Haziran 2020 dergilerine genel bir bakış-2

Bağlılık, Modernite Ve Gelenek

138. sayısı ile okuyucularının karşısında Dil ve Edebiyat dergisi. Geleneği, dili ve bizim olan tüm değerleri ilk sırada tutarak yoluna devam ediyor dergi.

Üzeyir İlbak giriş yazısında “bağlılık, modernite ve gelenek” kavramları üzerinde duruyor. Medeniyeti merkeze alarak önemli tespitlerde bulunuyor İlbak.

“Medeniyetimizin tefekkür, tezekkür, tefehhüm imkânlarını yitirdik. Teemmül, sanat-mimarî, edebiyat ve felsefe eserleri ile ilişki kuramıyor, okuyamıyor ve anlamıyoruz. Bu kelimeleri anlamaktan mahrum bırakılmış bir neslin on beş asırlık yorumu anlamasını ve yeni bir terkiple çağın diline hangi lisanla aktarmasını bekliyoruz?”

“Medeniyet, aidiyet, mensubiyet, hissiyatı ve devamlılık iddiamızı sürdürmek istiyorsak yitirdiğimiz lisanı bütün bu değerler abidesini ifade edecek boyuta getirmek mecburiyetiyle karşı karşıyayız. Yitirdiğimiz büyülü kelimeleri sürgün edildikleri “tuğla yığınlarına” dönüştürülen kütüphanelerden bulmak ve efsunlu bir dokunuşla hayatlarımıza dahil etmekle yükümlüyüz. Hayatlarımıza katacağımız kelimelerle zihin ve gönül temizliği yapıp; yeni bir terkiple yeni inşa çağına yürümeliyiz.”

İlbak, Necip Fazıl’ın ölüm yıldönümüne de değiniyor yazısında.

“Ömrünü inancına ve ideallerine adayan üstat Necip Fazıl Kısakürek’in vefatının sene-i devriyesi 25 Mayıs’tı. “Her mısraı bir millete şeref vermeye yetecek büyük şair”in “Vasiyet”ini yerine getirmek üzere “Son gün olmasın dostum, çelengim top arabam;/Alıp beni götürsün, tam dört inanmış adam...” dediği “inanmış üç dört adam”ın on binler çarpanı ile taşımıştık “maverâ”sının kapısına. “Ölenler yeniden doğarmış; gerçek!/ Tabut değildir bu bir tahta kundak./Bu ağır hediye kime gidecek./ Çakılır çakılmaz üstüne kapak?” diye tarif ettiği sarayında taşıdık Fatih Camii’nden Eyüpsultan’daki istirahatgâhına. Rahmet ve dua ile.”

Putperest Şair

Vedat Eğilmez, Yahya Kemal’i anlattığı yazısında şairin şiiriyle birlikte dünya görüşünü de yazıya taşıyarak geçmişte çokça dillendirilen “ladini” konusunu işliyor yazısında. Yahya Kemal ve ladini (din dışı konuları ele alan şiirler) nasıl olup da yan yana geliyor; cevabı yazıda.

“Sistem yeni devletlerin sanat dünyalarına, gerçek eserlerin itibarsızlaştırılmaları, sahtelerinin ise mübdilerinin mevki ve makamla desteklenerek teşvik edilmesi şeklinde müdahale ederek dirijizm uygulama yoluna gitmiştir. Bu durum da sanatçılarda bazı karakter bozukluklarına yol açmıştır. Buna rağmen gerçek şiir düzeyini yakalayan eserler, içlerinden doğdukları milletlere çok güçlü bir millet olma bilinci, üst düzey bir zihin işleyişi kazandırmıştır. Yahya Kemal “Sessiz Gemi” şiiriyle, bu şiirin vezniyle, kafiyesiyle, tertemiz Türkçesiyle, rengiyle, kokusuyla, çizgisiyle kime seslenmektedir? Elbette ki Türk milletine. Ama bu geminin “meçhule” gidiyor oluşunu nasıl anlamalıyız?”

“Cemal Süreya, şairin son dönemlerinde yazdığı “Süleymaniye’de Bayram Sabahı”, “Ziyaret”, “Atik-Valde’den İnen Sokakta” gibi şiirlerin damar olarak Mehmet Akif’i hatırlattığını söyler. Gerçekten de Tevfik Fikret, Mehmet Akif ve Nazım Hikmet şiir damarının hatırlatıcısı gibidir bu şiirler. Oysaki önceki şiirleri Cenap Şahabettin, Ahmet Haşim çizgisinde konumlandırıyordu onu. İçerik değişikliğiyle şiirinin yapısında da güçlü değişikliklerin olduğunu söyleyebiliriz.”

Yer Adlarının Tarihçesi

Murat Ertaş, yer adlarının tarihi ile ilgili geniş kapsamlı bir yazı kaleme almış. Yazı hem konu olarak hem de coğrafî genişlik anlamında oldukça açılımı olan bir yazı. Türkiye’nin adından başlayıp dünyanın birçok noktasına uzanan bir sese kulak veriyoruz.

“Evvelâ ‘Türkiye’mizin adıyla başlayalım. Prof. İlber Ortaylı Türkiye kelimesinin ilk kez 12. yüzyılda Venedikli ve Cenovalı tüccarlar tarafından kullanıldığını, ecdadımızın fetihlerden sonra Anadolu’ya “iklim-i Rum” dedikleri dönemlerde İtalyanların ‘Turchia’ veya ‘Turcmenia’ isimlerini verdiklerini söyler.”

“Daha çok Trakya’da karşılaştığımız “Burgaz” kelimesi (Burgaz, Kumburgaz, Kemerburgaz, Lüleburgaz, Burgazada) de kale ve hisar ile eş anlamlıdır. Kelimenin kökeni Eski Yunancadır: “pyrgos”(pürgos). Kelime Hint-Avrupa dil grubundaki tüm dillerde karşımıza çıkar. “Korumak, yüksek yer” (bhergh) kökünden türetilen kelime farklı coğrafyalarda “kule, yolcular için durak yeri, menzil, şehir çevresine örülmüş kale yahut kale etrafında kurulmuş şehir” gibi yan anlamlar kazanmıştır.”

“Mesela Almanya’da Hamburg Alster ve Elbe nehirlerinin arasındaki bataklıktaki kayalık bir bölgede inşa edilen kaledir ve Slav akınlarına karşı kurulmuştur. Hamburg’un anlamı bataklıkta kurulan yüksek ağaçlık yahut etrafı bataklıkla çevrili yüksekteki ağaçlık. Avrupa’da bir çırpıda aklımıza gelen (farklı formlardaki) diğer burglar şunlardır: Strasbourg, Lüksemburg, Johannesburg, Freiburg, Göteburg, Petersburg, Middlesborurgh, Edinburgh, Falkenberg…”

“İngilizcede “land” ada demek. Kuzeybatı Avrupa’daki ada ülkeleri de isimlerinde “land” kelimesini taşırlar: Scotland (İskoçya), Ireland (İrlanda), Island (İzlanda), England (İngiltere), Grönland... Uzakdoğu ülkelerinden Tayland da Tay halkının yaşadığı yarım adanın ismidir. Türkçede Hollanda olarak bilinen devlet ismi “Holland” iken yakın zamanda değiştirerek ismini “Netherlands” yaptı. Türkçede Finlandiya kendi dillerinde Finland, Almanya’nın diğer adı Deutschland.”

“Yerleşim yeri isimleri üzerinde sosyolojik tartışmaların, tezlerin olmasının bilimsel yanı var elbet; lâkin ülkemizde yerleşim yeri ismi olarak “kent” ve “şehir” kelimeleri üzerinden de insanların kendilerini ideolojik kamplara, bölünmüşlüğe maruz bıraktığı, bir hakikat. Geleneği, Doğu’yu, duyguyu temsil edenler, milliyetçi muhafazakârlar “şehir” kelimesini tercih ederken pozitivist, seküler, sosyalist, materyalist ve sol olarak kendilerini tanımlayanlar kapitalizmin, modernizmin, sosyal sınıfların ve sanayileşmenin inşa ettiği “kent” kelimesinden yanalar. Aslında iki kelime de Farsça.”

Masallar Herkes İçin

 Masallar ruh dünyamızın şekillenmesinde görünmeyen ve fark edilmeyen bir etkiye sahip. Masallarla büyüyen çocuklar bunu çok iyi anlayacaktır. Masallarımızı yitirmeye başladıkça sanal dünyanın yalan yüzü esir almaya başlıyor çocuklarımızı. Masalsız büyüyen çocuklar da hayal kuramıyor ne yazık ki.

Elif Tokkal, “Sana Sevgi Armağanıdır Masal” isimli yazısı ile yer alıyor dergide. Tokkal’ın yazısını okuyunca masalların sadece masal gözüyle görülmemesi gerektiği kanaati pekişmiş olacak.

“Masal imgelerinin çocuklara en zor zamanlarda yardım eden unsur olduğunu biliyoruz. Ya yetişkinler? Kimimiz için tebessüm vesilesi, kimimize soba başı eğlencesi, kimimize göre de yaşadığımız zamanın karmaşasından kaçıp özlediğimiz "ince şeyler"i hatırlama ve hatırlatma yeri. Tam bu noktada masalların ruhun iyileştirici etkisini göz ardı etmemek gerek. Modern dünyada yalnızlaşan insan yok olmaya yüz tutan değerlerine masallarda sarılıyor. Sarılıyor da tek başına kalmaktan yüksünmüyor. Çünkü masalın havasıyla beraber yaşadığı dünyada artık yalnızlığına veda edip "an"da bulamadığı güzelliklere masallarda kavuşuyor. Çocuk olsun yetişkin olsun bilinçaltımızda masal kahramanlarının oluşturduğu dünya, giderek masalın da sınırlarını aşıyor ve muhayyilemizi geliştiriyor. Birçok edebiyat eleştirmeni de bu sebeple masalları "ruhsal kaşifler" olarak nitelendiriyor. Bu yönüyle masal, insanın iç dünyasına ayna olan, o dünyayı hissedilen bir biçimde ortaya koyan bir tür olduğu için gerçek yaşama çok yakın görülüyor.”

“Masallara özenle serpiştirilen aşk, keder, insanın dramı, tutku, intikam ve mutlu son gibi tüm hisler hayatın içindendir ve hayatın ta kendisidir aslında.”

“Uçan Halı simgesi insanın yeniden masalla buluşma ve hayal dünyasını yeniden canlandırma isteğini hatırlatıyor. Hepimizin bir "Uçan Halı" hayali olmuştur. Teknoloji, hız ve görsel yorgunluğun had safhada olduğu modern zamanlarda masala kaçma isteğimiz Uçan Halı’nın masalsı gizemlerle muhayyilemizde şekillendirdiği hayallere olan özlemimizdendir.”

İfşanın Kültürü Olur mu?

“İfşa etmek” diye nur topu gibi bir deyimimiz oldu. İçinde hiçbir masumiyet barındırmayan, “rencide etmek” ile eş değer bir davranıştan başka bir anlamı olmayan bir yeni çağ hastalığı. Feyza Kartopu, bir kültüre dönüşen ifşa hakkında yazmış Dil ve Edebiyat’ta.

“Yakın geçmişte gizli olan her şey bugün aşikâr. Gözlerden ırak yapılanlarsa, artık ifşa kültürüne teslim edilmiş durumda. Bunun pek çok misali var. Önceden insanlar birbirlerine bir hediye verdiklerinde, veren eli mahcup etmemek adına verilen şey onun yanında açılmazdı. Oysa şimdi, bunun yapılmaması nezaketsizlik sayılıyor. Tebdili kıyafetle yapılan yardımların aksine bugün bir elin verdiğini, bir başka el titizlikle kaydediyor. Varlıklı kimse, rastgele girdiği bir yerdeki veresiye defterinden, yine rastgele seçtiği sayfaların borçlarını silerken; kimi borçtan kurtardığını bilmeden yapıyordu bunu. Borcu ödenense borcunu ödeyenin kim olduğunu bilmiyordu. Şimdilerde; verilen şey, gidilen mekân, izlenilen film, içilen ferah bir kahve, yenilen yemek, alınan hediye, giyilen hoş bir kıyafet sergilenmediğinde mevcut olmuyor. Yapılmış, giyilmiş, gidilmiş, izlenilmiş, olmuyor. Her şeyin, hiçbir soru işareti bırakmadan sergilendiği, çıplaklığın kutsandığı, faş edilmeyenin yok sayıldığı ifşa kültüründe, insanın kendi kuytusunda yaşayacağı bir alanı kalmamıştır.” 

“Hayattaki karmaşıklığın yerini saydamlığın aldığı, cevapların zaten bilindiği, olumsuz duyguların ötelendiği bir toplumda, gerilim oluşturabilecek her türlü şey de ortadan kalkar. Pürüzsüzleşir. İçinde hiçbir ayrıksılık barındırmayan bu aynılıkta; ruhu besleyip canlandıracak, diriltip ileriye atılmasına vesile olacak itki de ortadan kalkar. Oysa bu itki hayatidir. Niçe (Nietzsche) bu hayatiliği, gerilimden ve zorluklar karşısında sabretme gücünden yoksunluğu, şöyle ifade eder, “Ruhun talihsizlik karşısında duyduğu ve gücünü geliştiren gerilim… Talihsizliğe katlanmak, talihsizlik karşısında sebat etmek, onu yorumlamak ve ondan bir şeyler çıkarmakta gösterdiği yaratıcılık ve cesaret, ayrıca ruha derinlik, sır, maske, tin, açıkgözlülük, büyüklük olarak sunulmuş olan her şey. Bunlar eziyetle, büyük eziyet terbiyesiyle sunulmamış mıdır?”

Sezai Karakoç’u Anlayamamak

Biz her gün biraz daha fazla Sezai Karakoç’u anlama üzerine çaba sarf ederken, ruhuna ve yaşadığı topraklara yabancı kalan zihniyetler buldukları her fırsatta bu toprağın bir değeri olan Sezai Karakoç’a saldırmayı gelenek haline getirdiler. Elbette Karakoç’un böyle tabansızlarla ne ilgisi oldu bugüne kadar  ne de işi.

Üzeyir İlbak’ın Sezai Karakoç’un “Diriliş Neslinin Amentüsü” kitabı üzerinden koparılmak istenen fırtınaya oldukça destekli ve sert bir cevabı var Dil ve Edebiyat’ta.

“Cehalet abidesi siyaset bezirganları, toplam tutarı bir akşam yemeklerinin maliyetine denk olmayacak bir meblağ üzerinden hayatının hiçbir kesitinde ve anında paraya itibar etmeyen Sezai Karakoç'u, "Diriliş Neslinin Amentüsü" kitabının "Karantina Günleri"nde dağıtılması üzerinden, vurmaya çalışıyorlar. Zihniyet deformasyonunun son kertesindeyiz. Bir de bunu "sol" adına yapma çabasındalar. Attila İlhan gibi "Hangi Sol?" diye sorsak, eminim bir cevapları yok. Yine de mahallesinin insaflı yazarlarına açık ve aşina entelektüel sol, en azından Cemal Süreya ve Haydar Ergülen duyarlılığıyla Karakoç'a aşinadır. Siyaset cahili Kemalist Sol'un gürültücü kumpanyacıları birazcık okuma zahmetine katlansalardı bu gerçeğin farkına varırlardı. Mesela Cemal Süreya, Karakoç için "Sanatına Rönesans ressamları gibi insanla başlamıştır" diyecektir. İnsanla başlamanın anlamını anlayan birileri kaldı mı? Diğer bir örnek de hayli düşündürücü. Cemal Süreya'ya bir söyleşisinde "Folklor Şiire Düşman" adlı yazısı ile ilgili olarak "sizden yana ve size karşı yazılar çıktı. Mesela Ataç, Sezai Karakoç. Sezai Karakoç'un sizi çürüttüğünü ileri sürenler var. Ne diyorsunuz?" diye sorulduğunda verdiği cevap üzerinde biraz düşünmek gerek: "Kişiye bir yazısının ya da bir fikrinin yanlış anlaşılması hüzün veriyor. Hele yanlış anlayan Sezai Karakoç gibi Türk ve Batı fikir hayatını yakından izleyen bir arkadaş olursa bu hüznün katmerli olacağına şüphe yok."

Meclis kürsüsünde yargısız infaz için çağrıda bulunan milletten uzak vekilin mahkûm etmeye çalıştığı ki - tap neden söz eder? Ne işe yarar? Niçin okunmalı? Ve… Sorular, so - rular. Hakikate sağır siyaset bezir - ganlarının sorularına Diriliş Neslinin Amentüsü cevap verir: “Doğuyu Batıyı bilmeliyim. Eski uygarlıkları derinlemesine inceleme - liyim. Yükseliş ve düşüşlerin sebeple - rini derinden derine araştırmalıyım. Allah’ın insanoğluna en büyük nimeti olan İslâm inanç ve medeniyetine mensup olan bir toplum, nasıl olur da bugünkü acıklı duruma düşer? Bunun mutlaka bir veya birçok sebe - bi vardır. Bunu bilmeliyim. İşte bütün bu konuları incelemekte ilim benim rehberim olacaktır.”

“Diriliş Neslinin Amentüsü”nde Karakoç, genç insanların yaşadığı çağı onurlandıracak insanların ahlâki ilkelerine vurgu yapmıştır. Diğer eserlerinde de önemli ölçüde öne çıkardığı diriliş ahlâkına sahip neslin-fertlerin, toplumda varlıklarını hissettirmeleri, insanlara ve insanlığa nasıl örnek ve önder olacakları anlatılır. Diriliş düşüncesi Karakoç için ‘aşk, yol, anlam, ülkü, ses, varoluş’ meselesidir. Şöyle ki:” Yaşamayı ve ölmeyi, mekâna ilişmeyi, zamana girmeyi, daha doğrusu zaman ve mekânla diyalog kurmayı, ancak ve ancak bu inanç uğruna göze alabilirim./Aşktır o benim için./Yoldur./Anlamdır./Sestir./Ülküdür./ Varoluştur”

Dil ve Edebiyat’tan üç şiir

Size iyilikler takdim etsem

Alır mıydınız?

Olayın karanlık tarafını

Ay ışığında aydınlatalım desem

İster miydiniz?

Söylenmesi için bir miktar

Cesaretiniz olsa

Değişe biliri değiştirebilmek için

Şehrin rengini mesela

Söyler miydiniz?

Yakamızı bırakmıyor bir türlü

Hüzün denilen bu ince sızı

İçimiz yangın yeridir

Ve ümitler içindeyiz

Bilir miydiniz?

Nurettin Durman

Göksel hududlarda barikatlar

Dağların alnında şarapnel parçaları

Bir tufan gününün ardından

Bak herşey yine kendine dönüyor

Suretler haritası vesikalık susuşlar

Nakışlanmış toprağa emanet bakışların

Bir celladın elinde buruşmuş çiçek gibi

Kimliğini kaybetmiş hükümsüzdür saçların

Mehmet Baş

başımı gövdemden sarkıtıp
kesmeme lazım sözlerimi
katran sinmiş ciğerlerimde
ruhlarını mezarlıklardan çıkarıp
buluşturuyorum eski sevgilileri
izlerken damarların tavaf ettiği
Fatma Ana’nın elini
şifayı zikrediyorum ben içten
bil ki sığınmışım sana ben Tanrım

damarlarımda akan kirli kanım
topraktan yapma leğen kemiğiyle
birlik olup fesatlık ediyor her gece

Zeynep Gül Akgöz

Söğüt’te Atsız Var

3. sayısına ulaştı Söğüt dergisi. Dede Korkut ve Ömer Seyfettin’den sonra 3. sayıda Hüseyin Nihal Atsız’ı kapağına konuk eden Söğüt; arşivlik sayılarla yoluna ilerliyor.

Sinan Terzi’nin Giriş yazısından;

“Kapağımızda “Atsız” imzası var bu sayıda. 3 Mayıs Türkçüler Günü’ne atıfla Atsız’ın dizesiyle sesleniyoruz; “yeşermesi ektiğimiz tohumun haktır”. 3 Mayıs 1944 tarihiyle beraber tabutluklardan fışkıran ruh, Türklük mefkûresi için taşın altına değil elini, bedenini topyekûn koyabilecek nesillerle ete kemiğe bürünmüştü. Zindanlarda bitirilmek, hiç değilse iğdiş edilmek istenen Türk milliyetçiliği fikri, o cefakâr neslin sabır, sebat ve direnişi ile milletin ve devletin teminatı olarak bugünlere geldi. Evet bugün sivil toplum kuruluşları, yayınevleri, gazeteleri ve Cemil Meriç’in tabiriyle “hür tefekkürün kalesi” kabul edilen onlarca dergisiyle Türk milliyetçileri millet ve devlet lehine olan her işte inisiyatif almakta, söz söylemektedir. Türk milliyetçiliği bir “fikr-i sabit” değil, belki bir “fikr-i takip” olarak nitelendirilebilir ancak. Hür düşüncenin, bağımsız aklın, temiz vicdanın, doğru dilin, hesapsız cesaretin, vakitli ferasetin menbaı son yüzyılda istisnasız “Türk milliyetçileri” olmuştur.”

Atsız Dosyasından altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Atsız’ın yolunun Ötüken Neşriyat’la (O vakitler Ötüken Yayınevi) resmen kesişmesi, müessesenin kuruluşunun henüz dördüncü yılında, 1972’de, ilk defa yayımlanmak üzere yayınevine teslim ettiği Ruh Adam’la başlar (Bozkurtlar için sözleşme 20 Kasım 1972’de imzalanmış, kitap 1973’te çıkmıştır) ve o tarihten vefatına kadar son naşiri de Ötüken olur. Aradan geçen onca seneden sonra, 2009 yılında gerçekleşen mutlandırıcı bir geri dönüşle, Atsız’ın, telifi kamuya mal olana dek son yayıncısı da Ötüken olacaktır. İşte bu ocakta, 10-11 yaşlarından bu yana kendisine meftun bir okuru olarak başlayan tanışıklığımız, onun kalan çalışmalarının neşrini gözeten editörü olarak 2018’den beri farklı bir mecraya dökülmüş, öyle ilerliyor. Bundan şeref duyuyorum.” Göktürk Ömer Çakır

“Murat Belge’nin Atsız’ın tarihçilik formasyonundan bihaber olmadığı hâlde Atsız’ın Göktürklerin yağma ve çapulculukla geçinmesini idealize ettiğine dair iddiası gerçekten tuhaf zira asıl garabet Göktürk devrine ait bir dönem romanı yazan Atsız’ın yağma ve çapulla geçinen bir toplumu başka şekilde göstermesi olurdu. Atsız’ın karakterlerindeki bozkır yaşamının değerler sistemine olan bağlılığı ve Bilge Kağan’ın yazıtlarda sitemli şekilde yazdıklarıyla da tutarlıdır. Ayrıca romanda Göktürk tarafındaki kahramanların ağzına yerleştirilmiş kelimeler bize Atsız’ın zihniyetine dair veriler sunsa da bu Atsız’ın yağma ve çapulu idealize ettiği anlamına gelmemektedir. Elbette Atsız taraflı bir anlatıcı olarak Türk’ün tarafındadır. Çin ötekidir, abartılı bir şekilde kötü ve yozdur. Ama bu zaten Belge’nin kabul ettiği ve hâlihazırda öne sürdüğü gibi çocuk romanlarında olağan bir durumdur. Belge’nin açmazı romanın yetişkin romanı olarak yazıldığını sanmaktan kaynaklanıyor. Ayrıca Atsız’ın Bozkurtlar’da idealize ettiği şey yağmacılık falan değil, sadakat, fedakarlık, yiğitlik, ahlaklı olmak gibi değerlerdir. Yani bizce Belge’nin “ideal toplumunu böyle gördüğü için, kurduğu geçmişte de buna benzer bir model veya bir çekirdek yaratmaya çalışmak” tespiti orijinal olmakla beraber çapul veya yağma faaliyetlerinin idealize edilmesi gibi bir sığlık söz konusu değildi.” Oğuzhan Murat Öztürk

“Bütün eserleri birbirinden kıymetli olsa da, Atsız denince ilk akla gelenler, Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor romanlarıdır. Hakkında yığınla inceleme yapılan bu iki eserin edebî, siyasi, ideolojik, kültürel ya da tarihî değeri üzerine yüzlerce makale yazılmıştır. Okunmakta olan yazıyı farklı kılan, sık kullanılan kelimelerden yola çıkarak Bozkurtlar’ın ve belki de yazarının zihin haritasını ortaya çıkarmaktır.

Malum, “sel gider kum kalır.” Bir romanda hangi karakter, olay ya da kavram ne kadar sıklıkla tekrarlanmışsa, eseri tamamladığımızda, daha ziyade bunlar kalır aklımızda. Zira yazar, bunları unutmamıza adeta izin vermez. Roman kurgusu arasına serpiştirdiği, belirli aralıklarda tekrarladığı isim, olay, mekân ve kavramları sürekli aklımızda tutmamızı sağlar. Propaganda tekniği olarak da kullanılan bu yöntemin nabzı, “anahtar/tetik kelimelerde” atar. Bunları her okuduğumuzda, bir yandan önceki kullanımlarını hatırlar, diğer yandan onlara karşı farkında olmadan ünsiyet geliştiririz. Ne olsa “dervişin fikri neyse zikri odur.” Atsız’ın sözü, tabii ki fikrinden ilham alır. Ancak bu iki eserinde zikir çekercesine sıklıkla tekrarladığı kelimeler, bir süre sonra okuyucuların fikri hâline gelir mi dersiniz?” Hayati Tek

“Nihal Atsız’ı bir romancı olmaktan ziyade inandığı fikirlerin takipçisi ve teorisyeni olarak irdelemenin gerektiği düşüncesindeyiz. Kendisi Türkçülüğün fikirsel liderlerindendir. Fikirlerinden ödün vermeyen bir dava adamıdır. Üslubu ataktır; İbnülemin Mahmut Kemal İnal’ın dediği gibi “Ateşîn mizacı olan, atlıyı atından indirecek derecede şiddetli yazılar yazan”1 biridir; bu yüzden yönetici sınıfın daima hışmına uğramıştır. Roman, Atsız için yalnızca fikirlerinin neşrine araçtır.” Erol Eyüpazarcı

“Bir romana pek çok noktadan bakılabilir, pek çok kurama göre ele alınabilir, çeşitli yollardan yaklaşılabilir tabii ki. Benim niyetim Ruh Adam’a herhangi bir kuramın penceresinden falan bakmak değil. Roman üzerinden belki biraz yazarın dünyasına eğilmek, onu anlamaya çalışmak; yıllar önce beni çok etkileyen bir romana yeniden yaklaşmak denilebilir. Biz romanları okuyunca dünyamızda ne olur? Bizi etkileyen nedir bir romanda? Söz konusu Ruh Adam’da ben neyi bulmuştum? Bir roman da bizim hayattaki yürüyüşümüze eşlik eder miydi mesela? Evet, Ruh Adam okunduktan sonra da geçen zamanlar içinde hep orada durdu, Selim Pusat diye biri hep var oldu hayatımızda. Nedendi bunun böyle olması? Kimi roman kahramanları, sayfalardan çıkar ve hayata karışırlar, okurla birlikte soluk almaya başlarlar. Gözle görülmeseler de, sizinle zaman zaman konuşurlar bile. Kim iddia edebilir Donkişot’un yaşamadığını, sayfalarda kaldığını? Selim Pusat da sayfalar dışında yaşayan birine dönüşmüştür.” Cengizhan Orakçı

“Atsız’ın ömrü boyunca yazdığı beş hikâyeden sonuncusu olan “Her Çağın Masalı: Bozdoğanla Sarı Yılan” başlıklı hikâyesi ilk olarak 1941 yılında Bozkurt dergisinde yayımlanmış olup 1966’da ise Ötüken dergisinde tekrar yayımlanmıştır. Beş sayfalık bu kısa öykünün metaforik kurgusu Türk kavmiyle Çin kavminin bitmez tükenmez mücadelesini yansıtmaktadır. Bozdoğan sözcüğü hem yırtıcı bir kuşun adıdır hem de bozdogan imlâsıyla demir topuz (gürz) anlamındadır. Bozdoğan kuşunun yırtıcı, haşin ve savaşçı karakteri ve aynı zamanda demir topuzun gücü çağrıştıran vurucu niteliği bu hikâyede Türklüğün temsilidir. Demir topuz tamlamasındaki demir sıfatı da yine demirci Türklerin maddi kültürüne bir atıftır. Sarı yılan ise hem ırk rengi olarak hem de sinsiliğinden ötürü Çin kavminin fizyolojik ve karakteristik çehresini yansıtmaktadır. Atsız bu metaforlar üzerinden Çinlileri aşağılık, sürüngen ve entrikacı bir kavim olarak öyküsüne yerleştirmiştir. Bu hikâye tarihteki kadim Çin-Türk çekişmesinin yanı sıra bozkırlı-yerleşik çatışmasına da göndermede bulunuyor.” Metin Savaş

“Bundan çok yıl evveldi. Ankara’da bir otelin balo salonunda tanıdım “Güntülü”yü… Üç gün sürecek bir kurultayın davetlisi olarak başka bir şehirden gelmişti. Yetmiş küsur yaşına rağmen uzun boyu, koyu kumral saçlarının çevrelediği keskin yüz hatları ve simsiyah bir kalemle vurgulanmış yeşil gözleri ile hala muhteşem görünüyordu. Son derece zarif, ölçülü ve bir o kadar mesafeli bir kadındı Güntülü…

Kendisine mihmandarlık etme görevi bana verildiğinden, onu yalnız bırakmamam gerekiyordu. Böylece geç saatlere kadar süren yemekte yan yana oturduk ve bütün akşamı sohbet ederek geçirdik. Seçtiğimiz kelimelerle, aynı ilgi dünyasının iki farklı yanında durduğumuzu birbirimize hissettirerek; sözde soykırım, Fener Patrikhanesi’nin ekümeniklik iddiaları, Etrüskler gibi, çoğunu onun seçtiği gündem başlıkları altında, dışımızda alabildiğine sürüp giden cümbüşün elverdiği kadarıyla sohbet ettik. Bu faslı, bana yönelttiği daha özel sorular takip etti. Fiziksel özelliklerin izini takip ederek, tahminlerde bulundu. Tutturdu da… Benim anne, kendisinin baba tarafındaki göç izlerinden konuştuk. Sonra ikimiz de, İstanbul’un sayılı kız liselerinden mezunduk. Böyle minik keşiflerin ardından, en çok da resim bahsi açılınca aramızdaki mesafenin iyiden iyiye azaldığını; tablolarından büyük bir şevkle ve gözleri ışıldayarak bahsettiğini hatırlıyorum.

Yazık ki o gece, yârenlik ettiğim o güzel kadının, Güntülü olabileceğine dair en ufak bir fikrim olmadığı gibi böyle bir alaka kurabileceğim kanıtlardan da yoksundum. Yoksa Atsız Beğimize, en halis düşlerimizi şekillendirmesinde böylesine güçlü esin kaynağı olan bir kadınla saatler geçirdiğimi bilseydim, öyle sükunetli geçer miydi o gece; hiç sanmıyorum.” Kübra Pehlivan

Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun ile Atsız’ın Edebiyatı Üzerine

Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun ile Atsız’ın edebiyatı üzerine bir söyleşi var Söğüt’te. Sorular Göktürk Ömer Çakır ve Ayşe Erdoğan’dan. Altını çizdiğim satırları paylaşıyorum.

“Eserleri yok satıyor ama Atsız edebî açıdan yeterince değerlendiriliyor mu? Maalesef hayır. Cihan Özdemir’in doktora tezi ve birkaç makaleden başka ciddi bir değerlendirme yok. Oysa Atsız, Cumhuriyet dönemi romanının en önemli isimlerinden biridir. Ruh Adam, gerçek bir şaheserdir. Psikolojik tahlilleriyle, postmodern denilen ve ancak son yıllarda örnekleri verilen romanlardan onlarca yıl önce postmodern unsurları yoğun bir şekilde içermesiyle bu roman edebiyat tarihimizin öncülerinden de sayılmak gerekir.”

“Cumhuriyet romanlarını da Atsız’ın okumadığı düşünülemez. Namık Kemal’i ne kadar çok sevdiğini yazılarından biliyoruz. Refik Halit’in Türkçesinin çok güzel olduğu hakkındaki düşüncesini ben kendisinden dinledim. Ama onun en çok Ömer Seyfettin ve Ahmet Hikmet Müftüoğlu’ndan etkilendiğini sanıyorum. Bir de Leon Cahun’ün Gökbayrak’ından. Bu eser daha 1910’larda Necip Asım tarafından Gök Sancak adıyla Türkçeye çevrilmişti.

Atsız’ın övgüyle bahsettiği bir roman daha var: Ciğerdelen. Safiye Erol’un bu eserinin methini Atsız’dan duyunca alıp okumuştum. Gerçekten mükemmel bir roman ve en önemlisi zaman atlamalarıyla Ruh Adam gibi postmodern unsurlar taşıyan bir roman.”

“Atsız’ın bütün çalışmalarında temel düşüncesi Türklüğe yararlı olmaktır. Bu çalışmada da temel düşüncesinin aynı olduğunu söyleyebiliriz. Tabii ki o, askerliğe birinci sırada önem vermekle birlikte, edebiyat, tarih ve medeniyetin de önemli olduğunu düşünüyordu. Bu alanlardaki çalışmaların da mutlaka gerçeklere, doğru bilgilere oturtulması gerektiğine inanıyordu. Türk Edebiyatı Tarihi’ni de bu alandaki en doğru bilgileri, en anlaşılır biçimde kamuoyuna ve özellikle gençlere öğretme düşüncesi vardır. Bakınız, “güzel sanat, bedii duygu, edebiyat” gibi soyut kavramları ne kadar açık ve anlaşılır biçimde anlatıyor: “İnsanlarda alelade duygulardan ve düşüncelerden başka bir de bedii duygular ve yüksek düşünceler vardır. Güzel sanatlar dediğimiz bilgi şubeleri bu bedii duygulardan ve yüksek düşüncelerden doğar.”

“Atsız’ın destanlara ne kadar önem verdiği biliniyor. Türk destanını nazma çekenlerle ilgili birkaç yazısından bu anlaşılır. Destanlarla ilgili görüşlerini makalelerinde de açıklamıştır. Ona göre milletlerin büyüklük ülküsü destanlarında gizlidir. Onun bütün bu yazılarını çok genç yaşlarda okumuş biri olarak tabii ki onların etkisinde kaldım. Esasen destanların milletlerin ülkülerini dile getiren eserler oldukları bütün dünyada genel kabul gören bir düşüncedir. Kızıl Elma kavramı yahut Oğuz Kağan’daki “gök çadır, güneş mızrak” mısraları bunu açıkça gösterir. Böyle olunca bir Türk milliyetçisinin destanlardan uzak kalması düşünülemez. Ben de bir Türkçüyüm ve bu sebeple Türk’ün tarihine de diline de edebiyatına da düşkünüm.”

Tanpınar’ın Fikri

Begüm Hande Çay, hocası Prof. Dr. Birol Emil’in bakış açısı ile bir sorunun ardına düşüyor; Tanpınar’ın Fikri Neydi?

Eserleri bağlamında Tanpınar’ın fikir dünyasına bir yolculuk var yazıda.

“Ahmet Hamdi Tanpınar’ı kaybedişimizin üzerinden yaklaşık yarım asır geçmiş olmasına rağmen, onun eserlerinde fikir ve sanat adına keşfedilen ve halen keşfedilmeyi bekleyen birçok unsur mevcuttur. Bu durum, birçok tartışmayı bertaraf ederek asıl odaklanılması gereken hususların onun eserlerinde gizli olarak beklediği gerçeğini gösterir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öğrencisi olmuş ve ondan sonra da liyakat sahibi bir hoca vasfıyla görevine devam eden önemli isimlerin üzerinde durduğu fikirleri benimseme ve devam ettirme yöntemleri, araştırmacılar için bir pusula niteliği taşır. Buradan yola çıkarak Prof. Dr. Birol Emil, evvela ilim adamlığı ve hocalık tecrübeleri neticesinde, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu iki yönüyle ayrı ayrı incelenmesinin mümkün olmadığı, hakikatte, bu iki vasfının iç içe bulunduğu kanısına varmıştır. Böyle de olsa bir şahsiyet araştırmasında ayrı vasıflar bütünün birer parçası olarak ele alınabilir.”

“Her şeyden evvel, Tanpınar’ın eserlerinde, temelde “insan” hedeflenmiştir. Fert ve toplum arasında inşa edilen köprülerin, dâhiyane bir fikre dayandığını ve yönlendirmelerinin de bu fikirler etrafında teşekkül ettiğini Tanpınar’da görmekteyiz. Prof. Dr. Birol Emil, bu yönlendirmeleri, biri diğerinin devamı şeklinde, iki fikir olarak değerlendirmiştir. Bunlardan ilki “devam fikri” diğeri ise “aşma-transandans fikri”dir.”

“Bunun yanı sıra Ahmet Hamdi Tanpınar fikirle ilgili: “Lisanın tabiî mantığından başka hiçbir kayıt tanımayan serbestîsiyle, hudutsuz genişliğiyle nesrin, fikrin her çeşidini istiaba müsait olduğunu kim inkâr edebilir? Birbirini kovalayan sahifeler, vuzuhtan bir an ayrılmayan düzgün ve mantıkî cümleler, bütün arzularımızı tatmine, her türlü temiz niyetimizi aşılamaya muktedirdir. Fikrin birbirini itmam eden basamaklarla istenen neticeye isalini o temin eder. O istediğimiz şekle girer, arzu ettiğimiz hüviyeti alır, ağlar, güler, anlatır, mantık yapar, itham eder, ikna eder, zekâmızın bütün faaliyetini ifade, günlük hayatımızın bütün ihtiyaçlarını tesviye eder ve esasen onların mahsulüdür.” demektedir.

Berat Demirci’den Teravih Salavatı

Salavat getirmek gönle ferahlık verir. Berat Demirci’nin yazısını okurken de sık sık salavat getirme gereğini duyuyor insan. Hem ferahlık için hem de Güzeller Güzeli’nin ismini anmak için.

“Salavat getirmeyi ne zaman öğrendiğimi Müslüman bir hanede gözünü açan herkes gibi ben de hatırlayamam. Her çocuk, dili döner dönmez besmele, hamdele, başta salvele olmak üzere, “Ya Sabır, La-havle, Hasbünallah…” gibi kısa ama hayatımıza yerli yerince eşlik eden terkipleri öğrenir. Taklit ve ezberle başlayan bu süreç tahkik ile sürerse öğrenme terbiyeye dönüşür ve anlam ile eylem yekvücut olur. Tahkikin tek maruf yolu Kur’an okumaktır; çünkü Allah hem kendini hem insanı kitap vasıtasıyla tanıtmıştır. Resulullah ise “Yürüyen Kur’an”dır; hayat ile kitabı denkleştirendir ve bize kitabı nasıl okumamız gerektiğini öğretendir.”

“Başka şehirlerde de müteradifleri olabilir ama Sivas’ta eskiden düğünler, düğün evine bayrak dikerek başlardı ve bayrak salavatlanırdı. Bayrak dikilirken yek-avaz getirilen salavat kısa bir gülbank gibidir; yürekleri titretir. Ardından davullar gümbürdemeye başlardı. Bu özel salavatın yanına itinayla eklenmesi ve unutulmaması gereken teravih namazına başlamadan önce getirilen bir hususi salavattır. Teravih namazının sünnet oluşuna vurgu yaparak getirilen bu salavat, şehre mahsus bir ses ve inceliktir. “Ona izzet ile ikram, teravihe kıyam olsun.” söyleyişi, mahalli unsurları da içinde taşımaktadır. Peygamberimize getirilen salat ve selam ile ona hürmette bulunduktan sonra, teravih namazına niyet edilir.”

Söğüt’ten Bir Öykü

Kediler her yere yakışıyor. Hikâyelere de… Asuman Güzelce; içinde hayatın nefes aldığı bir hikâye ile yer alıyor Söğüt’te.  Adı Üç Kâğıt olan bir kedinin hayata kattığı anlama şahit oluyoruz. Anlatıcı kedi, virüslü günler, sosyal medyanın incileri, Süleyman Bey ile eşinin ev halleri var hikâyede.

“Birlikte eve girdik. Karısı “Yine getirmişsin kediyi.” diye söylenirken ben içeriye dalmıştım. “Onun adı Üçkâğıt. Lütfen! Hava çok soğuk ya hu. Bu evlat gibi bir şey, kıyamıyorum.” dedi Süleyman Bey. Hemen beni girişte yakalayıp kolonyalı pamukla adeta yıkadılar. İki haftadır bu böyle ama alışamadım. Çok huylanıyorum. Tüylerimi yalarken acı acı tadını alıyorum kolonyanın. Ah bu başımıza gelenler hep bu ölümcül virüs yüzünden.”

“Gülümseyerek mutfağa giren karısı bir müddet düşündü: “Bu kedi gerçekten üçkâğıtçı beni bile kandırıp evime gönlüme girdi; en sevdiğim tarafı da özellikle geceleri esaslı bir arkadaş oluşu.”

Gerçekten bazı geceler kanepede karşılıklı oturur, sohbet ederiz. Cep telefonunun kablosuyla oyun oynarız. O TRT-3’ü açar: Elvis Presley’den Joan Baez’e, Frank Sinatra’dan Çaykovski’ye, Mozart’tan Sara Vaughan’a uzanan yelpazesiyle müziğin en seçkin örneklerini dinleriz.

Karı koca akşam yemeği için sofraya geçtiğinde ben de kalorifer peteğine uzanıp onları seyre koyuldum. Şimdi yemeklerini yiyip şöyle bir köşelerine çekilsinler. Ben de Süleyman Bey’in kucağına yatarım. Oh sıcacık, gel keyfim gel.”

“Gelirken radyoda dinledim. Eski Mısır’da bir kadının güzellik derecesini ifade etmek için ‘kedi gibi güzel’ denilirmiş.”

Karısıyla göz göze geliyoruz. Güzelliğimi kıskanıyor bence.

Ben televizyonun karşısındaki kanepeye zıpladım. O da oflayarak yanıma oturdu. Süleyman Bey “Dostane bir fotoğrafınızı çekeyim,” diye telefona uzandı, kameraya baktık.

“Üçkâğıt senden iyi poz veriyor, biraz gülümse.”

 Gülüştüler.

Karısı “Bu kedi ben den daha fotojenik” diye söylenerek fotoğrafı Instagram’da paylaştı.”

Nasreddin Hoca’nın Torunlarını Bekliyoruz

Süleyman Çobanoğlu, kendi toprağına ihanet eden hainlerin tarihçesini sunuyor Söğüt’te. Satılmış bir zihniyetin, fırsatını bulunca nasıl bir hainliğe kalkışabileceğini örneklerle anlatıyor. Oradan sözü Nasreddin Hoca’ya getiriyor. Bu toprağın gerçek değerine yani.

“Şurası kesin ki, Hoca, ceberrut yönetimler ve aşırı dinsel yorumlar arasına sıkışmış sıradan Türk insanının aykırılığa, tersliğe, itiraza duyduğu açlığın karşılığıdır. Onu bu denli büyük, halkın gönlünde bu kadar değerli kılan da budur.

Atalar sözüdür: Her eve bir deli gerek.
Eğer Deli Dumrul olmasaydı, Dede Korkut’un ihtişamlı evreni eksik kalırdı. Onun Azrail’e meydan okuyuşu nasıl paradoksal biçimde Türk inancını pekiştiren bir sonuca vardıysa, Nasrettin Hoca’nın bol sövgülü, sınır tanımaz söylemi de inanış ve yaşayışı riyadan arındırmış, ona doğal tonunu, saf gerçekliğini kazandırmıştır. Tanrı’ya, gündüz vakti güneşi ayan beyan görür gibi tam bir teslimiyetle inanmayan hiç kimse, ona Nasrettin Hoca, Deli Dumrul ya da Kaygusuz Abdal gibi seslenemez. Bu inancın insanı irkiltecek derecede sert ve alışılmadık tonu, çoğu zaman softanın ezberinden ve istismarcının cakasından daha çok gönül yapıcıdır.
Hoca deli miydi?
Kuşkusuz, evet.
“Deli” sözcüğü, “delmek” fiiliyle aynı kökten gelir. Öyle anlaşılıyor ki, deli, bizi hakikatin kendisinden ayıran zarda bir delik açan, onu delen, yırtan kişidir. İçine hapsolduğumuz yumurtanın kabuğunda delik açar.
Dünyanın ötesini, onun açtığı aralıktan görürüz. Duvarlardan ışığı sızdıran odur, görüşümüzü açan, ufkumuzu büyüten de o. Bu nedenlerle, deli, içinde barındığı topluma Tanrı emanetidir.”

Söğüt’ten Şiirler

Kalır ki kitapların kalır yazısı

sahaf gezileri solmuş mürekkep

hangi aşk bir sayfaya hurûfat

yerinde çöl iyidir sahra-yı cünûna

yerinde şair kıyar Leyla’ya

kum kum dağılır hikâyat

Evet kalırlı şeyler var

o baharlar geçse de yazlar

saçının karmaşık dağınıklığı

Mehmet S. Fidancı

kutsal bağrım üzerinde

kurutulmuş inciler gibi yayılan

ey zifiri, zemherî,

zarûrî gece!

sen, gün doğumunda gölgelerin arasından

ümmî bir neştere uzattığın boynunla

dağ aslanını dâhice kıskandırır,

damar ağaçlarının dal kokularını ince ince ağırlaştırır,

ve mağaradaki gölgesine iman etmiş bir cüce

zarafetiyle ellerini duaya kaldırırken

ben doğuştan dengin değildim.

sözleri küflü, asil kini süslü

kör ya da görmesi kötü,

ebedî yaverliğine lanetli,

eril cini ölü

bir yalancıya yalan söyledim,

yaratılmış ilk hecenin en mahrem yerinde

hem de vebâlı bilginlerin son akşam yemeğinde.

Halil İlteriş Kutlu

ilmeği kaçmış günlerin terzisiyiz hep telaş

oturalım karanlığa dikişleri patlayan

meselâ çocuklara yanalım sonsuzda ip atlayan

hep daha fazlasına yığınak oldu ömür

yarana tuz basarak ölmeden öl ve yaklaş

abarttığımı sanıyorlar / hayır ne hakla

ta’dil-i erkândan geçtik canım ekran tatili şimdi

emekliyiz kariyer pazarlama memurluğundan

bir yalnızlık haykırdım caddeler geldi akla

nasıl oldu söyleyin hiçlik yokluktan iyi

Mehmet Şamil

İç çekmesini duydum mevsimin içimde

Ben nasıl hazırdım nasıl giyinmiştim oysa erguvanı

Dal uçlarında bekleyen şarkılarım

Biliyorum artık hiç söylenmez

Bakıp bakıp bir ulu dağa söylediğim sözler

Karanlığa düşen serçelerle kardeş sanki

Uçmanın ilmini kim bulmuş kim kaybetmiş

Darası alınmış ağırlıkları da bırak artık

Şiire gölgesi bile düşmez

Cengizhan Orakçı

Yorga, rahvan yahut dört nal

zaman kırbacı ne derse

Hoş, bilmelisin ki bu hâl

yakışmaz metanetine...

Ardıç ve kayından dört dal

koparıp bastım yârene

Otacı elinden dört bal

aparıp bastım yârene

Baba erenlerden bir kāl

isteyip astım yârene

Cürmümden taşra özümle

Gördüm, görmez gözümle...

İbrahim Daş

Ne ölüm vardır aklında çocukların

Ne nutuk söylemek...

Düşünmezler bile

Öcünü kim alacak

Kanı toprağa henüz düşmüş Hüseyin’in.

Ya da sütten acıyla kesilmiş

O çekik gözlü bebelerin...

Eray Sarıçam

Şiar’da Ahmet Özhan Var

Müzik ağırlıklı bir sayı ile karşımızda Şiar. 28. sayının hasbihali Ahmet Özhan ile yapılmış. Sorular Serap Kadıoğlu’ndan.

“Zaman içerisinde, yâni yirmili yaşların başından beri, Tuğrul İnançer büyüğüm, dostum ile birlikte biz bu yolda sohbet ile ve keyf etmekle geçti ömrümüz. Beni Karagümrük’e, vakfımıza da 1974 Ramazan’ında ilk getiren Tuğrul Bey’dir. Yani dışarıdan görüldüğü kadar birdenbire bir kırılma yaşamışlık değil, içimizde zaten var olan o yaşantıyı, Karagümrük gibi büyük bir menbaa düşünce oradaki muhteşem eserleri halkımla paylaşmak gibi, bir yerinde görevci bir yerinde kendi zevkimi de tatmin etmek bir anlamda da işimle ibadetimi sanki kesiştirmek gibi, buluşturmak gibi bir niyetle 80’li yılların başından itibaren tasavvuf mûsıkîsini de dahil ettim. O kadar güzel lezzet aldım ve insanlar o kadar sahiplendi ki, baştan aşağı hayatımız tasavvuf mûsıkîsine evrildi bile diyebilirim.”

“Tasavvuftan muradımız Muhammedî olmaktır. Efendimiz’in (sav) nezâhetine, nezaketine, hâline bürünebilmektir. Onun mütebessim çehresine, onun zarif hâllerine, onun kadınlara olan, annelerimize olan komplimanlarına… “Yâ Âişe, bir su verir misin?” Emir sigasıyla değil, dikkatinizi çekiyorum, rica sigasıyla… Annemiz de “Şu anda elim müsait değil.” diyor. Yani meşgulüm şu anda diyebiliyor, öyle bir imkan veriyor Efendimiz (sav) ona. Getirince, “Evvela sen iç yâ Âişe!..”. Annem içiyor, ondan sonra Efendimiz (sav) alıyor kupayı, annemin dudaklarının değdiği yeri çeviriyor, oradan içiyor. Bugün benim yaşadığım memlekette, İslâm âleminde kadın haklarından bahsediliyor! Kadın cinayetlerinden bahsediliyor, kadına darplardan bahsediliyor! Kimin ümmeti yapıyor bunları, ben bilemiyorum! Resûl-i Zîşân Efendimiz’in (sav) ümmeti olamaz! Eşine karşı böyle hareket eden, böyle komplimanlarla onların gönlünü her an hoş eden bir emîn kişiye böyle ümmetlik yakışır mı? Bu hâlleri algılayabilmek, eşyanın hakikatine dahil olabilmek, eşyanın hakikatine müşahedeyi geliştirebilmek için tasavvuf diyorum. Sonra tespit ettiği eşyanın hakikatine göre o eşya ile münasebeti o düzlemde kurmak… Ben buna tasavvuf diyorum.”

“Mûsıkî maalesef, özellikle İslâm âleminde son yüz yılda, biraz daha fazlası dahî olabilir, bir işret aracı olarak kullanılmış. İçki meclislerinde kullanılmış. Ama mûsıkîyi şifahânelerde tedavi için kullandığınız zaman ne oluyor? İnsanları hem fizikî hem rûhî olarak, psikolojik olarak şifaya kavuşturuyorsunuz. Ha, öteki tarafta da her türlü rezilliğe vasıta olarak kullanılıyor. Maalesef bu çok önde görülmüş, mûsıkî içkiyi ya da her türlü aşırılığı davet eden bir şeymiş gibi! Mûsıkî sadece sazın teliyle alakalı değildir. Günde beş vakit hâfızın ses telleri ile ezan okunuyor, mûsıkî değil mi o? Üstelik de din çevreleri ezan vakitlerinin hangi makamla okunması gerektiğini tespit etmişler. Bu nedir? Mûsıkî ile tedavinin uzantısı olarak ortaya konulan bir meseledir. Hangi vakitte, Cenâb-ı Hakk’ın o vakti oluşturmasındaki kasıt ne ise o kastın beyinde, şuurda yeni bir diriliği oluşturmasını sağlayıcı melodik makamları dahi tespit etmişler. Mesela sabah ezanı Sabâ okunur, âdet olunmuş!.. Alakası yok!.. Muhayyer, Gerdâniyye, Dilkeşhâverân… Yâni bütün varlık âlemi imsakla beraber cûş u hurûşa geçiyor. Hayatiyet başlıyor. Onun için daha dik, daha oynak makamlarla hayatiyeti ortaya koymak lazımdır.”

“Şiarı tutunacak yol, sırât-ı müstakîm, doğru bir eksen olarak anlıyor isem, tabii ki şiardan Cenâb-ı Hakk’ın bizim için râzı olduğu, beğendiği ve kemâle erdirdiği, dünyevî, uhrevî ve sonsuzluk âleminin saâdetini bize takdim ettiği İslâm’ı anlıyorum. İslâm dediğim zaman da onun en estetik, yâni âyet-i kerimedeki “Hâlıku’l-Bâriu’l-Musavvir” işaretine uygun bir yaşam olan tasavvufu anlıyorum. Şiarım budur. Bunun içerisinde her türlü paylaşım vardır. Bunun içerisinde Muhammedî ahlâk gözdedir. Muhammedî olmak… Bundan daha değerli bir şiar düşünemiyorum.”

Oğuz Atay’dan Orhan Gencebay’a Batsın Bu Dünya

Hakkı Özdemir, Oğuz Atay ve Orhan Gencebay arasında gidip gelerek Batsın Bu Dünya üzerine damardan bir terennümü dile getiriyor. Atay demek Elbette Tutunamayanlar demek. Gencebay’ın ismiyle özdeşleşen de Batsın Bu Dünya’dır. Özdemir, keyifli ve bol müzikli bir yazı sunmuş Şiar okuyucularına.

“Tutunamayanlar 1972’de yayımlanır. Üç yıl sonraysa Orhan Gencebay’ın Batsın Bu Dünya’sı çıkar. Tutunamayanlar’ı yere göğe sığdıramayan çevreler, Batsın Bu Dünya’yı ve arabeski yerden yere vurur.1 Hâlbuki Oğuz Atay’ın şikâyetiyle Orhan Gencebay’ınki aynıdır. Nihayet ikisi de batsın bu dünya demektedir. Tutunamayanlar her şeyin parodisini yapıp burjuva romanının kusursuz düzeni karşısına, düzensizliği düzen edinen bir anti-roman olarak çıkar ve modernleşme ârızalarını, burjuva riyakârlığını hedef alır. Batsın Bu Dünya ve arabesk de bir “anti-kültür” olarak aynı işi yapar. Tutunamayanlar gibi Batsın Bu Dünya da her hamlenin bizi yeni bir bölünmüşlüğe savurduğu son iki asırlık maceramızın ürünüdür ve her ikisi de o maceraya muarızdır. Tutunamayanlar gibi arabesk de modernleşmenin baskısına, “insanlıktan çıkaran saldırılarına” karşı duygusal bir tepkidir.  Eğer yabancılaşmaya bir güzelleme yapılacaksa bu, nihilizm gibi Türkiye için artistik plânda kalmaktan öte değer taşımayan muğlak bir kavramla yapılamaz. Fakat modernleşme projesinin ötekileri ya “Bat, dünya, bat” ya da “Batsın bu dünya” bedduasıyla kendi yabancılıklarını dile dökebilir. Bunlardan birini yüceltirken diğerini aşağı görmek, modernlikle karşılaşan her toplumun yaşaması kaçınılmaz Doğu-Batı, eski-yeni, geleneksel-modern gibi ideolojik çatışma alanlarıyla ilgilidir. Binaenaleyh Roman Batı, yeni ve modernken; arabesk Doğu, eski ve gelenekseldir. Hâlbuki Batı karşısında Doğu, yeni karşısında eski ve modern karşısında geleneksel kusurlu değildir. Gregory Jusdanis’in isabetle söylediği gibi “ortada bir kusur varsa bu modernliğin olmayışı değil, modernliğin yerel şartlar ihmal edilerek ülkeye sokulmasıdır. Roman ve müzik bize, bu ihmalin en zengin envanterini sunar.”

“Batsın Bu Dünya müzikal anlamda Tutunamayanlar’ın olduğu yerde durur. Çünkü Orhan Gencebay’ın müziği hem klâsik kalıpların dışında olmakla birlikte aynı zamanda onların bir toplamıdır; hem de arabesk, jakoben modernleşmenin dayattığı müzik anlayışının alter egosu, ötekisi ya da tabir caizse gayrı meşru çocuğudur.”

“Son tahlilde Tutunamayanlar burjuva hayat tarzı ve modernleşme karşısına çıkan bir anti-roman olarak edebiyat dünyasında hangi noktada duruyorsa, Batsın Bu Dünya da yine aynı şeylerin karşısında, aynı yerde durur.”

Türk Şiirinde Bir Kuram Olarak Musiki

Nuray Alper, akademik ağırlıklı bir yazı ile yer alıyor Şiar’da. Şiir ve musiki kavramlarının harmanlandığı bir yazı bu. Yazının başlığını okuyunca aklıma; Yahya Kemal ve Ahmet Haşim geldi. Yazıda bu iki ismin ve daha birçok ismin şiir ve musiki hakkındaki görüşleri ele alınıyor. Elbette Nuray Alper titizliğine de şahit oluyoruz her satırda.

 “Şiir, asırlardan bu yana insan belleğine kolaylıkla yerleşebilen ve oradaki varlığını koruyan kuvvetli bir tür olarak karşımıza çıkar. Mallarme’ye göre şiir sadece sözcüklerle yazılır. Peki, şiirin sözcüklerle yazılan deneme, makale, hikâye gibi alanlara kıyasla daha ezberlenebilir ve kalıcı olmasının sebebi nerede aranmalıdır? Bu noktada karşımıza ses faktörü çıkar. Bu ses, ritim ve ahenk ögeleri ile derin bir ilişki içerisindedir. Daha çok bir müzik terimi olarak kullanılan ritim ve armoninin şiirdeki karşılığı ise vezin ve kafiyedir. Sembolizm akımının önemli temsilcilerinden olan Paul Valery şiiri dansa benzeterek şiirle müziğin kombinasyonundan bahseder. Ona göre dizelerin temel anlamı değiştirilmeksizin şiir, olabildiğince müzikal olmalıdır.”

“Yahya Kemal, Faruk Nafiz’e yolladığı mektupta şiirin bir nağme olduğunu söylemekte, “Kafiye” adlı yazısında ise “şiirin nesirle de kabil olduğunu zannedenler gaflettedirler. Şiir muhakkak vezinle ve kafiyeyle vücuda gelir. Şiir musikinin hemşiresidir, aletsiz teganni edilemez.” ifadelerine yer vermektedir. Yahya Kemal’in “deruni ahenk” tabiri ile işaret ettiği bu hususa Ahmet Haşim “Bir Günün Sonunda Arzu” isimli şiirinin anlaşılmaması üzerine kaleme aldığı “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar”ında “Şairin lisanı ‘nesir’ gibi anlaşılmak için değil fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, mûsikî ile söz arasında, sözden ziyade mûsikîye yakın mutavassıt bir lisandır.” diyerek temas eder. Sembolist akımının Anadolu’daki en büyük temsilcilerinden olan Ahmet Haşim şiirinin önemli özelliklerinden biri de onun resim ve müzik öğelerinden faydalanmış olmasıdır. Nitekim Sedat Umran “Şiirde Metafizik Gerçek” isimli kitabında gerçek şiire en çok yaklaşanların sembolistler olduğunu çünkü onların resim ve müzikten yararlandıklarını ve bu yararı tabiattaki gizlere taşıdıklarını belirtir. Umran “Ahmet Haşim’in Merdiveni” adlı makalesinde ise bir dize şairi olarak gördüğü Ahmet Haşim’in Merdiven şiiriyle mimari sanatını ortaya koyduğunu anlatarak bu şiirde yaratılan o ayrı üslûbun oluşturulmasında ritmin rolü üzerinde durur.”

“Görülmektedir ki en eski türlerden biri olan şiirin hâlen güncelliğini muhafaza edebilmesi ve fert gibi toplumları da yönlendiren bir etki taşıması ondaki müzik değeri ile doğrudan alakalıdır. Eserde okunabilirliği, akıcılığı ve bütünlüğü sağlayan bu kavram, aynı zamanda onun değerini gösteren mihenk taşlarındandır. Sadık Yalsızuçanlar sözcüklerin oluşturduğu seslere ve bu seslerin temas ettiği çağrışım dünyasına dikkat çektiği yazısında iyi şiirin bir iç musikisi, ritmi ve üslubu olduğunu ifade eder.”

Türk Müziğinde Güfte Kullanımı

Türk Müziğinde Güfte Kullanımı üzerine kaleme aldığı yazısıyla yer alıyor dergide Ayşe Başak Harmancı.  Aslında göz ardı edilen önemli bir ayrıntıdır güfte. Özellikle günümüzde kendini ritme kaptıran gençlerin güfteyi çok da önemsediklerini söyleyemeyiz. Harmancı konuyu Türk müziği üzerinden ele alıyor. İstatistikî veriler ve örneklerle konuyu ayrıntılarıyla sunuyor.

“Türkler, İslâmiyet’in kabulünden sonra da makamlar, usuller, formlar ve çalgılar geliştirmiştir. Yine Türkler, zengin Arap-Acem edebiyatının tesiriyle daha da güçlenen “güfte” unsurunu ve dolayısıyla ses mûsikîsini daima en önde tutulması geleneğini kuvvetlendirmiştir. Saz mûsikîsi daha çok sese eşlik ve sesi taklit için kullanılmış, sadece çalgılar için bestelenen mûsikî de genel olarak, insan sesinin alt ve üst sınırları içinde kalmıştır. İnsan sesi; bir insanın değil, onu yaratanın elinden çıktığı için, “en mükemmel müzik âleti” olarak kabul edilmiştir. Bu değerlendirmenin ışığında diyebiliriz ki; Türk mûsikîsi, karakter olarak esas itibariyle sesle icra edilen ve insan sesinin güzelliğini güftenin anlam gücüyle birlikte ortaya koyan bir mûsikîdir.”

“Türk müziği klasik eser repertuarı incelendiğinde melismatic hece yerleşiminin daha çok tercih edildiği görülmektedir. Aruz vezninin 20. yüzyıla doğru etkisini kaybetmesi, serbest ve hece vezinli söz kullanımının yaygınlaşması ve bestecilerde melodi kurgusu yanında manayı vurgulama endişesinin eskiye nazaran artması syllabic hece yerleşiminin daha fazla kullanımına yol açmıştır. Uzun melismatic bölümler ya da sürekli syllabic heceler yerine her ikisinin uyumlu kullanımı, söz ve melodi anlayışını dengeleme açısından bestelerde daha sık kullanılır olmuştur.”

“Türk müziği repertuarının büyük bölümünün sözlü eserlerden oluştuğunu, tercih edilen şiirlerin hece, aruz veya serbest vezinli olarak seçildiğini, aruz vezninin daha çok klasik fasıl içinde yer alan formlardan oluştuğunu, 20. yüzyıla doğru aruz vezninin kullanımının azaldığını, hece ve serbest vezne yönelimin arttığını söylemek mümkündür. Ayrıca hece ve serbest vezinle yapılan bestelerde syllabic kullanımın daha baskın olduğu görülürken, aruz kullanılan güftelere sahip bestelerde melismatic yerleşimin daha yaygın olduğu görülmüştür.”

Mustafa İzzet Efendi

İdris Mahfî Erenler bizleri mutasavvıf şairlerle tanıştırmaya devam ediyor. Bu sayının misafiri; Mustafa İzzet Efendi. “Şâir, Hattat, Neyzen, Bestekâr, Ricâl-i Devletten Pür-Mârifet Bir Velî Kazasker” Mustafa İzzet Efendi var karşımızda. Bir menkıbe havasında, şiirler eşliğinde anlatıyor Erenler Mustafa İzzet Efendi’yi.

“Musıkî hocası Kömürcüzâde Hâfız’ın teşvîki ile ney üflemeye de başlamıştı artık delikanlılığa erişmiş bizim Mustafa İzzetî. 1820 senesinde, 19 yaşlarının demini sürdüğü bir gün hocası Kömürcüzâde, elinden tutup saraydaki bir musıkî meclîsine götürdü bizimkini. Ben sonradan duydum, mecliste yaptığı Acemaşirân ney taksîmi ile pâdişah İkinci Mahmud Hân’ı mest etmiş, pâdişah da Enderûn-ı Hümâyûn’a alınmasını emir buyurmuş. Hem de Silâhdar Ahmedpaşazâde Ali Paşa’nın vesîlesi ile Enderûn Kiler Dâiresi’ne Çavuş Mülâzımı olarak dâhil olmuş. Böylece Galata Sarayı’ndan Topkapı Sarayı’na taşınmış olduk cümbür cemaat. Enderûn başka bir âlemdi. Mûsıkînin en büyük üstadları olan Hamamîzâde İsmâil Dede Efendi’den, Şâkir Ağa’dan ders alırken saray fasıllarının aranan ismi hâline gelmişti. Diğer yandan tâlik yazı meşkini Yesârizâde’nin elinden görmeye muvaffak olmuştu.”

“Artık 25 yaşına bâliğ olmuş Tosyalı Mustafa Efendi, Yesârîzâde’den tâlik icâzeti almış, musıkîde, hâssaten neyzenlikte parmak ısırtacak derecede mahâret sergiler olmuştu. Yesârîzâde Mustafa İzzet Efendi’nin de onayı ile İzzetî olan mahlasını İzzet’e çevirmiş, hocası ile tam mânâsıyla adaş olmuştu.”

“Aşkullah ile yanan gönlüne artık Enderûn’un, sarayın duvarları dar gelmeye başlamıştı Mustafa İzzet Efendi’ye. Dar gelmeye başladı dediysem mekân olarak düşünmeyin sakın, yoksa bir küçük derviş hücresi, bir post, bir yamalı hırka yeterdi de artardı bile azizimin kenz-i mahfî olmuş gönlüne. Nihâyet 1246 hicrî senesinin Leyle-i Regâib gecesi, sarayda kıraat olunan mevlid merâsimi sonrası okuduğu tevşîh ile mest etmiş olduğu pâdişâhın huzûruna çıkıp hacca gitmek için izin talebinde bulundu Sultan Mahmûd-ı Adlî’den. Azîzime izin vereceğini ummuyordum açıkçası ama pâdişâh sözü ikiletmeden izin verdi hem Mustafa İzzet Efendi’ye hem de hocası Kömürcüzâde Hâfız Mehmed Efendi’ye.”

“Ramazan bayramının son günü Necip Paşazâde Şükrü Bey elinde bir bohça ile çıkageldi. Sultan İkinci Mahmûd, Mustafa İzzet Efendi’yi affetmiş ve kendisine yeni elbiseler ile bir de ney göndermişti ihsân olarak. Bayramdan sonraki ilk meclis-i hümâyûnda üflediği ney ile pâdişâhla arasındaki tüm soğukluğu ortadan kaldırmış, herkesi sanatına meftûn etmişti yine azîzim. İkinci Mahmûd Hân’ın vefâtına kadar müezzin-i şehriyârî olarak sarayda vazîfe yapıp sermüezzinlik vazîfesini deruhte ettikte, saray meclislerine iştirâk ve o fevkalâde üflediği ney ile tüm musîkîşinasların teveccüh ve takdîrini kazandıktan sonra Sultan İkinci Mahmûd’un vefâtı akabinde sarayda vazîfe almak istemedi azîzim.”

“Artık Kazasker Mustafa İzzet Efendi nâmı ile iştihâr ediyordu. 1849 yılında, Çırağan’daki Küçük Mecidiye Câmii ya da Teşrîfiye Câmii olarak bilinen câminin yazılarını yazdığında Abdülmecid Hân bu güzelliğe hayrân olmuş ve Mustafa İzzet Efendi’yi şehzâdelerin yazı hocası olarak tâyin etmişti. Aynı yıl yazı hocası Yesârizâde Mustafa İzzet Efendi vefât edince, onun Bebek semtindeki yalısına geçtik. Bu sıralarda Ayasofya Câmii’nin onarımı tamamlanmış, iş yazılara gelmişti. Yazı işleri de artık “Reisü’l-hattâtîn” olan Kazasker Mustafa İzzet Efendi’ye tevdî edildi. Önce kubbeye “Nûr Âyetleri”ni nakşetti fevkalâde bir şekilde. Bu arada Lafza-i Celâl, İsm-i Nebî, Cihâr-yâr-ı güzîn ve Hasaneyn efendilerimizin isimlerini yine celî sülüs yazı ile yazmış, mihrâb yanına astığında gözüne pek küçük görünmüştü. Olmadık bir işe girişti o zaman, bu levhaları 35 milimetre ağızlı kalemle, hem de câminin içinde yazmaya girişti. Neticede her biri yedi buçuk metre çapında muazzam celî levhalar ortaya çıktı ki bu levhalar câminin kapılarından da büyük olduğundan dışarı çıkarılmaları muhâl idi. Aslâ da çıkarılamadı zâten. Zirâ o yazılara varlığın değil yokluğun imzâsını koymuştu Kazasker Mustafa İzzet Efendi, bir beyt-i berceste ile de mühürlemişti âdetâ bu tefekkürünü:

Çeşm-i ibretle nigâh et zâhidâ eşyaya sen
Manî-i sun’i ilâhî’de ne sen varsın ne ben

“Her ciheti ile kâmil-i mükemmel bir zât olan azîzim Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin artık yorgunluğunu, 18 Ağustos 1876 senesinde tahta çıkan Sultan Abdülhamîd-i Sânî’nin biat merâsiminde fark ettim. Pâdişâha ilk biat eden devlet adamı olmuştu Kazasker Mustafa İzzet Efendi. 75 seneyi aşkın ömründe feleğin çok cefâsını görmüş, çok sefâsını sürmüş bir zât-ı âlî-kadr, 1296 sene-i hicrîsinin Şevvâl ayının 27. Çarşamba günü, milâdî takvim hesâbıyla 15 Kasım 1876’da bu fânî âleme vedâ ile âlem-i bekâya doğdu. Naaş-ı mübârekesi, Tophâne’de büyük dedesi olan İsmâil Rûmî Hazretleri’nin âsitânesi hazîresine sırlandı.”

Şiar’dan Bir Öykü

Serpil Tuncer’in öyküsü isminden başlayan bir davet ile göz kırpıyor okuyucuya; “Göbek, Köpek ve Âdem.” İsim ilk adımdır bir metin için. Sayfalar arasında ilerlerken okuyucuyu yakalayacak bir ışıltıdır. Tuncer bunu başarmış.

Aslında sıradan gibi görünen bir konuyu hem anlatım ile hem de öykünün içine yerleştirilen hikâye ile ilginç hale getirmiş Tuncer. Çok da kullanılmayan ikinci kişili anlatım ile kurulmuş öykü. Hakim bakış açısı “sen” ile sağlanmış. Büyük şehir, kalabalık, kendini yalnız hissetme, ayrılık derken öykü bizi alıp huzurun tam da ortasına –bir evin içine- davet ediyor.

“İndin. Bilmediğin bir şehrin bilmediğin kapılarını arayacaktın besbelli. İlk defa görüyordun bunca kalabalığı. Her taraf insan… Ömrün yetmezdi, her birini yakından tanımaya kalksan. Bir asi rüzgâr esiyordu yağan kara karışıp. Kokusunda köyünü hissettin. Acı kömür kokusundan uzak olsan da, benzin kokusu da kömürü aratmıyordu hani. Otobüsten iner inmez taşı toprağı altın dedikleri bu şehrin havasını solumaya başladın. Kapalı bir göğün altında ve yüksek bir platonun hayli uzağındaydın. Bir çukura düşmüş gibiydin ya da dünya derin bir kuyuydu da sen ancak fark edebildin. Tenini saran ıslaklığın verdiği acı soğuk, köyündekine benziyor gibiydi ve o dakika bu soğuk içine içlemişti. Suyunu bilemedin henüz. Tatmamıştın daha. “Ah İstanbul!” diye sayıkladı dudakların. “Taşın taş, toprağın da toprak hani, peki nerede o meşhur altınların?” Cevabını bilemediğin bu soru karşısında cinlerin emrinde olan bir gömü düşledin.”

“Ağzını bıçak açmadı yemekte. Yer sofrasını ne çabuk da özleyiverdin. Masada yemek yemeye alışkın değildin ama ev, ne kadar oğlumun desen de fazlasıyla gelinindi, hissettin. Çekindin kaşık çatal tutmaya ve kemerini gevşetip tıka basa karnını doyurmaya. Oğlun, yorgun olduğunu söyleyip erkenden yattı. Sense doğruca cam kenarındaki mor kanepeye seğirttin. Dışarıyı kasıp kavuran rüzgârın duvara dolan uğultusuyla geçici bir sarhoşluğa teslim olmuştun şimdi. Perdeyi araladın sessizce. Kafanı kaldırıp yıldızlardan arınmış göğe baktın. Kim dese ki bu gökyüzü her yerde aynı, inanmadın ve hatta iknadan uzak bir şaşkınlıkla, yeni bir gezegene ayak bastığını sandın. Gökyüzü, köyünde gördüğün o gece mavisinin aksine kıpkırmızıydı, azıcık hesap edince bildin. Şehrin ışıklarındandı bu kırmızılık ve durmayan bir uğultu çarpınca camlara, vızır vızır işleyen otobanın sesi olmalı diye düşündün. Kalem yalayıp yutmuş değildin ama şu geçen yetmiş yılı, iyi günde kötü günde doğanın kollarında devirmiştin. İçini çektin niyeyse. Yağan kara baktın uzun uzun.”

“-Baba, dedi, o güzel hikâyelerinden birini anlat bize. Sonra da sana sütlü kahve yapayım. Yanına da lokum… Ne dersin?

Başını sessizce öne eğdin. Hikâye anlatmasan da kahveyi ve lokumu cepte bildin. Yasemin’le Selim kulak verdi annelerinin bu sözüne. Bilgisayarı bir kenara atıp, dizinin dibine çöktü her ikisi de. Heyecan çocukluktaydı hatırladın. Bir zamanlar sen de yazılmamış masalların müptelasıydın. Çocuklar el çırparak “Hadi anlat dede.” diyorlardı, “Bize o meşhur hikâyelerinden birini anlat.”

Önce mırın kırın ettin ama sonra yüzünü çocuklardan yana çevirip;

-Siz, dedin, Âdem’in göbek deliği hikâyesini bilir misiniz?”

Şiar’dan şiirler

Bir itfaiyecinin dolabında ne olur

Sertifikalar sarı zarflar tebrik kartları

Ve dağların kalbinde saklanan bir sır gibi

Hızır bildiğim şiir kekik ve adaçayı

Öksürmekten yorulmuş puslu ciğer filmleri

Yüzüne bakılmayan ve dua kitapları

Yankılar ve yanıklar, yaralar ve yanıklar

Ağrılar, kesiciler ve uyku ilaçları

Hasan Nalçacı

uykudan önce öpülürken

gülüşüyle dünyayı özetleyen çocuk

büyürken zamanın gölgesi

baharı özünde uyutan çiçekler gibisin

Orhan Tepebaş

mümteni bir sevdayı büyüt kuş kanadında

eksilerek kendinden ve çoğal yutkunarak

kırık bir kalple yürü bulutların koynuna

son güne sakladığın şiirle ıslanarak

Serap Kadıoğlu

ısınmadan dahil olduğum hayat

gizli gündemle topladı hepimizi sanrısına

bilmem başkasını mesleğim bu benim

hüznün buğusu süt liman

her seher su verdiğim eşya

kalbimde korkuyla bilendi şavkıma

zamansız vuran ömrün seğirttim

umarsız raksına cümbüşüne dansına

diri vakitleri vuran gölge oldum

sesine donakaldığım yalnız kuş duası

dilimde kutsal bir isyan gözümde didinen fer

bırakmam yedeğini elimi kirletse de

mahvımı zorlayan endişe atının

Vahdettin Oktay Beyazlı

Parçalı pasak hüzünler var çıkınımda ağarttım kollarımı

Tutkundum unuttum terli çarşafların hepsini ve yutkundum

Gözlerinde mavi güneşler var biliyorum susuşundan belli

Gözlerinde ne A m e r i k a l a r var biliyorum hep kavga çıkartan

Seyir defterimi yaktıran bütün şiirlerimi bütün şiirleri gibi

Yaktıran gözlerin A m e r i k a l a r gibi boynumda bildin mi

Muhammed Münzevî

sana ırmaklardan sesleniyorum

çerisi tenhada ağlayan bıçak

nöbetini tuttum diyet ödedim

kanı kucağımda ahvali kaçak

                

bende çöller kalsın sende nehirler

iltica edemem söz kandiline

harlanır içimde zemheri diken

yazılırım şiir tünellerine

Hümeyra Yargıcı

Dön ve tut gövdesinden dünyanın

Mermer bir yalnızlığa varıyor her seferinde insan

Biraz dinlenmek için gölgesine mezarlıkların.

Zeynep Yıldırım

Erketeye ben yatıp nar taşırdım kasada

Yoksa para; duvar yok, esamesi okulun

Bembeyaz bir gömleğe yakaları kolalı

Kucağımdaki narın kanları damlasa da

Günahsız felsefesi öksüz Hamal Fiko’nun

Ağzımı eğe büke selamına durarak

Kepengini indirdim yıkık bir kulübenin

Böylesi yaşamalar sayılmazken hayattan

Kırık tütün kaburgam ve ağzımda bir ölüm

Dedim: ‘şimdi sırası Allah’tan beklemenin

Yılmaz Yetiş

Anneden doğma bin hata

Annemi hep haklı çıkarıyorum

Bir hüzünle binlerce yaş büyüyorum

İsterdim, zeval gelmesin adının harflerine

Gülistan olmalıydı yan yana dizildiğinde

Karmaşık bir sarmaşık gibi rafta duruyorlar

Ne içimde ne dışımda

Adını, umudumu kaldırdığım rafta!

Ne uzaktan bakıyorum ne yakından

Düşüyor adın kursağımdan

Seda Şaffak

Jiroskoplara benzerdi yassı göğsünde inip çıkan soluk

Döndükçe kendi içinde, dimdik görünen bu insan

Tırnakları tırpanlaşmış zamanın biçtiği bir ot

Son rüzgârla olabildiğine hışırdıyor: çocuk avuçlarıyla,

Pamuklaşan yüz; sert tüylerini döktükçe

Çengellerle tutturulmuş bir evdi bizimki

Üzerine serpiştirilen nazar boncuğuyduk her birimiz

Sıraya girip önünde / Şekerleme

Bekleşen dişlerimizi kırmaya

Bayramlardan koparılmış bir

İhtiyar yapıştırır dudaklarımızı / Kesenkes

Uykusuzluğunda inip çıkan yorgan

İnip çıkan inip çıkan inip…

Ve sabit sanılırken sabahın karanlığında

Öğleye, başlar üstünde taşınan bu topaç

Dönmektedir / Daha hızlı

Dokunuşlara sürtünürken

Çarpa çarpa toprakla doldurulmuş kayalara

Taş parçalarına
Kanı çekilirken sevdiklerinden an an

Halime Erva Kılıç

Sömürgecilik, Kunta Kinte, Gambiya ve Alex Haley Camii

Dünyanın George Floyd olayı ile sarsıldığı zamanları yaşıyoruz. Dünyayı sömürge haline getirmek için hiçbir fırsatı kaçırmayan emperyalist güçler yine sahnede. Renklerden başlayan bir evrimle ile insan değerinin hiçe sayıldığı modern yobazlıkla baş başa dünya.

Temmuz dergisinin 43. sayısında Ramazan Mut’un “Sömürgecilik, Kunta Kinte, Gambiya ve Alex Haley Camii” isimli yazısına dikkat çekmek istiyorum. Sömürgeciliği, köleliği konu alan dizilerden, yaşananlardan örneklerin yer aldığı geniş açılımlı bir yazı bu.

“1980'li yılların başında TRT'de yayınlanan Kökler isimli bir dizi vardı. Dizideki başkahraman, Kunta Kinte isminde 1760'lı yıllarda ülkesinden zorla koparılıp Gambiya'dan ABD'ye götürülerek köle yapılan Müslüman, siyah bir Afrikalı’ydı. O dönemde sadece bu bölgeden yaklaşık 3 milyon kişi zorla, doğup büyüdükleri topraklardan koparılıp köle olarak Amerika kıtasına götürülmüştü.

Kökler dizisi, Alex Haley'in (1921-1992) aynı adlı romanından (1976- Roots: The Saga of an American Family) beyaz perdeye aktarılmıştı. TV'de gösterildiği yıllarda büyük beğeniyle izlenmişti.

Kölecilik düzeniyle ilgili hemen hemen hiçbir şey bilmeyen bizler, Kökler dizisiyle Amerika kıtasında yaklaşık 300 yıl devam eden bir köle ticaretini ve bir insanlık dramının olduğunu öğrenmiştik.

Beyaz adam, önce yeni keşfettiği Amerika kıtasındaki zenginliğe sahip olmak için yerlileri hunharca katledip yerlilerin besin kaynaklarını yok etme girişiminde bulunmuş, besin kaynaklarından olan buffalo gibi hayvanların da yerli halk yemesin diye soyunu tüketmekten geri kalmamıştı.”

“İlk kez, Baharat Yolu’nun keşfinden yaklaşık 50 yıl önce 1441 yılında köle ticaretine başlayan Portekiz, günümüz Gana bölgesinde madencilik sanayinde kullanılmak üzere köle ticareti yapmıştı. 1470’lerden 1620’lere kadar bu bölgede Afrikalı köle tüccarlarına köle tedarik ederek aracı rolü de üstlenen Portekiz, köleleri Benin, Köle Nehri, Arguin, Grain Kıyısı, Kongo ve Angola’dan getiriyordu. Kaynaklara göre Portekiz, 1500–1535 yılları arasında 10.000 civarı köle satışı gerçekleştirmiş. Beyaz adam, Afrika’ya vardığında oradaki insanları alınıp satılacak ve toprak işlerinde kullanılacak bir mal gibi görmüştür. Beyaz adam, zorla insanları gemilere doldurup 5 bin km’lik bir yolculuğa çıkarmış, zor şartlar altında tıka basa insan dolu gemilerde, bu kara Afrika’nın mazlum insanları, aç ve bitkin vaziyette ve en az yarısı ölmüş halde Amerika kıtasına götürülmüştür.”

“Alex Haley, The Roots isimli bu romanı Malcolm X (Malik el-Şahbaz) ile tanışmasından sonra Malcolm X'in teşvikleriyle köklerini bulmak için gittiği memleketi Gambiya'da yaptığı araştırmalardan sonra kaleme almıştı.

Alex Haley 1965'te de Malcolm X'in meşhur biyografisini de yazmıştı. O biyografi de, 1992'de, Spike Lee'nin yönetmenliğinde, Denzel Washington'un iyi performans gösterdiği başrolünde beyaz perdeye aktarılmış ve Malcolm X adıyla yayınlanmıştı. Film, Türkiye'de gösterildiği yıllarda (İstanbul’da Feza sinemasında gösterilmişti) büyük beğeniyle izlenmiş ve Türkiye halkı Malcolm X'i tanıma fırsatı elde etmişti.

Yazar Alex Haley'in dedeleri de ABD'ye köle olarak getirilmiş ve sonraki kuşaklar Hıristiyan olarak yetiştirilmişti. Alex Haley de bir Hıristiyandı.”

“Türkiye’nin yumuşak gücünü oluşturan TİKA, Kızılay, Yunus Emre Enstitüsü, Maarif Vakfı, YTB ve Anadolu Ajansı’nın yanında bölgede insani yardım konusunda faaliyet gösteren birçok STK, FETÖ çetesinin tasfiyesi sonrası bölgedeki faaliyetlerini yoğunlaştırmışsa da bürokratik engeller, acemilik, idealist ve nitelikli personelin eksikliği ve sömürgecilik sonrası bölgeyi doğru okuyamama ve insani yardım dışındaki çalışmaların yeni olması kıtada istenen verimin alınmasının önüne geçiyor. Sonuç olarak, geçmişte Osmanlı Devleti ile sahip olduğumuz bağları yeniden tesis için -devlette devamlılık göz önüne alındığındaTürkiye, devlet olarak 2023 ve 2071 hedefleri doğrultusunda Afrika’daki kurumlarını kadro için lobi çalışmaları yapan vakıf ve derneklerin etkisinden uzak fakat tecrübelerinden istifade edip idealist ve daha nitelikli kadrolarla donatıp kardeş Afrika kıtasında zayıflayan tarihi ve kültürel bağları güçlendirici ticari, kültürel ve eğitim alanında istenen düzeyde işbirliği yapabilir.”

Cahit Zarifoğlu Dosyası

Haziran ayı Cahit Zarifoğlu’nun ölüm yıldönümü de içine alan bir hüzün ayı. Birçok dergi Zarifoğlu dosyası ile ulaştı okuyucularına. Şairin ruhuna bir Fatiha huzuruyla özlem cümleleri kuruldu. Temmuz dergisinin Zarifoğlu dosyasından altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Cahit Zarifoğlu’nun 1970’li yılların sonlarına doğru gerçekleşen tasavvufi bağlanışı şiirine ve diğer edebi türlerde verdiği eserlere, gerek biçim gerekse içerik olarak yansımıştır. İslam dünyasındaki birtakım gelişmeler de (Afganistan Cihadı, İran Devrimi, Filistin Sorunu vb.) Zarifoğlu şiirinin Yedi Güzel Adam’la başlayan toplumsal konulara yöneliminin daha somut bir zemine oturmasını beraberinde getirmiştir. Bu iki etkenle birlikte ortaya çıkan şiir kitapları ise, 1977’de yayımlanan Menziller ve 1985 sonunda yayımlanan Korku ve Yakarış’tır.” Rıdvan Çınar

“Cahit Zarifoğlu’nda çocuk ve anne imgesini birlikte buluruz. Bu birliktelik, “düğme” kelimesiyle daha da sıkılaştırılır: Toplanan şimdilik sürgüne eklenen/ değerli çocuklar/ arkalarında büyük rüzgârlı anne etekleri/ ucuca takılan yaşmak çeşitleri/ mavi çok renkli tülbentler/ iri gözyaşı boncukları/ içine kainatlar sıkışan (Hesaplanmadan Ölü) Şüphesiz, bir çocukta anne iktidarının varlığı, onu şekillendiren en önemli imgedir. Çocukların yetişkin olmaya sürüklenirken anne eteklerinin rüzgârında kalması, şiirsel özneleri geri dönülmez bir yolculuğa çıkarır. Artık içinde kâinatı biriktiren gözlerde iri gözyaşı boncukları olacak “mavi çok renkli tülbentler” olsa da içinde bu kâinat, hayal dünyasında kalan hoş bir anı olacaktır. Hayallerin bu denli ötelenmesi çocuğu çocuk yapan niteliklerden soyutlamak demektir. ve kalbinde allah yazan çocuk/ kızlar hızlanan gelinler/ erkeklerde insan uğultuları/ çocuklar ki mutlaka kutupta bırakılan/ ve dönülen bayrak (Hesaplanmadan Ölü)” Hayrettin Orhanoğlu

“İsmiyle müsemma zarafet yüklü metinler yazar Zarifoğlu. Dert hasılasıyla doludur kalbi. Hüzün, simasına en çok yakışan ifadedir sanki. Hama katliamından derinden etkilenir. Yanı başımızda binlerce Müslümanın canına kıyılması, O’nu adeta sarsar. Sonrasında Türkistan, Filistin, Kafkaslar, Uzak Asya ve son nefesini verinceye kadar yanında duracağı Afgan direnişini gündemine alır. Yakın arkadaşı Alaeddin Özdenören, O’nun için, “Afganistan’a yöneldin, bükülmez bir yönelişle” der.”

“Günümüzde Kudüs şiirleri yazılmaya devam ediyor ama Suriye direnişine burun kıvrılıyor. Hele Kafkas, Uzak Asya ve Afrika’ya duyarlı şair neredeyse yok. Diyelim ki birkaç şair var. Bu isimlerden yardım organizasyonu yapan, dergilerinin abonelik ücretlerini cepheye bağışlayan, direniş bölgelerini incelemek için ekip gönderen, bölgeden gelen direniş liderlerini ağırlayan, mücadele hatlarındaki insanları yazmaya okumaya teşvik eden bir isim var mıdır ülkemizde? Elbette yok. Cahit Zarifoğlu kısacık ömründe bunları yapabilmiş çok ama çok nadir isimlerdendir. Mevla, ecrini ziyadesiyle versin inşallah. Türkiye’de şairlerin ekseriyeti Taksim’de nargileleri, iyi fotoğrafların verildiği dar konferans salonlarını, Twitter’ı, like endişelerini bir kenara bırakıp Allah’a hesap verecek bir noktaya gelmekten uzak durumdadır.” Süleyman Ceran

“Cahit Zarifoğlu’nun en belirgin özelliği, bir proje insanı olmasıdır. Herkese önereceği bir şey vardır mutlaka. Kendi şiirleri üzerinde çalışma yapmak isteyen bir okuyucuya, böyle bir şeyin Sezai Karakoç için yapılmasının uygun olacağını belirtir. Onun her şeyiyle bunu hak ettiğini, hatta gerekli olduğunu ifade eder. “Benim elimde olsa” der, “ ‘Diriliş Enstitüsü’ gibi bir şey kurarım”. Mektup tarihsizdir. Ancak diğer iki mektubun 1981 tarihli olması, bunun da o tarihlerde yazıldığını düşündürtmektedir. Bunun yaklaşık 40 yıl önce söylendiği dikkate alınırsa, onca yıl bir arpa boyu yol kat edemediğimiz ortaya çıkar. Yaşayan en mühim şair-mütefekkirimiz Karakoç’un temel fikrini merkeze alan böyle bir kurumdan hâlâ mahrum ve yoksun oluşumuz, düşünce ve kültür alanında nerede olduğumuz konusunda acı bir göstergedir.” Mustafa Özel

“İns, gerek Cahit Zarifoğlu’nun hikâyeleri arasında gerek Türk edebiyatının anlatı sahasında yeri apayrı olan bir eserdir. İns, öykü ile destan arasında bir yolculuğun anlatısıdır. Yolculuğun öznesi İns’tir. İns’in özelliklerine bakıldığında bu özelliklerin Dede Korkut Hikâyeleri kahramanlarının özellikleriyle büyük benzerlik gösterdiği görülmektedir. Bu benzerlikler hikâyede yer alan yolculuk ve kendini, çevresini bulma bağlamında değil daha çok İns’in doğumu, büyümesi, alp/kahraman özellikler barındırması merkezlidir.” Mustafa Bostan

Mektupları okudukça, Zarifoğlu’nun -onu kitaplarıyla tanıyanlar için- daha önce karşılaşılmamış bir yanıyla tanışmaya başlarsınız; doğru olduğunu düşündüğü şeyi allayıp pullamadan ya da çekince duymadan, olduğu gibi satırlarına yazması. Birisi ona gönderdiği çalışmasının nasıl olduğunu sorunca, yapıcı eleştirisi; yazının güzel olduğu, her yerde çiçek-böceğin uçuştuğunu belirtilen bir cevap değil de şöyle olmuştur mesela: “İş olsun diye kendiniz de inanmadan yazmışsınız.’’ Vecihe Kara

Yeryüzündeki Müslümanların mücadelelerine, çağının olaylarına sesiyle, sözüyle, varlığıyla tanıklık ediyordu. Şahitti. Kerimesi Betül Zarifoğlu şöyle bir anekdot paylaşır hayranlık duyduğu babasıyla ilgili; “Babamın vefatında Afganistan’da gıyabi cenaze namazı kılınırken, ‘Cahit Zarifoğlu Afgan şehididir’ deniyor.” Biz biliriz ki şahitlikler unutulmaz. Yüreği ümmet için sızlamış bir adama ümmetin teveccühü gecikmez.

Sonra şairdir çokça. “O eskilerin ifadesiyle ‘şair-i maderzad-anadan doğma şair’ idi” böyle bahsediyor Akif İnan. “Şiire ve şiiriyete merhametle muamele edin” derken de şiire analık ediyor adeta. Şiire/şiirine dair sorulara karşı ise daha sert bir tutum sergiliyor. “Yazdığım şiirlerle ilgili sorularla karşılaştım mı çok rahatsızım. Gide gide her türlü şiir sorusuna kızıyorum. Neredeyse -dokunmayın şiire- diyeceğim”(Yaşamak,s.100) şeklindeki tepkisini ortaya koyuyor. Zorlama şiirlerden hoşlanmıyor. Herkes şair olmak herkes şiir yazmak zorunda değil fakat zarif bir kimliğe bürünmek istiyorsanız kalbinizi ve sesinizi yumuşatmalısınız. Toplumun diline yabancı kalarak kazanılan popülaritenin arkasına sığınmayı doğru bulmuyor. “Şair şiirin aleti olmalı. Çekici. Birbirine sahiplik ve uyum düzeni içinde çalışmalı ki şiirin zararlı tortuları yeryüzüne gelmesin. Çünkü onun bünyesinde de insandaki gibi ihtiraslar var inanıyorum. Şair şiirin bu ihtiraslarını arkadaş edinirse, tahtını bırakıp bir sokak kadınının arkasından giden bir kral gibi halkının başını utanca eğdirir. Kötü şair çiviye değil aynaya vuruyor. O zaman kırık parçalar içerisinde çehremizi dilimlenmiş görüyoruz. – Diyorum ki şiirle mücadele esastır ama bunu belli etmemeli. Şiirin iyi tabiatı ve iyi zamanında ona çekiç ol ve onu kendi haline bırak.” Meryem Ceran

Maraş’tan aldığı yürek muştusu ile yayıldı yeryüzüne. İkiyüzlülüğün mahallesinden hiç geçmedi. “İşaret Çocukları”nın ülkesinde konakladı. Kelimeleri bir tank gibi ağırdı kendini bulamayan ruhların üzerinde. Sözcüklerinin içinde yol almak Uludaz’ın doruklarına çıkmak gibiydi. Bilinmeyen duyguların sokaklarında yol almak gibiydi cümleleri. Fakat bilinmeyen duyguların sokaklarında anne, baba, çocuklar, kadınlar, tabiat köşe taşları olarak gizemli bir ülkünün eğilmez dirayeti olarak duruyordu. Yeryüzüne dağılmanın saatlerinde diriliş muştusunun çeşmesinden su içti. Yedi Kuyular’ın yedi rüzgârının Yalnız Ardıç’ın dallarına konup şarkı söylemesi halen iç dünyasında tatlı bir nağme olarak duruyordu. Diriliş önemliydi:

 “Ve biz uyandıracağız
Suya çağrılan akışınızı” diyordu. Mehmet Mortaş

Cahit Zarifoğlu’nun edebiyat dünyası içinde yoğun bir ilgiyle karşılandığı herkesin malumu. Bunu sağlayan hususları poetik ve fikri çerçeve içinde ele almak ve bunları da çeşitli açılardan boyutlandırmak pekâlâ mümkün. Üzerine yazılanlar, yapılan dosyalar ve kendisine dair yapıp edilenler zaten bunun bir ürünü. Şiirler, romanlar, hikâyeler, oyunlar, dergicilik, çocuklar için eserler, dostluklar ve İslami fikriyat ona dair söylemi çoğaltan unsurlar. İkinci Yeni anlayışının da hem bütüncül anlamda hem de kendi tarzlarını ortaya koyan şairlerce dikkatleri fazlaca çektiği söylenebilir. Zarifoğlu’nun bu anlamda dilsel bir şıklık, kuşatılması biraz güç bir imge yapısıyla belirgin bir konum elde ettiğinden bahsedilebilir. Müslümanlar için poetik çevrelerde adından kıvançla bahsedilen bir örnek; karşı mahallelerde temkinli kabullere mazhar olmuş bir şahsiyet. Buna son yıllarda “yedi güzel adam” içinde artan bir popülarite de eklenebilir. Ama tabii ki bunlarla sınırlı değil Zarifoğlu, şairlere yaraşır bir münzevilik ve sanki oralarda da ayrışan başka başka yönler söz konusu. Ferhat Çiftçi

Berat Zarifoğlu Röportajı

Temmuz’da dosya konusu bağlamında Berat Zarifoğlu ile yapılan röportaj var. Sorular Dilek Erdem’den. Şair Zarifoğlu’nun “baba” ve “eş” yönünü de tanımamız anlamında Berat Zarifoğlu söyleşilerini çok değerli buluyorum.

“Evde de şükürler olsun huzurlu bir ortamımız vardı, zaten çok rahat yazı ve şiir yazabilen biriydi. Evde çocuklar, iş, kalabalık arasında da rahatlıkla yazılarını yazardı. Şiirlerini okuduğu olmazdı, bazen yazılarını okurdum. Yazarken de okuduğum olurdu. Bazen okuyucu mektuplarını ben okurdum, Cahit de yazardı.”

 “Bir anne kadar ilgilenirdi. Çocukların yaşları bir birine çok yakın, ayağında sallar, oyun oynar, saçlarını tarar, çok ilgilenirdi. Bebeklerken çocuklarla konuşur, bir şeyler anlatırdı, çocuklar da babalarını çok severdi. Memuriyet yapıyor, onun dışında da dergi ve yazılarıyla meşguldü, buna rağmen hafta sonları muhakkak beraber çıkar, güzel vakit geçirirdik, bizi hiç ihmal etmezdi.”

“Evet, maalesef hep kirada oturduk ve sık ev değiştirdik. Maddi zorlukları oldu fakat buna rağmen mevcut imkânlarıyla bizi hiç bir şeyden mahrum etmedi. Cahit Bey ve grubu çok güzel çıkış yaptılar. Elbette ki zamanla bir yere ulaştılar. Şu an imkânlar çok daha rahat. Değişen şartlar ve koşullar şiirin verdiği tat yine aynı, yine çok kıymetli.”,

Şiirin Saçağı Altında Ali Emre

Mücahid Akıncı, Ali Emre’nin Şiirin Saçağı Altında kitabı hakkında kaleme aldığı yazısı ile yer alıyor Temmuz’da. Emre’nin şiirinin şifrelerini de sunuyor aslında bu yazı bize. Şair – yazar Ali Emre, günümüz edebiyatında mutlaka titizlikle takip edilmesi gereken bir isim. Onun kurduğu her cümle yaşadığımız çağa daha bir anlam yükleyen derinliğe sahip.

“Ali Emre’ye göre her sanat eseri gibi şiir de varlığını hayattan alır. Bununla birlikte eser, karşılaşılan doğayı ve geçmiş birikimi şairin kendi içerisinde dönüştürebildiği ölçüde kalıcılığı yakalayabilmektedir. Çevreyi ve önceki şair-yazarların birikimlerini okumadan oluşturulan eserler bir nevi ‘ölü doğmuştur’. “Doğadan, hayattan ya da okuduklarından edindiği bilgiyi yeterince yoğuramayan şair; ya ölü doğmuş bir soyutlamanın mahkumu olacak ya da Sezai Karakoç’un ifadesiyle; dış realitenin katı kabuğunu kıramayarak fotoğrafçı, röportajcı olarak kalacak yahut kozasının içine hapsolan ipekböceğinin kaderini paylaşacaktır.”

“Şair Ali Emre’ye göre biçim ise ‘şiirsel enerjinin, şiiriyetin suretidir, giysisi’dir. Geleneksel anlayışta daha fazla çaba isteyen şiir her zaman ölçü, kafiye ve uyak gibi teknik bilgileri şairin bilmesi ve bunları uygulama yeteneği ile iç içedir. Burada biçimin dil ile olan güçlü bağlantısı da ortaya çıkmaktadır.”

“Bir şiirin doğumu gibi hayatiliği de çok önemlidir. Ali Emre’ye göre bir şair eğer şiirinin yaşamasını istiyorsa şiir bilgisini yeniliğe açık tutması gerekmektedir. Öğrenme, bilgilenme ve keşfetmenin sürekli olması, şiir dünyasının aksamasına engel olan temel nüanslardır.  Yukarıda bahsettiğimiz gibi şair öncelikle dilini güncel tutmalı; argo, şiddet ve vahiy dışı pürüzlü dilden uzak durmalıdır. “İnsanda sahici bir karşılık oluşturmak isteyen şair; dimağını ve sözlüğünü arındırmalıdır. Dilini çözmeyi önemsemeli ve zulümatı terk etmelidir.”

 “Şair, Mü’min’in yitiği olan hikmeti arama yolunda her zaman bir açlık içerisinde olmalıdır. Deniz suyunu içen kişi misali hayata bakışında sormaktan, sorgulamaktan, meraklanmaktan uzak olan ve her şeyi keşfettiğini düşünen bir şair için şiirin bitmiş olduğunu vurgulayan Ali Emre, “şairin durması, şiirinin erken bunamasıyla birdir” demektedir.”

“Günümüz şiirinin son durumuna da genel bir perspektif ile bakan Ali Emre, bir kesimdeki şiirlerin zemininin ve içimize ışıklar düşüren bir aydınlığının olmadığını, kısacası yılışık, sırnaşık, gürültülü, eklektik ve pervasız bir şiir anlayışına sahip olduğunu; bir kesimdeki şiirlerin ise hala ümit var olunacak şekilde ayakta durduğunu, inançla, dirençle, siyasal ve toplumsal sorumlulukla, adalet ve hakkaniyet arayışı ile ahlak ve bilinçle örülen bir şiire sahip olduğunu dile getirmektedir.”

İbrahim Müteferrika’ya Dair

Mustafa Halil Aydın, sorduğu bir sorunun ardına düşerek bizleri Osmanlı’nın matbaa ile olan imtihanına şahit tutuyor. Oldukça dikkate değer bilgiler veriliyor yazıda.  “İbrahim Müteferrika: Müteferrik mi, Mütefekkir mi?”

İbrahim Müteferrika matbaayı Osmanlı’ya getiren kişi olarak bilinir. Oysa bu yanlış bir bilgidir. Osmanlı topraklarına matbaayı ilk getirenler 1493 yılında Yahudi David ve Samuel kardeşlerdir. İbrahim Müteferrika ise ilk resmî Osmanlı matbaasını kuran kişidir. Ancak onun yalnızca bu sıfatı üzerinden anılması haksızsa da bu durum bir oranda anlaşılabilir. Şöyle ki, Osmanlı’nın o dönemde ihtiyacı olan şey yeni tevellüt eden bir düşünceden ziyade, pratik bir üründür. Müteferrika ikisini vermiş, toplum sadece matbaayı almış ve onun matbaasıyla, onun hikâyesini yıllarca eksik ve yanlış yazmıştır. Paradoks, tarihin şanındandır. Diğer yandan matbaanın Osmanlı’ya niçin geç geldiği tartışma konusudur. Bununla alakalı çeşitli savlar öne sürülmüştür. Müteferrika matbaası açıldığında toplam 12.500 adet olmak üzere yirmi üç cilt halinde on yedi eser basılmıştır.6 Gayrimüslim matbaalarında ise daha çok sayıda ve daha fazla eserin basılmış olması matbaa konusundaki genel kabullerle açıklanabilecek bir durum değildir. Murat Bardakçı, Hürriyet’te kaleme aldığı yazısında çok temel bir sebep öne sürer; kitaba ve okumaya bugün olduğu gibi o zamanlarda da pek meraklı olmayışımız…”

Temmuz’dan Şiirler

Kimse kaçamıyor kabuk bağlamış yaradan

Hele ki uzun bir geçmişi varsa

Kalbini bile örtüp yok saydıklarından

Bir kahkahayla geçip gidiyor bulutların arasından

Kıyısında akşamın kokusu

İfritlerin karanlık bakışlarında

Kim hatırlar şarkıları

Anlatmaktan yorulmuş kim varsa

Susmaktan yorulmuş

Mesafeleri korkularla örülü aynalardan

Yüzümün çığ düşmüş yankılarıyla dağlara ne kaldıysa

İçimdeki kuyulara ne kaldıysa aşka

Ne kaldıysa…

Hayrettin Orhanoğlu

anılar yıkıntılarda boy verebilir

aklın kıvrımları

aydınlık tortularda

güneş... kozmik öğretmen

mercek tutuyor detaylara

su yeşili gibi saydamlaştırarak

aydınlatıyor unuttuklarımızı

kıyıda köşede kalmış şeyleri

böyledir yaşlı ağaçlar

ben açtım bittim der

sende sıra şimdi

sarı sarı

ünlenen yapraklarıyla

bizim için var olduğuna delil

yalnız bir ağaç

aydınlık selamlar alıyor

bir yıldızdan

yekpare siyah

bir bulutu mayalıyor

Tunay Özer

Biz Dördüncü Murat’ın kılıcının sivri ucunu tutuyoruz

Keskin yanında karılarımız ve çocuklarıyla

Kabzasında erlerimiz bakışları ve imanlarıyla

Hızla akan bir vatan tuttular

Aşkın ve beraberliğin evini orada kurdular

Karılarımız her asrın karınca güzelleri

İmkân bekçileri

Ağır arabalarla taşınan sancılarımız

Ağır tabanlarımız

Toprağın ürünlerine avuç açan karşı koyan

Toprağı var olmayan bir lisanla bağlayan

Sıcağa ve nalın kıvılcımlarına gerçek isimler koyan

Hakikat hayranlığımız ata sevgimiz

Cahit Zarifoğlu

Mermer sütunlar, parke taşlı yolar

Yeşilini yağmurların parıldattığı kristalize ormanlar

Duyun

Bendeki dinmek bilmeyen bu kalbî titreyişleri

Paslı dümeni dipleri yalayan batık bir gemi

Göç yollarındaki kuşların raksına özlem duyuyor gibi

Yavuz Balı

Bu zayıflık, bu kimliksizlik ve nefsinin inkârından

Kırılan tehditler bir milyon lisanlar ile erdem gecesinde

Çağırır beni çalkalanan düş, görkemli

Aşk foseptik bir çukur, salınır kaygının ipiyle

Bizi aceleye getiren ölümün sesi.

Hangi davet, arılaşmış kırk yönlü bir halin

Lekeli ışıklar ortasında anlamak, kendisi için

Çok zaman alıyor, bu saatte depreşir korkular

Orda kalsın, bütün davalar

Kaçarak eski zamanlardan kalan.

Ahmet Tepe

Bu aslan pençeleriyle mi kazıdın dünyanın vebâlini

Tozlu yüzünü insanlığın, bu çelikten parmaklarla mı sildin

Küfrün çapulcularına bu kara gözlerle tebessüm edip, mahcup

Ümmetin kardeşliğini haykırdın Elaziz enkazında, öyle mi

Erol Yılmaz

Herkes Kendi İçinde Kaçak Kazı Yapıyor

Hece Taşları 64. sayısına Tayyib Atmaca’nın şiirli girişiyle başlıyor. Elbette gündemde korona var.

“Bu korana günleri gelir geçer yakında, insanoğlu bu sefer belki tulpara biner, göğün üstünde gezip yeryüzüne hükmeder, başkasının canını cehenneme postalar, yeni köleler doğar yeni karunlar türer, ayı parselleyenler imara da açarlar, herkese bir çip takım aklı tutsak ederler, konuşurum kendimle siz kusura kalmayın, bu karamsar tabloyu alın asın kenara, belki günün birinde bakarsınız gülerek, bu atmaca ne manyak avcı imiş dersiniz, gelince sizin devrin belki ahir zamanı.”

Şiir ve Ritim

Tacettin Şimşek’in şiir üzerine metinlerini çok kıymetli buluyorum. Örnek metinler üzerinden ele aldığı konuyu enine boyuna işliyor Tacettin Hoca. Hece Taşları’nda Ritim de Bir Taklittir isimli yazısı ile yer alıyor.

“Ritim, müziğe ait bir terim olduğu hâlde, güzel sanatların bütün dallarında kullanılır. Ses, hece, biçim, görüntü, renk gibi ögelerin art arda düzenli olarak dizilişi ritmi oluşturur. Şiirde ritimden söz edilirken, hecelerin belli bir düzen içinde vurgulu vurgusuz, uzun kısa olarak dizilişi kastedilir. T. S. Eliot, şiirin önce ritmik bir yapı alarak gerçekleştiğini, sonra da bu ritmik yapının kelimelerde ifadesini bularak fikir ve imajları doğurduğunu söyler. Şiirde ritmi inceleyen ve metrik adı verilen alan, dizeleri oluşturan sözcükleri hece sayıları, süreleri ve vurguları bakımından inceler ve dizeye hâkim olan ses yapısını aydınlatmaya çalışır.”

“Reşit Rahmeti Arat’ın mabette zikir esnasında çalınan davulların sesini duyurmasıyla “davul senfonisi” dediği, Tunca Kortantamer’in “cemaati ayağa kaldırmak için seslenme” olarak değerlendirdiği şiirde “tan tanrı” kelime grubunun yirmi dizede on bir defa tekrarlanması, dikkati dinî törene yoğunlaştırma konusunda bir telkin işlevi görür.”

“Aragon’un “Şiirin gizemi ezgidedir.” cümlesini de aynı doğrultuda yorumlamak mümkündür. Aragon der ki: “Başka hiçbir şeye indirgenemeyecek olan yalnızca ezgidir. Ezgi şiirin hem saygınlığını sağlar hem de başarısının göstergesi olur. Ezgi, şiirin iletişimini sağlayan ve onda mündemiç biricik nesnelliktir.”

“Vezin dediğimiz şey, ritmi, ahengi sağlayan unsurlardan sadece biridir. Seslerin, harflerin, hecelerin, kelimelerin oluşturduğu terkibe vücut veren bir büyü vardır ki, onu veznin mahareti olarak görmek aldatıcı olur. Sırası gelmişken benzer izlenimlere müzikten çok çarpıcı örnekler verilebilir. Mozart’ın Türk Marşı’nı dinlerken gözlerimizi kapadığımızda nal sesleri duyar, Yahya Kemal’in sözünü ettiği “doğudan batıya bir koşu”yu hissederiz. Bazen hızlanarak bazen yavaşlayarak Türk’ün mekân üzerinde yaşadığı tarihî serüveni seyrederiz. Tıpkı şiirdeki gibi sesler ve notalar yardımıyla bir etki oluşturulmaktadır.”

Faruk Nafiz ve Memleket

Rahatlıkla memleket şairi diyebileceğimiz bir şairdir Faruk Nafiz Çamlıbel. Recep Şen, Faruk Nafiz Çamlıbel’in Şiirlerinde Memleket Kokusu isimli yazısında Çamlıbel’in şiirlerinden hareketle memleket sevdasının izini sürüyor.

 Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
Bir dakika araba yerinde durakladı.
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar…
Gidiyordum, gurbeti gönlümde duya duya,
Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya.

Edebiyat hocamızın okuduğu bu muazzam şiiri dinlerken meşin kırbacın yağız atların sırtında şaklamasıyla, o yaylı denilen at arabasının içinde kendimi Faruk Nafiz Çamlıbel’le beraber yolculuğa çıkmış gibi hissettiğimi hatırlıyorum. O an sınıfta değildim ben, şiir beni alıp götürmüştü, Ulukışla yolunda şairle birlikte ilerliyordum sanki. Yolumuzun üstünde kervansaraylar, önümüzde uzayan ıssız bozkır, olabildiğince haşmetle yükselen Toros dağları, içimizi inceden burkan gurbet duygusu…

Yalnız senin gezdiğin bahçede açmaz çiçek,
Bizim diyarımızda bin bir baharı saklar!
Kolumuzdan tutarak sen istersen bizi çek,
İncinir düz caddede dağda gezen ayaklar.

Okuduğunuz bu mısralar Faruk Nafiz Çamlıbel’e ait Sanat şiirinin ilk kıtasıdır. Hecenin 14’lü ölçüsüyle yazılmış, kelimeleri özenle seçilmiş, çapraz kafiye şemasıyla örülmüş, hece şiirimizin şahika eserlerinden birisidir bu şiir. Peki, ne der Sanat şiiri bize? Sanat şiiri, onun şiir yolculuğundaki yol haritasıdır adeta. Okuyucuya kendi elleriyle kurduğu dünyanın kapılarını aralar bu şiirde. Bizi baştan sona memleket kokan bir dünyaya davet eder. Faruk Nafiz Çamlıbel, Sanat şiirinde bu toprakların değerlerine bağlı yerli ve milli bir şair olarak bu değerlerden çok uzak yaşayan, kendi kültürüne yabancı, Batı hayranı kozmopolit zümrenin karşısına çıkar. Ayrıca bu zihniyetin temsilcilerine karşı da bizim değerlerimizi cesurca müdafaa eder. Bir meydan okuma, bir hesaplaşma vardır burada o yoz anlayışla. Kültürel değerlerimizi, Türk İslam sanatının üstünlüğünü ve bunlara gönülden bağlılığı savunur. Bizdeki aydın geçinen zümrenin Batı hayranlığına karşıdır o. Yoksa Batı’nın bilimiyle, teknolojisiyle bir derdi yoktur.

“Başka sanat bilmeyiz, karşımızda dururken
Yazılmamış bir destan gibi Anadolu’muz.”

Biz buyuz ve bizim şiirimiz, sanatımız ilhamını buradan, Anadolu’dan alır. Bizim sanat anlayışımız buradan doğar. Bir sanatçı için, bir şair için bu milli duruş çok önemlidir. Batı’yı taklit ederek bir yere varamayız. Bize uymayan Batı’nın sanatı yerine, kendi milli sanatımızı yaşatmalı ve geliştirmeliyiz. Anadolu önümüzde bakir vaziyette ilham kaynağı olarak bizim kendisinden feyiz almamızı bekliyor. Bu, bir milletin tarih sahnesinde geçmişten geleceğe doğru yürüyüşüdür. Biz bu yürüyüşte kendimizi bulur, aynı zamanda bu kutlu iklimde milli kimlik kazanırız. Bu yürüyüş bu topraklardaki varlığımızın teminatıdır. İşte ayrıldığımız nokta burası:

“Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken
Sana uğurlar olsun... Ayrılıyor yolumuz!”

Hece Taşları’ndan Şiirler

Eğilip de kulak verdiğin zaman

Yazarlar ismini tutanaklara.

Uykuda kâfidir sesini duyman

Gömülen ölünün dünkü mezara

Ölü öksürür mü; sen düşüne dur

Okyanus çağlasın kulaklarında.

Ötelerden kalbe ayan olmuştur

Çok mucize yatar yerin altında.

 Metin Önal Mengüşoğlu

Dudaklarda donan buruk tebessüm

Gelini tüketir kızı tüketir

Karabulut çöker bakışlarına

Çöreklenen acı yüzü tüketir

Boşluğa açılan kapı pencere

Biberi tüketir tuzu tüketir

Duvarı nem insanı gam öldürür

Hisseden yüreği sızı tüketir

Takvimi kemiren akrep yelkovan

Baharı tüketir yazı tüketir

Mülteci bakışlı anne yüzünde

Çaresiz suskunluk bizi tüketir

Mehmet Gözükara

Senden İkbal istemem, mihnetine talibim;

Kazanç değil muradım, kaybedince galibim.

Eller alsın varlığım, hem bozulsun dirliğim;

İkiden büyüktür bir, birlik olsun nasibim.

Mahlûkat lisanınca her dem seni anınca;

Cümle sana kanınca, ben ondan da garibim.

Aşka pazar kurulsa, alan var mı sorulsa;

Alanım bulunmasın, sensin benim sahibim.

Şaşkın dilim ne dersin, bilir de mi söylersin;

Nice tövbe edersin, duam olsun tabibim.

Erhan Çamurcu

Bu meydanda görünmek isteyen yiğit varsa

Önce “zehirle pişmiş aşı” yesin dediler

Sonra da sınırlasın canın emellerini

Yüreğini yalnızca aşk beslesin dediler

Kovulursa, buraya layık olmadığından

Feryad u figan etsin, hem inlesin dediler

Kesmesin hiç umudu, perişan olmasın hiç

Düşünde vefâlı bir yâr beslesin dediler.

Hüseyin K. Ece

gidersin yüreğim elimde kalır

kıyısız bir deniz yiter peşinde

seni yağmur tutar beni kor alır

görmezsin gözlerim tüter peşinde

gidersin yüreğim elimde kalır

her sonbahar biraz saçların olur

her ırmakta akar gözlerin biraz

hayat ellerimden uçar kurtulur

bir hüzne boyanır içim bembeyaz

her sonbahar biraz saçların olur

bir bulut acıyı ağlar içimde

bir gemi kalbimde arar ülkeni

mecnun etme beni dağ var içimde

kaç kafdağı canım sarar ülkeni

bir bulut acıyı ağlar içimde

Hüseyin Kaya

64. sayı: http://tayyibatmaca.com/images/belgeler/hecetaslaridergisi/hecetaslari64sayiOn5haziran2020.pdf

YORUM EKLE
YORUMLAR
Halime Erva Kılıç
Halime Erva Kılıç - 1 ay Önce

Tebrikler.

Kazim Şen
Kazim Şen - 4 hafta Önce

Güzel ama çok uzun..Yine de Teşekkürler...