Haziran 2020 dergilerine genel bir bakış-4

Tanzimat’ın İzzet-İ Nefsine Yolculuk

560. sayısı ile karşımızda Türk Edebiyatı dergisi. Tüm alanlarda edebiyatın nabzını tutmayı başarıyor dergi. Özellikle edebiyat tarihi araştırmalarındaki titizliği Türk Edebiyatı’nı bir adım öne çıkaran özelliklerinden. Dergiden yapacağım ilk paylaşım daha adından başlayan bir ilgiyle okuyucuyu kendine çağıran Muharrem Dayanç’ın yazısından olacak. Yazının adı; “Sezâİ ve Musurus Paşa’dan Hareketle Tanzimat’ın İzzet-İ Nefsine Yolculuk”

“Doğum tarihleri bakımından biri Tanzimat döneminin başına, diğeri sonuna yerleştirilebilecek en çarpıcı iki şahsiyet, -biraz fantastik de olsa-Kostaki Musurus Paşa (1807- 1891) ile Sâmipaşazâde Sezâi(1859-1936) olabilir. Bu iki şahsiyetin 1881-1885 yılları arasında Londra büyükelçiliğinde kesişen yollarından hareketle Tanzimat’ın ruhuna doğru bir yolculuk yapmayı düşündüm. Yazımda bu yolculukta karşılaşılan bir yaşanmışlığa dayanarak, ağırlıklı olarak “şapka” ve “fes” gibi sembolik giyeceklerinden bahisle, döneminin “izzetinefis” anlayışına vurulan bir darbe ve bu darbenin devrin bir aydınının iç dünyasında oluşturduğu infialler, değişik yönleriyle ortaya konulmaya çalışılacaktır.”

“Sezâi, Hâmit’le birlikte Tanzimat döneminin yenilikçi kanadına mensuptur. Bu iki yazarın kendilerine örnek aldıkları ve hemen her ortamda hararetle/fedakârca savundukları insan Namık Kemal’dir. (Bu Namık Kemal sevgisi sonraki kuşaklarda artarak devam edecektir.) Sezâi’nin babası Sâmi Paşa, eli kalem tutan, konağını devrin münevver ve sanatçılarına sonuna kadar açan bir devlet adamıdır. Edebiyatta eski tarzın taraftarlarından biri olan Paşa, kendi çocuğuyla birlikte devrin yenilikçi gençlerini eleştirir, ama onların edebî zevklerine müdahil olmaz. Sâmi Paşa çocuklarını çok sever ve ölünceye kadar onların yanından ayrılmalarına izin vermez. Bu nedenle Sezai, ancak babasının ölümünden sonra 1881’de Londra sefaretine ikinci kâtip olarak tayin edilir.”

“Ömer Seyfettin’in şapka-fes sembolleştirmesini ana hatlarıyla bu şekilde özetleyip Selahattin Beyle Mustafa Kemal’in başından geçen hadiseyi kısaca iktibas ettikten sonra tekrar Sezâi’ye dönebiliriz. Sezâi’ye göre, şapkanın yerini fes alınca sefarette çalışanlar, Çin sefaretindekilerden daha gülünç duruma düştüklerini düşünürler. “Biz Avrupalıyız!” düşüncesinin her şeyiyle revaçta olduğu böyle bir zamanda İstanbul’dan gelen bu emir, sefaret heyetini İranlılardan, Çinlilerden ayırt edilemez hâle getirmiştir. O günden sonra, yüksek aileye mensup madam ve matmazeller Türk heyetinin başındaki kırmızı fesi görünce sefaret mensuplarının yanından bucak bucak kaçmaya başlamışlardır. Çünkü kırmızı fesli ve uzun püsküllü biriyle dans etmek bu çevreye mensup kimselerin alaylı bakışlarını bu insanların (madam ve matmazellerin) üzerine çekebilirdi. Burada biraz durup, Sezâi’nin bütün bu olanlara gösterdiği aşırı tepkinin arka planını, somut iki örnekten hareketle anlamaya çalışalım: Abdülhak Hâmit,1882’de Sezâi’ye bir mektup yazar. Bu mektupta öne çıkan noktalar Sezâi’nin “güzellere” olan düşkünlüğü ile sefaretteki “saltanatlı davet ve ziyafetlerin” ona bu yolda sunacağı fırsatlardır: “…Londra’da senin bulunuşun kadar bence mucib-i arzu bir şey yoktur. Güzellerini seveceğini de beyân icap etmez a. Sizin sefirin orada meşâhir-i küberâdan (ileri gelen tanınmış kimselerden) olduğunu ben bir zaman sana söylemiştim. Devlet-i Osmaniye’yi oranın efradına olsun saltanatlı göstermek merakında bir heriftir. Misafiri çok, davetleri, ziyafetleri boldur. O sayede pek çok kişiyle ülfet edebilirsin.” Ölümünden yedi yıl önce Sezâi ile yapılan bir mülakatta söz döner dolaşır yazarın aşk maceralarına gelir. Bu maceraların merkezinde bulunan kadınlar ve bunların toplumsal aidiyetleri, Sezâi’nin mizacı hakkında bize önemli ipuçları verir: “…İhtiyar romancının vakıa başı koca yalçın dağlar gibi bembeyazdır. Fakat kalbi hâlâ yirmi beş yaşındadır. Bunun için bahsimiz bir müddet sonra aşk hudutlarının içine girdi. Sevmekten aşktan bahsettik. Bana gençliğini, aşklarını, İstanbul’da sevdiği meşhur bir tiyatro artistini anlattı; Madrit’te âşık olduğu Andozalı (Andaluz?) dansöz Konsuella’dan bahsetti.”

“Musurus Paşa’nın Londra’daki bir Osmanlı devlet adamı olarak aldığı pozisyon ile Sâmipaşazâde Sezai’nin bir sefaret çalışanı olarak takındığı tavır, Tanzimat devriyle ilgili birçok ön yargıyı kökünden sarsmaktadır. Böylesine kritik bir süreçte Fenerli bir Rum ile (bu meselenin Fenerli Rumlar açısından tarihsel bir arka planı vardır) bir Türk-Müslüman aydınının öncelikleri, hayatlarının merkez erine koydukları değerlerine kadar birbirinden uzaktır. İnsan “izzetinefsini” (onurunu/şerefini) inciten davranış, durum ve tutumlar, bunlara verilen tepkiler, hatta bunlar için göze alınan riskler-tehlikeler hangi değerler etrafında hayat sürüldüğünü göstermeleri bakımından bir zihniyet ölçüsü/ terazisi mesabesinde kabul edilebilir. O hâlde yazımızı bir soru ile bitirebiliriz: Abdülhamit’e karşı bu kadar bilenen Sezâi’nin, bir daha devlet hizmetini kabul etmeme noktasına kadar varan kırgınlığının, hatta kızgınlığının arkasında yatan temel olgu, düşünce, inanç, ideal, duygu acaba ne ola ki? Bu sorunun cevabı, iki yüz yıllık son dönem Türk tarihinin kara kutusunu çözecek kadar kıymetlidir.”

Ergun Göze Ve Babası Ahmet Göze’nin Mektuplaşması

“Ergun Göze Ve Babası Ahmet Göze’nin Mektuplaşması” Zeynep Uluant’ın anlatımı ile yer alıyor dergide. Uluant, mektup türünün öneminden bahsederek giriş yapıyor yazıya. Zeynep Uluant, babası Ergün Göze’den aldığı mektuplarla bizlere babası ve dedesi arasındaki mektuplaşmaların dönem olayları ışığında bir dökümünü yapıyor.

“Mektuplar, gerek bizim gerek dünya edebiyatının önemli bir edebiyat türüdür. En azından teknolojinin interneti ve buna bağlı olarak elektronik postayı icat etmesine kadar öyleydi. Artık ne posta güvercinleri ne de şarkılara konu olmuş, postacılar kaldı. O renk renk hatta kokulu zarf ve mektup kâğıtları da nadir rastlanan nostaljik aksesuarlar kervanına katıldı.”

“Henüz on sekiz yaşında iken Turan ülküsü uğrunda gönüllü olarak Birinci Dünya Savaşı’nda, Kafkasya cephesinde savaşa katılan ve Ruslara esir düşerek üç sene süren bu esaret hayatını nice macera romanına taş çıkartacak bir kaçışla noktalayan Ahmet Göze, İzzet Hoca’nın oğlu olup Sivas’ın bilinen simalarındandı. Hem Hukuk hem Edebiyat Fakültesini bitirmiş ve doğduğu şehrin, o zamanlar okullu tek avukatı olmuştu. Arapça, Farsça, Rusça ve Fransızca bilen, esaret yıllarında hücre hapsinde Petit Larousse’u hatmeden bu müthiş entelektüel, aynı zamanda şehrinin tiyatrodan tutun halk oyunlarına kadar bütün sosyal faaliyetlerinde öncü rol oynuyordu. Kongre şehri olması bakımından önemli bir vilayetimiz olan Sivas’ı ziyarete gelen devlet mensupları -İsmet Paşa’dan, Hasan Âli Yücel’e kadar- Ahmet Göze’nin başkanlığında ağırlanıyor, önemli günlerde hatip olarak kürsüye o çıkıyordu.”

Daha sonra mektuplardan örnekler vererek mektupların şerhini yapıyor Uluant.

Çok Sevgili Babacığım,   30.12.1944

Nasılsınız iyi misiniz, hepinizin sıhhatte olmasını Allahtan dilerim. Annem, ablam, Olcay, eniştem nasıllar, inşallah iyidirler. Burada hakkımız yiyip içmek vazifemiz azami derecede çalışmak ve size mutî, çalışkan size lâyık bir evlat olduğumuzu göstermek ve sağlığınıza dua etmektir. Tatilden âzamî derecede istifade etmeye çalışıyorum. Coğrafya, tarih, yurt bilgisini tamamladım şimdi matematik ile fiziği gözden geçiriyorum.

Yarın yılbaşıdır, şimdiden Olcay’a, size ablama, enişteme iyi bir âtî ve saadet getirecek bir yıl ve bunun gibi hayatınız boyunca mesut seneler dilerim. Fakat ben yılbaşı hediyemi kendim seçmek gibi bir suç işledim. Büyüklüğünüze sığınırken ricamın kabulünü istirham ederim. Biraz fazla oldu ama ümitvarım. Tekrar tekrar affımı dilerken ellerinizden hürmetle öperim. Oğlunuz Ergon Göze

On üç yaşındaki bir çocuktan beklenmeyecek kadar olgun bir ifadeyle yazılmış bu satırlar biraz da o devrin, çocukları daha çabuk olgunlaştıran şartlarından olsa gerektir. Baba Ahmet Göze, oğlunu İstanbul’dan aldığı ve Sivas’ta bulunmayan yabancı dil ve diğer ders kitaplarından haberdar ederek bunları çeşitli yollarla yollamakta ve muntazaman takip etmektedir. Gene bu satırlardan anlaşıldığına göre mağazaya mal girişi ve para akışını daha çok Ergun yapmakta ve babasına sık sık bu konuda bilgi vermekte, tabiatıyla bizleri çok alakadar etmeyen gündelik meseleleri anlatmaktadır. Bu yüzden yazımız daha çok baba Ahmet Göze’nin mektupları etrafında geçecektir.

Ergon Oğlum, 2.4.1946

Karneni taşıyan taahhütlü mektubun iki haftaya yaklaşan sessizlik kuyusundan bir ses gibi çıkageldi. Notlarından yurt bilgisi hastalanmış tarih de bronşit olmuş fakat bu hastalıklar birkaç günlük istirahat ve ısınmak ile geçeceği gibi onlar da sıkı bir ezbercilikle olur. Bence hakiki mânası ile anlamak ve mukayese ve tahlil melekeleri ile öğrenilen matematikte fizikte ilerlemek gayet kıymetlidir çünkü ileri sınıflarda bu riyaziye esası daima temel ve zemin olacaktır. Böyle demekle o dersleri ihmal et hizmet verme demiyorum. Onları telafi etmeye çalışırsın. Karneni inşallah ben getiriyorum nisanın 14üncü Pazar günü yola çıkacağım biletimi aldım. Orada tafsilatlı konuşuruz.

Handan Acar Yıldız söyleşisi

Türk Edebiyatı’nda Handan Acar Yıldız ile yapılan bir söyleşi yer alıyor. Sorular Erhan Genç ve Can Yalçın’dan. Günümüz öykücülüğünde kendine has sesi ile önemli bir yere sahip Yıldız. Özellikle yazdığı her cümlede bir işçilik hissediliyor. Yaşadığı hayatı öyküye taşırken, birikimlerini de aktararak kendi öykü diliyle konuşuyor yazdıklarında.

Söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Yazmaya başladım, bıraktım, tekrar başladım. Bırakıp başlama arasında on yıl gibi bir süreden söz edebiliriz. Üniversite üçüncü sınıfta staj için gittiğim gazetenin istihbarat servisi dağılmıştı. Aslında haber merkezinde muhabir olarak başlamıştım işe. Daha sonra kültür-sanat sayfasına geçmiştim. Kültür-sanat sayfasında denemeler yazmaya başladım. Bir iki denemem yayımlandı. Altında imzamı gördüğüm ilk yazı bir kitap inceleme yazısıydı. Onu hiç unutmuyorum. Bir kitap tanıtımı üzerinden ilk defa imzam göründü ama dört beş deneme de yazmışımdır, sayısını tam hatırlamıyorum. Ondan sonra yazmak için erken olduğunu düşündüm. Zaten bir gazeteydi, günlük tüketilen bir yayın organı, çok kalıcı değil. Edebiyat dergileri gibi arşiv nitelikli bir yayın organı değil. Orada “Sen çok yeteneksizsin, bu işten vazgeç.” gibi bir tepkiyle karşılaşmadım. Ama buna rağmen, kimseden olumsuz bir tepki almadığım hâlde yazmak için çok erken olduğuna inandım. Daha sonra yazmadım ama okumaya hep devam ettim. Okumaktan kastım sadece kitap okumak değil. Üniversiteden mezun olduktan sonraki iki üç senelik zaman zarfında ne kadar kurs varsa hepsine gidiyordum. Resim kursuna gidiyordum, Arapça kursuna gidiyordum, çılgın gibi kafamı nereye olursa vuruyordum. Böyle üç dört yıl geçti. Bu süreçte vakıfların derslerine katıldım. Hem felsefe hem tefsir dersine gidiyordum. Oradaki taze bilgiler şu an birebir aklımda değil ama nerede yeni bir şeyler öğrenebileceğim ortam varsa ona dâhil olmaya çalışıyordum. Üniversiteden mezun olduktan sonra böyle diplomasız bir eğitim sürecinden bahsedebilirim. Yazmayı bırakıp okumaya devam ettim.”

“Etkilendiğim yazarlar demekten ziyade sevdiğim yazarlar demeyi tercih ederim. En sevdiğim yazarlar, edebiyat tarihine geçmiş ama daha “az” ünlü olan yazarlar. Mesela Dostoyevski’nin dehasını inkar edemem ama Platonov’u ondan daha fazla seviyorum. Yazarları bazı kitaplarıyla seviyorum. Faulkner’ı bütün kitaplarıyla değil, Döşeğimde Ölürken’i, Ses ve Öfke’si ile seviyorum. Ne yazsa okurum diye bir şartlanmam yok kimse için. İşte tüm bu koca koca laflardan sonra bir itiraf gelsin: Kazancakis’le aynı köyde dünyaya gelmeyi çok isterdim. Borchert’in dâhi olduğuna inanıyorum.”

“Roman ve öykünün yazış süreci ve şekli çok farklı. Öyküyü her zaman, her şekilde yazabiliyorum ve bu şekilde ciddi okuyabiliyorum fakat o romanı yazarken böyle okumadım. Kaybolmuş Kaderler Müzesi’ni yazarken hiçbir şey okumadım. Neden okumadığımı da bilmiyorum. Kendimi yazmaya kaptırmışken okumak istemediğimle de ilgili olabilir.”

“…yazmak zihninizde ufak ufak ampullerin yanması ve sonra sizin o ampulleri birleştirmenizdir. Mesela arkadaşımla sohbet ederken bir konu geçtiyse kendisinden izin alıp onu da yazıyorum. Onun hayatıyla ilgili bir şeyi kendime dönüştürerek etik bir şekilde izin alarak yazdığım öyküler de var. Bunu itiraf etmekten gocunmam. Akvaryumun içindeki çöpçü balığı gibiyim. Camlar pırıl pırıl olsun istiyorum. İçeriye dair daha çok şey görülsün…”

“Çok uzun zamandır zihnimde şekillenen bir roman var. Arketiplerle antik nesneler bağlamında zihnimde bir roman taşıyorum. Tam şekillenmedi. Çok hevesliyim o konuda ama biraz da tedirginim. Gerçi ben her kitapta tedirginim o ayrı ama romanda biraz daha fazla tedirgin oluyorum öyküye nazaran. Bir de öykü kitabım var. Açık Unutulmuş Mikrofon üzerinden çok zaman geçmedi ama sanki bu sefer biraz arayı açarak yayımlayacağım gibi. İki seneden önce çıkmaz, bir sene zaten oldu. Genelde iki seneden sonra yayımladım öykü kitaplarımı ama bu sefer üç seneyi bulacak. Buna ihtiyaç duydum. Bu sefer arayı açmak istedim.”

“Yazsam da yazmasam da insanlarla çok sıkı fıkı yaşayan biri değilim. Ya da yazsam da yazmasam da çok sosyal biri değilim. Gezmeyi severim ayrı veya kendime zaman ayırmayı severim fakat sosyal anlamda grupların içine fazla girmem, ilişki anlamında insanlara çok sokulmam. O yüzden yazmasaydım da kendini kenara çekerek yaşayan biri olurdum. Ben zaten böyle yaşıyorken bu denk geldi diyelim ama yazmasam belki kızıma daha fazla zaman ayırabilirdim. Yazmakla ilgili evet, biraz onun zamanından çaldım. Kendi ihtiyaçlarını karşılayabileceği yaşa geldiğinde evet, kızıma ayıracağım zamandan biraz okuma ve yazma lehine çaldım. O yönde de böyle bir vicdan azabım var. Kendimi sürekli affettirmeye çalışıyorum. Kitaplarımı ona ithaf ediyorum. Ödül alırsam ona ithaf ediyorum. Rüşvetlerle sürekli kendimi affettirme çabasındayım.”

Edebî Metnin Eğiticiliği Nerede Başlar?

Mahmut Babacan, böyle bir soru ile sesleniyor okurlara. Edebî metin ve öğreticilik işlevi üzerinde duruyor Babacan. Edebî metin eğitmeli mi sorusunun cevabı var yazıda.

“Bir metin her şeyden önce edebi metin olma özelliklerini içerisinde barındırmalıdır. Zaten edebi metin eğer insanoğluna özgü bir fonksiyon taşıyor ise, yani duygu, düşünce ve hayal gibi unsurlar taşıyorsa, bu kapsamda edebi değeri ile edebiyat eğitiminde eğitici bir özellik taşıyabilir. Böylece edebi metin, sadece edebi olmaktan öte geçerek aynı zamanda edebiyat eğitimi içerisinde bir eğiticilik işlevi de üstlenmiş olacaktır. Eğiticilikten kasıt ise; okutulan metnin, okuyan kişiye çeşitli anlamlarda yeni bir kazanım ve ihtiyaç noktalarında bir doyumu getirmesidir. Eğitici metin bu paralelde, okuyucusunun duygusunu tatmin ederek, ona hazverir, onu rahatlatır; kendini ve kendini kuşatan dünyayı anlaması ve anlamlandırması yolunda ona yol gösterir; mensubu bulunduğu milletin kültürel değerlerini öğrenip benimsemesini ve böylece millî bir kimlik kazanmasını sağlar; dil ve kelime servetini genişletirken, ifade kabiliyetini de olumlu yönde etkiler ve çeşitli konularda da ona bilgi verir. İşte bu özellikleri içerisinde taşıyan her eser; roman, hikâye, şiir, deneme, vb. eğitici metin kapsamına girer.

Bir metnin öğretici yönünün nasıl olması gerektiği konusu açıklığa kavuşturulmaya çalışırken, estetik yanını da sorgulamamız da gereklidir. Edebiyat derslerinde ele alınacak metinlerdeki eğitici bilgi ve okuyana kazandırılacak becerinin varlığı önemlidir. Öğretmenlerin görevi metindeki estetik güzelliği keşfedilmenin yanında okuyana belli mesajları ve kazandırabilecek beceriyi de ölçebilmektir. Bununla birlikte öğretmen bir metni incelerken ayrıca eğitici metnin hem içerik hem de biçim özelliklerinin dolgunluğunu ve sunulacağı yaş ve seviye grubunu da göz önünde bulundurmalıdır.”

“Her edebi metin nasıl ki eğitici metin olamazsa, bunun en önemli sebepleri de muhtevasının özellikleri, okuyucunun düşün şemasında yaptıramadığı değişiklikler ve hayatına geçirmekte zorlandığı/geçiremediği veriler toplamıdır. Eğitici metin, okuyucuda kalıcı değişiklikler bütünü olarak meydana gelen eğitimin ortaya çıkmasını sağlayan bir metin türüdür. Eğitimin de en önemli iz düşümü, kişinin hayata ve çevresine bakışındaki eleştirel, düşünsel ve duygusal değişiklik ve edinimlerdir.”

“Klasik romanların eğitim çağındaki kişiye etkilerinin olabilmesi için konularının okuyanla ortak paydalara sahip olması; belli yaş ve seviyeye uygun bir dil ve anlatıma sahip olması gerektiğidir. Birbirlerinden çok farklı kavramlar gibi görünseler de ikisinde de varolan edebi metin kavramını didaktiklikle yoğrulması sonucu ortaya böyle bir ortak nokta çıkmıştır.”

“Klasik romanlarda yer alan tecrübe ve yıllara meydan okuyan, kendinden sonra gelen /gelecek eserlere de öncülük etme olguları onların eğitim çağındaki kişilere mutlak anlamda hayata dair birer hazırlayıcı olmalarını sağlamaktadır. Bu noktada, bu klasik romanlardan en büyük kazanım; yakından uzağa, basitten karmaşığa ilkelerini eğitimin temeline almak esasıdır.”

Türk Edebiyatı’ndan bir hikâye

İmdat Avşar’ın hikâyesini okurken “Bir çiçek yolumu kesti” dizesi içimde çınlayıp durdu. Hem de bir nergis. Çocukluk yıllarının saflığında, huzur rengi gibi bir nergis. İçinde çiçek geçen şiirlerin ve hikâyelerin ayrı bir endamı oluyor.

“Ninemler her bahar, daha karlar erir erimez yeryüzüne çıkar, akrabalarıyla birlikte o yaylayı bin bir renge boyayıp cennete çevirirlermiş. Nineme: “Madem yeryüzüne çıkınca o kadar renkli, güzel oluyoruz; o hâlde biz çiçekler neden bu karanlık zindanda bekliyoruz?” diyorum. Ninem ah çekiyor: “Buzu terleten bir aşk ateşi vardır biz nergislerin özünde… Bir cemreyle, tenimize aşk ateşi düşünce bu karanlığı yara yara çıkarız gün yüzüne. Ama unutma kızım, güzellik başa beladır. Güzelliktir bizi yurdumuzdan eden.” diyor ve daha önce hiç anlatmadığı hazin bir göç hikâyesine başlıyor. Ben bütün köklerimi ninemin köklerine dolayıp korkuyla dinliyorum:

“… Toprağa yenice düşmüştü cemre. Çiğdemler, zambaklar, nevruzlar, laleler, sümbüller, karde enler bir yarışa girmiştik. Üstümüzdeki toprağa değen baharın ılık nefesi sabrımızı tüketiyordu. Eriyen karların gevşettiği toprağı yara yara başımızı güneşe uzatıyorduk. Eriyen kar suları da üstümüzdeki toprağı sürükleyip yardım ediyordu bize. Ben, annem, babam, kardeşlerim diğer akrabalar… hep birlikte itiyorduk başımızın üstündeki toprağı. Bir sabah karanlıkta rengi iyice solmuş kollarımın üşüdüğünü hissettim. Kollarımı açtığımda pırıl pırıl yanan güneşi yeniden gördüm. Sonra hep birlikte etrafı seyre daldık. Nevruzlar ve çiğdemler bizden önce çıkmışlar hatta kızıl, mor çiçekleriyle yaylayı süslemeye başlamışlardı…”

“Kuşların şarkılarını duyuyorum… Baharın işareti bu mu? Ninemin ve annemin bedenine tutunarak başımı güneşe uzatıyorum bu sabah. Nihayet masallardan tanıdığım güneşi görüyorum. Kollarım birbirine yapışmış, kollarımı açabilsem, ışığı kucaklayacağım. Büyümek, çiçeğe durmak ve suyun aynasında kendimi görmek istiyorum. Köklerimi daha derine salmak, başımı daha yukarı uzatmak hevesindeyim. Coşuyor nergis arzularım, köklerime biriken suları bedenime taşıyorum, toprağın altından beyaz olarak çıkan kollarım güneş vurdukça koyu bir yeşile dönüyor.”

“Ben, kaç gül mevsiminde çiçek açamamış kayıp bir bahar nergisiyim. Ninemin doğduğu yaylaya, vatanıma göçmek istiyorum. Kuşlara özeniyorum. Ahh! Benim de kanatlarım olsa! Sıyrılıp bu saksının içinden, köklerimi toplayarak uçmak istiyorum. Bahçeleri, balkonları, saksıları, bizi sürgün eden insanları sevmiyorum. Güneşimi kesen evlerden, nefesimi tıkayan egzoz dumanlarından nefret ediyorum. Ben kayıp bahar nergisiyim. ❮ Ben, kaç gül mevsiminde çiçek açamamış kayıp bir bahar nergisiyim. Ninemin doğduğu yaylaya, vatanıma göçmek istiyorum. Kuşlara özeniyorum. Ahh! Benim de kanatlarım olsa! Sıyrılıp bu saksının içinden, köklerimi toplayarak uçmak istiyorum. Bahçeleri, balkonları, saksıları, bizi sürgün eden insanları sevmiyorum. Güneşimi kesen evlerden, nefesimi tıkayan egzoz dumanlarından nefret ediyorum.

 Ben kayıp bahar nergisiyim.”

Türk Edebiyatı’ından şiirler

Benden istediğin nedir
Ey gözleri elâ
Kaçıncı kilometresindeyim yalnızlığın
Sağım-solum uçsuz-bucaksız hasretken
Acep nereden gitsem
Karaman’a varılır

Şaşırsam, bilemesem
Ağlamaya dursam meselâ
El içinde yâr boynuma sarılır

Yapma desem hatırcığı kırılır

Kâmil Uğurlu

Yerle gök arası
zamana direnen adımların imgesidir;
yaz sonunun deniz berraklığına bürünen
                                                           yüzün.

Soyutlandıkça katmerlenen
ata yadigârı bir hüzün;
                                      gönül yorgunluğu.

Öznur Güzel

balatta bir pastane
yetmiş iki saatin on altıncı saati
beyazdı eller ve muhallebiler
meyvalı gazozlar sarı
kalpler dolmalıydı doldu
kalpler ürperiyordu

yetmiş iki saatin on yedinci saati
balatta bir kızı istemeye geldiler
kız güzel ve hamarat idi
oğlan diri ve sigortalı
kız kahveleri devirdi
oğlan tutmalıydı tuttu

Mimar Sinan Albayrak

Yedi İklim’de Zarifoğlu dosyası

363. sayısında Cahit Zarifoğlu dosyası ile çıktı Yedi İklim dergisi.

Cahit Zarifoğlu’nun mektupları edebiyat tarihimizde önemli yer tutar. Hem şair ve yazarlara hem de okuyuculara yazdığı mektuplar bir yol haritası gibidir adeta. Dergide mektuplardan örnekler sunulmuş.

Nabi Avcı’ya Mektuplardan..

“Kot’la yolladığın selamını aldım. Oysa Eskişehir’e taşınmadan göreyim istiyordum seni. Umarım rahat ve memnunsun. Gariplerin Kitabını pek beğendim. Bizim gibi birçokları da beğendi ve iyi satıyor. Sizin ve hepinizin adına sevinç duydum.”

“Aralık sayısında kapakta Erdem Beyazıt ile Gülbettin Hikmetyarın mülakat esnasındaki resimleri yer alacak. Bu da göz önünde tutulabilir ama önemli olan bir tek sayı değil, tersine bütünü ile önümüzdeki dönem.”

“Biliyorum dergide karikatür yayınlıyorsun. Acaba siyah beyaz da grafikler yayınlamaz mısın? Ben senin sürgün ettiğin arkadaşların çalışmalarını da değerlendirmek isterim.

Nazif birkaç gün önce Cidde’ye hareket etti.

Bana Afganistan özel sayısı ile ilgili önerilerini de çok acele yazarsan sevinirim.”

Nevzat Çeliker’e Mektuplardan…

“Bugünlerde çok doluyum. Abone kampanyası dolayısıyla. Sabahtan akşama kadar mektupları cevaplandırıyor ve aboneyi hızlandırmaya çalışıyorum. 4. dönemdeki bir yıl boyunca eriştiğimiz abone sayısına 49. sayı henüz çıkmadan erişmek üzereyiz. Yıl sonuna kadar inşallah iki katı olabilir.”

“Kayseri seyahatinin sonuçlarını da bildir. Ailenle nasıl bir ortam içinde görüştün? Ali Haydar’la temaslarını sıklaştırmanda da bugünlerde fayda var. Satışın çoğalması için bazı tedbirleri birlikte planlayın. Büro işini de konuşun. Başka yerlere de bakın. Aynı fiyata iki odalı veya daha büyük ama biraz içerlerde bir yer de bakabiliriz.”

Dostlarının Gözünden Cahit Zarifoğlu

Olgun Keser, Zarifoğlu’nun dostlarının onun hakkındaki görüşlerinden oluşan bir derleme yapmış. Ben birkaç tanesini buraya alacağım. Devamı Yediiklim Haziran sayısında.

“Babam Tunceli’de emekli olduktan sonra, memleketimiz Maraş’a gelip yerleştik. Cahit’le tanışmamız 1955-1956 yıllarına rastlıyor. Benim o zaman çok kavgacı, atılgan, durup dururken ona buna çatan, her gün kavga eden bir mizacım vardı. Her gün ya kafam yarılır, gözüm patlardı. Cahit de tam tersine sessiz, kavgadan kaçan bir mizaçtaydı. Buna rağmen, aramızda bir arkadaşlık, kaynaşma başladı. Ben Cahit’i pek kaale almazdım, kavgacı olmadığı için…” Alaeddin Özdenören

“Benim Cahit’le görüşmem, konuşmam, onun sırf sanatla, edebiyatla ilgisi hatırına başladı. Yoksa ben onu pek beğenmiyor, hatta fizikî olarak bile fazla modern, dahası züppe buluyordum. Sanat itibariyle ise bizim yabancısı olduğumuz bir ses taşıyordu. Cahit’in bu sıralardaki şiirleri, daha sonra geliştireceği şiirlerin temel taşlarıdır, denebilir.” Mehmet Akif İnan

Sait Faik ve Semaver

Osman Koca, Yediiklim’de Sait Faik’i ve onun Semaver adlı hikâye kitabını ayrıntılı olarak ele almış. Modern hikâyemizin temelini oluşturan bir isim Sait Faik. Kendine has üslubu ve hayata bakışı ile kurduğu hikâye dili bugün de geçerliliğini koruyan bir etkiye sahip. Koca, ilk olarak Sait Faik’in edebiyatımızdaki yerinden, yazmaya başlama aşamalarından bahsediyor. Yaşantı ve bunun esere yansıması üzerine önemli tespitler var yazıda.

“Burgazada’yı kendine mesken tutan, günlük yaşayan, denizsiz ve balıksız hayat düşünemeyen gerçekçi ve izlenimci öykücü Sait Faik’in hikâye kitaplarına rağbet edilmez ilk sıralar. Tuhaf ve anlaşılması zor şekilde Mark Twain ödülüne layık görülüp onur üyeliğine seçildikten sonra öyküleri ilgi görmeye başlar.”

Daha sonra Semaver ayrıntılı olarak ele alınıyor. Sait Faik kitapları arasında önemli bir yere sahiptir Semaver. Kitaptaki hikâyeleri tek tek ele alarak ayrıntılı notlar düşüyor Koca.

“Doksan altı sayfadan müteşekkil eser iki ana omurgadan oluşur. Birinci bölüm aynı zamanda kitaba adını veren Semaver başlığını taşımakta olup on dört kısa öyküden oluşur. İkinci bölüm aslında sonradan esere ilintilenmiştir. Benimle Beraber Seyahatten Dönenler başlığını taşıyan bu eklentili fasılda; biri büyürek, dördü küçürek olmak üzere, toplam beş hikâye bulunmaktadır.

“İpekli Mendil: Sait Faik’in Bursa Lisesinde hocasının verdiği ödev üzerine henüz 10. sınıfta iken kaleme aldığı, bilinen ilk öyküsüdür. 15 Nisan 1934 Varlık’ın19. sayısında yayınlanır…”

“Şehri Unutan Adam: 1 Aralık 1935 Varlık’ın 58. sayısında yayınlanır. Muhakki; çoktandır şehre inmemiştir. İnsanlarla kaynaşmak ister, otelinden çıkar. (s.54) Küfeci çocuk, tütüncülerle (s.55) ve genç kızların çıkışmalarına rağmen mutludur. (s.56) Onu sarhoşlukla itham edenler olur. (s.57) Tüm bu olumsuzluklara rağmen dünyayı ve şehri riyasız kucaklamak ister.”

Şairin Oluşumu

Şairin oluşum sürecine doğru bir yolculuğa çıkıyoruz Mehmet Özger’in rehberliğinde. Elimizde Sezai Karakoç’un Edebiyat Yazıları I kitabı var. Şairin oluşumundan şiirin oluşumuna uzanan bir süreci işliyor Özger. Yazıda; “Şair kimdir, şiirde olduğu gibi şairin de bir yapısı var mıdır, şair nasıl oluşur/ olun?” gibi soruların cevabı var yazıda. Kaynak Sezai Karakoç, konuya açılım getiren de Mehmet Özger olunca ortaya özgün bir yazı çıkmış.

“Şair kendisinden önce gelen şairlerin imgesel deneyimlerini görmek zorundadır. Bu, şairin kendi sınırlarının nereye varabileceğini, anlaması bakımından önem arz eder. Şair, bu deneyimi alıp bir adım öteye götürmeli yahut değiştirmelidir. Şair, başka şairleri taklit ederse şiirden anlayanlar, bu taklidi hemen fark eder. İmgesel deneyimin taklidi iki açıdan fark edilir. Birincisi, imgesel deneyimin anlamıdır. Büyük şair, böyle bir işe yeltenmez. O, kendisinden önce gelen şairin yalnızca imgesel deneyimindeki sesi alır. O sesi öylece kullanırsa bu da ses taklidi olur ki bunu da doğrudan yapmaz; değiştirir, kendi sesinin tonuyla söyler. Bazı uyanık geçinen şairimsiler ise küçük dergilerde gördükleri şairlerin imgesini ve sesini çalıp kendi şiirlerine eklemlemekten imtina etmezler. İmgesi, sesi ve hatta şiiri çalınmış genç şair; kalkıp da filanca şair, şiirimi demekten kaçınır. Şayet derse; hırsız filizlenmekte olan genç şairi prematüre bir bebek konumuna düşürür. Elbette bunun ahlakî bir tarafı yoktur.”

“Bir şair, şiir diliyle anlatacağı meselesi bittiği anda şiiri bırakmalı. Öyküye, romana, denemeye yönelebilir. Ancak şiirden eteğini çekmelidir. Dergi çıkarıp gençlere yok gösterebilir; yeni şairlerin, yazarların yetişmesine ön ayak olabilir. Futbolda belli yaştan sonra kondisyonu düşen futbolcuların antrenör olması gibi, şair de şiirden düşmeye başladığında edebiyat aleminde başka şekillerde pekala kalabilir. Israrla şiiriyle kalmaya çalışan bazı yaşlı şairler, dergi editörlerini zor durumda bırakmamalı ve gençlere şu şiirin önünden çekilin cümlesini kurdurtmamalı.”

“Şiiri bir bilinç işidir. Eskiler de bunun için şiiri sürekli şuurla bağlantılı okumuşlardır. Bilinci olmayan insanın, şiiri olmaz. Hatta dine göre mükellef bile sayılmaz.”

Yedi İklim’den şiirler

Cahit kardeş
Bu rüzgâr da neyin nesidir
Birazdan üşüyeceğim çınarın gölgesinde
Ben burada şişman
Asaf Halet Çelebi misali duramam
Fakir bedenimde titremeler olacak
Halatları sıkıca dolasınlar iskele babalarına
Yorgundur, iş dönüşüdür bu insanlar
Birazdan akşam olacak

Nurettin Durman

sen Türkiye göğsünü genişletip anne gibi
basarsın yine bu çocukları
adaleti kini öfkeyi karma karışık ederek
sularına ayak basmaya çekinirlerken
eşin benzerin yoktur senin
yuyarsın nehirlerinle küfür kusan bu dillere
ağaçlarını hışırdatırsın
dalgalandırırsın denizi
sana öfkeyle bakan çocuklarına
tebessüm eden huzurevindeki anne gibi

Hatice Çay

bir şiir daha eksiltiyorum
hayattan
zarifçe yaşayarak
bir şiir
yani insan
terk edilmemişse henüz
kelimeler
ve

şiir mübarektir

yani herkes
uçsuz bir trenin kıvrımlarında
makas atarken iştahla sonsuza
kavrar eninde sonunda
her şey bir nasip
ve

kader mübarektir

Serdar Kacır

Ne yer ne içer atımız geride
Doymak bilmeyen bir sürü hayvan
Barınakta, önlerinde yalak ve saman alevi
Geçer aniden bizlere
Soframızda çeşit çeşit sunular yapıyor evin kadını beyine
Evin penceresinde kurumuş dallar neyle besleniyor
Kaç kez öğün kuruluyor gökte
Tanrıya adak verilmiş hayvanlar
Ölçüsünde kurban kesilmiş
Boğazını kesen bıçak kimin elinde

Aykağan Yüce

yanlış kavme gönderildik diyor kadın
aşk azınlıktaysa baştan helaka uğramışız
kalabalık bir çarşı adamın adımları
kayıp ruhlar mezarlığına doğru yürüyor

Eyyüp Akyüz

Tıpkı özgün olmak için didinen
yapma bir şair gibi

Enine ve
boyuna kırptığın kaşlarınla
bir şiir olmaktan bunca uzakta
tanıyamıyorum seni

Merve Gülrîz Güdü

Yuttum bir gün
Boğazımda birikmiş
Bütün düğümleri.
O gün
Annemin yorulduğu
Yaşa erdim…

Üzdü zaman.
Nasıl üzdüyse annemi,
Öyle beni de.
Takılıp düşüyorum her koşuşumda
Bir akrebin sivri ucuna.
Ellerimde mevsimsel yaralar.
Kalbimde müphem sızılar…
Zihnimde bir şölen sonrası dağınıklık
Kimden kaldı bunca şey?

Medine Zertürk

Son Kale Türkiye

Bir okul dergisinden çok ötede dediğim bir dergi Âsım. 7. sayısı çıktı derginin. Bursa Nizam Karasu Anadolu İmam Hatip Lisesi -Fen ve Sosyal Bilimler Proje Okulu Yayın Organ olarak çıkıyor dergi. Başta Okul Müdürü şair-yazar Yunus Emre Altuntaş olmak üzere emeği geçen herkesi kutluyorum. Her türlü şartta dergiyi çıkararak dergi çıkarmanın özverili bir uğraş olduğunu göstermiş oldular.

Editör Zafer Çınar’ın giriş yazısından:

“Yeni sayımızla yine karşınızdayız. Bu sene dergimiz SON KALE TÜRKİYE dosya konusu ile elinizde. Her yeni yıl Asım dergisi ekibi olarak dergimizi büyük bir heyecan ve mutluluk ile siz okurlarımıza ulaştırıyoruz. Ancak 2020 yılı daha şimdiden bizde unutulmayacak izler bıraktı diyebiliriz. Çünkü dünyamız çok büyük bir salgın ile karşı karşıya. Küresel çapta gerçekleşen salgından neredeyse dünyanın tüm ülkeleri etkilendi ve şu an adeta ölüm kalım mücadelesi veriyorlar. İtalya, İspanya, İngiltere ve şimdi de ABD; ülkelerini kasıp kavuran Coronavirüs salgını ile baş etmeye çalışıyorlar. Bu satırların yazıldığı Mayıs ayı itibari ile her gün bu ülkelere ait vaka ve ölüm sayılarını izliyoruz televizyonlardan. Bütün dünyada yegane gündem Coronavirüs Salgını.

Türkiye’ye gelecek olursak; Mart ayı itibari ile ilk vakalar ülkemizde görülmeye başlandı. Arkasından önlemler, önlemler, önlemler... Eğitim ve Öğretime ara verilmesi, hizmet sektörünün birçok alanının kapatılması ve ardı ardına gelen sokağa çıkma kısıtlamaları... Toplumun hiç alışık olmadığı geçmişte örneği yaşanmamış uygulamalardı bunlar. Ancak bu uygulamalar kriz yönetiminin olmazsa olmazları idi. Türkiye açısından en büyük zenginlik sağlık alanında yapılmış olan yatırımlar idi. Her fırsatta gelişmişliklerinden dem vurduğumuz Avrupa ülkelerinin bazılarında sağlık hizmetlerinin yetersiz kaldığını ve artan tıbbi ekipman talebini karşılayamadıklarını üzülerek izledik. Türkiye, sağlık alt yapısı ve uyguladığı tedavi protokolleri ile Avrupa ülkelerinin önüne geçti. Türkiye’de Sağlık Bakanlığı ve Bilim Kurulu en başından beri süreci güven veren bir politika ile yönetmektedirler. Bu konuda her kesimden tam not aldıkları aşikardır. Türkiye’nin bu mücadeleden de alnının akıyla çıkacağına olan inancımız tamdır. Çünkü tarih bu milletin zor zamanlarda gösterdiği dayanışma örnekleri ile doludur.”

Okul Müdürü Yunus Emre Altuntaş’ın yazısından:

“Millet olarak zorlu bir süreçten geçiyoruz. Çin’de başladığı iddia edilen ve tüm dünyaya yayılan Korona salgını tüm insanlığı içine dönüp muhasebesini yapmaya zorluyor. Bir musibet bin nasihatten evladır dercesine bizlere ebedi hakikatten haberler veriyor. “Süper Güç” olarak lanse edilen devletler mukavvadan evler gibi yıkılıyor. ABD’de 33 Milyon insan bir ay içerisinde işlerinden atıldı ve binlerce insan tedavi dahi göremeden can verdi. Nihayetinde ABD, İngiltere, İtalya, Fransa, Belçika ve daha pek çok batılı ülke Türkiye’den yardım talebinde bulundu. Bu süreçte Türkiye yaklaşık 100 ülkeye insanlık adına yardım ulaştırdı. Dolayısıyla bu salgın sürecinde insanlığın, yardımlaşmanın ve ahlakın bir timsali olarak ülkemizle ne kadar gurur duysak azdır. Son yıllarda yaşananlar bir kez daha gösterdi ki Türkiye her anlamda güçlendikçe insanlığın vicdanı, ahlakı, umudu ve son kalesi olarak görülmeye devam ediyor.”

“Cumhuriyetimizin kuruluşunun 100. yılına yaklaşıyoruz. Geçtiğimiz bir asır boyunca pek çok sorunla uğraşmak zorunda bırakıldık. Bunların bir kısmı hayatın doğal sıkıntıları olarak karşımıza çıkarken büyük kısmı ülkemizin bulunduğu coğrafyadan kaynaklanan sıkıntılardı. Öyle bir coğrafyada yaşıyoruz ki dünya haritasına baktığımızda adeta dünyanın kalbinde Türkiye yer alıyor. Tüm kıtaların kesiştiği yer olmasından dolayı tüm sorunların, menfaatlerin, oyunların da kesiştiği bir coğrafyadır ANADOLU. Bu durum bugüne özel değil elbette. Geçmişte de sürekli yıkımların, mücadelelerin, geçişlerin yaşandığı bir coğrafyadan bahsediyoruz. Sürekli çiğnendiği için bir türlü tohum tutmayan, yeşeremeyen, huzur bulamayan bir bölgede yaşıyoruz. Bu topraklarda kök salabilmenin tek bir koşulu var; GÜÇLÜ OLMAK! Sadece ekonomik veya askeri anlamda değil her anlamda güçlü olmak zorundayız. En başta da insan kaynaklarımızın, çocuklarımızın, nesillerimizin sağlam iradeli, şuurlu, sağlıklı, donanımlı, zeki, üretken, pratik çözümler üretebilen, pes etmeyen, kararlı, istikrarlı, planlı ve inançlı bireyler olmalarını sağlamak durumundayız. Çünkü üzerinde yaşadığımız bu topraklarda bahsettiğimiz özellikleri barındırmıyorsak kısa zamanda ayaklar altında ezilmeye mahkûm olabiliriz. Milletimizin binlerce yıllık tarihinden bizlere geçen bu sorumluluk her an her şekilde “hazır” olmamızı gerektiriyor. Bunu 15 Temmuz gecesinde gördük. Sessiz sedasız işinde gücünde olan ve “Onlar sesini çıkarmaz” denilen bu millet adeta aslan kesildi ve tüm caddelerde sokaklarda darbecilere göğsünü siper ederek geçmişinden aldığı sorumluluğu yerine getirdi. Elbette milletimiz bu tür tarihi anlarda varlığını hiçe sayarak ülkesi için canını ortaya koymaktan çekinmemiştir. Fakat bize düşen bu duruma gelmeden sıkıntılara hal çare üretmek olmalıdır. İşte bunun geçerli tek yolu da eğitimdir.”

Enes M. Çiğdem’in yazısından:

“Yaşadığımız Korona salgını gösterdi ki Türkiye insanlığın ahlak ve ideal adasıdır. Yardımlaşmanın, dayanışmanın en güzel örneklerini sergilediğimiz bu süreçte yaklaşık 100 ülkeye destek sağladık. Tüm ülkelerin sınırlarını kapattığı, ürettikleri sağlık ekipmanlarını kendilerine sakladıkları bir dönemde Türkiye acil yardım çağrısında bulunan tüm ülkelere maske başta olmak üzere ekipman ve malzeme desteği sağladı. Tüm Meslek Liselerimiz, Anadolu Liselerimiz ve İmam Hatip Liselerimiz milyonlarca maske ve siperlik üreterek adeta tarih yazdılar. Yurt dışında bulunan vatandaşlarımızı askeri uçaklarla ülkemize getirerek, hasta olan vatandaşlarımızı ambulans uçaklarla transfer ederek “devlet” olmanın ne anlama geldiğini bir kez daha insanlığa hatırlattılar. Başta Sağlık Bakanlığımız ve Milli Eğitim Bakanlığımız olmak üzere tüm devlet kurumlarımızın koordineli çalışmaları güzel sonuçlar verdi. Umarız tez zamanda bu salgın neticelenir ve insanlık tarihinin en büyük felaketlerinden biri olan salgın en az hasarla atlatılır.”

“Coğrafi konumunun özellikleri, günümüz jeopolitik şartlarının verdiği imkânlar ile Türkiye gerek küresel düzeyde gerekse bölgesel düzeyde politik seçeneği en fazla olan ülkelerden birisidir. Türkiye’nin politik seçeneğinin en fazla ülke olmasında yeri olan unsurlardan bir diğeri de toplum olarak sahip olduğu eşsiz beşerî özelliklerdir. Türkiye toprakları, coğrafi konumu ve diğer coğrafi özellikleri nedeniyle çok sayıda uygarlığın doğup geliştiği bir yer olmuştur. Dünya tarihi incelediğinde, coğrafi bakımdan çok elverişli ve stratejik bölgelerde kuruldukları için geçmişte önemli rol oynamış, farklı medeniyetleri bünyesinde barındırmış ve bugünde aynı öneme haiz ülke sayısı 10 – 15 civarında olup, bu ülkelerden birisi de hiç kuşkusuz ki Türkiye’dir.”

“Yeni dünyada mücadelenin esas kaynağı öncelikle ideolojik ve ekonomik olmayacaktır. İnsanlık arasındaki büyük bölünmeler ve hâkim mücadele kaynağı kültürel olacaktır diyen Samuel Huntington medeniyetlerin çatışması global politikaya hâkim olacak ve medeniyetler arasındaki fay hatları geleceğin savaş hatlarını teşkil edecektir ifadelerini kullanmaktadır. Huntington’a göre dünyanın en bölünmüş ülkesi olan Türkiye kendine uygun misyonun gereğini yapmalıdır. Huntington aynen şunları yazmaktadır: “Kültürler her zaman merkezî bir ülkeye göre gruplandırılır: Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Batı kültürünün, Rusya Ortodoks kültürün merkezidir. Bunların karşısında Afrika ve İslâm dünyasının merkezi zayıf kalmıştır.” Müslümanlara Türkiye’yi lider devlet olarak seçmelerini tavsiye eden Huntington’a göre, Ankara’nın Avrupa’ya yönelik gayretlerine kesin bir son verilmeli ve Türkiye NATO’dan çıkarılmalıdır. Aslında Huntington, bir durum tespiti yapmamakta, bir tespite uygun durum oluşmasını arzulamaktadır. O, medeniyetlerin çatışması için, herkesin kendi safına geçmesini önermektedir. Samuel Huntington 1993’de kaleme aldığı bir incelemede, 21. yüzyıldaki büyük savaşların medeniyetler arasında meydana geleceğini ileri sürerken, karşıt medeniyetlerin de Katolik Dünyası, Ortodoks Dünyası, İslam Dünyası ve Konfüçyen devletler olduğunu belirtmektedir. İleri sürdüğü tezin özeti; 19. yüzyılda devletler, 20. yüzyılda ideolojiler çarpışmıştı ve 21. yüzyılda ise kültürler çarpışacaktır şeklindedir.”

Hayrettin Karaman ile söyleşi

Âsım dergisinde Hayrettin Karaman Hoca ile yapılan bir söyleşi var. Altını çizdiğim satıları paylaşacağım.

“Hedef, plan, disiplin ve azim.
Bunlar olmadan başarı olamaz. İlim yolcusunun bir hedefi olacak; yani “ben şunları okuyup hazmederek dinimin âlimi olacağım” diyecek.
Okuyacağı okulları, şahısları ve kitapları hedefine göre, danışmalar da yaparak belirleyecek, okuldan alabildiklerini okuldan, alamadıklarını da okul dışındaki âlimlerden ve kitaplardan almak üzere bir program ve plan yapacak. Günlük hayatını gelişigüzel değil, bir düzen ve disiplin içinde yaşayacak. İbadet, istirahat, yeme içme, okuma yazma, meşru ve nezih eğlence… Bütün bunları amaca uygun vakit cetveline bağlayıp mümkün olduğu kadar aksatmayacak.”

“İlk imam hatip okullarında müfredat daha iyi değildi. Hatta başlangıçta milli eğitim tarafından, Kur’an-ı Kerim’in asıl harfleriyle değil, latinize edilmiş nüshadan okunması istenmişti. Hocalar da çok çeşitli ve çelişkili idi. Buna rağmen İmam Hatiplerin ilk nesillerinin başarısı, bulduğu ile yetinmeyip aradığını bulabilmek için her çareye başvurmalarıyla olmuştur. İmam Hatipler açılıncaya kadar yıllar süren yasaklar, mahrumiyetler, bu yüzden toplumda hasıl olan beklenti ilk nesiller için güçlü bir motivasyon oluşturmuştur. Bugün de İslam’ın ve Müslümanların maruz kaldıkları meydan okumalar, insanımızın bir kısmında oluşan savrulmalar ve sapmalar imanı, hissi, vicdanı ve davası olan ilim yolcularını ateşlemelidir.”

“Recep Tayyip Erdoğan Başkan’ın iktidarında Türkiye, İslam dünyasının ve mazlum toplulukların sığınağı ve ümidi haline gelmiştir. Bu yolda devam edilmesi gerekiyor. Türkiye’nin bu vaziyeti işlerine gelmeyen kâfirler, zalimler ve sömürücülere karşı da bu istikrarı korumak elzem hale gelmiş bulunuyor.”

“İslam düşmanları asırlar öncesinden kendi toplumlarını İslam’dan korkutmak için yalan yanlış açıklamalar yapmışlar, kitaplar yazmışlar ve telkinlerde bulunmuşlardır. Batı’da bir zamanlar “Türk” kelimesi “Müslüman” manasında kullanılıyordu ve Batı’da, çocuklarını korkutmak için anneleri “Türkler geliyor”, “Seni Türklere teslim ederim” diyorlardı. Batı ekonomik, askerî ve teknolojik güce kavuşup da bunlardan mahrum dünyayı soyup sömürmeye karar verince yapacaklarını halklarına meşru göstermek için bu defa daha yaygın araçları da kullanarak “İslam ve Müslüman korkusu/tehlikesi” kavramını işlemeye, halklarını buna inandırmaya yöneldiler. Kendilerinin özel olarak yetiştirip Müslüman kılığında topluluklarımıza soktukları ajanlar ile bizden olup da yolunu sapıtmış olanların yaptıkları İslam ve insanlık dışı davranış ve cinayetleri de bu maksatla kullandılar, kullanıyorlar.”

“Eğer Müslümanın gönlü İslam’dan başka hukuka razı değil - se, ferdin yükümlü olmadığı ceza hukuku ve yönetim gibi alanlar dışında İslam hukukunu gönüllü olarak ve karşılıklı anlaşarak uygulamanın önünde bir engel yoktur. Mesela mi - ras hukuku. Mirası, fıkha göre paylaşmak üzere anlaşanları laik devlet kanunları illa da beni uygulayacaksın diye zorlamıyor. Faize bulaşmak istemeyen Müslümanı illa da faiz yiyeceksin diye mecbur etmiyor. İbadetler serbest. Haramı dayatmak yok…”

“Ey öğretmen,
Senin işin ekmek ve para için yapılan bir meslek, bir zenaat değildir. Sana en değerli varlık olan insan namzedi emanet edilmiştir. Bir ibadet duygu, düşünce ve şuuru içinde vazife - ni yapmaya çalış. Sevgi, şefkat, anlayış, empati, fedakârlık, emanet duygusu senin donanımın olsun. Öğrencilerini okul içinde ve dışındaki bütün imkân, durum ve şartlarını kav - rayarak, kabiliyet ve eğilimlerini keşfederek yönlendirmeye ve eğitmeye çalış. Vazifeni hakkıyla yapabilmek için kendi eksiklerini bil ve ikmal etmeyi asla ihmal etme!”

Necip Fazıl, Ahmet Haşim Ve Orhan Veli’nin şiir poetikaları

Engin Elman da bu güzide okulun bir öğretmeni. Elbette bu, önemli bir kazanç. Günümüz edebiyatının kıymetli bir öykücüsü olan Elman, Âsım’da Necip Fazıl, Ahmet Haşim Ve Orhan Veli’nin Şiir Poetikaları isimli yazısı ile yer alıyor.

“Bir varlık ya da kavramı tanıma ihtiyacı insanın var oluşundan beri daima zihnin ilk gayesi olmuştur. Belki şuurlu belki yarım şuurlu belki de refleks bir davranış arz eden bu gaye insanın kendini koruma ihtiyacından doğar. İnsan tanımladığını tanır. Tanıdığına karşı inanç beslemek, becerilerini geliştirmek, tanımladığı kavramlara güvenmek veya korkularına-kaygılarına önlem almak suretiyle de kendini güvende hisseder.

Kendini güvende hisseden zihnin ikinci gayesi de karşısına çıkan varlık ya da tasavvur ettiği kavramları kendine yakın etme arzusudur. Eti, kemiği olmayan zihin ve onun ürettiği düşünce evrende her zaman yalnızdır, kendini kuşatan şeyleri (nesne-obje) tanımlamak suretiyle de bu yalnızlıktan kurtulmaya çalışır.”

“Şerif Aktaş’a göre Necip Fazıl, şiiri her şeyden önce güncelin politiğinde aramıştır. Bu arayış hayat keşmekeşinde boğulan bireyin önemsenmesiyle mümkün olur. Böyle bir bireyin ayakları yere basar. Korku ve endişeler çevresini sararken kurtuluşu görüneni deforme etmekte bulur. Şimdi karşısına çıkan gerçeğin giydirilmemiş şeklidir, hakikattir. İşte tam o anda Şiir perdenin ardından duyulan ses, şair de bir çığlıktan ibarettir. Bu ses aynı zamanda dini mizacı, toplumsal ve bireysel hassasiyetleri, ustalık ve estetiği, belagat ve tezyifi, şive ve zarafeti, irfan ve inceliği temsil eden kudrettir. Bu çığlıkta bir dünya ve cemiyet alâkasını, bir ferdiyet örgüsünü, bir eşya ve hadise görüşünü, bir kültür bağını, bir güzel ve doğru hükmünü, tenkit ve tayin terazisine koyan kemal ölçüsü, bir gelecek inşa etme iştiyakıdır.”

“Ahmet Haşim’e göre şiir, sözün değişik zihinsel faaliyetler sonucu söyleşi değeri kazanarak anlamını ancak sezdirebilen bir yapıya bürünmesidir. Söz ancak bu yapıda membaı kendinden olmayan bir kıymeti, ruhu doyurabilir. Sanatın her sahasında pozitivist etkinin yoğun olarak kendini hissettirdiği bir dönemde yaşayan Haşim’in, insan ruhunu ve onun ihtiyaçlarını önemsemesi dikkate şayandır. Ruhu adeta bedenin bir uzvu düşünerek, tembelleşmesini önlemek için birtakım faaliyetlerin içerisine sokar. Kelimelerin müzikal değerini hissetmek ister, akıcı bir ahenkle kurduğu dünyayı anlatmaya çalışır. Haşim poetikasında enerjisini bütünüyle “şiir nedir” sorusuna cevap aramakla geçirmiştir. Savunma refleksleriyle kaleme aldığı bu metinde, bir tanımın belirsiz ve bir o kadar da geçilmez sınırları içerisine çekilerek kendisini korumaya almıştır.”

“Orhan Veli için şiir her şeyden önce bir söz söyleme sanatıdır. Karbonun şekilden şekle girip nihayetinde insan formuna kavuşması gibi söz de ağızdan ağıza dolaşıp tekâmüle ulaşır ve bir forma kavuşur. Orhan Veli’nin bu düşüncesi şiirin artık proleterlerin olduğu düşüncesi değil, bir zihniyet meselesi, Âdem’den bugüne sinelerin içinde çatışan iki gücün mücadelesidir. Hiç şüphe yok ki insan söylemediğidir üstelik çoğu zaman söylemediğinin farkında bile değildir.”

Bitimsiz Telaş

Bir türlü sona ermeyen telaşlarımızı yazmış Mustafa Öztürk. Hayat bir telaştan ibaret ve yakamızı bırakmıyor bu koşuşturma.

“İnsan yaşar, insan gider. Bir yaşayıp gitme öyküsüdür ömür diye söylenen. Yaşayıp giderken durup soluklananlar, doğrulup gelenler varır esas öyküye. Gelmek, elbette kendine gelmek… Kendine dışarıdan bakamaz insan. Kendine geldikçe gönlünü görür, okur, bilir. Yaşar, yorulur; ter kana batar yine yaşar. Yalnızca doğrulup gelenler bilir ki baharlar vardır güzleri hatırlatır. Gökyüzü vardır yorgunluğa dinginlik katar. Velhasıl, durup düşünmekten, koşup yorulmaktan öte nedir ki yaşamak?”

“Yaşamanın tek yolu değildir elbette içinden geçtiğimiz ritim. Yaşamanın bambaşka yolları da vardır. Olmalıdır. Peki bilir misin, bilir miyiz?

Hangi kuş hangi kanatlara mahkûmdur, hangi çiçek hangi toprağın tutsağıdır, sorar mısın? Kimindir yağmurun açtığı yaralarda kalmış olan çocukluk? Adım atmak tedirginliğin kapısını aralamaktır. Yolun seni hangi yanılgın ya da hangi iddian ile yüzleştireceğini kestirememenin tedirginliğidir bu. Yola çıkmak yahut yolu yürümek iddiaların ile hesaplaşmayı göze almaktır esasında.

Kim hangi iddianın sahibi olduysa yükü o kadardır. Adım atmak kendinden mülhem bir hesabın görülmesine yönelmektir. Ve hepimiz iddialarımız kadar tökezlediğimiz adımların sahibiyiz.”

Aksa Gençlerine

Bir öğrenci velisinin de yazısı yer alıyor dergide. Bu çok önemli bir ayrıntı. Velileri de bu güzelliğe dahil etmek çok anlamlı olmuş. Rabia Hafsa, Aksa Gençlerine sesleniyor yazısında.

“Mescid-i Aksa’nın özgürlüğü adına çabalayanlara selam olsun!

Cahit Zarifoğlu “Önce yüreklerimizdeki Kudüs’ü işgal ettiler. Biz savaşı önce kendimizde kaybettik. Kendimiz de kaybettik” der. Mescid-i Aksa’nın kalbimizdeki yerini bulacağımız bu yazıda onu kalbe yerleştirip kazanmak umuduyla. Kalbimizde yer etmemesinin sebebi, hakkında bir şey bilmememiz. Öğrenmek, sevmek ve sahip çıkmak gerekir. Sevmek için çok sebebimiz var zaten. Düşünün! İlk mescidimiz, bizim için kutsal olan Mescid-i Haram. Hayaller onun üzerine kurulmuş, ibadetlerde en faziletli yer olarak orası geçmiştir. Dualarda bile “Allah’ım bu duaları Kabe’de yapılan dualardan yap.” denilir. İkinci olarak, bizim için kutsal olan Mescidi Nebevi. Hep arzulanan bir yerdir. İbadetlerde fazilete sahip ikinci mescittir. Bir diğeri Mescid-i Aksa. Ayette övülen, hadiste yolculuk yapılacak olan mescitlerden biri sayılan, fazilet açısından diğer mescitlerden hemen sonra gelen mescittir. Kabe’nin içine girmek isteseniz bu mümkün müdür? Yanına yaklaşmak hakeza bir hayli zordur. Medine’de Ravza’ya girmek için yaşanan izdihamları düşünün. Mescid-i Aksa ise bom - boştur. Garip bırakılmıştır. Yahudi oraya gözbebeği gibi bakarken, bizim yüz çevirdiğimiz, meydanı onlara bıraktığımız bir yerdir.”

“Birçok peygambere ev sahipliği yaptığından tevhit bereketi...
Peygamberimizin(sav) tüm peygamberlere namaz kıldırdığı mekân olması hasebiyle nübüvvet bereketi...
Burada kılınan namazların sevabının katlaması, bu mekânın ibadetinin ve sevabının bereketli olması gibi manevi yanları da oldukça fazladır. Aynı zamanda Allah (c.c) buranın ismini, “uzak mescit” anlamına gelen Mescid-i Aksa koymuştur. Peygamber Efendimiz (sav) buraya, Beytülmakdis demiştir. İlk İslami kaynaklara bakıldığında ise Kudüs ismi görülmemektedir. Bu basit bir konu gibi görülse de Kudüs yerine, lisanımıza Mescidi Aksa, Beytülmakdis keli - melerini koymamız daha doğru olacaktır.”

Önce Vatan

Dergide öğretmen yazıları da oldukça geniş yer tutuyor. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni Sümeyye Dinç’in Önce Vatan isimli yazısından paylaşım yapacağım.

“Vatan kavramı fıkıhta vatan-ı asli, vatan-ı ikamet ve vatan-ı süknâ terkipleri ile yer alır. Bunların ne anlama geldiğine baktığımızda vatan-ı asli: Kişinin doğup büyüdüğü ve yaşadığı yahut başka bir memlekete geçip orada ailesi ve çocuklarıyla oturacak şekilde vatan edindiği yerdir. Vatan-ı ikamet: Yolculuk halinde olan kişinin, oturmaya elverişli olan bir yerde on beş gün veya daha çok kalmaya niyet ettiği yerdir. Vatan-ı süknâ ise yolculuk esnasında kişinin on beş günden az kalmak niyetiyle bulunduğu yerdir. Bu saydığımız vatan tanımları dinen yolcu (seferî) sayılan kimselerin dört rekâtlı farz namazları iki rekât kılmaları, Ramazan oruçlarını sonradan tutmak üzere erteleyebilmeleri için bilinmesi gereken özel hükümlerdir.”

“Vatan kavramı bizde olduğu gibi Filistin halkı için de önemli bir yere sahiptir. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Osmanlı’nın bölgeden çekilmesiyle İngiltere Filistin’i işgal etmiştir. Böylece 730 yıl sonra Hristiyanlar Kudüs’e geri dönmüşlerdir. İşte Filistin halkının direniş ve mücadelesi artık başlamıştır. Nekbe yani 1948’de İsrail’in işgali ile Filistin halkı bir gecede vatansız kalmış ve sonrasında katliamlar ve soykırımlar yaşanmıştır. Sonrasında 1987- 1993 yılları arasında intifada ve 2000 yılında El Aksa İntifadası diye anılan direnişler hep vatan için yapılmıştır. Ecdadımız yani Osmanlı, Filistin ve Kudüs’te 401 yıl hüküm sürmüştür. Osmanlı’dan sonrası ise zulüm, gözyaşı ve kaos olmuştur.”

Öğrenci yazılarından

Okul dergilerinin en güzel yanı, öğrencilere yazma deneyimi için imkânlar sunmasıdır. Yazar ve şair olma yolunda böyle bir dergiyle yola çıkan gençler yıllar sonra yapacakları çalışmalar için sağlam bir temel atmış olacaklar. Dergide yer alan öğrenci yazılardan örnekler sunmak istiyorum.

“Tarih boyunca Anadolu pek çok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Bu - nun nedenleri arasında Anadolu’nun verimli bir araziye sahip olması, iklim koşullarının elverişli olması ve jeopolitik önemi gibi etmenler sayı - labilir. Türk tarihi içerisinde de Anadolu önemli bir yere sahiptir. Selçuklular Orta Asya bölgelerinde Gazneli baskısına uğrayınca yeni bir yaşam alanı arayışına girmişler ve bunun için Anadolu’yu seçmişlerdir. 1048 yılında yapılan Pasinler (Hasan-Kale) savaşıyla Anadolu’ya ilk Türk akınları başlamıştır. Selçuklu kuvvetlerinin Bizans ordusuna karşı aldıkları galibiyet Anadolu’daki Türk mukavemetini güçlendirmiştir ancak Türk boyları ilk Anadolu yerleşimleri için biraz daha beklemek zorunda kalacaklardır. Anadolu’nun Türk boylarının yerleşimine açılması 1071 yılında yapılan Malazgirt Savaşı ile olmuştur. Büyük Selçuklu hüküm - darı Alparslan ile Bizans İmparatoru IV. Romen Diyojen arasında 26 Ağustos 1071’de Malazgirt Ovası’nda çetin bir mücadele gerçekleşmiştir. Bu savaş Selçuklu Devleti’nin galibiyetiyle sona ermiştir. Anadolu’ya asıl yerleşmeler bu savaş neticesinde gerçekleşmiştir. Böylece sayıca kalabalık olan Türkmenler Anadolu’da kesin olarak Bizans sınırındaki uç bölgele - re yerleşiyorlardı. Konar-göçer yaşayan Türkler hayvancılık etkinliğini sürdürebilecek gerekli fiziki ve iklim şartlarını Anadolu’da bulmuş oldu. Zaman zaman iskân politikası ile gönderilen Türkmen (Oğuz) birlikleri sınır bölgelerine yerleştirilerek güvenlik sağlanmış oldu. Bu sayede Anadolu’da imar çalışmaları başladı. Türkleşme ve İslamlaşma zaman içerisinde hızlandı.” Ayşenur Hanpa

“Belki bir arkadaşın, belki eşin, belki komşun belki “kardeşin” Muhacirler. Aslına bakacak olursak bu ilk değil. Yüzyıllar boyunca hep göç aldık milletçe. Hep el uzattık yardıma muhtaç kişiye. Bu bazen soydaşımız oldu bazen dindaşımız. Bazen de din, dil, ırk gözetmeksizin zulüm gören her kimse. Buna birkaç örnek verelim mesela; biraz geriye gidiyoruz, 15. yüzyıl sonları. İspanya’daki İslam devletini yıkan zalim kral ve kraliçe halka zulmediyor. Kendi dininden olmayan kimseye yer yok onlar için. Dinini yaşamanın en büyük suç olduğu, insanların canlarından bile emin olmadığı zamanda bir hilal parıldıyor adeta. Zulüm gören her kim - seye ayrım yapmadan sahip çıkan, kol kanat geren bir devlet çıkıyor, Osmanlı Devleti. O zamanlar din kardeşlerimize de yuva açtık, ilerde başımıza bela olabileceğini bildiğimiz Yahudilere de. Yahudilerin durumu ortadayken onlara yuva açan Osmanlı’yı kınayabiliriz bel - ki. Bu içimizdeki Müslümanlık şuurunu hiçe saydığımız fütursuzca bir hareket olur sadece. Tarihin tozlu sayfalarında gezimize devam ederken biraz daha ilerliyoruz bu sefer, 19. yüzyıl.” Yusuf Enes Güçlü

“Birçok çağ bilimci yaşadığımız çağı internet ya da ‘uzay çağı’ olarak adlandırıyor. Bu uzay çağı uzay rekabetine de ev sahipliği yapıyor. Eskiden sadece güçlü ekonomileri olan devletlerin yer aldığı bu sektör artık özel şirketlere de yer veriyor.

Mayıs 2002’de Spacex’in kurulmasıyla beraber uzay yarışına birçok özel şirket de dâhil oldu. Eskiden sadece uluslararası çalışmalar, devlet ekonomileri ve milyarlarca dolarla uzaya ulaşılabilirken bugün maliyetlerin yarı yarıya azalmasıyla beraber sektöre birçok özel yatırımcı da dâhil oldu. Artık üniversiteler hatta liseler bile mini küp uydularını uzaya gönderebiliyorlar. Peki, bu çalışmalar devam ederken Türkiye ne yapıyor?

Türksat’ın resmi kaynaklarında uzayla tanışmamız 1968’de telefon kullanmamız ile başlasa da ülke olarak ilk uzay maceramızı birçok uzay şirketi gibi hayal kırıklığıyla sonlandırıyoruz ve 1994’de Türksat 1A on iki dakika gibi kısa bir sürede okyanus sularının altında kalıyor. Hemen sonra peşinden Türksat 1B uzaya gönderiliyor. Bu yaşanan hayal kırıklıklarından ötürü TÜBİTAK Uzay İngiliz SSTL ile beraber çalışarak Bilsat 1 uydusunu uzaya gönderiyor fakat 3 yıl sonra pil sıkıntısı yüzünden uzay çöplüğüne dâhil oluyor. Yaşanan sıkıntılardan sonra devlet uzay teknolojilerine yatırım yapmaya karar veriyor ve ilk uzay politikamız 2005 gibi geç bir zamanda oluşuyor. Şu an ise gökyüzünde Türkiye’ye ait birçok uydu var. Türksat adlı uydular haberleşme üzerineyken, Göktürk 1 ve Göktürk 2 gibi uydular gözlem üzerine çalışıyorlar.” Ebrar Melek Özbay

“Herkesin radyasyon hakkında bir yorumu vardır ama çoğumuz radyasyonun sadece teknolojik cihazlardan yayıldığını sanıyoruz ve bu da bize gösteriyor ki radyasyonu doğru tanımıyoruz. Bir soruyla devam edelim: Radyasyon kaynakları nelerdir? Bu soruya da herkesin bir cevabı vardır tabii ki; cep telefonu, bilgisayar, televizyon genelde hemen akla gelen ilk örnekler. Teknolojik cihazların en önemli ve bize en yakın radyasyon kaynağı olduğuna inanıyoruz ama her cisim radyasyon yayar ve radyasyon emer. Örnek olarak beton evlerin duvarlarında, tükettiğimiz yiyecekler ve içeceklerin bazılarında, soluduğumuz havada bile radyasyon var. Hatta herkes gibi sizin vücudunuz da hem radyasyon yayıyor hem de emiyor ama tabii bir elektronik cihazın yaydığına göre çok daha düşük derecede radyasyon yayıyorsunuz fakat ne kadar radyasyon alıyor olduğunuz ise ne yaptığınıza ve bulunduğunuz ortama göre değişir. Radyasyon yaşamın kaçınılmaz bir parçası hem de evrenin varoluşundan bu yana. Radyasyon denince akla gelen bir diğer kelime kanserdir. Peki, radyasyon kansere neden olur mu? Çevremizden ya da televizyondan en çok duyduğumuz şeylerden birisi de “teknolojik cihazların kullanımı kanser yapar!” Kullandığımız teknolojik cihazlarda radyasyon var ama biz radyasyon demek kanser demek sanıyoruz. Ama korkmayın her radyasyon çeşidi kansere neden olmuyor ve bilinçli olmak her şeyde olduğu gibi radyasyona karşı da en iyi çözüm. Radyasyon nedir? Radyasyon atomların kararlı yapıya geçerken dışarı saldığı hızlı parçacıklar ve elektromanyetik dalga şeklindeki taşınan fazla enerjilerdir. Örnek olarak ışık, ses, ısı birer radyasyondur. Günlük hayattaki radyasyon kaynakları doğal ve yapay radyasyon olmak üzere ikiye ayrılır. Doğal radyasyon, dünyanın oluşumundan beri var olan doğal radyoaktif maddelerden ve uzaydan gelen kozmik ışınlardan oluşur. Yiyecek, içecek ve soluduğumuz havada da doğal radyoaktif maddeler bulunmaktadır. Muz, havuç ve kırmızı et doğal radyasyona sahip yiyeceklerin başında yer almaktadır. Yapay radyasyon kaynaklarını ise insan yapımı radyoaktif kaynaklar, nükleer füzelerin kullanımı ve X-ışını üreten cihazlar gibi örnekler oluşturur. Yeryüzündeki radyasyon kaynaklarını %85 oranında doğal, %15 oranında yapay radyasyon kaynakları oluşturuyor.” Ahmet Arif Bayındır

“Bir çocuk çizeceğim gökyüzüne. Sanki hiç ağlamamış, hiç aç kalmamış, gözlerindeki umudu kaybetmemiş gibi. Rüzgâra fısıldayacağım adlarını, her kuşun kanadına konduracağım çiçek filizlenen tebessümlerini. Her bir yağmur damlası gizleyecek inci tanelerini. Öyle bir çocuk çizeceğim ki gözyaşı kentine hiç uğramamış olacak. Kelebeklerin dahi çocuklardan daha fazla yaşadığı dünyada, çocuk yaşatmak zordu. Omuzları minicik, yürekleri kocaman çocuklarım karanlıkta biten güller gibiydiler. Tebessümlerine şiir yazdıran, yürekleriyle konuşup gözleriyle gülen çocuklarım benim. Ne güzeldir yolda olmak, yolda bulmak. O yolda güllere rastlamak. Her bir inci tanesinden öpmek. Gözleri konuşan, gözlerinden yüreğime ulaşan çocukları bulmak. Öyle bir yol ki bu yol vicdanına batan dikenler başlar önce. Ağır gelir insana, sorgulatır, düşündürür. Hatta bazen öyle ki yok saymak istersin. Öyle bir coğrafya yok, hayalleri çalınmış çocuklar da yok. Fakat olmaz. Diken batmıştır bir kere o vicdana. Gözlerin görmüştür gözlerini. Yüreğin dokunmuştur her birinin yüreğine. Ve bilirsin ki yorulup vazgeçtiğin yolda seni bekleyenler var. Renklerine sevdalandığın çocukların hayallerinde rolün var. Daha gidecek çok yolun var.” Melike Yağdı

“Bir şehir ve hemen yakınında bir şehir daha var gibi. Bana Şark ve Garbı anımsatıyor. O şehir, sabahları güneşle uyanıyor. Geceleri ayla yıka - nıyor. Güneş Şark’tan karşılanıyor, Garp’tan uğurlanıyor. Doğu ve Batı, bir gökkuşağı gibi göğümüzü baştan ayağa renklendiriyor. Ben o mahrumiyet içindeki insanın görmediğine ve görebilme ihtimalini yitirdiğine üzülüyorum. Orhan Veli her ne kadar “Anlatamıyorum” dese de onu şimdi anlayacak ruh halindeyim. O şe - hirde her şeyi görüyorum. Derin tezatlıklar savruluyor yüzüme. Kapkara bir yalan, bembeyaz bir doğru… İstanbul’u su gibi içiyorum, sonra bir martı kanadında gökyüzüne uçuruyorum. “İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı…” Bilinmeyenlerin yarınını görüyorum rüyamda. Savaşlar var bir yanda, bir yanda da barış var mesela. Rüyamdan uyanıyorum bir sözle, tam da o anda;

Bir taraf beyaz olur bir taraf siyah, bir tarafta düğün var, bir tarafta yas. Hayat kocaman bir aynadan bizi seyrediyor.” Ebrar Duygu ÖZdoğan

“Olmak… Yalın görünüşüne ve bir çırpıda söyle - nişine rağmen içine çok şey sığdırabilen bir kelime. Hayatlar sığdırabilen bir kelime. Kimileri amaç edinir bunu, kimileri dert. Bazılarının kararlarıdır, bazılarının kaderi. Benim içinse biraz inanç demek, biraz arayış, belki birkaç hayal. Bazen ölmenin yaşamaktan neden daha kolay olabildiğini merak ettim. Ve zamanla anladım, yaşamın bir savaş gerektirdiğini. Kaybedilen her şeye rağmen kalanlar için savaşabilmenin ne kadar zor olduğunu. Merak ettim, söylenmeyen sözlere ne olduğunu, rüzgârların onları alıp nereye götürdüğünü. Zamanın ne olduğunu sordum hatıralara. Ve kıymetli hatıralara zamanla ne olduğunu sordum. Konulmuş hedefler üzerinde tüketilen öyle değerli şeyler vardı ki bir süre sonra ‘neden’ diye sormayı da bıraktım. İnsanlar geri alamayacakları ve ulaştıkları hiç bir hedefin de onlara geri veremeyeceği şeyleri tüketiyordu. Uğruna yalan söylenebilecek hiç - bir şeyin bir güvenden daha değerli olmadığını bilmiyorlardı mesela. Ya da belki, bir güveni kaybetmeye hiçbir şeyin değmediğini. Paylaştıkça güzelleşen sohbetler olduğunu. Ve hayatta bazı sözlerin yalnızca bir kişiye söylenebildiğini. Hiçbir davranışı dışarıdan bakarak yargılamamak gerektiğini çünkü birini bir hataya nasıl bir hayatın zorladığını bilemeyeceğimizi. Öğrenmek kolay mıydı boşlukta da yaşayabilmeyi? Hayatın sana sunduklarını, senden alacaklarına tercih etmemek kolay mıydı? İnsanı; bir suça acılar iter ya hani, bir suçlunun da acılarını anlayabilmek kolay mıydı? Peki ya suçlu olmak? Suçlu olmak affedilir miydi? Belki de bazen aynı hata farklı zamanlarda, farklı hayatlarda, farklı toplumlarda farklı şekilde karşılanıyordu. Affedilmez bir suçlunun suçunu affedilemez yapan içinde bulunduğu hayattı belki. Senin doğru olduğuna inandığın şeyler insanlara göre yanlış olduğu için ettiğin her mücadelede kaybediyordun da, doğrular ve yanlışlar değişir miydi ki? Kim bilir, belki bu soruyu sormak bile bir şeylerin cevabıdır.”  Meryem Azra Taşdemir

Âsım’dan şiirler

Güneş battı doğacak mı muamma

Masumların feryadı kulaklarda

Türkistan boğuldu gözyaşlarıyla

Azap senden yana olsun Kızıl Çin

Ey Türk! Soydaşı bir başına koyma

Ey Mümin! Kardeşini tek bırakma

Sessiz kalıp da zulme ortak olma

Acı senden yana olsun Kızıl Çin

Türk yurdu haksız esaret altında

Özgürlüğünden mahrum kamplarda

Adalet hep gelecek haktan yana

Keder senden yana olsun Kızıl Çin

Zülal Şerife Demir

Çekilir kan dudaklarından mosmor olur

Kopar dalından süzülür havada yavaş yavaş

Yılan cennetin kapısında bahtiyâr olur

Varmaz ayakları sürüyerek gider yavaş yavaş

Yağmur yağar ıslanır derbeder olur

Gece sessizce çöker üzerine yavaş yavaş

Gözü görmez hilal ile hemhâl olur

Soğuk sert bir rüzgar eser yavaş yavaş

Armanî

Gerçeklerden kaçıp bulutlarda yaşa

Kendini kandır neşe saç etrafa

Böyle olmak neye yarar?

Kalırsın yine tek başına

Yıkık dökük dünyamda

Sönmeyen umutlarım küllenmiş bir nokta

Olmuşuz tek tabanca

Artık kimin umrunda

Sen olmadıktan sonra

Nilay Bayırlı

Kulakları sağır eden bir vapur düdüğü,

Göç var yüreklerden ırak diyarlara.

El sallayan yalnız bedenlere

Ruhlarına veda etmek ağır geliyor.

Gözyaşları,

Yükseliyor göğe yüreklerden

Yer çekimi, ibaret “kanun” sözcüğünden

Feyza Açıkbaş

Güler yüzümde saklıyorum acımı

Hatır soranlara iyiyim diyorum

Hâlbuki duygularımla savaşıyorum

                                       

Kalbimde yaşıyorum anılarımı

Tek başıma ve sensiz soluyorum

İçimde hapsolmuş çocukluğumun havasını

Mustafa Kemal Akdemir

Biz ki harbin yaralı çocukları

Bu bedbaht dünyanın alnı açıkları

Onlarca ihtilalin kanlı savaşçıları

Soyumuzun onurlu torunları

Düştü yine bir şehit elime

Artık dayanamaz bu nurlu hilal bile

Bu milletin şehidiyle kanlanmamış bir karış toprağı bile

Yetiyor vicdanını sızlatmaya askerinin

Duyuluyor Allah sesleri uzaklardan

Cenaptan diliyor alnı semada, hür yaşam

Aşıyor dalgalar kendi heybetini

Özlüyor semayı yansıtan rengini

Doğa Demirkol

Sessiz Gemi’nin hikâyesi

Açıkkara’nın 28. Sayısından yapacağım ilk paylaşım Tacettin Şimşek’e ait “Sessiz Gemi İşte O Gün Yazıldı” başlıklı yazıdan olacak. Yahya Kemal’in en meşhur şiirinin hikâyesine tanıklık ediyoruz.

“Bir şey söyleyeyim mi? Bu milenyum aşktan yana çok fakir. Beşte birini yaşadık, hâlâ tık yok. Gözünü sevdiğim yirminci asır... Savaşları da çoktu ama dünya çapında büyük aşkları da vardı. Sartre’la Simone de Beauvoir, Salvador Dali ile Gala, Kafka ile Milena, Hitler’le Eve Braun, Faruk Nafiz’le Şükûfe Nihal, Selahattin Pınar’la Afife Jale, Nâzım’la Piraye, Yahya Kemal’le Celile Hanım gibi... Say say bitiremezsin.

Sözün burasında Yahya Kemal ve Celile Hanım’a uzun bir bölüm ayırmak gerekir. Celile Hanım kim? Bir ressam ve müzisyen. Nâzım Hikmet’in annesi. Yahya Kemal kim? Bir şair. Nâzım’ın Deniz Lisesi’nde edebiyat hocası. Nâzım, Yahya Kemal’in öğrencisi. Babası Hikmet Bey vefat edince annesi dul kalmış, kendisi de yetim. Celile Hanım, Yahya Kemal’in öğrencisinin velisi aynı zamanda büyük aşkı. Sacayağına bak, hizaya gel! Nâzım, Yahya Kemal’in vakitli vakitsiz annesine kırmızı güller göndermesine, uzun uzun telefonlar açmasına, ikide bir teneffüslerde çağırıp “Nâzım, çucuğum, anneniz hanımefendi nasıllar?” diye sormasına fena bozuluyor. “Hoca, bu ne ayak?” diyor içinden. Sonra bakıyor ki olay kontrolden çıkmak üzere. Öğretmen, veli görüşmesinin sınırlarını taşmış. Ateş bacayı sarmış. Yoo, o kadar uzun boylu değil!”

“Bu şişman adamı seviyor mudur? Evet. O şişman adam Celile Hanım’ı seviyor mudur? Tabii ki. Niye, canım, şişmanların da sevme sevilme hakkı vardır. Kırk yıl sonra Yeşilçam’ın Horoz Nuri’si Vahi Öz’ün yana yakıla “Bediaaa!” diye bağırdığı duyulacak. Beyaz perde o pürüzlü sesle çın çın çınlayacak; senin o hırçın Nâzım oğlun da Moskova’dan duyacak. Süleyman’la Nazmiye, Bülent’le Rahşan aşklarına şahit olacak Türk siyaset sahnesi.

Nâzım aşktan anlıyor; şair çünkü. Öyle de, ne diye bu güzel aşka takoz oluyor? Biraz saygı lütfen! Kendisi gün gelecek koleksiyon yapacak. Bu çifte stardart niye?”

Yahya Kemal ardından acıyla bakar geminin. Ayakta duramaz. Olduğu yere çömelip iskele babalarından birine sırtını dayar. Gözleri buğulanmıştır. Cebinden kalemi kâğıdı çıkarır; günün, haftanın, ayın, yılın, yüzyılın şiirini yazar.

“Artık demir almak günü gelmişse zamandan/Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.”

Koca şair öyle şaşkındır ki, “Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol” derken veda sahnelerinde kolun değil, elin sallandığını bile unutmuş ama can yakıcı gerçeği ifade etmeyi başarmıştır: “Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler/Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.”

On iki dizelik şiir biter; “Sessiz Gemi” olarak tarihe geçer.”

Parkta Cuma

Aylar sonra cuma namazı ile buluştuk içimizde dinmek bilmez bir coşku ve özlemle. Tayyib Atmaca, Parkta Cuma yazısı ile içimizin sesine tercüman oluyor.

“Ey cematimüslimin Allah’ın bu günününe hamdolsun. Kaç haftadır cuma kılamıyorduk. Camilerin kapısı hâlâ kapalı. Maşallah havalar da güzel gidiyor, cumaları biraz böyle idare edeceğiz artık. Böyle bir alan bularak cuma kıldığımıza da ayrıca şükretmemiz gerekir. Aslında sol tarafa geçebilirdim ama hava çok sıcaktı hem de burası biraz mimberi andırdığından vaazı burada okumak zorundayım. Sakın içinizden “Hoca gölgeye geçmiş vaazı artık istediği kadar uzatır.” diye kendi kendinizle konuşarak namazı fesada vermeyin. Buraya merdivenle çıktım yine merdivenden ineceğim.”

“Maşallah gördüğüm kadarıyla cemaatimiz maskelerini nizami şekilde takmış sosyal mesafeye uyduğunuza göre burada size söyleyecek fazla sözüm yok ama asıl sözlerimin geçerliliği cumadan sonra başlayacağından söylediklerimi can kulağıyla dinlemenizi rica ederim. Ben hutbeye çıktığımda yanınızda yönünüzde uyuyanlar varsa onları dirseğinizle dürtme imkanınız olmadığını biliyorum. Onun için hep birlikte bir ayağa kalkalım sonra oturalım lütfen.”

“Ey cemaat, bu günler de gelip geçecek biraz daha sabırlı olalım, işimiz olmadığı müddetçe ağzı açık ayran budalaları gibi sokaklarda, parklarda dolaşmayalım! Devlet yetkililerinin önerilerini dikkate alalım, onların kafasını bozmayalım. Hele reisin kafasının tasını attırdınız mı ağzından çıkacak bir kelime ile hepinizi evin içine tıkar haberiniz olsun. El Fatiha!”

Açıkkara’dan şiirler

Süper güçler nerde kaldı gücünüz?

Hastanıza ilaç veremediniz.

Hak vurursa böyle dinmez acınız,

Maske düştü işe yaramadınız.

Uzaya, uyduya mesken kuranlar,

Masum milletlere korku verenler,

Yerde bir tek karıncayı görenler,

Binlerce virüsü göremediniz.

Hep İslam’a idi fesatlarınız,

Tükendi gücünüz, fırsatlarınız,

Caddelerde kaldı cesetleriniz,

Yıkayıp kefene saramadınız.

İzliyoruz Avrupa’nın halini,

Çin’in ABD’nin büktü belini,

Öpün Türkiye’nin yardım elini,

Siz bizim düzeye eremediniz.

Hacı Karakılçık

Unutma!!!

Hayatın dört işleminde kural

Ölüm yutan eleman

Hayaller etkisiz

Mazi hep eksilten bir sayı

Almalı her insan hayatta yaşananlardan

Kendine bir ibret payı

Herkes hesap yapar ama

Zaman da bir hesap yapar

Altüst olur dengeler

Akıbet, perde ardında sır

Sonuç; sıfıroğlu sıfır

Sen uğraşırken bu hay huyla

Zil çaldı bak

İmtihan bitti

Ömür dediğin sanma dipsiz göl

Artık vakit doldu, şimdi öl…

Kapa gözlerini

Dört elif miktarı sus

Gördün mü kağıdın da boş

Yeniden zil çalınca

O zaman uyan

Büyük hesaba koş...

Halit Yıldırım

Bana şeker şerbet çay dedi güzel

Dedim ki sonra ne vardır sırada

Sonra sana derim bey dedi güzel

Dedim ki az kaldı erdim murada

Benim keman kaşım yay dedi güzel

Dedim ki süzersin onu arada

Bütün sırlarını yay dedi güzel

Dedim ki yapamam bunu dünyada

Fatih Kandemir

YORUM EKLE
YORUMLAR
Halit Yıldırım
Halit Yıldırım - 3 hafta Önce

Vefaszılığın zirve yaptığı, insanların birbirinin sırtına basıp geçtiği, kimsenin kimseyi görmek istemediği bu zamanda sürekli dergileri tarayıp, isim isim yazılardan alıntılar yaparak güzellikleri paylaşmanız nedeniyle sizi hassaten tebrik ediyorum. acizane bendenizin de yazı ve şiirlerini de gündeme getirdiğiniz için çok teşekkür ederim Mustafa Bey. En kalbi selam ve hürmetlerimle.