişti?”

“Görünüşe göre, Macit’e emeğinin üstünlüğünü kanıtlamak da yetmiyordu. Kasten adam öldürmekten yargılanan biri gibi gerçek suçluyu da ortaya çıkarması gerekiyordu ki, kamu vicdanında bütünüyle aklansın. Böyle yapınca acaba onu dinlediğimizi anladı mı diye düşünmeye başladım.”

Rabia Efe Coşkunlu - Gidersem Gelemem

“Yeni masallara malzeme olmayacağım ama masalları değiştireceğim. Mesela prenses kurbağayı öpünce prens olmasın. Prenses prensi öpsün. Prense virüs bulaşsın. Günler geceler zindan olsun onlara. Tek çareleri hastaneye gitmek olsun ama hastaneden çok korkuyor olsunlar. Ne yapacaklarını bilemeyen aileleri onları zorla hastaneye götürsün. Masal da burada bitsin. Sonucunu bilmesek de biz onları iyileşmiş kabul edelim.”

“Annem, o gece yorganı üstümde titrerken görmüş. Yorganı kaldırıp alnıma dokununca fark etmiş ateşimi. Bir hayli uğraşmış ama düşürememiş ateşimi. Sabahın ilk saatlerinde muhtarın arabasıyla ilçedeki hastaneye götürmüşler beni. O anlardan aklımda kalan, üşüyen bedenimi ısıtmak için anneme sıkı sıkı sarıldığımdı yalnızca.”

“Bu arada açıktan ortaokulu ve liseyi de bitirmeyi başarmış oldum. Görevde yükseldiğime göre artık daha iyi kazanmaya başladığımı söylemeye gerek yok herhalde. Üstelik elimi ayağımı kirletmeyen, yorucu olmayan bir işim vardı. Önceki evimize göre çok daha iyi bir eve taşınmıştık. Bir de çocuğum olmuştu. Aileme daha çok bağlandığımı hissediyordum. Bir de şu hastane korkusu olmasa… Hastane korkum ailemi iyiden iyiye bunaltıyordu.”

Aydos’tan Şiirler

İhtiyar kanepe, göğün bodrumunda atıl

Silkelese tozlarını bekleyişler dökülecek

Ufka uzanan rayları yüz yıllardır paslı

Kemirgen fareler binecek hücrelerine.

Tüm hayatını nasıl da sığıyor artık bir kanepeye?

Çeyizindeki bakır tastan bir yudum ayran içmen

Kimin yanan içini serinletir ki şimdi?

Kimlerin kapkara bakışlarıydı,

Düştüğün yollarda yan bindiğin eşeğin gözleri

Ve neden sürünüyorsun bulduğun her merhemi?

Ulaş Konuk

Çoktan çıkıp gidebilirdim bu şiirden

Kumları üfleyerek araladığım yoldan

Sanki ilk kez yürüyormuşum gibi

Çoğalan dalgalara çoktan bırakabilirdim

Yazılmış ve yazılmamış bütün şiirleri

Çoktan kalabilirdim güçlü bir duayla

Ama sesine düşmüş çiğ tanesiyim

Gün görmüş göğsüm paramparça

Bütün ağaçları kökünden sökülmüş

Harap bir parkın gece bekçisiyim

Her enkazımda senden bir gölge

Özcan Ünlü

Hayat bizim bahçeden ibaretmiş

Kan yeşili kokan ağaçmışım meğer

Omuzlarımda dua kuşları

İmtihan soruları yapraklarımda

Gezdiği sanarak aynı yere varırmışım

Elini uzatma bana dünya,

Yalnızlık, tokalaşmayı bilmez

Ercan İriş

insan önce içinden ölür

bekler tamamlansın diye sonra

kalan ne varsa

kımıltısı kalbin birkaç saatlik

ve belki bir camda

insan

acısıyla bakar hayata

yalın gök karanlık dal

çamurlu yol

iz bırakır her yağmurda

şimdi siz insanlar ey

heybenizde biriken

gün gibi kızarık gülüşlerinize

toz konduğunu varsaysak

gömülür gözlerinizde

öğütülmüş zaman

insan içine gömülür

Kemalettin Bal

Orta Çağ romantizmi oluyor ölen her şey

Yakanda siyah bir cep ve içinde kırmızı gül tozları

Limonî ışıltılar saçların uzak şehir limanları

Eski bir cinayet süsü olmalı martılar ve çığlıkları

Ey gözlerime bakan dünya çok eskilerde kaldı mavilikler

Siyah dönüşler içinde kızıl güz akşamları

Her kuşluk vaktinin bir bitimi var dediler ve hep ikindi suları

Kenan Çayıroğlu

artık deniz olmuştur

vadiden kopan ırmak

birdenbire dudakları karıştı dünyanın

üst dudağı bir kumru / Çırptı kanatlarını

alt dudağı bir serÇe

debisi yüksek nehir gibi taşlara

vura vura haykırdı ilahi yasa

her nefis tadacaktır mutlaka

tadı damağında kalacaktır sevmenin

Sıddık Ertaş

Dikile yüksele geliyor üstüme

Unutmaya çalıştıkça kanlı hâtıralar

And olsun aydınlığı yerleştirene karanlığın içine

Yanayım ki, sağalsın kadîm yaralarım

Bin kez ölmektense, aşk ile bir kez yanalım

Yer ile yeksan edelim kara bulutları

Her sabah taze bir güneş bahşedenin izniyle

Nihayet bulsun bu gamsızca karanlığa sövmeler

Çıkart kılıcını kınından, bileyle aşkla ve öfkeyle

Son bulsun entrikalar, oyunlar, hileler ve desiseler

Erol Yılmaz

Gecenin karasına düştü, akça topuklu çocuk

Hayalet eller koştukça ve beyaz gecelik

Ellerin gülüşü, boynuna dolandıkça düğüm düğüm

Vebali, geceye çınlayan hıçkırığın

Gecenin karasına küstü, akça topuklu çocuk

Peşi sıra, kopuk kopuk gölgeler…

Liğmelenen tomurcuk ve yağmalanan sevgi

Sığamadı; beyaz geceliğe, eve, dağlara

Sıddıka Zeynep Bozkuş

ey zamanın çatlağından sıyrılıp

ruhunu deli ırmağa satan derviş

kuş sesleri büyütür gökyüzünü

kulaklarını kapatsan ne çıkar

gayri giymeliyim demir çarığı

yola yolcuyum, asaya ahdim var

insan her sabah yeniden dirilir

mıhlanır dalda iki yaralı keklik

burada tenha görülür rüyalar

uçurumdur eşkıyaya infaz emri

sehere hüküm biçen hükümdardır

parmakları yâr saçında avcılar

Mustafa Işık

Çare Dergisi’nde Bilal Kemikli ile Söyleşi

Çare Dergisi, her yeni sayısında kervanına kattığı yeni isimlerle yoluna devam ediyor. Bu, bir dergi için elbette çok önemli bir adım. Yenilenmek, daha geniş kitlelere seslenmek, ufkunun mesafesini yükseltmek bir derginin kabul gördüğünün ve sesinin karşılığını bulduğunun bir göstergesi. 10. sayıda edebiyat dünyamızdan birçok isim konuk oluyor Çare’nin sayfalarına.

Prof. Dr. Bilal Kemikli ile Yunus Emre üzerine gerçekleştirilen bir söyleşi var dergide. Kemikli tam anlamıyla bir gönül insanıdır. Onunla sohbet ederken farklı bir dünyanın sesini alırsınız yanınıza. Yunus’u anlatmak da bu sebepten çok yakışıyor Bilal Hoca’ya.

Söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Öncelikle şunu söyleyeyim. 2021 yılının cumhurbaşkanlığı genelgesi ile “Yunus Emre ve Türkçe Yılı” “Bizim Yunus ve Türkçe Yılı” olarak güncellendi. Sayın cumhurbaşkanımız “Bizim Yunus tabirini önemsiyor ve çokça kullanmamızı salık veriyor. Çünkü; birden çok Yunus var ve bunların içinden “Bizim Yunus” diye nitelendirdiğimiz Tapduk Emre’nin dervişi olan Yunus, meşhur Yunus, asıl suyun başı olan Yunus’tur. Bu sebepten “Bizim Yunus Yılı” tabiri daha manidar.”

“Yunus, şiirlerinde gezgin bir derviş olarak -yani çokça gezen bir insan- söylüyor. Gezdiği ve konakladığı yerlerde muhtemelen sohbetler yapıyor, şiirler okuyor, insanların kalbine dokunuyordu. Gezerken uğrayıp geçmiyordu. Yani Yunus’un seyahatlerini bugünkü seyahat acentalarının gezileri gibi düşünmeyelim. Halka yani insana dokunan gezilerdi bunlar.”

“Yunus’tan günümüze neler kaldı onlara bakmak lazım. Bir kısmı kullanılmayan arkaik kelimeler ama büyük oranda Yunus’tur bu dili, bu Türkçeyi canlandıran; Türkçeye ruh veren. Onun divanı Türkçenin hafızası olarak nitelendirilebilir. Bu bakımdan Yunus’u Türkçenin süt dişi olarak nitelendiren kişiler, şairler vardır. Yunus, hakikaten Türkçenin süt dişidir.”

“Gruplar halinde Yunus okumalarının yapılması, oradaki manayı yaşamaya matuf bir gayretin içerisine girilmesi gerekiyor. Mesela, Yunus bir yerde namazdan bahsediyor. Pek çok Yunus uzmanı, Yunus’un şöhretine sahip olan kişiler ise bu manayı örtüyor. Yunus namaz kılmanın ehemmiyetinden bahsediyor aslında ve en önemli sanatlardan biri olarak namazı telakki ediyor. Şimdi siz Yunus’u okurken namazdan uzak kalmaz, bunun bir sanat olduğunu, insanın kendisini tamamlamasını temin eden bir sanat olduğunu görerek bunu yaşarsanız Yunus çoğalmış olur.”

“Nasıl girilir gönle? Muhabbetle girilir. Muhabbet nedir? Habbe kelimesinden türer. Habbe nedir? Tohum atmaktır. Gönle tohum atarak girersiniz. Tohum nasıl atılır? Güzel sözle, davranışla, tebessümle, sadakayla, hediyeyle, bir işi yapmakla, fedakârlıkla, güzel ahlâkla… Tüm bunlarla giresiniz gönle. Bunları her birisi birer tohumdur. Yani gönle gireceğim ben deyip imaj makerların yaptığı gibi projeler yapmanın bir anlamı yoktur.”

Âşık Paşa ve Yûnus Emre: Gözüm pınar olsun ona!

D. Mehmet Doğan neyden bahsederse bahsetsin kelimelerinin kanatlandığı muhakkak çünkü ne söylerse yürekten söyler Doğan. Fakat ondan Mehmet Akif’i ve Yunus Emre’yi dinlemek, okumak ayrı bir keyiftir. Gönlünün bam telinden konuşur bunları anlatırken Doğan; çünkü bu toprakların en hakiki iki mayasıdır Akif ve Yunus.

Çare dergisinde Aşık Paşa’yı ver Yunus Emre’yi anlatıyor. Aynı devrin iki şairinin şiirlerini, ortak sesini Yunus Emre Divanları eşliğinde incelmiş oluyoruz.

“Âşık Paşa ve Yûnus Emre çağdaş. Âşık Paşa Yûnus’dan 32 yaş küçük. Ondan 12 yıl sonra vefat etmiş. 40 yıl birbirine yakın bir coğrafyada yaşamışlar. Tanıştılar mı? Birbirleriyle görüşüp konuştular mı? Bu meçhulümüz.

Yedi asır önceden söz ediyoruz… Birbirinden haberdar olmanın, görüşmenin tanışmanın, konuşmanın müşkil olduğu bir zamandan. Fakat buna rağmen Yûnus Emre’nin bir önceki nesilden Mevlâna’nın meclislerinde bulunduğu şiirlerinden anlaşılıyor. Buna mukabil ne Yûnus Âşık Paşa’dan, ne de Âşık Paşa Yûnus’dan söz ediyor.”

“Yûnus Emre Divanı’nın yirmiden fazla el yazması nüshası olduğu biliniyor. En eskisi Fatih nüshası denilen ve 14. Yüzyıla tarihlenen yazmadır. Bununla çağdaş olduğu söylenen Raif Yelkenci nüshasından sonra, 16. yüzyılda kayda geçirilen Yahya Efendi nüshası gelmektedir. 14. Yüzyılın başında Yûnus sağdır, Âşık Paşa ondan sonra 13 sene daha yaşamıştır. Her ikisinin kendi el yazıları ile eserleri günümüze ulaşmamıştır. Zaman içinde isimlerin, şiirlerin birbirine karışması mümkündür. Yunus Emre, bir ana ırmaktır. Bu yüzden bazı küçük dereler bu ırmaktan sayılabilir ve bunların şiirleri kolaylıkla ona mal edilebilir. Âşık Paşa ise 12 bin beyitlik Garipname’si ile, böylesine büyük bir eseriyle pek fazla karıştırılmaya müsait değildir. Yine de onun Garipname dışında şiirlerinin olması bir karışıklığa yol açabilir.”

Bîçareye Bir Çâre

Hüseyin Akın yine kelimelere yüklediği derin anlamlı bir yazısı ile Çâre’de. Hepimizin bir çareye ihtiyacı var. Cenderede gibiyiz. Çıkış yolu arıyoruz. Nerede ışık görsek oraya koşacak haldeyiz. Akın’ın cümleleri de bîçareler için yol işareti gibi… 

“Çâre nedir? Durun, hemen tanım yapmaya kalkmayın. Önce şöyle bir arkaya yaslanın. Yumruğunuzu şakaklarınıza koymanız falan da gerekmez. Farsça bir sözcük olduğunu biliyoruz “çâre”nin, usul, yöntem gibi anlamlara geldiği de bilgimiz dahilindedir. Bütün bunları bilmek bizi bir arpa boyu ileriye taşımıyor ne yazık ki?”

“İnsanın çaresizliği insana nasıl çare, dertli oluşu nasıl derman olabiliyor? Bunun cevabını en iyi bilecek olanlar hâl ehlidir kuşkusuz. İnsan derdine yaklaştıkça dermanına yaklaşmış olur. Çaresizlikten kendi varlığına dair en büyük hakikatleri devşirir. Zira insan çarenin kendisidir. Bunu o dışarıda aradığı bütün çareler tükendiği zaman fark eder.”

“Dünyayı etkisi altına alan Covit19 salgını karşısında bütün dünya bir ağızdan aynı şeyi söyleyip, gözlerini aynı noktaya dikip o gelmesi gerekeni bekliyorlar: Çare! Sanırız ki çare doktorda ya da ilaçtadır. Fani dünyada beka arayan insan için çare olarak ortaya konan her şey sadece plasebo etkisine sahiptir. Covit’ten hastanede yatan rahmetli annemin ölümünden bir gün önce teslim olmuş bir eda ile söylediği Pir Sultan Abdal’a ait şu dizenin dile getirdiği hakikat gibi: “Benim derdimin ilacı ya bulunur ya bulunmaz.” Şimdi uzmanlar aşının çare olup olmadığını tartışıyorlar. Almanya’dan gelen mi daha etkili yoksa Çin’den gelen mi, bunu bilmiyorum. Fakat şundan eminim ki bize gerçek anlamda çareyi gösterecek olan aşı “kıyamet aşısı”ndan başkası değildir. Başka çaremiz varsa çıksın ortaya!”

Selçuk Küpçük’ten Hasan Sağındık Yazısı

Selçuk Küpçük ve Hasan Sağındık, gönül hanemde yerleri sağlam iki ağabeyim. 90’lı yılların başından bu yana tanışırız, hasbıhal ederiz. Ezgileriyle olduğu kadar muhabbetleriyle de gönül telimizi titreten iki gönül insanı. Selçuk Küpçük’ün müzik üzerine yazıları sadece notalara dokunmaz aynı zamanda Türkiye’nin yaşadığı sosyal, siyasal dönemlerin de bir haritasını çıkarır. Hasan Sağındık’ı anlatıyor Küpçük. Belki de 30 yılı aşan bir dostluğun da muhabbetine şahit oluyoruz.

“Hasan Sağındık’ın ilk ürünlerini vermeye başladığı 1980’lerin ikinci yarısı 12 Eylül darbesinin toplum üzerindeki etkilerinin devam ettiği zamanlara denk düşmektedir. İçerisinden sıyrılıp geldiği toplumsal katman ve düşünce ekolünün (ülkücü hareket) darbeyle almış olduğu yaranın derin izlerini taşıyan “Yusuf Yüzlüler” (Günalp Müzik, 1989) isimli albümünün bu yüzden sadece müzikal değil, tarihsel nitelik taşıdığını iddia etmek mümkün. Uçları 70’li yılların sokağa taşan politik şiddetinden izler barındıran acılarla örülü bir kuşağın 1980 sonrası yaşamış olduğu hayal kırıklığı ve travmalarını anlatan öykülerle yoğrulmuş bu ilk albüm için dolayısıyla “baştan sona bir ağıt”tı diyebiliriz.”

“Asyalı” olmayı Batı karşısında kimliğini korumaya dair bir direniş şeklinde ele alan Sağındık’ın, müziğini de bu geniş coğrafyanın öyküsünden beslenerek kurguladığını iddia edebiliriz. Beste aranjelerinde ortaya çıkan bu sentez anlayışı onu Türkiye’deki verili müzik üretiminin hem uzağında tutmuş, hem de ortaya koyduğu albümlerle piyasa dışı çalışmalara yönelmek isteyen başka müzisyenlere ilham vermiştir. Yerleşik ve kendisini tekrar eden müzikal üretim yerine her yeni albümünde farklı ses ve zenginlik arayışlarının peşinde koşarak dinleyicisini belli bir estetik eşiğin farkındalığına çağıran Sağındık bu müzikal yolculuğunda kimi vakit Asya’nın uçsuz bucaksız steplerini hatırlatan pentatonik besteler de yaptı, kimi vakit caz’dan rock formuna uzayan yapılara da yöneldi.

“Yaşadığı çağın sosyal, kültürel, politik sorunlarına “meselesi” olan bir “kent ozanı” bilinci üzerinden, elinde tuttuğu bağlamasıyla eklemlenen ve ilk albümü “Yusuf Yüzlüler”den günümüze kadar aslında tek bir türküyü söyleyen, söylediği türküde Anadolu’dan başlayıp Balkanlar’dan, Afrika’ya, Ortadoğu’dan Asya’ya ortak duygu ve vicdan coğrafyasının resmini çizen Hasan Sağındık için bütün bu müzikal yolculuğu boyunca istikrarını ve sanata yönelik ahlaki duruşunu koruyarak bir medeniyetin modern zamanlara ulaşan avazını yüksek sesle dillendirmiştir değerlendirmesinde bulunmak pekala mümkün.”

Sabahattin Ali Yozgat’ı Niçin Sevmemişti?

Mustafa Çitfçi böyle bir başlıkla giriyor konuya. Sabahattin Ali’nin popülerliği malum. Bir de Yozgat’ı sevmemek gibi hassas bir konu olunca, “acaba” sorusunun cevabını arıyoruz yazıda. Çiftci bir Yozgatlı olarak şehrini savunuyor Sabahattin Ali’ye karşı. Olması gerekeni yapıyor elbette.

“Sabahattin Ali 21 Ağustos 1927’de İstanbul Erkek Öğretmen Okulu’ndan mezun olduktan sonra atama beklerken Ankara’ya dayısı Doktor Rıfat Ertüzün'ü ziyarete gider. Doktor dayı Yozgat Devlet Hastanesine başhekimliğe atanır. Sonra arkadaşlarına rica eder ve yeğenini de Yozgat’a öğretmen olarak atanmış halde beraberinde getirir. Böylece Sabahattin Ali 1 Ekim 1927’ de Yozgat Cumhuriyet Mektebi’nde vazifeye başlamış olur.”

“Sabahattin Ali’nin Yozgat ile alakalı mektuplarında bahsettiği ifadeleri buraya alamayacağım. O ifadeleri okumaya ve sizinle paylaşmaya vicdanım el vermiyor. Bir memleketin coğrafyasını oranın laneti gibi sunmak, ahalisini toptan itham edecek ifadeler kullanmak, eşraf ve ileri gelenleri tahkir etmek, benim anlayamayacağım şeyler.”

“Uzun lafın kısası Sabahattin Ali Yozgat’ı ve Yozgatlıyı hiç sevmemiştir. Yazdıkları ortadadır. Ama biz kendisini yine rahmetle analım. Eserlerinden istifade etmeye bakalım. Ama incindiğimizi de tarihe not düşelim ki bizim de bir kalbimiz olduğu unutulmasın.”

Sonluluk ve Sonsuzluk Ezgileri

Mustafa Mete, bizleri sınırları olmayan bir yolculuğa çıkarıyor. Şiir tadında bir davet bu. Hepimizin içinde aslında uçsuz bucaksız bir sonsuzluk. Gideceğimiz yer belli. Her şeyin farkındayız. Düşüyoruz bir çağrının ardına.

“Türküsüne sirayet eden arzu ve ihtiraslarıyla insan kendisini bir cendereye sürükler. Yaşamak biraz da bu değil midir? Sürüklenmek! Bazen cennetten yer yüzüne, bazen de yürekten yüreğe. Savrulmak, kaybolmak, yıkılmak... Ama sonunda bulmak. Aradığını. Kendini. Çâreyi.”

“Geriye dönüş sonsuzluktur. Tarih sahibi olması insanı sonsuz kılar. Tarihin esrarı perdeler aralar, yenilgilere koşturur insanı. Tarihin sonsuz ezgisi insanı dönüp dolaştırıp yolculuğun -ya da sonsuzluğun mu demeliyim- başladığı yere getirir. Toprağa.”

“Bir çâremiz olsun istiyorsak önümüzdeki sonsuzluk ezgisine kulak vermeliyiz. O sonsuz ezgide bizleri sırların sırrına erdirecek sonluluk saklıdır.
Aslî olan budur.
Çâre budur.
Çâre sonsuzluktur.
Yok oluş diye bir şey yoktur.
Hakikat huzurunda bir ezgidir sonsuzluk.
Kalbi titreten tınısıyla çâre...”

Çâre’den Öyküler

ALİ NECİP ERDOĞAN – Farkedilmeyen

“Anlattıklarının tamamını olmasa da büyük bir kısmını biliyorum çünkü onları yazdım, o yüzden bugün bunları anlatabiliyorum. İşin en önemli yanı da bu galiba. Üstelik unutacağımı bildiği için yazmamı o söylemiş, bunu da sayfanın sağ üst köşesine not alıp tarih atmışım: Kasım 2001.”

“Tek şekeri çayıma atıp karıştırırken okeye dönen arkadaşım taş çekmek için elini uzatıyordu ki, dur dedim, senin yerine bu sefer ben çekeceğim taşı. Çay bardağımı kolumun menzilinden çıkarmak için hafifçe sağa çekip törensel bir havayla taş çekmeye uzandım. Başparmağımla taşı üstten tutup kendime doğru yavaşça kaydırdım ve işaret parmağımla taşın altındaki sayıyı okudum, yediliydi, vallaha da çektim, dedim, inşallah rengi de tutar.”

“Oturduğum yerden kalkıp Murat’ın yanına gittim ve bir çay doldurur musun, dedim. Şaşırarak baktı bana ve bir gözünü kırpıp hayırdır dedi, sen doldur dedim, kalkıp doldurdu, ben de çayı alıp kendisi hakkında hiçbir şey hatırlamadığım adamın masasına bıraktım ve adamın karşısındaki sandalyeye oturdum. Adam çayına tek şekerini atarken, aslında bu ikinci karşılaşmamız dedi. Seni daha önce görmüş olsam kesinlikle hatırlardım, dedim.”

Bütün olup bitenleri baştan itibaren yazmaya başladım, atladığım yerleri o tamamlattı ve dikkatlice hepsini kâğıda yazdım.

“Son olarak, dedi, herhangi bir zorunluluk olmadan beni fark etmen şu nedenle sıkıntılı: ben kendime “farkedilmeyen” diyorum, aslında benim bulduğum bir kelime değil bu, bir zamanlar, bunun ne zaman olduğunu artık ben de hatırlamıyorum, tıpkı senin beni fark ettiğin gibi, bir adamı fark ettim, işte o adam kendisine farkedilmeyen diyordu.”

HAVVA KARAKAŞ - Sakız

“Arabayı köy çocuklarının haşarılıklarına maruz kalmayacağı bir duvar dibine park ettikten sonra ailecek indik arabadan. Çocuklar arabadan dışarı ilk adımlarını atmalarıyla beraber burunlarına çarpan tezek kokusuyla yüzlerini buruşturdular. Yüzlerindeki bu buruşukluk saniyeler içinde yerini “Neden geldik ki sanki?” pişmanlığıyla dolu bir dudak bükmesine bıraktı. Yüzlerindeki bu ifade öylesine belirgindi ki eşim Nuran kıkırdamasına engel olamayarak “Doğduğunuzdan beri ilk kez köye geliyorsunuz yabancıladınız tabii. Alıştığınız yerlere hiç benzemiyor değil mi?” diye sordu.”

“Çerçi Hamdi dayıya gittiğimiz bir gün, bu kez eşeğin sırtında asla sabit duramayan o sepetin içinde daha önce hiç görmediğim üzerleri renkli, özenle paketlenmiş minik dikdörtgenler dikkatimi çekti. Ne olduklarını bilememenin verdiği merakla elime aldım ve “Ben bunlardan istiyorum ana, yünleri bunlarla takas edelim.” dedim. Elimizdeki yünleri aldıktan sonra Çerçi Hamdi dayı, “Sizin bu yünler iki tane sakız ancak eder ama ben yine de üç tane vereyim İsmail’ime de kardeşleriyle yarım yarım bölüşsün.” dedi babacan bir tavırla. Çerçi Hamdi dayıdan adının sakız olduğunu öğrendiğim minik paketlerimi avucuma aldıktan sonra anamla evin yolunu tuttuk. Eve vardıktan sonra anam elimdeki üç sakızı altı parçaya bölüp hepimize pay etti.”

“Hatırlamanın verdiği irkilmeyle birlikte tekrardan gevşedi vücudum. O an fark ettim, ben elli dört yaşında evli barklı koskoca bir adamım ama ne zaman Bekir emmilerin evinin köşesinden geçsem yedi yaşında bir çocuğa dönüşürüm ağzından düşürdüğü yarım sakızını arayan.”

HÜSEYİN HİLMİ ARSLAN - Kafa Okumak

“Biz berberlerle psikologlar arasında pek bir fark yoktur, hatta biz onlardan bir tık daha öndeyiz aslında. Bu “bir tık daha” lafı da yeni icat oldu, bizim Hasan Hoca’nın lafı; tıraş olurken pek kullanır “Hocam kısalık yeter mi” diye sorunca çoğu kez “bir tık daha kısalt usta” der, neyse kafa ütülemeyim şimdi. Psikoloğa yığınla para vererek dert anlatmaya giden vatandaş anlaşılmak için anlatır da anlatır. Karşısındaki psikolog işinin ehli değilse vay haline. Oysa biz öyle miyiz? Bize gelen müşterinin başına bir bakışta anlarız hali pür melalini; bu laf da Hasan hocaya ait, pek bilir hocamız; gerçi az okumadık onun da kafasını.”

“Her neyse kafa okumak bu işte. Bir de kafa delik deşik yara izleriyle doluysa çocukluğuna bile inebilirsiniz müşterinin -çocukluğuna inmeyi ben de anlamadım ama Hasan Hoca sen öyle yaz diyor, öyle olsun bakalım-. Yani anlayacağınız biz berberler bir tık daha öndeyiz psikologlardan, niye mi? O kadar terapinin üstüne bir de tıraş ediyoruz adamı.”

Çâre’den Şiirler

Yazgısız şehirler biriktiren sığlığımdan

Ketum bir öykü

Gibi arta kalan karamsarlık

Nedeni vakitsiz parıldayacak sanki

İki bekleyiş arasından sıyrılan bir yengi

Yağmurun kopuverecek iliklerinden henüz

Tarhlarda yaşam bulacak

İlkyaz tekilliği

Bir küpeştenin kollarına tutulmuş usul

Sözcüklerden öte

Paslı bir zemberekten kalıntı

Yersiz bir yapmacıklığın dallarından hışırtı

Kendime doğru devşirecek

Beni bu sarsıntı

İlhan Kayhan

Veznelerin ve kasaların rüzgârından buzullar tutarsın

Kuyruklarda aylak korkular, türlü-matiklerde eylem düşüncesi

Metro girişlerinde öğrenirim öfkeyi ve aşkı, belki de sosyoloji

Beklerim ki koca bir yılan yutsun ölümlülüğümü

Bekleyemem, yoksa yıkılır bir imparatorluk

Bekleyedururum, çünkü sansarıyım şehrin

Yeniyetme sustalılar tükürürüm ak bağrına

Çıldırırım sarı dişli çiftiçinin tavukları için

Macera sürsün

Yokuşlarda çıtkırıldım, düzlükte kaç oktav ses

Haliç’ten geçerken bunamışım gibi her defasında

Kocaman olmuşum meğer görmeyeli

Kocamanım ve kendi aklımdan çıkıyorum

Bunuyor bu vapur beni kocamışım

Akıtıyorsun halkı bilincinden, kusuyorsun bazen

Maceramı sür

M. Burak Çelik

Denizden gelen atlar,

Köpük kanatlılar.

Şakırtıları vuruyordu kumsallara,

Sesleri çarpıyordu dik yamaçlı dağlara,

Kişnemelerinde hep su şırıltısı,

Yalnızca dalgalarlaydı onların dansı.

Gök deniz vuslatına iki mızrak boyu,

Güneşle öpüşmeye ramaktılar.

Renklerin cümbüşü gurubu yalıyordu,

Su üstünde yelkenliydi kanatlar.

Beyazlığın saflığı ancak bu kadar resmedilebilirdi,

Bu kadar duygu, bu kadar gerçekti denizden gelen atlar.

İhsan Kurt

Kimseler bilmez

Kavuşturduğunu da trenin

Ayrılığı getirdiği kadar gönüle

Akla da getirir

Boyasaydı beyaza göğü

Kim bilir?

Ayrılırdı ayrılık

Yazgısından

Fay hattında biletsizim

Ayaktayım

O hep, dar koridorda

Her vagon ayrı güzel

Her durak ayrı…

Bir iki üç…

Otuz üç otuz dört

Otuz beşinci durağı geçişim

Makinistin yanı başı

M. Sinan Kökcü

Genç Dergisi’nden Türküler Geçidi

Klâsik bir ifade olacak ama söylemeden geçemeyeceğim, Genç Dergisi dopdolu içeriği ile selamladı okurlarını. Bu dopdolunun rastgele kullanılmadığını derginin sayfalarını çevirdikçe daha iyi anlıyorsunuz. Benim de bir vakit birkaç yazıyla yer aldığım bir dergi Genç. Uzun zamandır görüşemiyorduk, tekrar buluşmak nasip oldu.

Coğrafyası geniş bir dergi... Bizim türkülerin kulağını çınlatırken ümmet coğrafyasını, aileyi, eğitimi de iham etmiyor. Genç ve diri bir bakış açısı derginin tümüne hâkim. 50 isimden 50 türkü tavsiyesi var dergide. Ben de 51. olarak türkümü buraya not düşeyim; Neşet Ertaş’tan Yalan Dünya.

Dursun Çiçek ile türküler merkezli gerçekleştirilen söyleşinin soruları Hamit Kardaş’tan. Türküler ve Neşet Ertaş var söyleşide.

“Türküler temelde bir geleneğin taşıyıcısıdırlar. Bu anlamda son yüz elli yıllık sekülerleşme ve modernleşme sürecimizde geleneğin unutulmaya yüz tuttuğu alanlarda en önemli derecede türküler direnmiştir. Hatta bilindiği gibi geleneği bertaraf etmede türkü başta olmak üzere genel anlamda Türk Musikisi üzerinden ciddi operasyonlar yapılmasına rağmen, bu alandaki bütün yozlaşmalara rağmen hala türküler hafıza bağlamını muhafaza etmeyi sürdürmektedirler.”

“Türküler hikmete ve irfana dairdir ve dahildir. Birinci derecede bunun ilmi tarafı var. Başta Farabi ve İbn Sina, Kutbuddin Şirazi, Urmevi, Abdülkadir Meragi olmak üzere hikmet geleneğimizin çok sayıda önemli düşünürünün musiki ile ilgili ciddi eserleri vardır. Musiki bu anlamda sadece seyir ve eğlence unsuru olarak telakki edilemez.”

“Türkünün Anadolu insanın ağıtlarında, doğumlarında, cenazelerinde, düğünlerinde hâlâ belirleyici etkisini sürdürdüğüne inanıyorum. Elbette asıl taşıyıcı dediğimiz Hak Aşıkları ve ağıtçılarımız gittikçe azalıyor ama bize bıraktıkları yeterince yeterli aslında.”

“Neşet Ertaş sözünü ettiğim o hikmetin ve geleneğin türküdeki ifadesidir. Türkistan’dan gelen kelamın türküdeki tecellisidir. Hikmet derken bunu kastediyorum. Onun türkülerini dinlerken sadece bir türkü dinlemezsiniz. Bütün erlerin, evliyaların, enbiyaların yakarışlarını, dualarını, ağıtlarını dinlersiniz. Onların dünya, ahiret, hayat, güzellik, iyilik, kötülük, Yaratan, Yâreden, mal, mülk ve benzeri hususlarla ilgili temel görüşlerini taşır bizlere.”

Cümbüşün Telleri

Ayşe Saliha Emon anılar eşliğinde bizleri bir cümbüşün ritmine davet ediyor. Türkülerle tanışmanın ruha kattığı zenginliğe dair notlar var yazıda. Çocuklarımızı küçük yaşlarda kendi kültürleriyle tanıştırtmanın önemi ortaya çıkıyor burada. Türkü deyip geçmemek gerek.

“Öğretmenimiz o gün bir başladı söylemeye, üç yıl boyunca okulun olduğu her çarşamba bıkmadan usanmadan bize türkü söyledi. “Eklemedir koca konak” diye başlar, fındık dallarını yeşillendirip bitirir, “Osman Abim evde mi, ah kadifeli yerde mi” deyip “Aman ördek, yeşil meşil ördek” ile neşelendirir, bazen de anlatacağı şeye binaen aklına gelen türküyü aktarırdı. Misal “Dost dost diye nicesine sarıldım” diye başladığı bir dersi, toprağın önemi hakkında konuşarak bitirdiğini hatırlıyorum.”

“O türkülerde ne öğrenmişiz diye düşünüyorum zaman zaman. İnsanı, mahlukatı, tabiatı sevmeyi, sevmenin edebini… Sitem ederken bile haddi hududu bilmeyi. Acıyı, gamı, kederi, hüznü, sevinci, neşeyi, sevdayı ve tüm bunları usulünce yaşamayı…”

“Halk Müziği dediğimiz şey, türkülerimiz esasında Anadolu irfanının birer ürünü. Bir dönem çalıp söylemenin yasaklanmış olmasının da bir sebebi var elbet! Bu bir eğitim metodu ve Türk Ozanları bu işi yıllar evvelinde çözmüşler. Derdi olan, yüreği yanan yakmış türküsünü, dolanmış evden eve, dilden dile. Nesilden nesile aktarılarak da devam eden bir kültür bu, bir çeşit miras aynı zamanda.”

Direniş Nasıl Olur Göster Dünyaya Filistin!

Direniş dendiğinde aklımıza hemen Filistin geliyor. Kudüs’le yüzümüz aydınlanıyor.  Dünyanın tüm emperyalist güçlerinin karşısında Filistin direnmeye devam ediyor. Hem de dünyaya ağır dersler vererek. Tülay Gökçimen ve Emine Çınar bu onurlu direnişi anlatıyorlar yazılarında. Yüreğimiz genişliyor umut cümlelerini okuyunca. Çünkü umut etmek direnişin öz kardeşidir.

“İsrail “Taş atıyorsunuz.” diye Gazzelileri küçümsedi. Gazzeliler de ilk olarak 2000- 2001 yıllarında füze üretmeye başladılar. İlk ürettikleri füzeler 1 ila 4 kilometrelik mesafeye ulaşıyordu. Yani Gazze şeridinin dışına dahi çıkamıyordu ancak içerideki işgalci yerleşimcileri tedirgin etmeye yetiyordu. İsrail’in 2005’te tek taraflı Gazze’den çekilmesinde atılan roketler de rol oynadı.”

“İsrail Gazze’yi hesaba katmadan Mescid-i Aksa’ya yönelik baskınları ve saldırıları artırdı. Gazze de tehlikenin boyutuna binaen ilk defa 2021’de savunmaya değil saldırıya geçerek fırlattığı füzelerle İsrail’in tüm şehirlerini hedef aldı. Demir Kubbe’nin varlığına rağmen Yahudilerin kalbine korku düşürdü.”

“Bugün İsrail şaşkın. Çünkü hiç beklemediği anda beklemediği boyutta saldırıya maruz kalıyor. Hem de hep küçümsediği, küçük kalması için de yıllardır ambargo altında tuttuğu ve baskıladığı Gazze tarafından... Süper güçlerin desteklediği İsrail ilk defa şokta! Gazze ise “Mescid-i Aksa başta olmak üzere Mukaddes topraklar uğruna her türlü bedeli ödemeye hazırım.” diyor.”

Adem Özköse Güney Afrika’da

Adem Özköse, dünyayı adımlayama devam ediyor. Şimdiki durağımız Güney Afrika. Rehberimiz Ebubekir Efendi.

“Uzun bir uçak yolculuğunun ardından sonunda Güney Afrika’ya ulaşmıştık ve ben artık Cape Town sokaklarını adımlıyordum. Yanımdan ayırmadığım Ümit Burnu Seyahatnamesi’nde ise Ömer Lütfü Cape Town’u şu şekilde anlatıyordu: “Bu şehir gayet güzel bir şehir olup sokakları muntazam ve geniş idi. Öyle ki on arabanın yan yana geçmesi kabil idi. Bu sokaklar boyunca bir gaz feneri, bir ağaç ve yine bir gaz feneri ve bir ağaç dikilmişti…” 1800’lü yıllardaki Cape Town’un anlatıldığı kitaptaki tasvirlerle bugünün Cape Town’u arasındaki farkı gözlemlerken dünle bugün arasında gidip geliyordum. Önce Batılıların 1666 yılında Güney Afrika’yı sömürmek için inşa ettikleri ilk yapı olan Good Hope Kalesi’nin önünde bir süre durdum. Bugün etrafı meyve ve sebzecilerle dolu olan Büyük Geçit’i aştıktan sonra tarihi Belediye Sarayı’nın önündeki meydanda oturdum. Mandela’nın özgürlüğe kavuştuktan sonra 250 bin Afrikalı’ya hitap ettiği meşhur meydanda uzun uzun Mandela’nın arkadaşlarıyla birlikte ırkçılığa karşı verdikleri özgürlük mücadelesini düşündüm.”

“Cape Town’da geçirdiğim günler boyunca şehir bende hep karmaşık duygular oluşturdu. Cape Town’un etrafındaki teneke evler içimi acıtırken Woter Frond gibi lüks bölgeleri adımlarken bir Afrika şehrinde olduğuma inanamadım. Bir beyazın özellikle geceleri Cape Town sokaklarında her türlü belayla karşılaşabileceğini bilmek şehirle arama mesafe koymama neden oldu. Fakat şehrin yemyeşil bitki örtüsü, Camps Bay gibi muhteşem koyları, upuzun kumsalları bana bir harikalar diyarında olduğum hissini yaşattı.”

Çocuk ve Şiddet

Birbirine zıt iki kavram nasıl da yan yana gelebiliyor ister istemez. Yaşadığımız çağın bize sunduğu kırılmalardan biri de şiddet. Çocuklar da şiddete meyilli bir hale geldi. Ömer Erdem Koçak, bu şiddetin kaynağını anlatıyor kendisiyle yapılan söyleşide. Oyunlar mı aile mi sorusunun cevabını arıyoruz. Sorular Ender Ekim’den.

“Toplumun ortak aklı çok önemlidir esasında, yıllar içerisinde oluşur, birikerek oluşan bir büyük veri gibidir, içerisinden doğru örüntüleri yakalarsak bize yön gösterebilir. Ancak iki önemli kısıt vardır: Birincisi, toplum hızlıca büyük dönüşümler geçirdiğinde veriler demode hale gelebiliyor. İkincisi, yeniliklerle ilgili kanılar sınanmamış, ön yargılar üzerine bina edilmiş olabiliyor.”

“Öncelikle dijital oyunlardan korkmamak gerekiyor. Hz. Ali’den rivayet edilen bir söz vardır “Çocuklarınızı kendi zamanınıza göre değil, onların yaşayacağı zamana göre yetiştirin.” Bu çocuklarımız dijital bir ortamda yaşayacaklar, dijital dünyanın yaşam kodlarına erken yaşta hâkim olmaları gerekiyor.”

“Bir hafta boyunca çocuklara her gün hangi oyunları ne kadar süreyle oynadığını, ne kadar keyif aldığını ve ne kadar başarılı olduklarını sorduk. Ebeveynlerine ise o gün çocuğun belirli agresif davranışları sergileyip sergilemediğini sorduk. Oyunların agresif davranışlarla ilişkisini bulamadık. Şiddete meyletmede daha çok anne ve babanın davranışlarının etkili olduğunu gördük.”

“Sosyal ortam demişken, artık insanlar oyunlardaki arkadaşlarını gerçek hayata taşıyor. Oyuncular düzenli olarak buluşup iş ortaklığı yapmaya bile başladılar. Mesela birlikte oynadığınız kişi avukat ise, oyundaki sıcak ortam sayesinde bir zaman sonra avukata ihtiyacınız olduğunda kendisiyle irtibata geçebiliyorsunuz. Benzer oyunlardan zevk alan insanların takım olarak hareket ederek ortak kimlik inşa ettiği ve bunu davranışlarına dönüştürdüğü bir mecradan bahsediyoruz.”

Kim Daha Akıllı, Sen mi, Telefonun mu?

Akıllı telefon ifadesi bana her zaman soğuk ve uzak gelmiştir. Akıllı olacaksa insan olsun. İnsanın yönettiği bir cihaza çok da anlam yüklememek gerek. Bizim aklımızın sınırlarını zorlamaya gerek yok. Dr. Abdullah Uçar, akıl üzerinden insana ve telefona yaklaşıyor yazısında. Bağımlılıklar, stres yapan buhranlar ve akıl…

“Telefonda fazla vakit geçirmek artık pişmanlık ve suçluluk duygusuna, strese ve gergin bir ruh haline sebep oluyor. Hatta buna dayanamayıp, kendi irademizi karşımıza alıp uygulamayı ansızın kaldırabiliyoruz. Sanki içimizde yerinde duramayan yaramaz bir e-çocuk var, sürekli eteğimizden çekiştirip duruyor.”

“Bir de mesaj stresi döngüsü var. Arkadaştan mesaj gelince ilginç bir dürtü hemen cevap yazmanız konusunda size baskı yapıyor. Hele gelen mesajı gördüğünüzü karşıdaki de biliyorsa seyreyleyin cümbüşü. Gönderen de gönderilen de stres döngüsüne giriyor. Mesajı gönderen, mesajına cevap gelmediği her saniye “acaba küstü mü, yoksa başına bir şey mi geldi?” vb evhamlar içinde farkında olmadan bir stres yaşıyor. Mesajı alan ise cevap yazamadığı her saniye karşıdaki kişinin kendisi hakkında endişelendiğini düşünüyor ve yanlış anlaşılma korkusu yaşıyor.”

“Sonuç, benlik saygımızda azalma, kendimize yabancılaşma, kendimizi küçük, beceriksiz, yeteneksiz, plansız, çirkin, solgun, çökmüş hissetme. Hangisi doğru, hangisi gerçek? Aslında herkes soğan doğruyor kadrajı bir indirsek. Beceriksizliğini kim paylaşıyor mesela? Ufak çocuğuna bağırırken kendini kayda alıp paylaşan var mı? Ya trafikte çileden çıkmış haliyle arz-ı endam eden?”

İskender’in Saklı Cenneti Ahlat

Hande Berra, geçmişten günümüze Ahlat’ı anlatıyor yazısında. Gelişen teknolojinin ve insanlığın hizmetine sunulan imkânların mukayesesi var bu gezi yazısında. Acaba zaman geçtikçe ileri mi gidiyoruz yoksa geçmişin görkemine hayran olmaya devam mı edeceğiz?

“Çıplak bir arazide zaman durdu ve ben yüzlerce mezar taşı arasında İslam dünyasının en büyük tarihi mezarlığında yürüdüm. İki katlı Emir Bayındır Kümbeti’nin yan duvarları sütunlarla açılıp teras oluşturulmuştu ve belki bir dua okuyan olur diye yanı başına camii yapılmıştı. Bir eşin kocasına son hediyesiydi bu cami.”

“Yıllar boyunca kuruyan manda ve koç boynuzları, bin yıllık ceviz ağaçları parmakları çalışmaktan nasır tutmuş ustanın elinde şekillendi. Kiminin üstüne değerli bir taş yerleştirildi kimi ince ince nakışlandı. Sultan bastonları, asaları Ahlat’tan gitti payitahta. Kimine bir derviş dayandı kimine kral. Bastonlara hayran kalanlar kullananlara iltifat ettiler ama kimse sanatkarın içine sakladığı ince kılıçtan haberdar değildi.”

Kaybettiğimiz Vatan: Balkanlar

Balkanlar dendiğinde yaşadığımız sevinç ve hüzün birbirine karışıyor. Bizim olan ve bize yakışan bir coğrafyayı yitirmiş olmanın acısı, hüznü dinmez içimizde. Gökhan Gökçek Balkanları anlatıyor. Yaşananlar, mücadele, kayıplar var yazıda.

“Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinden hatta beylik zamanlarından itibaren İslamlaşıp Türkleşmeye başlayan Balkanlar; pek çok din, mezhep, meşrep ve milliyetten insan barındırmasına rağmen Osmanlı Devleti’nin temellerinin atıldığı bölgelerin başında gelmiştir. Ancak II. Viyana Kuşatmasını takip eden bozgun süreci teknik, idari, askeri ve iktisadi anlamdaki sorunlar Osmanlı Devleti’nin toprak kayıplarını hızlandırmıştır.

Bu noktada Balkanlar’ın yani Rumeli’nin kaybı büyük bir acıyı da beraberinde getirecektir. Balkan topraklarının kaybedilişindeki en büyük sebepler arasında bölgede Panislavist bir politika güden Rusya ve Balkanlar’a doğru genişlemek isteyen Avusturya ile faaliyetleri vardır. Osmanlı Devleti’ne karşı azınlıkları destekleyen ve nihayetinde Sırbistan, Karadağ ve Yunanistan gibi yapıların ortaya çıkmasını sağlayan mezkur devletler bununla da yetinmemişlerdir. Meşrutiyet’in ilanını takip eden süreçle beraber Bulgarların bağımsızlığını desteklemişlerdir.”

“Çözüme kavuşturmak adına bir adım atmak şöyle dursun İstanbul’daki Patrikliğin hakkını savunarak Balkanlar’daki unsurların Osmanlı Devleti’ne karşı birleşmesine mani olmak istemiş ve bunda da yüksek dehası ile başarılı olmuştur. Lakin Meşrutiyet’in ilanındaki desteğe karşı atılan bu diyet adımı Balkan Harbi’nin patlak vermesine ve kadim Türk yurtlarının geride bırakılmasına neden olmuştur.”

YORUM EKLE

banner26