Haziran 2020 dergilerine genel bir bakış-1

Yeni Dünyanın Koronalojisi

Kurulmak istenen yeni dünya düzeninden sıklıkla bahsedildiği bir zamanda bütün planlar alt üst oldu ve yepyeni bir dünya düzenimiz ile yaşamaya başladık. Adı korona olan ve tüm dünyayı etkisi altına alan bu salgın elbette her şeyi kendi merkezinden yönetecek bir etkiyle geldi.

Ay Vakti dergisi 186. sayısına Yeni Dünyanın Koronalojisi adlı yazı ile giriş yapıyor. Ay Vakti imzası ile yer alan yazı –zor zamanların umudu, cesareti- notuyla ulaşıyor okuyucuya.

“Aylardır bütün insanları, coğrafyaları ölümüne tehdit eden Korona salgını, ülkeler ve toplumlar arası sıkıntıları geriye iterek gündemin merkezine oturdu. Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan, çağın hızlı ulaşım, etkileşim imkânlarıyla kısa zamanda dünyanın her yerine yayılan salgının, hayatın her alanını olumsuz etkileyerek, ne zaman biteceği kestirilemeyecek bir süre daha devam edeceği anlaşılmaktadır. Virüs, daha çok 60 yaş üzeri kişilerde daha yüksek oranda ölüme sebep olmaktadır. Henüz aşısı, kesin tedavi şekli bulunmamıştır. Şimdilik en iyi çözüm olarak temizliğe, izolasyona dikkat etmek önerilmektedir. Biz, salgının sağlık boyutundan ziyade, sosyolojik, kültürel, siyasal etki ve yansımalarına yoğunlaşmaya çalışacağız.”

“Çıkışından bu yana şehir ve ülke sınırlarını aşarak küresel bir tehdide dönüşen hastalık, görüldüğü ülkelerde ölümlerle birlikte köklü sarsıntılara sebep olmaktadır. Birçok zaman ve yerde veba, tifüs, verem, kolera gibi salgınlar olmuştur. Belki şimdilik elimizde olan rakamlarla kıyaslanamayacak fazlalıkta can kayıpları da yaşanmıştır bu salgınlarda. Ama onların, korona salgınının yol açtığı küresel ölçekte bireysel, sosyal, kültürel, ekonomik, siyasal etkilerinin olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Nasıl olursa olsun eski salgınlar, çıktığı bölgede veya en fazla insanların doğal ilişki alanı içinde kalıyordu. Oysa Kovid 19 yeni tipi ile Korona, yaşadığımız küresel çağın hızlı haberleşme ve ulaşım araçları ile yıldırım hızıyla her yana yayıldı. İnsanlar, ırk, dil, din, coğrafya, statü tanımaksızın yayılan salgını, tecrit oldukları evlerinde veya işyerlerinde internet ve medya aracılığı ile an be an izliyor, izliyoruz. Merkeze, ürkütücü görüntülerle ölüm haberleri konarak, tuhaf, dehşet kurgular yapılıyor olabilir. Hastalıktan daha çok korkusu yayılmakta, ölüm korkusu, içinden dışından insanı kuşatmaktadır. İnsanlar, var olma, yaşama, hayata tutunma refleksiyle en yakınlarına bile uzak durur olmuşlardır. Korona, inançların, ideallerin, aşkların, muhabbetin, dostluğun, yakınlığın arasına girmiştir.”  

“Dünya şu hali ve dinamikleri ile soyut topluma geçmeye hazır mıdır? Bu geçiş aralığında ne tür sarsıntılar, çalkantılar olacaktır? Görülen o ki, bu salgının altında kalacak gibi gözüken birçok ülkede sağlık sisteminde başlayan çöküş, önce ekonomiyi, sonra siyasal düzenin dağılmasını başlatacak potansiyel içermektedir. Dünya bilgi ve finans odaklı olarak makas, form ve merkez değiştirmektedir. Bununla birlikte gelişmeleri bilim kurgu filmi gibi algılayıp yorumlamak, hem gerçekle orantısız bir abartı hem de insana ve tarihe saygısızlık olur.”

“Doğru söyleniyor: Bundan böyle hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Hiçbir şeyi eskisi gibi fütursuzca yapamayacaksınız. Buna fırsat da izin de vermeyeceğiz.

Evden çıkışımız bayram olacak. Ramazan bir bayramla, çifte bayramla gelecek inşallah.

Sadece kendimiz için değil, bütün bir insanlık için. Kutlu olsun.”

Bu giriş yazısını Yılmaz Öksüz’ün İzole Gazeli taçlandırıyor.

Çekil gönül hirana etme seyran evde kal
Göz harice bakınca yetmez cinan evde kal

İsmi bahar olsa da mevsim ayaz bülbülüm
Bağda ağyar dolanır açmaz gülân evde kal

İnan yoktur tâkatim rakib ile kavgaya
Çıkma n’olur kûyuna kaşı keman evde kal

Korona Günlerinden Bir Eskiz

Ay Vakti’nde Korona’ya dair birçok yazı ve şiir var. Bu önemli çünkü dergilerimiz tarihe not düşerek çıkmaya devam ediyor.  Şeref Akbaba, Korona Günlerinden Bir Eskiz isimli yazısında yaşadığımız günlere dair notlar paylaşıyor.

“Koronavirüs bizi de zorunlu ikamete tabi tuttu.
Dibi köşeyi yoklamaya başladık.
O gel-gitlerin, ramazanı şerif ve oruç bereketiyle müspet seyrettiğini de ifade edeyim.
Maddeleri sıralamaya gerek yok, birini gündeme alalım.
Kitaplarımla yüzleştim.
Doksan ve iki binli yıllarda iki kez kütüphanemi tahliye etmiştim.”

“Bir seyr-i süluk.
İki kez tahliye edilmiş kütüphanemde eş-değer kitaplar gözüme çarpıyor.
 İlk aldıklarım, yeni aldıklarım var.
Neden aldım dediklerim, neden aldırdınız dediklerimde.
Eksikliğini hissettiklerim çok, okuyamadıklarım da.
Okumak için el atıyorum, hepsi geliyor.”

Pandemi ilk ve son değil.
Olmuş ve gelecekte de olacak.
“Bu da geçer Ya HU” diyelim.
Geçmeden dost kervanı, Pir Sultan Abdal’ın deyimiyle gerekeni de yapalım.
“Aşıp yüce dağı engin düşelim
Çok nimetin yedik helallaşalım”

Edebiyat ve Yenilik

Şaban Sağlık, “Avangart”tan “Kitch”e / “Moda”dan “Demode”ye Edebiyat ve Yenilik isimli yazısı ile yer alıyor Ay Vakti’nde. Yenilik kavramının edebiyat dünyasındaki karşılığı üzerinde duruyor Sağlık.

“Üretilen değer ya da ürünün “yenilik”i ve “sahihlik”i tarih boyunca hep tartışma yaratmıştır. İşte burada başka bir soru gündeme gelmektedir. O da şudur: Yenilik ya da sahihliğin ölçütü nedir? Soruyu daha da açarsak, yenilik ya da sahihliği hangi paydaşta (soruda) arayacağız? “Ne üretildi”de mi, “Niçin üretildi”de mi yoksa “Nasıl üretildi” sorusunda mı? Yoksa hepsinde mi?..”

“Burada “yenilik” hususunda da önümüze bazı sorular çıkıyor: Mesela, her “yeni” iyi midir? Bu soruya “evet” demek mümkün değildir. Aynı soruyu şöyle de soralım: Her “eski” kötü müdür? Bu soruya da elbette “evet” demek doğru değildir. Bu tarz sorulara cevap vermek için konjonktüre bakmak gerekir. Mesela Hz. Ali der ki: “Her şeyin hayırlısı yenidir; fakat dostun hayırlısı, eski olanıdır.” Hz. Ali, bizce verilmesi gereken cevabı vermiştir. Ona göre “hayırlı olan yeniler” iyidir; “hayırlı olan eskiler” de iyidir. Demek ki hayırsız olan yeni dahi olsa olumsuzdur. Yani bunu konjonktür belirlemektedir.”

“Medya, aynı zamanda kapitalizmin de bir “aracı”dır. Kapitalizm ise hemen her şeyi dünya sevgisi (sekülarizm) uğruna “kullanabilir”. Buna “kutsal”lar da dahildir. Yani kapitalizmin aracı durumunda olan medyada hemen her “değer”, adeta “kazanç” (kâr) objesi olarak görülür. Bu bağlamda medyanın sorduğu en temel sorular, “Değerli olan şey nedir?” değil, “Kâr getiren şey nedir?” sorularıyla açığa çıkmaktadır. Bu durumda bir şey değerli dahi olsa, şayet kâr getirmiyorsa hemen “itibar”dan düşer ya da düşürülür. Bunun yerine değersiz de olsa, kâr getiren “şey” konulur. İşte “avangart – kitch” ya da “moda – demode” kavramları bu ortamda oluşur. Kâr getireceğine inanılan bir şey ilk önce büyük bir “reklam” kampanyasıyla kitlelerin dikkatine sunulur. Kitleler buna rağbet edince amaca ulaşılmış olur. Ancak kitlenin rağbeti “süreklilik” arz etmez. Günden güne rağbette bir azalma görülür. Bu azalma ile birlikte “kâr” (kazanç) da azalmaya başlar. Hatta bir zaman sonra sıfırlanır. Yani belirli bir süre önce büyük bir reklamla büyük bir “değer” (avangart) olarak sunulan şey, bir süre sonra itibar yitirir. Buna da “kitch” denilir. Bu durumun, insanların algıları bağlamındaki karşılığı “moda”nın “demode” olmasıdır.”

Yazı ve Çürümek

Ay Vakti’nde sanatın yaşanan çağ ile giriştiği mücadele ile ilgili birçok yazı ve değini var. Çabuk tüketiyoruz ve her şey çok hızlı eskiyor. Bu kesin. Salih Uçak’ın Yazı(n) Çürüdü (mü?) isimli yazısından bir bölümü buraya alacağım.

“Tarih boyunca sanat ve sanatçıyla ilgili pek çok tartışma yapılmıştır. Klişe olarak “sanatın sanat için mi, yoksa toplum için mi” olacağı hususu en bilinen tartışmaların başında gelir. Bu kadim tartışmaya dönme niyetimiz yok elbette; lakin sanatın fikre kurban edildiğinde kendisi dışında her şeye dönüşebildiğini söylemekle yetinelim. Kanonlaşan veya kült haline gelen sanat eserlerinin tamamı, kendi amacı dışında başka bir fayda gütmedikleri için bu değeri gördüklerine şahit oluruz. Sanat, “kapital”e boyun eğmediği sürece özgün olanı yaratabilme gücüne sahiptir.

Son dönem etikçilerinden Cioran, sanat ve ahlak eksenli yazılarıyla literatüre keskin bir giriş yaparak dikkatleri üzerine çekmiştir. Cioran, sanatın içine doktrin girdiğinde soysuzlaşacağını, misyonun sanatı soluksuz bırakacağını söyler. Ona göre fikir, uçuşa köstek olur (Cioran, 2019, s. 25). İnsan, zaman zaman kendi boyutlarına körleşebiliyor. Bu körleşme, sanatın asaletini soysuzlaştırırken, sözde sanatçı bundan gafil olabilmektir. Hayatın maddi boyutuyla meşgul olan insanın korkusu, onu aşkın (transandantal) olandan uzaklaştırır.”

Ay Vakti’nden bir öykü

Nurşah Karaca, bir hikmet yolculuğunun öyküsüyle yer alıyor dergide. Arada ince bir tül var, dalgalanıp duruyor. Her adımda tül sanki biraz daha kalıyor aradan. Önemli olan sahih bir kalp ile yola düşmek.

Şiir tadında bir öykü kaleme almış Karaca.

“Nefsin hoşuna gitmeyene meyyal olmak güzel. Meşakketle çıktığın her basamağın ardından semaya biraz daha yaklaşmak güzel. Bir adım daha ötesini arzulamak güzel. Hikmeti aramak için değer mi bu derbeder yolculuk? Değer. Ayağına dolanan tülü savurup gözün değdiğinin ötesini görmek. Bir kalbe talip olmak bu kadar mı kolay? Bu kadar mı zor?”

“Bir dağın eteğindeki köhne bir eve varan yollar var. Hep yol... Bazen çamurlu, bazen asfalt yollar... Taşlı,topraklı, yağmur yağınca üzerine gölcükler oluşmuş bitimsiz yollar... Hep gitmek var heybesinde. Gurbet olmuş öbür adı. Deste deste yazılmış mektuplar var, daha cevap gelmeden yenisi gönderilmiş. Şiirler var, yürek şairlerinin kaleminden çıkmış. O’na yazılmış, O’nun için yazılmış şiirler var. Yağmurlar düşü düşü vermiş de yerlere, toprakta saklı kalmış kokusu var heybemde.”

“Hadi ama ne olur, kaldır artık gözümdeki tülleri. Ne için var edildiysem, onun için yaşamayı nasip et bana. Yaşarken de bulutları delen bir dağ gibi dimdik durmayı. Sapmadan, devrilmeden... Seninle sukut bulsun dalgalarım, bir tas soğuk su gibi durulsun içim.

Hadi ama ne olur! Bak, damarlarımda dolaşan sensin kan diye. Aşkım, aşkındır; rahmet ovalarında derman diye.”

Ay Vakti’nden şiirler

Evde kal çocuğum

Başka bir bunaltı, kuşkulu adım

Ne ak ne kara acayip bulutlarda

Pençelerle üstünde dönen bu rüzgârda

Döner kuşlar yuvalarına…

İçerde kozasını örer İstikbalinin Düşü

Gündem üstü hayatın gülüşü

Evde kal, tehlikenin her türlüsüne

Dur desin kapılar sağlam üzengi

Ki yaşam sevdamızın ufuklarından

Yarında görülebilsin aynı koşu

Duyulabilsin aynı ezgi

Semra Saraç

Sular yarılır ben kalırım ortada

Turu Sina’yı kıpkızıl bir yıldırım vurur ben baygın

Kalırım göğsünde

Kaynayan çöllere bebek bırakırım ardıma bakmadan

İncecik bir çizgi ötesinde kaldım ben

İbrahim’i bir tutkudur ki yanar yanar da pişemem bir türlü

Yakup’la dert ortağıyım bu hasrete mermi geçmez

İbrahim’le vazgeçtim dönüşü yok çöllerdeyim

Kendimi bıraktım ellerine Meryem’ce

Kuyudayım boynum eğrilmiş

Teslimim geceler tanığım olsun

Teslimim yağmurlar ruhumu vursun

Teslimim tahâ ve yâsin şahidim olsun

Bıçağın keskin ucunda İsmail’ce teslimim

Sığındım Sana

Ferman Karaçam

neden gözlerin koşar yağmura saçların bulutlara

çocuklar annelerine sular okyanuslara

ölüler toprağa gülüşün kan güllerine

neden yüreğin koşar sevdaya yüzün aynalara

bakışın kır çiçeklerine hüznün dolunaya

uykuların yusuflu rüyalara

neden sesin koşar çığlıklara dilin sükûta

dudakların çöllere kalbin yanardağlara

ellerin buzullara ayakların tren garlarına

Selami Şimşek

biz dururduk orda, ölümün karargâh kurduğu saçak altında

kaçırdığımız trenlere bakıp dururdu yusuftutan kuşları

asırlık raylara öykünürdü şiirler, uzayıp giderdi

ve mıraz almamış kızlara yazılırdı en bilindik şarkılar.

kimse bilmezdi derdini kovuğu göğe açılmış ağaçların

devlet sırrı gibiydi konuşulanlar, harfleri sessizlikti.

ve köprüler kurdular bir suyun iki yakasına, kimse geçmedi

belki de bir köprüydü tüm sırrı bozacak olan.

ya da belki yarın, kimi için iki tercihten biriydi;

ölüm ve kalım, mesele değildi belki yurtsuzlar için...

Ferhat Öksüz

Mehmet Sümer Bûtimar’da

Bitiyormuş gibi yeniden başlayan dergi diyorum ben Butimar’a. Sanki her sayısı son sayı gibi çıkıyor ama derginin içindeki coşkuyu görünce bütün bu olumsuz düşünceler dağılıyor. Sonra birden bire çıkıp geliyor dergi. Dergi ve umut kelimelerinin hayat bulduğu bir dergi karşımızda. 11 ve 12. sayıları birleştirilmiş derginin. Yaşadığımız bu süreçte dergi çıkarmak da bir cesaretlik örneği olarak kayıtları geçmeli. Tebrikler Şeyma Subaşı.  

Bûtimar’dan ilk olarak Mehmet Sümer ile yapılan söyleşiye dikkat çekmek istiyorum. Sorular Şeyma Subaşı’ndan gelmiş. Sümer; şairliğine ve şiir üzerine harcadığı mesaiye tam anlamıyla itimadımız olan bir isim. “Bir Gökyüzüne Önsöz” de bunun ispatı.

Buyrun söyleşiye.

“Doğrusu akademisyen olmakla şair-yazar olmak arasında zannedildiğinin aksine birbirini besleyen değil, birbirini engelleyen bir ilişki var. Şair olmak, yani edebiyatı akademik bir inceleme konusu olarak değil bir estetik konusu olarak görmek, metinlerle öznel, duygulara dayalı bir ilişki kurmak demektir. Oysa akademisyenlik bu tür bir ilişkiyi reddeder. Metinleri, okur öznenin duyguları dışında başka türlü nesnel durumların tanığı veya delili olarak konuşturmak ister. Her meseleyi kendinizi aradan çıkararak değerlendirmeyi dayatır. Ayrı bir konu ama şunu da söyleyeyim ki bu kendini aradan çıkarma işi giderek akademisyenlerin kendi kültürlerini, kendi medeniyetlerini de aradan çıkarak adeta yapay bir uzayda konuşmalarına neden oluyor. Sizin metinler karşısında duyduklarınız, kendi üslubunuz, şahsi yaklaşımınız hoş görülmüyor, küçümseniyor. Ben bu ikilemi akademisyenliği bir ödev gibi değil de kendi entelektüel sorularıma bir çözüm bulma uğraşısı olarak görerek aşmaya çalışıyorum. Bahsettiğiniz Turgut Uyar hakkındaki kitabım da şiir yazarken çok sık duyduğum “modern şiirde tahkiye olmaz” biçimindeki bir yargıyla hesaplaşma çabasıydı. Yani bir bakıma akademisyen olarak da aslında kendi sorularıma cevap arıyorum. Hiçbir zaman ödev duygusuyla akademisyenlik yapmadım. Zaten entelektüel meselelerde ödev duygusuyla iş yapılabileceğine inanmıyorum.”

“Aslında bütün mağdurlar, bütün mazlumlar, bütün madunlar yüzlerini göğe çevirirler. Gök, insanda aşkın olana duyulan ihtiyaçtır ve bu ihtiyaç, çaresizlik zamanlarında daha da artar. Şunu kabul edelim, yeryüzünde yarattığımız muazzam düzen, ışıltılı medeniyetimiz, gelişmiş bilimimiz insanın iç sıkıntısına çözüm olamıyor ve bütün imkânlarımızla göğün kudreti karşısında çaresiziz. Bildiklerimizin göz kamaştıran enginliği, maalesef bilmediklerimizin sınırı hakkında bize bir fikir vermiyor. Kendi gücümüzün yanılgısıyla sarhoş durumdayız. Bize sınırlarımızı, çaresizliğimizi, acziyetimizi ancak olağanüstü durumlar fark ettiriyor. Yaşadığımız son koronavirüs felaketi bize bunu gösterdi. Herkes bir anda Nemrut kıssasındaki sineğin bir mecaz olduğu, çok küçük bir organizmanın insansoyunun bütün saltanatını yerle bir edeceği konusunda bir aydınlanma yaşadı. İşte gökyüzüne önsöz, benim ve benim gibi bütün insanların sonsuz olana, metafiziğe duyduğu ihtiyacın bir ifadesi.”

“Son zamanlarda hepimizi meşgul eden konuya atfen diyeyim ki dergicilik de bir virüstür aslında. İyi tarafı insandan insana bulaşmaz. Bazı bünyeler onu kendi içinde taşır ve ölene kadar da ondan kurtulamazlar. Ben daha üniversite öğrenciliğimin ilk yıllarından itibaren dergi çıkarma arzusu duyuyordum. Şarkî, bu arzunun olgunlaştığı yerde ve elbette bazı arkadaşlarımın büyük özverileriyle ortaya çıktı. Şarkî, yapmak istediklerinin ancak bir kısmını yapabildi ve her fani gibi ömrünü tamamladı. Fakat belki başka bir vakit yeniden doğmaya vesile olsun diye de bazı şeyleri yarım bıraktı. Daha önemlisi içimizdeki dergicilik virüsü ölmedi. Aksine daha güçlendi, bazı güçlüklere karşı bağışıklık kazandı. Yeniden ne zaman tekrar depreşir bilemiyorum. Fakat bu süreçte şunu öğrendim: Türkiye’de dergicilik, deliliktir. Bir ağabeye dergiciliğin deliliğin bir adım öncesi olduğunu söylemiştim de yanıldığımı, deliliğin bir adım ötesi olduğunu söylemişti. Siz de dergicisiniz, Butimar’ı çıkarıyorsunuz ve dergiciliğin bütün zorluklarını yakinen biliyor ve yaşıyorsunuz. Sanırım bu dediklerime hak vereceksiniz.”

“Şarkî, kanaatimce birkaç şeyi başardı. Öncelikle bazı yeni çalışma alanlarını gündeme taşıdı. Ekoeleştiri, hayvan çalışmaları, İslam estetiğinin modernist estetikle uyumu gibi dosyaları böyleydi. İkincisi, etrafında az veya çok bir genç kitlesi bir araya geldi. İlk şiirlerini, ilk yazılarını Şarkî’de yayımlayanlar oldu. Bunlar çoğunlukla taşrada yaşayan şiire, edebiyata ilgili gençlerdi ve onlar açısından Şarkî edebiyat dünyasına giriş vizesi oldu. Diğer taraftan sanıyorum “Şark kafası”, “Şark kurnazlığı” gibi hep olumsuz çağrışımlarla kullanılan Şark kelimesine itibarını iade etti. Nitekim son zamanlarda kitaplarına Şark kelimesiyle adlar veren genç şairleri gördükçe Şarkî’nin de bu kelimenin yeniden şiirselleşmesinde katkısı olduğunu düşünüyorum.”

“Teknik, şiirden önce değildir, önce gelen şiirdir. Şiirin tekniği ruhuyla birlikte gelişir. Salt teknikle şiir yazılamaz. Ama siz, şiir yazdıkça tekniğini de fark etmeye, onun üzerinde de düşünmeye başlarsınız. Şairlik, sözcüklerin elektiriğini hissetmekle başlar ve sonra sizi çarpan şeyin ne olduğunu düşündükçe tekniği görürsünüz. İyi şiirin bir formülü, tarifi, prosedürü yoktur. Önceden belirlenmiş bir tarife, prosedüre göre iyi şiir yazılamaz. İyi şiir ancak zuhur ettikten sonra niçin iyi olduğu izah edilebilir ki ancak o zaman bir teknikten söz edebilirsiniz. Evet, bu şiir şu teknikten ve bu unsurların birleşmesinden alıyor gücünü diyebilirsiniz. İşin gerçeği iyi şiir, zaruretlerin çocuğudur. Sizi bir şiiri yazmaya iten içsel veya dışsal bazı zaruretler vardır ve siz o zaruretlerin zorlamasıyla iyi şiire varırsınız. Bütün iyi şiirlere bakın, arkasında birtakım zaruretler vardır. Oturup bilgisayar başına, mesaiye giden memur gibi şiir yazamazsınız. Günümüz şairi sanırım bunu ıskalıyor.”

“Ayten’e Benzemek”i Nasıl Yazdım?

Öykülerin de bir hikâyeleri olduğu kavramı ile karşı karşıya kaldığımız bir durum var. Bunu ancak yaşayan ve yazan bilir. Ayrıca hikâyesi olanın öyküsü oluyor bu dünyada.

Bûtimar’da Handan Acar Yıldız, Ayten’e Benzemek isimli öyküsünün hikâyesini sunuyor bizlere. Açık Unutulmuş Mikrofon kitabından bir öykü bu. Severek okuduğum bir kitaptı bu. Yıldız’a kulak verelim.

“Bahsetmek istediğim öykü “Ayten’e Benzemek”. Her vesilede not defteri kullandığımı, unutmak ve unutulmakla ilgili büyük korkularım olduğunu dile getiren biriyim. Oysa bu öykü hayatımda yazar olmayı gerçek anlamda aklımda bulundurmadığım, elimde küçük not defterleri taşımadığım bir döneme ait. Bu açıdan insan bilincinin ne de garip çalıştığını ortaya koyan metinlerden biri. Size; bir kısmı gerçek - ten başıma gelen olayı yazıya dönüştürürken nasıl evirip çevirdiğimden bahsetmek istiyorum.”

“Bir gün yine böyle dershaneden dönerken, kafamın içinde bin bir türlü soruyla yürürken hiç tanımadığım genç bir adamın bana doğru ve bir kadın ismini sesleyerek yöneldiğini gördüm. Hayal filan değildi. Genç adam ayaklarımın dibine kadar geldi. Durdu. Onu tanımamı bekler gibiydi. Israrla o ismi tekrarlıyordu. Nerdeyse onu tanımam için omuzlarımdan tutup beni sarsacaktı. Gerçekti. Ama onu tanımıyordum. Bir yandan da kendimden şüphe etmeye başladım. Tanımam mı lazım, hatırlamıyor muyum diye. Sonra yanındaki arkadaşına ne kadar benziyor değil mi, dedi. O da onayladı. Sonra ben bu olayı unuttum. Yıllar geçti. Yaklaşık yirmi yıl. Nedenini bilmiyorum. Bir gün birden, sebebini anlamlandıramadığım şekilde bu olayı hatırladım ve bir kurmacanın içine yerleştirdim. “Ayten’e Benzemek ” bu şekilde yazdığım ilk ve tek öykü değil.”

Dergiciliğimize Genel Bir Bakış

Furkan Türkmen, dergiciliğin tarihinden bahsederek giriş yapıyor yazısına. Tarihteki ilk dergiden, ülkemizdeki ilk dergilerden bahis açıp edebiyat ve düşünce dünyamızda ses getirmiş çalışmalara imza atan dergileri ve bunlara omuz veren isimleri anlatıyor yazısında.

“Bugüne kadar bilinen en eski dergi Hamburg’da 1663- 68 yılları arasında yayımlanmıştır. Türkçe ismi Örnek Aylık Düşünceler dergisidir. Avrupa’dan yaklaşık iki yüz yıl sonra memleketimizde yayınlanan ilk mesleki dergi olan Vekayi-i Tıbbiye (1849-51) dergisi ise 28 sayılık, tıp konularına değinen bir dergi olarak yayın hayatına başlamıştır. Öte taraftan Vekayi-i Tıbbiye’yi bir kenara bırakacak olursak dergiciliğimizin ilkini, ilk bilim derneğimiz Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye’nin yayın organı olan ve bilimin yanı sıra felsefe konularına da değinen 1862 yılında yayın hayatına başlayan Mecmua-i Fünun olarak görebiliriz.”

“Necip Fazıl Kısakürek’in çıkardığı Ağaç dergisi (1935-36) aslında bu yönüyle Batılılaşma serüvenimizi sorgulayan, islâmî veya muhafazakâr düşünce ve sanata bağlı, edebiyat ve sanat yönü ağır basan bir dergiydi. Peyami Safa’nın Türk Düşüncesi (1953-60) dergisi ise mistik karakterli yapısı ile yayınlandığı dönem boyunca etkili olmuştur. Nurettin Topçu’nun 1939-43, 1947-49 ve 1957 yıllarında İzmir’de, 1966 yılından itibaren de İstanbul’da çıkardığı Hareket adlı dergi ise, daha çok kendine özgü bir İslam düşüncesi ile Anadolu gerçekçiliğinin temsilcisi olmuştur.9 Hareket Dergisi, Tek Parti Döneminin güçlü muhalefet organlarından biriydi. Derginin öne sürdüğü tezlerden biri Batılılaşma ile beklenen Rönesansın gerçekleşemeyeceğini savunması olmuştur. Bu yönüyle Batı benzeri taklidi bir aydınlanmaya karşı eleştirel duruş sergilemiştir.”

“Bütün tarihsel arka plan göze alındığında şunu görüyoruz. Dünya görüşü ne olursa olsun düşünce ve sanat çevrelerinin kendilerini ifade edebildikleri, özgün dil arayışı içerisine girdikleri ortamlar genellikle dergi çevreleri olmuştur. 19. yüzyıldan itibaren Türk modernleşmesinin iletişim araçlarından olan dergilerimiz ortak bir memnuniyetsizlik halini ve değişime duydukları şiddetli istekleriyle kalıcı etkiler bırakmaya devam etmektedirler.”

Ve Çocuğun Uyanışı Böyle Başladı

Şeyma Subaşı, bir seslenişin öyküsünü kaleme almış. Ve Çocuğun Uyanışı Böyle Başladı diyor Subaşı öyküsünde. Bir çocuğun uyanışını sağlayan neler var, neler bir çocuğu uyandırır sorularının cevabı var öyküde.

“Adını Allah koysa derdim. Ben şaire özendim. Ve Çocuğun Uyanışı Böyle Başladı. Bu kez Allah koysa adını. Ama güzel olsa. Çok güzel olsa. Ama dedi sanki biri, zaten Allah koymuş adını. Sen telaş etme.”

“Ve çocuğun uyanışı böyle başladı. Silahları görüyordu sokakta yürürken. Değişik değişik silahlardı bunlar. Silah desen değil diyeceğim. Ahir zaman silahı diyeceğim. Kim bilir biz uyurken neler döndü arkada? Yeşil sarıklı ulu hocaların öğretemediği bir şeyi öğretmek mümkün müydü insanlara? Ölmüyordum nedense silahlardan, ölemiyordum, acıyı hele hiç hissetmiyordum. Oysa o ahir zaman silahları ile vurdular beni. Sokaklarda mızıka çalmadım yine de vurdular. Şehrin en uzak yerinden gelen adamlara uysaydık dedim sonra. Keşke şeytandandır ama melekten de olmaz mı hiç? Keşke. Ağlamak zor olsa, keşke. Bu kim olursa olsun uysaydık ona. Koparmasaydık en azından çiçeği. Dursaydı kendince. Dua etseydi hep, keşke. Öyle de yarardı işe. Keşke. Öyle çok ilaç içmiştim ki, artık duymaz olmuştum denileni: Şehrin en uzak yerinden gelme vasfını kayıp mı ettirdiler sana? Seni böyle mi eylediler güzel insan? Beni yalnız bırakmadılar sevgilim. Bana inanmadılar sadece. Hakikat denilen bu şey, gözler kör olsa kalbin haykıracağıydı. Kulaklar sağır olsa dilin söyleyeceğiydi. Trump mahkemeden mi ne kurtulmuş diyorlar televizyonda. Bana inanmadılar sadece. O güzel yüz kimindi? Bu yüzü hatırlamak güç veriyor bana hocamın kitabında yazdığı gibi. En azından anne mutlu oldu, çocuk ölünce. Çocuk ölünce anne, mutlu olduysa anne. Cennet ayakları altındaysa annenin. Üzemiyorsun bir yerde. Çocuk ölünce anne, anne inanmayınca çocuk. Çocuğun ağzında nasıl bir leke?”

Bûtimar’dan üç şiir

sen gittin ya

eteklerimizden üç kuş sekti

üçü de vuruldu

biri göğsünden biri dilinden

diğeri de kanadından

çünkü yaz boyu üşüyordu

ne mi oldu sen gittiğinde

üç savaş oldu üç gün içinde

birinde saat durdu

birinde zırh yırtıldı

kılıç çıkmadı kınından diğerinde 

Müştehir Karakaya

Sarnıçlar içinde bir sessizliğin bel kemiği

bükülerek doğaya Merhaba diyor, Merhaba!

hiçbir şeyle ölçülmüyor küçüğüm şu gökyüzü

bir sıra toprakla örülmüş nefesim, karınca

üzerimde geziniyor, ben ruhumu çiğneyerek

sana bakıyor ve sana aldırıyorum kuş ayinlerini

kafeste bir ömür suyun beklediği bir kayalığı andırır

bir kuş nasıl ibadet eder Tanrı’ya, dili yokken

bir dil kelimelerle mi ölçülür sahi! Sessizlik

belki Tanrı’nın dilidir: Neyle ölçülür? Sessizlik!

Sessizlik, sessiz, ses: Siz..

Zeki Altın

Kupkuru bir yağmurda - şemsiye ve orada

en içte sen bilmezsin derin bir sessizlikte

mütemadiyen çalıp duran bir orkestra

kalbin atış gücü ansızın tükendiğinde

Ve bir mısra bir mısra tanrım ve kader;

yüzün buruk kalbin kırık mürekkep biter

gördüğün her rü’ya şiir içinse eğer

ruhumun çıvgınını içinde hissettiğinde

Muharrem Turgut

Fıtrat’ta olanı korumak için

Sebilürreşad dergisi Haziran 2020 sayısına Fıtrat’ta olanı korumak için isimli başyazı ile başlıyor. Yazı Fatih Bayhan’a ait.

“Evdekal günlerinde hepimizin gündemini “sanayi çağı kapandı, dijital çağ başladı” söylemleri meşgul etti. Bu, bir anlamda hünamizm çağı’nın transhümaizme evrilmesi olarak da yorumlandı. Bu gündemi kapak dosyamız haline getirerek, yıllarca bu alanda emek veren değerli kalemlerle yazı içeriğini oluşturduk. Çok değerli dosya yazılarıyla elinizdeki dergi hazırlanmış oldu. İnsana hizmet için tasarlanan eşyanın, insanın yerini alması gibi bir sonuca evrilmesi, bilimin tanrılaştırılmasından başka bir şey değildir. Bilim, aklı kalbin ve duygunun yerine, belki inancın yerine koyarak hümanizmayı esas almıştı. Çok geçmeden transhümanizmayı esas alarak şimdi “insanüstü insanı” tartışmaya açtı. Bu, bilimin “üstün insan arayışı”nı değil, “onu bizatihi yaratmak” gibi “tanrının yerine kendini koymak “gibi bir sonuca getirdi. Ölümü işlevsiz gören, hastalığı nakısa, zayıflığı kusur olarak algılayan bu yaklaşım; insan’a keskin gözler vermek için Kartal gözü, yenilmez hissi vermesi için boğa hücresi enjekte etmek gibi “fıtratı” eksik gören bir bilimsel yaklaşımın peşine düştü. X Men gibi “insanüstü insan”, yahut “insan-hayvan” karışımı yeni bir tür “insan” ırkı için laboratuarlarda bilim insanı çalıştırmaya başladı. Bu, Cezeri’nin robot tasarımından bugüne aslında insanı kendi bedeni ve kök hücresine müdahale ederek yeni bir tür yaratma girişimi olarak algılanabilir.”

Ey İnsan

Sebilürreşad dergisi kapağından sesleniyor yeniçağın yalnız ve muzdarip insanına. Her yönüyle insan ele alınmış dergide. Çağıyla savaşan insan var yazıların genelinde. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”, tamam da, sonucunu görmediğimiz bir şeyi nasıl yöneteceğiz. Bu işler istenile gibi gitmezse, geri dönüş mümkün mü? Eğer yeni dünya düzenin kurucuları kendi aralarında ihtilaf ederlerse ne olacak. Bu gerçek anlamda bütün insanlar için felakete dönüşmeyecek mi?- Ya da robotlar yapay zekâyı kendi adlarına kullanacak ve hayvanları örgütleyecek olurlarsa robotlarla insanların karşı karşıya gelmesi, ya da robotik sistemde bir arıza nasıl bir felakete sebep olabilir?

İnsanlık bu gidişiyle siber bir kıyamete mi sürükleniyor?

Corona bu senaryonun işaret fişeği mi idi? Bir kısırlaştırma operasyonu ile karşı karşıya mıyız? Ölümü gösterip kısırlaştırmaya razı edecekleri bir komplo ile karşı karşıya mıyız? Bilmiyoruz. Elbette onların bir planı varsa Allah’ın da bir hükmü vardır ve galip olacak olan O’nun hükmüdür. Karanlığın en koyu anı, aydınlığa en yakın olduğu zamandır. Bizim kadere, rıza ve ecele hükmeden bir Allah’ımız var. Hiçbir şey O’nun ilgisi, bilgisi ve iradesi dışında değildir. O görür, duyar ve bilir. “Ol” der ve o olur. Bir mü’min için üzerine düşen sorumlulukların farkında olmak, şahitlik görevinin gereğini yerine getirmek, cahillerden, zalimlerden, kafir, münafık ve fasıklardan olmamak, işi ehline vermek ve saf yürekle Allah’a yönelmek yeter. O zaman kuyudaki Yusuf’a yardım eden Allah’ın o yardımı bize de ulaşacaktır.Hayır da, şer de Allah’ın iradesi içindedir. Bize düşen O’nun rızasına tabi olmaktır. Görelim Mevla’m neyler, neylerse güzel eyler. Selam ve dua ile. Abdurrahman Dilipak

“Bütün boyutlarıyla insan, tepeden tırnağa kadar güçlü, muktedir, hırçın ve ihtiraslı, bir o kadar da naif, kırılgan, duygusal, nazik ve hassas bir yapının tezahür elbisesiyle yeryüzünü bir bahar iklimi gibi süsler. Öylesine dünyaya bağlıdır ki, her şeyin kendi kontrolünde olmasını arzu edecek düzeyde güçlü olduğunu, sahibi bulunduğunu düşünürken, ayağına bir diken batsa, bir arı ısırsa, başına bir taş dokunsa, tökezleyip düşse, soğuktan üşüyüp hasta olsa mevcut olan hiçbir şeyin, varlığın, zenginliğin kıymeti yoktur. Her şeyin kendisine ait olduğunu düşünecek, iddia edecek, bağırıp çağıracak, vurup öldürecek kadar ihtiraslı ve bir o kadarda yetersiz, sefil, muhtaç, kimsesiz yarasına merhem olacağını bilse her şeyini verecek, terk edecek kadar acziyetin ta kendisidir insan.

İnsanın hamuru toprak, su ve ruhtan oluşuyor. Toprağın doğurganlığı tek başına yeterli değil. Mutlak surette suyla buluşması icap ediyor. Âdem ve Havva karakteri, var oluşumuzun ana damarıdır. Her iki bireyde var olan ve kalıtsal olarak sürüp gelen hasletler, insana ait unsurları ortaya koyuyor. Psikolojiden sosyolojiye yaratılış sırrının karakteristik yapısı olan; toprak, su, hava ve ateş elementlerinin buluştuğu bir iklime götürüyor. Ruhun metafizik atmosferle birlikte yürüyen, koşan, oturan, acıkan, ağlayan, gülen, hoşlanan, seven, kızan, bağıran, susan, imrenen, örnek olan, uyuyan, hastalanan, üzülen, başkaldıran, çoğalan, tükenen, ölen ve doğan gibi bir dizi hasletlerle buluşturuyor bizi. Maddi ve metafizik bir bütünlüğün insanı insan yapan, inandıklarıyla ürettikleri arasında çatışmasız-çelişkisiz bir hayatın dünya hayatı olarak tevdi edilme uyarılarıyla varlığını sürdürdüğünü ifade edebiliriz.” Recep Garip

“İnsan, hep bir başkasını suçlama üzerine kurgulanmış bir yaşamın iz düşümünü sürdürür. Tarih boyunca bu temel gerçekliği aşan insan sayısı hep azınlıkta kalmıştır. Ama en temelde yaşamın koyu bir ilkesi olarak sadece insan teki açısından değil, kurumlar ve topluluklar açısından da durum farklı değil! Var olmayı bir başkasının yokluğu üzerine tevdi eden bakış, insanı ve insanın kurduğu kurumları da belirgin bir sorun ile karşı karşıya bırakmaktadır. Bu da çatışmayı kaçınılmaz kılmakta ve insanın felaketten felakete sürüklenmesinin zeminini kurmaktadır.” Abdulaziz Tantik

“Türkiye’nin 20. asır düşünürleri, “Batı’nın maddî uygarlığının tamamı kötü değildir, onun iyi taraflarını almamız İslâm’ın gereğidir” fikriyle hareket ettiler ve modernleşme sürecini kaçınılmaz gördüler. Bu süreçte köyler bozuluyor, kentlerde gecekondu bölgeleri oluşuyor, eski çiftçilerimiz hızla “işçileşmeye” uğruyordu. Teknoloji ithal edildikçe sosyal değişme yaşanmaktaydı. Kentleşme ve konut problemleri doğmakta, otomobil zarurete dönüşmekteydi. Oysa Batı’da bu süreçler eleştirilmekte, çevre hareketleri gelişmekteydi. Batı Almanya’da 1980’lerde “Yeşiller Partisi” kurulurken merhum Erbakan MSP’nin 1977 seçimleri konuşmaları kapsamında Adıyaman’da “Milli Sanayi Mitingi” tertip etmekteydi. O günlerde Türkiye’nin acil kalkınma hedefleri nedeniyle sanayileşmenin getirdiği toplumsal değişmenin eleştirisini yapabilecek fikir adamlarının, entelektüel çevrenin vücut bulmaması şaşırtıcı sayılmalıdır. Teknoloji ithalinin eleştirileri, plansızlık, kadrosuzluk, yanlış yatırım, yedek parça eksikliği gibi hususlara dikkat çekilerek yapılmaktaydı. Özellikle merhum Erbakan’ın söylemi bu tür eleştiriden beslenmekteydi. Teknolojinin özüne dair bir eleştiri ise yapılmamaktaydı. Batı’da gelişen ekolojist akıma göre, insanlar arasındaki ‘toplum sözleşmesi’ doğayı ihmal etmekte, kapitalist birikim teori-pratiği küresel ölçekte ekolojik krizin ortaya çıkmasına neden olmaktaydı. Sovyetlerin de “devlet kapitalizmi” ile suçlandığı hatırlanırsa, ekolojik hareketlerin sadece kapitalizmi değil sosyalizmi ve “insan” temelinde hareket eden tüm sistem ve ideolojileri de yargıladığı görülecektir.”

“Küresel kapitalizm, kendi imal ettiği cetvelle çizdiği devletlerin, yani “çevre”nin zenginleşme potansiyelinin gerçekte bulunmadığını, sermayenin demokratikleşmesi hayalini ezmiştir. Transhumanist çalışmalar yeni bir “insan” tanımlasa da yeryüzü ölçeğinde bunu tahkim etmekte zorlanacaktır.

Öncelikle Müslümanların insanı ahlâkî, onurlu bir varlık olarak tanımlaması “yeni insan”ın iki noktada eleştirisini içermelidir:

1) Yeni insan kendisine chip takılmış, mekanik-teknolojik organlarla “güçlendirilmiş”, yüz okuma sistemleriyle donatılmış, akıllı şehirlerde yaşayan bir varlık olarak ne derece ahsen-i takvim sırrına ermiş biridir ve fıtrî temelsizliğini nasıl aşabilecektir? Transhumanistlerin, YZ, biyoteknoloji (BT) ve nanoteknoloji (NT) çalışmalarının “imal ettiği” varlığa “insan” diyecek miyiz? Bununla ilgili bir girişim var mı? Örneğin hem penisi hem rahimi olan varlığa “insan” demeye kim yanaşacak?

2) Yapay Zekâ ile geliştirilmiş insan gerçekten üstün zekâlı bir varlık mı olacak yoksa bütün seçmelerini (kelamda, istitaat, ihtiyar) bilgisayarlara, algoritmalara kaybetmiş “kukla” bir varlık mı olacak. Diğer değişle kendi fıtrî varlığına teknolojiyi dokundurmayan insanların Hz. Musa (as) gibi Firavunî büyü toplumunu dağıtabileceğine dair umudum yüksektir.” Lütfi Bergen

“Transhümanistler, insan neslini iyileştirmeyi amaçladığı gibi aşırı nüfustan kaçınmak için nüfusun niceliksel artışının yeni doğumlar üzerinden kontrol edilmesi gerektiğini de düşünürler. Yüksek teknolojinin gelişimi, insan neslinin azaltılmasına yönelik olası senaryoların hazırlanması neticesini de ortaya çıkarmaktadır. Bu olası senaryolardan biri hakkında MIT fizik profesörü Max Tegmark bahseder. İnsanlara; onların yerini alabilecek, öğrenen, değer ve duygu edinebilen, üst düzey sosyal becerileri olan “tatlı bir çocuk” önerileceğini, böylelikle insanların “küresel tek çocuk” politikasıyla yavaş yavaş dünyayı terk edebileceğini ve yapay zekâlı bu “sempatik” varlıkların “en şanslı” nesil olarak ömürlerinin sonuna dek iyi muamele göreceğini ifade eder. Bu bağlamda San Diego Üniversitesi matematik profesörü Vernor Vinge de “Yaklaşan Teknolojik Tekillik: Posthuman Çağda Nasıl Hayatta Kalınır” makalesinde “Otuz yıl içinde insanüstü zekâ yaratmak için teknolojik vasıtalara sahip olacağız. Kısa bir süre sonra insan çağı sonlanacak” derken Wiener, makinelerin tanrı haline getirilip insanı, makinelere feda etmenin çok anlamlı olmadığını söyler ve buna mecburmuş gibi yaklaşılmasını da doğru bulmaz.”

Transhümanistler yalnızca insanın fiziksel durumunu geliştirme amacında olmayıp insan hayatını uzatma (ölümsüzlük), yaşlanmasını geciktirme, duygularını kontrol etme, insanı klonlama ve zihin yüklemeyle çoğullaştırma yoluyla güçlendirmek isterler. Nüfusu düzenleme ve doğumu dönüştürme amacında olan Kurzweil gibi transhümanistler için ölüm, insan evriminin gereksiz bir içeriğidir ve bu durumdan kurtulmak gerekir. Ölümü aşmak için potansiyel olarak robotlar, siborglar, sanal varlıklar gibi biyolojik olmayan, henüz insan olmamış ölümsüz varlıklar tasarlanmaktadır. Moravec’in zihin yükleme önermesi, Kurzweil’in beyin-bilgisayar ara-yüz geliştirme (tekillik) alternatifleri üzerinden ölümün bir nevi aşılabileceği düşünülür. Genetik bilim ile DNA çeşitliliği bir araya getirilebilirse, var olagelmiş insandan çok daha yüksek nitelikte zekâya sahip insan var edilebileceği ve fiziksel ve bilişsel olarak kusursuz sayılabilecek insanların üremesinin sağlanabileceği öngörülmektedir. Yalnızca genetik müdahaleyle değil, insan bedenine eklemlenmiş YZ yoluyla da insanın bilişsel ve fiziksel yetilerinin geliştirileceği çalışmalar yapılmaktadır. Elon Musk’un “neurolink” çalışması böyle bir çalışma örneğidir.

Sibernetik uygulamalar, insan bedeninin ve zihninin güçlendirilmesi, türün kontrolü ve farklı türler meydana getirici gen çalışmaları gibi birçok çalışma yapılmaktadır. Bunlardan bazıları şunlardır; 1993 yılında başlatılan çalışmayla örümceğin ağ yapan genleri bir keçiye aktarıldı ve keçi sütünden elde edilen yeni nesil ağ “biyoçelik” olarak adlandırıldı. Amaç, örümcek görünümlü bir keçi yaratmak değil, güçlü örümcek ağından faydalanmaktır. Çinli enstitü ile birleşmiş bir ekip 2018’de gen düzenlemesini kullanarak ipek böceğinin genetik kodundan bir parçayı Nephila örümceği DNA’sı ile değiştirdi. Yine pigment genleri, bitkinin genomuna dâhil edilerek mükemmel olmasa da dünyanın mavi renkli ilk gülü üretildi. Aynı yıl Çinli bilim insanları iki dişi farenin birbirleriyle üremesini gerçekleştirerek babaları olmadan iki anneden doğan 29 yavru elde edilmiştir. Yine genetiğiyle oynayarak hastalık taşımayan bir sinek türü üretilen (10 yıl içinde doğaya bırakılacak olan) sineklerin, sıtma ve parazit, mikropları taşımasını engellemesi öngörülüyor. Önümüzdeki yüz yıllık süreç içerisinde, insanların ürettiği bu yeni nesil “steril” sineklerin diğer sineklerin yerini alacağı öngörülüyor. Ahmet Dağ

“İnsanoğlu, ilk gün nasıl idiyse bugün de aynıdır. İnsan, belirli bir şekilde ve her türlü duyguyla (iyilik, kötülük, merhamet, vahşet, kin, nefret, hoşgörü, sevgi gibi) donatılmış olarak yaratılmıştır. Bu güne kadar da hiç değişmemiştir. Değişen sadece, yüce Rabbimin insanoğluna bahşettiği zekâsıyla; yeryüzünde yeni keşfettiği bitki, maden gibi şeyleri kullanmak suretiyle ve kendisinin icat ettiği malzemeler ve zamanla ürettiği teknolojik aletlerle sürdürdüğü hayat biçimidir. Çünkü insan en mükemmel bir şekilde yaratılmıştır. Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de ; “Tin Suresi”nin 4. ayetinde mealen “Biz insanı en güzel bir şekilde yarattık” denilmekte, “Alak Suresi”nin 2. ve 5. ayetlerinde “O insanı alaktan yarattı. İnsana bilmediğini de öğretti” buyrulmakta ve “İnsan Suresi”- nin 3. ayetinde de; “Sonra da ona gideceği yolu gösterdik. Kimi şükrederek bu yoldan gider, kimi de kâfir olarak ondan sapar” hükmü yer almaktadır. Bu da insanın gerek bedenen ve gerekse her türlü duygularla donatılmış olarak mükemmel bir şekilde yaratıldığının bir delilidir.

İnsanoğlu Dünya’ya geldikten sonra hayatını sürdürebilmek için araştırmalar içerisine girmiş, bazen deneme yanılma yoluyla, bazen kuşların ve gözlemleyebildiği diğer hayvanların yediği ve yemediği bitki ve meyvelere dikkat ederek yiyeceğini temin etmiş, hava şartlarına uygun ve kendisini vahşi hayvanlardan koruyabilecek barınma mekânlarını belirlemiş ve ihtiyacına göre bu mekânları geliştirme yoluna gitmiştir.” Mehmet Akif Işık

“Yeni bir insan, gözleri sözlerini onaylayan bir insan, bir gençlik yetiştirmeliyiz. Başat gereksinimimiz onlardır. Halka, özgürce yaşayabileceği zamanı kucaklatan, bu amaç için ta ciğerlerinden derin derin nefes alan yeni bir gençlik ortaya çıkarabilmeliyiz. Yetiştirilecek bu ekip, yüreğindeki umut ışığını gözlerindeki bakışlardan karşısındaki insanın yüzüne pırıl pırıl, berrak bir şekilde aktaran gençlik olacaktır. Bir gönüllüler kervanı oluşturmalıyız Allah’ın izniyle, gelecek hedeflerimize bir bir ulaşabilmek, hakikat, erdemlilik ve adalet yolunda sapmadan yürüyen, ilerleyen, milletimizin ve ülkemizin geleceğini aydınlatan, anlayan, kavrayan ve onaylayan. Birbirleriyle ellerini kenetleyerek, birbirlerine omuz vererek, sırt çıkarak, tek bir insanmış gibi iç içe olarak, sonsuzluk ipine sımsıkı sarılarak yol yürüyüşünü sürdüren topluluk.” Mahmut Özbay

“Şeklinde bir anlatım görürüz. İlk insanın yaradılışı ve hayat serüveni, esasında yeryüzündeki tüm insanların ortak kaderi haline geldi. Yüce Allah, meleklerden ve diğer tüm yaratılmışlardan daha üstün bir varlık yaratmak istedi, mahlûkatın en şerefli ve değerli varlığı olarak insanı yarattı. En güzel surette yarattığı insana ALLAH isimlerin tamamını öğreterek varlığın bilgisiyle ona istikamet verdi. Allah tarafından istikamet verilen insana akıl ve irade vererek insanı yaratılmışların en güzeli haline getirdi. “O Allah ki, hayatı ve evreni yoktan var etti ve tüm varlıkları yaradılış amacına uygun bir şekilde düzenledi. Her şeyi mükemmel bir ölçü ve dengeyle ayarladı ve her varlığı belli özellik ve fonksiyonlarla donatarak insana, varoluş gayesine giden yolu gösterdi.” (Kısa Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali… Ala suresi; ayet 2-3) Meşhur İslam Filozofu İbn-i Rüsd, bu konuda şöyle demektedir: “Bu dünyada bulunan varlıkların karakter ve tabiatını araştırınca onların, sanki insan için, insanın varlığını devam ettirmek için yaratılmış olduğunu görürüz. Bu alâka, gaye ve dengenin gelişigüzel, rastgele bir tesadüf neticesinde olması mümkün değildir. Belki bu denge ve uyum, insana verilen kıymet ve önemi, her şeyin ona hizmet ve faydalı olma gayesini hedef alarak, müstakil irade ve kudret sahibi bir varlık tarafından yaratılmış olduğunu gösterir. Gece ile gündüz, ay ile güneş, mevsimler, denizler ve karalar, toprak, su, hava, ateş, hulasa her şey insana hizmet için yaratılmıştır. Bu şüphe götürmez bir hakikattir.” Murat Onaran

İslâm'ın Evrensel Mesajı İçin Hazırlanmalıyız!

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş ile yapılan bir söyleşi yer alıyor Sebilürreşad’da. Söyleşinin merkezinde İslam’ın evrensel çağrısı ve salgın sebebiyle yaşanan zor günler var.

“Evet tüm müminlerin mahzun olduğu bir dönemden geçiyoruz. Camilerimizden uzak kalmak hepimizi, bütün kardeşlerimizi büyük bir üzüntüye sevk etti.

Ama bunu yapmaya mecburduk. Çünkü insan hayatını ciddi manada tehdit eden bir salgınla karşılaştık. Zira insan hayatını korumak dinimizde her şeyden önce gelmektedir.

Peygamber efendimiz zamanında, sahabe döneminde, İslam tarihi içerisinde benzer durumlar olduğunu da sürecin başında milletimizle paylaşmıştık. Tarihin farklı dönemlerinde salgın hastalıklar, güvenlik vb sebeplerle camilerin ve Kâbe’nin ibadete kapatıldığı hatta hacc ibadetinin yapılamadığı yıllar olmuştur.

Bu bağlamda özetle şunu söylemeliyim; Bulaşıcı hastalıklara karşı gereken koruyucu ve önleyici tedbirleri almak da bu bağlamda bizzat Peygamber Efendimiz tarafından emredilmiştir. “Bir yerde veba olduğunu duyarsanız oraya girmeyin, bulunduğunuz yerde veba çıkarsa da oradan ayrılmayın!” buyuran sevgili Peygamberimiz bir nevi karantina uygulamasını asırlar önce ümmetine öğretmiştir. “Hastalık taşıyan kişi sağlam kişinin yanına gitmesin!” buyurarak salgın hastalığa karşı tedbirli olunmasını vurgulayan da yine Peygamber Efendimizdir. Bulaşıcı hastalığı olan bir kişiyle musafaha yapmayarak onu geri göndermesi, Peygamberimizin toplum sağlığını koruma yönündeki kararlığını açıkça göstermektedir.”

“Mart ayının başında, camiler, Kur’an kursları, eğitim merkezleri, hizmet binaları, aile ve dini rehberlik merkez/büroları, gençlik merkezleri, okuma salonları vb. mekânlarda alınacak tedbirler ve vatandaşlarımızın bilgilendirilmesi konusunda müftülüklerimize genelgeler göndererek ülke genelinde yoğun bir çalışma başlattık.

Bu süreçte özellikle Diyanet Televizyonumuzdan ve diğer medya organlarından, milletimizin bu süreci dini açıdan doğru değerlendirmesi ve gerekli hassasiyeti göstermesi için özel programlar ve yayınlar yaptık. Bütün iletişim kanalları vasıtasıyla halkımıza irşat hizmetlerine devam ediyoruz. Taşra teşkilatlarımızda, mensuplarımız, imam, müezzin, vaiz, müftü, Kur’an kursu öğreticisi hocalarımız Valilik ve kaymakamlıklar bünyesinde oluşturulan destek gruplarında yoğun şekilde görev alıyorlar.”

“Öncelikle bu süreçte defaatle ifade ettiğim musibetler karşısında mümince duruşun dört temel ilkesi olmalıdır. Bu ilkeler tedbir, tevekkül, dua ve tefekkür yani yaşananları ibretle okumaktır. Öncelikle hepimiz tedbiri elden bırakmamakla yükümlüyüz. Aynı zamanda bir yandan tedbirimizi alırken, diğer yandan takdire rıza göstermeyi, tevekkül ve ilahi iradeye teslimiyeti ihmal edemeyiz. İsyan ve taşkınlık değil, iman ve sekinet ile olaya yaklaşmalıyız.

Biliyorsunuz tevekkül; “Hedefe ulaşmak için gerekli olan maddi ve manevi sebeplerin hepsine başvurduktan ve yapacak başka bir şey kalmadıktan sonra Allah’ın bizimle beraber olduğunu hatırdan çıkarmadan O’na dayanıp güvenmek, ötesini O’na bırakmak ve bu konuda O’na sonsuz bir güven beslemek” demektir. Bu muhkem inanç, insana güç ve kuvvet verir. Dolayısıyla bizler karşılaştığımız her meseleyi mümin feraseti ve tevekkül bilinciyle yorumlamalı, sabır ve şükür terazisinin dengede kalmasını sağlamalıyız.”

İstiklâl Marşı’ndaki Doğu – Batı Sentezi

Erdal Noyan, İstiklâl Marşı’nın güfte ve bestesinden yola çıkarak bir doğu-batı sentezi yapıyor. Ayrıca İstiklâl Marşı üzerinden yürütülen tartışmalara da değiniyor Noyan.

“İstiklâl Marşı'nda dikkat çeken bir durum, güftesindeki İslâm, bestesindeki Avrupa havasıdır. Sözleri ne denli Doğulu’ysa, müziği o denli Batılı oldu. Dolayısıyla bir sentez oluşturuldu. Sözlerini aşırı İslâmî bulanlar olduğu gibi, Avrupalı bestesine olumsuz bakanlar da var. İstiklâl Marşı merkezli tartışmalar yeni değildir, benimsendiği günlerde de yapılmıştı.”

“Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Marşı’nı yeni bir ulusal marş düşüncesiyle yazdığını söyler. Babıali adlı kitabında şunları okuyoruz: “Mehmed Akif’in İstiklal Marşı beğenilmiyor ve yerine bir Millî Marş yazdırılmak isteniyordu. Hattâ Ulus gazetesi bu iş için bir de müsabaka açmıştı. Gaye açıktı: Akif in manzumesindeki İslâmî hava, sonu lâisizmada karar kılan bir rejimin kaynağındaki heyecana, daha doğrusu maksada uygun sayılmıyordu. Yazana o zamanın parasiyle onbin lira mükâfat verilecek ve şiir Büyük Millet Meclisince kanunla kabul edilecekti.”

Kısakürek’in O ve Ben adlı kitabında yazdığına göre, Büyük Doğu Marşı’ndaki kılavuz kimdir diye sorulsaydı, “Mücerret kılavuz... Millet öncüsü...” diyecekmiş ve bu yanıt yalan olmayacakmış. “İsteyen, onu, istediğine yakıştırmakta serbestti.” dedikten sonra şu tümceyi ekliyor: “Benim Kılavuz’um, zaman ve mekân boyunca tek rehber, Kâinatın Efendisi...”

Kısakürek, Büyük Doğu Marşı’nın Akif’in İstiklâl Marşı’ndan çok daha yoğun İslâm içerdiğini söylese, “Peygamberler Peygamberini” kast ettiğini belirtse ve “Şiiri yuttular.” dese de “Nur yolu izinden git, Kılavuz’un!” dizesindeki “kılavuz” sözcüğünün Atatürk’ü simgelediği kanısını silememiş. Örneğin Yalçın Küçük, Aydın Üzerine Tez- ler 5 adlı kitabında, kılavuz sözcüğünün Kemal Paşa’yı anlattığında kuşku bulunmadığını yazıyor.”

Sebilürreşad’dan şiirler

aynalar ruhlarını boşalttı perdeye, görünmez kaza.

ara boşluğa yırtılan sayfaları yapıştırdık, sen ölme!

yaralı belleğin aidiyet travması. ciddi şeyler, elim kötü…

beş benzemezle restleşiyorum, beş kesik parmak

ayna deyip geçmiyorum son ihtimalimiz. sen ölme!

küresel yırtılma, insanı öğüten devasa mağazamızda

akıl oyunları, kara veba, ebola, corona! evde kal!

çer çöp, çer çöp, çer çöp… aynalarımız görünmez kaza evde kal.

milletin aidiyet sorunu, köle insan, köle devlet, köle acun

fazla anlamı ve gereği kalmadı dünya için atıyorum zarımı.

“oyn'ülen de kör arabım sen oyna. senden başka yiğit kalmadı.”

kedi bacağıma tırmanıyor, kedi omzumda, kedi uykumda

baytarların yapmak istediği şey kedilerin aklını kısırlaştırmak.

Yaşar Bedri

Bunca kepçe bunca grayder

Damperli bunca kamyon

Çok çalıştınız

Ayaküstü nice dosya

Atık kağıt fabrikası

Konteynırı

Kül ya da cüruf ustası

Diyeceğim size

Cevat Akkanat

Makamlar garanti söze uyunca

Giderse egemen gücün huyunca

Kırılmış kalemi avcundadır hep

Tokmağını vurur emri duyunca

Devir döndüğü gün döner anında

Gölgeden çıkınca burnu canında

Gelen ağam giden paşam sözünce

Değişen kararlar akar kanında

İbrahim Eryiğit

gittin mi gidersin kaç susla

benizde solgunluk elbet ağır bir taş

biraz da her gidişin tekrar eden son cümlesi

kapıların tokmağı dille kapanır ama dille açılmaz

Durmuş Beyazıt

Çığlığını duyuyorum uzak kuşların
Ey can parem; derin kederim
Bana kalsın hatırlamak çilesi.
Bende saklı kalan kalp ağrımız

Güzin Şahinler

Şehir Defteri 2. sayı

Çorum Belediyesi  Kültür- Sanat- Edebiyat dergisi Şehir Defteri ikinci sayısı ile karşımızda. İlk sayısı için dediğim; bir belediye dergisinden çok öte sözünü doğrulamaya devam ediyor dergi. Edebiyatı ciddiye alan bir özveri ile okuyuculara ulaşıyor Şehir Defteri.

Giriş yazılarından altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Kültür ve sanat, insanın çevresiyle etkileşim içinde olmasını, etrafında olan bitene daha duyarlı olmasını, özgür düşünebilmesini ve kendini özgürce ifade etmesini sağlar. İyiye, güzele ve doğruya ulaşmanın etkili yollarından biri kültür ve sanattır. İnşallah, kişilere ve toplumlara bambaşka bir bakış açısı sağlayan kültür ve sanat alanında dergimizde yer alan yazılı ve görsel ürünler gönül dünyamıza güzel katkılar yapacaktır.

Dünya genelinde görülen Koronavirüs salgınının etkisi altında olduğumuz bugünlerde kültür, sanat ve bu alanlarda ortaya konan eserler bir sığınak görevi görüyor. İnşallah bu zor günlerden sonra hep birlikte çok daha güzel günlerde yeniden şiirler okuyacak, yazılar yazacak ve şarkılar söyleyeceğiz.” Dr. Halil İbrahim Aşgın -  Belediye Başkanı

“Eğitim bitti, tatil bitti, turizm bitti. Dost sohbetleri, mangal sefaları, misafirlikler bitti. Sinemalardan, tiyatrolardan, stadyumlardan, avm’lerden hayat çekildi. Çağın parlattığı lüksün, konforun, eğlence ve magazinin yaldızları döküldü aniden. Geriye tek gerçeklik kaldı: can sağlığı.

Ne oldu da dünya, övündüğü bütün güç ve zenginlikleriyle sınanır hale geldi? İsrafil sûra mı üfledi ki insanoğlu bu bir toz zerresi kadar virüs karşısında aciz kaldı. Yapay zekalar, algoritmalar, bilimin aşmış beyinleri nerede? Uzaya hükmetmeye azmetmiş süper güçlerin bir virüse gücü yetmiyor mu?

Yorduğumuz, kirlettiğimiz şeyler bir virüsle intikam mı alıyor bizden? Hava, toprak, su; bitkiler, hayvanlar… İnsan dışında ne varsa yani. İnsan eve, kapalı kapılar arkasına çekileli tabiat rahat nefes alıyor belli ki. İki asırdır tepe tepe kullandığımız; yaktığımız, yıktığımız, zehirlediğimiz dünyamıza karşı bir özeleştiri, bir hicap duyma, özür beyan etme borcumuzun farkına varamayanlarve cümle azgınlar için ölümcül bir kulak çekme bu salgın. Milyonarca hasta ve milyarlarca hasta adayı için çok kritik günler yaşanıyor mavi gezegende. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, diyor sosyologlar. Dileriz herkes alması gereken dersini alır da her şey daha iyi olur.” Turhan Candan

Şehir ve İnsan

Suat Kıyak, şehir ve insan kavramlarını ele alarak bize geniş bir şehir portresi sunmuş. Elbette şehri; insanların bakış açısı ile ele alırken şehrin insana insanın şehre kattıklarını da ön plana çıkarmış.

“Eğer şehir hayatında, müspet yönde sosyalleşme alt yapısı var ise medenî kültürü inşâ etmek mümkün olur.

İnsanî değerlerin oluşmasına uygun mümbit ortamlar birçok nitelikli şahsiyetin yetişmesinin zemini olur aslında... Bu ise şehrin sahip olduğu ve sunduğu imkânlar ile daha kolay gerçekleşir.

Böylece şehir insanı, maddî ve manevî kalkınmada öncü rol üstlenebilecek donanıma şehrin alt yapısı sayesinde sahip olabilir.”

Asrımızın, x-y-z kuşaklarının medenîyyet algısı, sonuç olarak; mutsuz, huzuru yanlış yerlerde arayan, bunalımda, maddî tatminin zirvesinde olsa bile boşluk duygusu içerisinde kıvranan ve tatminsiz "kent" insanı tipini karşımıza çıkarmaktadır...

“Bunun sonucunda bireyler kontrol edilmeyen yoz kültür mecraları içinde ufalanan küçük ve önemsiz birer dişli çarkı haline gelmişlerdir.

Şekilci, hissiz, çıkarcı, egoist, umursamaz, mağrur, üretmeyen, tüketici, fırsatçı bir tip ortaya çıkar...

Sonrasında ise; paylaşmayı aptallık, yardımlaşmayı çıkarsızlık sayan marazî tutumlar toplumu kuşatıverir…”

“Medeniyyet hikmettir, ilimdir, irfandır. Sünen-i seniyyeye ittibadır, fıtrata uygun yaşamaktır...

Şehir; sadece insanın karnını doyuran, sırtını giydiren yer olmaktan öte, fikrini şekillendiren, dimağ ve dağarcığını, aklını ve gönlünü dolduran ve doyuran bir mekândır, öyle olmalıdır.”

Canlı Kültür / Ölü Kültür

Metin Demirci, kültür kavramına canlı ve ölü zaviyesinden yaklaşarak bir yazı kaleme almış. Kültürün hayatımızdaki yerini işaret ediyor yazı. Yaşayan  ve günümüzde kabul gören kültür ile varlığı olup hayatımızda izlerine pek de rastlanmaya kültür unsurları var yazıda.

“İster Romalılardan kalsın ister Mısırlılardan, isterse Göbekli Tepe’den çıksın sanatsal tüm kalıntılar günümüz için ölü kültürlerdir. Bir diğer mezarlık da lügatlerdir ya da sözlüklerdir. Mesela Divan-ı Lügati Türk adlı eserdeki sözcükler mumyalı halde yatıyorlar. Bu gün o kelimelerle bir kimse konuşmaya kalksa herhâlde hortlak muamelesi görecektir. Cumhuriyet döneminin sözlüklerinde ise daha diri sözcükler mevcuttur ama onların da büyük bir kısmı can çekişiyor.

“Türkler ilkin kıldan örme seyyar barınaklarını geliştirme ihtiyacı duymadılar ama bu çadır evlerin iç dekorasyonuna çok önem verdiler. Türk çadırlarının içini ve o çadırlarda kullandığı eşyayı duygu, düşünce ve hayâlleriyle renklendirdi. Türk duygu, düşünce ve hayâlini müthiş bir renk ve desen kompozisyonuyla halısına, kilimine, tasına, tabağına, kaşığına, kepçesine varana kadar her şeye işledi.

Türkler ne zaman ki yerleşik hayata geçmek zorunda kaldı işte o zaman Anadolu’da revaçta olan iskedos tarzı inşaat yapma usulünden yararlandılar. Bu tarzda önce evin temeli düzgün ve yontulmuş taşlarla belli bir yere kadar yükseltilir ve tapan denilen yontulmuş kalın ağaçlar bu duvarın üzerine merdiven misali yatırılırdı. Sonra bu tapanların üzerine çivilerle direkler dikilir, evin çatısı bu direkler üzerine kurulurdu. Direkler çaprazlama dayamalarla bölünür, tüm odalar ve diğer duvarlar bu karkas iskeletten nasibini alırdı. Bu ağaç karkasın arası kireç taşlarıyla, kireç tozu harcıyla sıvanırdı. Pencereler dar olur ve her odaya birden çok pencere yerleştirilirdi. Böylece depreme, sıcağa ve soğuğa dayanıklı bir ev oluşturulurdu. Durumu el vermeyen kimseler ise karkas işini çit denen ince ağaç dallarıyla örer, kireç harcı ya da çamurla sıvar depreme dayanıklı bir bina yapardı.”

“Bir zamanlar her ilin kendine has düğün tarzı vardı. Çorum’un da gelin, damat, oyun, eğlence, nikâh, takı ve yemek gibi pek çok kültürel değerleri mevcuttu ama bunlar da kültürel saldırının kurbanı oldular. Eskinin okuntusunun yerini şimdi; “Biz falancayla filancayız. Evleniyoruz. Bu mutlu günümüzde sizi de aramızda görmek istiyoruz.” diyen süslü bir davetiye kartı aldı. Sonra koca bir yemek salonu… Ortalığı yıkan son ayar bir ses ve ne olduğu belirsiz bir müzik. Masalar… Garsonlar ve yemek… Malum nikâh… Belediyenin verdiği yetkiyle ve mahkemenin vereceği mahkeme kararıyla boşanmak üzere imza atıp karı koca ilan edilmek… Dua sonrası mahremiyet sınırlarını zorlayan hâl ve hareketler… Muhafazakâr büyüklerin yatsı namazı sonrası dans eden ve göbek atan kadın erkek oyuncuları hayranlıkla seyretmesi… Ateş taklarının altından damat ve gelinin geçişi. Kimi yerde içki eşliğinde başka başka törenler… Oysa bu ve benzeri daha nice kültür yok olup gidiyor; çünkü yaşanmıyor artık.

Türk dili de nasibini almıştır bu kültür emperyalizminden. Bu durumu görmek için cadde ve sokakların üzerindeki iş yerlerinin isimlerine bakmak yeterlidir. İşyerlerinin levhaları İngiliz Fransız ya da başka dillerin işgali altında… Şehirlerde cadde ve sokaklar “Nazlı Hause”, “Bistro Cafe”, “Baki Tower”, “Medonore”, “Hicsen Taime” ve benzeri daha nice yabancı kelimelerle ünlenmiş iş yerleri boy gösteriyor. Bir Avrupa şehrinden farksız Anadolu şehirleri… Bir yanda da her yeri kaplamış Batı şiir ve müziği, diğer yanda garip kalmış mis gibi yayla havası kokan türkülerimiz…”

Çorumlu Kahraman: Hatice Kadın

İlknur Bektaş, yazısında kahraman kadınlardan ve Çorumlu Kahraman: Hatice Kadın’dan bahsediyor. Yazısının girişinde Türk tarihine adını kahramanlıkları ile yazdırmış kadınları anlatıyor Bektaş. Daha sonra Çorum’un bir değeri olan Hatice Kadın’a getiriyor sözü.

“Şehit kadınlarımızı bilir misiniz? Bigadiçli Nazife, Gördesli Makbule, Adanalı Rahmiye ve onlarca kahramanı ne kadar anlatsam yetmez.

İşte onlardan biriydi askere mühimmat lazım diye haber alıp yerine sığamayan Çorumlu Hatice Kadın.

Çorumdan Samsun’a bir kafile gideceğini haber almışlardı. Yüzlercesi akşamdan örgütlenip gerekli yerlerle görüşüp, taşınacak malzemelerin gelişi, nakliye kollarının güvenilir bir ayağı olarak varılacak nokta, güzergâh bilgileri ve yolların güvenliği sağlandıktan sonra herkese lojistiği sağlayan yeni görevler verilmişti.

O bir kadındı. Sadece çocukları kalmıştı, ocağını tüttürmesi lazımdı. Seferberlik çıktı. Dağlarda eşkıyalar kimseye aman vermiyordu. Askere gidenlerin aileleri ve şehit yakınlarının durumu da içler acısıydı. Malı mülkü olanlar canını kurtarmak için eşkıyaya ses çıkartmıyorlardı. Her durumda düşmanla ve eşkıya ile savaşmak vardı. Milli Mücadele hareketinin başlangıcından itibaren en zor zamanında Çorum, bir taraftan Çapanoğullarının, öte yandan Pontusçuların tehdidi altında bulunuyordu.”

“Kağnıyla cepheye silah taşıyan Çorumlu Hatice Kadın tıpkı donarak şehit olan ama görevini tamamlamış bir Kastamonulu Şerife Bacı'dır adeta.

O evlatlarını vatan uğruna evde bırakırken önceliğini milleti, ezanı ve bayrağı için seçmiş bir anadır. Yollarda canı ve karşı karşıya kalacağı tüm felaketleri göze almış yarı aç yarı tok kağnı kollarına katılmış seferberlik çağrısına erkek olup gitmeyenlere inat, memleketi savunmanın, namusun bekçisi olarak ileri atılmış bir kahraman olarak vazifeye koşmuştur.

Hatta kendi anılarını çocuk ve torunlarına “yolun büyük bir kısmını bitirmiş ve kadın olduğu anlaşılmasın diye kendisini çok iyi kamufle etmesine rağmen fark edilince kendisini gerisin geriye çocuklarının yanına yollanmasına çok üzülmüş” anlatmış.”

Şehrine Sevdalı Bir Yürek; Abdulkadir Ozulu

“İsmini söylesek aklınıza Çorum gelir. ‘Çorum’ desek çoğu Çorumlu kendisini bilir, takdir ve sevgi ile anar. Abdulkadir Ozulu Hoca’mdan bahsediyorum. Öğretmenlik hayatında kendisini örnek alan öğrenciler yetiştirdi. Emekli oldu, yaşadığı şehre ciltler dolusu araştırmalar yaptı, eserler verdi, gazete sayfalarına yazılar yazdı.”

Böyle tanımlıyor Abdulkadir Ozulu’yu Gülesin Ağbal Demirer. Şehrin kendi insanına verdiği değerin bir göstergesi olan söyleşiden paylaşım yapacağım.

“Tarifin tarifi için eskiler; “tarif; etrafını câmi, ağyarını mâni” olmalı derler. Ben Çorum’u nasıl tarif edeyim. İçindekileri tamamen bilmeden, görmeden mümkün değil.

 Çorum tarifsiz bir güzeldir, diyelim.

Çorum; uçamaz, hızlı koşamaz bir şehirdir.”

“Şehirli olmak şehirde doğmakla başlar. Ebeveynin geçmişi de şehirde doğup büyümüş olmalıdır. Şehirli olmak için ailenin geçmişi 100-125 yıl gibi bir zaman şehirde yaşamış olmalıdır. Ülkemizde 20’inci yüzyıl ortasında başlayan kırsaldan kente göç süreci halen devam etmektedir. Şehirlerimiz, bu göçle şehre gelenler ve şehirde doğup büyüyenlerin sosyolojik harmanındadır. Gelenler şehir kültürü ve şehrin ruhuyla buluşacakları güne kadar şehirli okur-yazar-çizer kişilerin şehir tarihini, şehir ruhunu şehrin madde ve manasına sahip çıkarak özveride bulunması gerekiyor. Süreci en az zararla atlatıp şehri yok olmaktan kurtarmak şehirli olanların görevidir.”

“Yaşım itibariyle (79) Çorum’a Amerikalıların “Büyük Tarım Köyü” olarak nitelendirdiği yıllardan (1960) öncesini görüp yaşadım.

Sokak çeşmesinden ebemin ibriğini doldurmak benim görevimdi çocukken. 1948 yılında su ve elektrik abonesi olduk.

Odun ve tezek yakacağımızdı. Kömür hem ormanları ve meşelikleri kurtardı hem de köylümüzü ormancı korkusundan.

Babam 1894 doğumluydu. Eniştesi ile birlikte asker dönüşü Samsun’a at arabalarıyla Çorum’dan yük taşıdıklarını anlatırdı. Çocukluğunda Çorumluların Çimento fabrikasına yakın yerlerden odun kesmeye gittiklerini ve Çomar bağlarının çehriliklerinin zenginlik kaynağı olduğunu da anlatırdı.”

“Kütüphanelerimiz hem sayıca hem kitap sayısı açısından artıyor.

Halk Eğitim Merkezleri- Gençlik Merkezleri faaliyetler yönünden faal görünüyor.

Belediyemizin Kültür Müdürlüğü Kent Arşivi değerli eserler yayınlıyor.

Üniversitemizin ilmi faaliyetleri içerisinde halka yönelik kültürel etkinlikler var.”

“Kentimizle ilgili bilgilerimizi artıralım. Ortak çıkarlarımız için bir araya gelip seslenmeyi bilelim.

Çarşı, cadde ve sokaklarda argo ve küfürlü konuşanları hoş görmeyelim. Kentin değerlerini koruyalım.”

Günlerden Karga

Kenan Yaşar’dan hayatın koşuşturmasına denk bir anlatı var dergide. İş hayatının tüm telaşını yazısına taşımış Yaşar. Bu kadar telaş için Kargı’nın karga olması da bir tebessüm bırakıyor içimize.

“Sekreter:
-Efendim yarın günlerden Perşembe. Çok duruşmanız var.
Her şey ama her şey aynı güne mi denk gelir? Adeta dokuz ayın çarşambası bugüne toplanmış. Merkezde birçok duruşma… Şehrin kuzey ve güneyinde iki ilçede duruşma… Halden habersiz randevular da çabası…

Paniklememiş rolü kesiyorum. Sekretere talimatlar yağdırıyorum.
-Sabah şu ilçeye giderim. Öğlen sonu merkeze… Mesai bitimine diğer ilçeye…
-Randevularınız?
-Onları da akşam saat altı sularına ertele!
-Ama efendim, Metin Bey iyi müvekkilimiz. Çok önemli demişti.
-Yapacak bir şey yok. Ben bir taneyim. Beklesin.”

“Soran, sorusuna cevap vermeme fırsat vermeden anlatmaya başladı:
-Komşumuzun oğlu köye gelmişti. Attığım taş çocuğun kafasına denk geldi. Oysa ben taşı kargaya atmıştım…

Telefon. Arayan sekreterim:
 -Efendim, kargadan Mustafa Bey geldi ne zaman ofiste olacaksınız?
-Ne kargası?
-Karga değil efendim Kargı…
 -Ona perşembe günü gelmesini söylemiştim.
 -Bugün Perşembe zaten…
-Perşembe mi, ne Perşembesi? Bu gün günlerden karga…”

Hepimizin İnzivaya İhtiyacı Var

Mehtap Altan okumak içinizin sesine kulak vermektir çünkü onun bütün harfleri içinden kanatlanarak yazıdaki yerini alır. Öylesine içten öylesine huzur verici. Şehir Defteri’nde Altan ile karşılaşmak mutluluk verici bir durum. İnziva isimli yazısı ruha şifa dediğim cinsten yazılardan. Kalemine bereket Mehtap Altan.

“Sığınış; bazen kaybolmak, bazen iflah olmaz bir ân’a köle olmak, bazen kalbinizde uyuyan duaları uyandırmaya meyl olmaktır! Bazen de aklınızın ucuna gelmeyen bir nesnenin içinde gizlediği o efsunkâr manaya saklanmaktır. Rayların sağına soluna serpiştirilmiş o minik taşlar ordugâhına meselâ. Evet, o taşların her birine iyi bakın n’olur! Birinden biri ruhunuza hapsettiğiniz gökyüzüne ödeyeceğiniz, kefarettir belki de… O taşlara iyi bakın n’olur! Biliyorum, birinden biri inzivaya çekilmenize elçi olan, yol arkadaşıdır belki de. Neden mi raylardaki o minik taşlar ordugâhına idi sığınışımız? Çünkü akla en son gelecek yerde/ nesnede saklıdır; içimize dönerken yanımıza almamız gereken cümlenin şahidi.”

“İç sesimiz, dua-monolog karışımı bir harman ile güzergâhını belirlemiştir artık. Sormayı unuttuğumuz sorular cevaplarını şeddelerken, ruhumuzun arka sokaklarında bir kıpırdanma başlamıştır artık. Geriye inzivaya çekilmenin paha biçilmez sessizliği ile yunan ân kalır… Evet, imdat sığınışı demiştik sözün bittiği o yere! Bitirmek lâzım mirim bazen sözü… Bitirmek ve ılgıt ılgıt kıvrılmak lâzım; bazılarının yalnızlık bildiği, aslında Hakk Makamı olan o yere susa susa koşmak lâzım…”

Ne Güzel Hurafeler Bunlar

Mehmet Okumuş’un hurafelerini okuyunca her hurafeden sonra şükretmeyi ihmal etmedim. Ters gazel tarzında okudum yazıyı. İçindeki incelikleri tek tek çıkardım. Aldım, hurafeler listeme ekledim. Şair duyarlılığını da heybesinden eksik etmeden yazısını kaleme almış Okumuş.

“Hiç yaprak açmadan meyve veren bir ağaç bulmalısın. O ağacın köklerini izlemeli. Köklerini. Kökler seni gecenin haritasına götürecek. Harita, gözyaşı kurusundan yapılmış bir kâğıda çizili. Şehirler, kasabalar ve köyler yok o haritada. Sadece özlediğinin ayak izleri var, gözlerini köreltip görebileceğin… Gözlerini körelt ve gör(ebil)!”

“Elinde sadece mim harfini yazmaya yetecek kadar bir kalem olmalı. Mim duraktır çünkü. Yere bakma durağıdır mim. Harfi yaz. Harfe bak. Bak. Bak. İlk aklına geleni bağır. Bağırdığını sakın başkası duymasın. Yazdığın mim’i üç kez yüzüne sürdüğün zaman kalbin durmalı ama ölmemelisin.”

“Ardıç kuşunun gözlerine baka baka uykuya dalarsan sana kurşun kalemle kader yazmayı öğretirler rüyanda. Sevdandan avucundaki çizgiler silindiyse, melekler elinden tutmuş keder çizgilerini kapatmış demektir.”

“Kuşlara taş atmaktan dönen çocukların annesi olmaktan utandırmalısın bir kadını. Bu çocuklara rahminizdeyken kuşları taşlamanın günah olduğunu anlatmadınız diye. Kışın biteceği zamanı önceden haber etmelisin sevdiğine. Günü ve saati. O bir gün bir saat daha fazladan yaşamasın kışı diye. İşte bunları yapabilirsen: Allah’ın meleklerinin senin için yakarmasını sağlayabilir Sin. Şın. Mim. Lâmelif.”

Devenin Tongurdağı

Şehir dergilerinde şehre özgü kültür ögelerinin yer almasını çok değerli buluyorum. Çünkü bu dergi bir nevi şehrin dışa açılan kapısı oluyor. Devenin Tongurdağı isimli yazı eski İskilip düğünlerinin bir geleneği. Hasan Ali Kalaycıoğlu’nun yazısından…

“Deve yapımı, eski İskilip düğünlerinin bir lüksü olup genellikle varlıklı ailelerin düğünlerinde görülen bir gelenekti.

Üç gün devam eden İskilip düğününde devenin ilk görevi cumartesi günü öğle vakti kadın, erkek ve çocuklardan oluşan kalabalık bir oğlan evi topluluğuyla yürüye yürüye kız evine gidip gelmekti. Buna gınôma (kına koyma) denilirdi. Yüzlerce kişiden oluşan bu konvoyun en önünde deveyle birlikte çocuklar gider, onları köçek ve davul-zurna ekibi izlerdi. Arkalarından gençler, sonra kadınlar ve en arkada da erkekler şeklinde bir diziliş olurdu. Deve, köçek ve davul-zurna ekibi, yolda ve kız evinin önünde çeşitli gösteriler yaparak herkesi başına toplar, deve ise ara sıra çocukların üzerine yürüyüp boynundaki tongurdak denilen çanı tangırdatarak onları korkutup kaçırırdı.”

“Günlerden cumaydı ve başta çocuklar olmak üzere tüm mahallenin sabırsızlıkla beklediği düğün, ikindi vakti tokmağın davula indirdiği darbeyle nihayet başladı. Düğün evinin hali vakti yerindeydi. Bu nedenle de görkemli bir düğün için tüm hazırlıklar tamamlanmıştı. 15 dolma kazanı tren gibi yan yana dizilmiş, davullar çifte tutulmuş, kadın düğününün yapılacağı avlunun etrafı iyice kapatılmıştı. Ayrıca da Çeltek’e haber salınıp köçek bile getirilmişti.

Eee, bu kadar görkemli bir düğün hiç devesiz olur mu? Hemen Tepeyakası’na bir atlı gönderilip deveci takımı çağrıldı. Bu haberin çocuklar arasında duyulmasıyla hepsini de heyecanla karışık bir sabırsızlık aldı. Çünkü mahallede birkaç yıl içinde yapılan düğünlerde deve olmamıştı.”

“Devenin baş, boyun ve kuyruk kısımları önceden hazırlanarak getirilmişti. Esnek dallar sepet örer gibi örülerek boru şekline getirildikten sonra her yeri beyaz kıllı keçi postuyla kaplanarak aynen devenin boynuna benzetilmişti. Boynun bitip gövdenin başladığı yere bir ağaç parçası tutturulmuştu. Kafası ise gene keçi derisinden imal edilmişti. İçi kâğıtla doldurulup kafa şekli verilen deriye göz, burun ve ağız bölümleri boyayla çizilerek boyunla birleştirilmişti. Ayrıca, boynundan aşağı tongurdak denilen büyükçe bir çan sallandırılarak bu görünüşü ile deve başına çok ama çok benzetilmişti.

Devenin sırt ve karın bölgesi olarak kullanılmak üzere bir çocuk beşiği getirmişlerdi. Beşiğin üst kısmındaki sap yerinin tam ortasına kalın bir yastık bağlanarak yükseltilip üzerine kenarlardan sarkacak genişlikte uzun ve ince kilimler örtüldüğünde bu yükseltinin devenin hörgücü gibi olması sağlanmıştı. Gene keçi derisinden kesip getirdikleri uzunca bir deri parçasını da kuyruk yerine arka tarafa yerleştirilince devenin yapımı tamamlanmış, sıra ayağa kalkmasına gelmişti.”

Gönül Başkentimiz Kudüs

Ahmet Turgut’tan bir Kudüs yazısı var Şehir Defteri’nde.

“Kudüs’le hukukumuzu genel olarak haber bültenleri üzerinden kuruyoruz. Kâh Siyonist işgalcilerin bölgedeki yeni zulümlerini görüp işittikçe, kâh ABD yöneticilerinin “Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımaya davet etmesi” örneğindekine benzer kaygı verici gelişmeler yaşandıkça Kudüs’ü gündem ediniyoruz.

Özetle; eloğlu Kudüs için bir şeyler yaparsa Kudüs’ü hatırlayıp ayağa kalkıyor, onlar durunca biz de duruluyoruz. Kendi geleneğimiz, güncelimiz, değerlerimiz üzerinden Kudüs’ü hatırlamak yahut Kudüs’le hukukumuzu ihya etmek gibi bir çabamız yok maalesef. Bu noktada merhum Ahmet Cahit Zarifoğlu’nun o ikazı geliyor akıllara. Ne demişti hikmetin kalemi?

“Bizler önce gönüllerimizdeki Kudüs’ü kaybettik. Sonra eloğlu gelip Filistin’deki Kudüs’ümüzü işgal etti.”

Evet; yitip giden bir Gönül Kudüs’ü var. Öyle ki; coğrafik Kudüs’ün de ötesinde kelimelerimiz bile işgal altında. Öyle ki; “Burak Duvarı” demeyi unuttuk, işgalci Siyonistlerin dilince biz de “Ağlama Duvarı” diyoruz artık. Hatta “İşgalci” demeyi bile unutup “Yahudi Yerleşimci” demeye başladık. “İsrail Sorunu” tabiri yerine “Filistin Sorunu” ifadesini kullanıyoruz. “Daru’s-Selam” yerine “Jarusalem” namıyla Kudüs’ü anlatanlarımız bile var. İşgalci rejimin Mescid-i Aksa arazisi üzerinde yapmayı düşündüğü yapı için “Sion Tapınağı” demek yerine “Süleyman Mabedi” deniyor. Oysa Hz.Süleyman (as) sadece Müslümanların indinde bir Peygamberdir. Yahudiler onu yalnızca kral olarak görür. Nitekim Hz. Süleyman (as) adına bir mabet yapılacaksa bunu yapmak sadece bizim hakkımızdır.”

Peki, gönlümüzdeki Kudüs’ü yeniden yakalamak için nereden başlayabiliriz? Aradığımız şey, bize Kudüs şuuru ve ahlâkını işaret edecek temel ilkelerdir aynı zamanda.

İsterseniz Kurân-ı Kerim’e yönelelim öncelikle! Hakikate dair tüm kelimelerin anavatanı olan Kitaba… Mushaf’ın ilk sayfasını ezberden bilmeyenimiz azdır. Yine çoğumuz mealini de bilir. Fatiha Sûresi ismiyle müsemma şekilde “açılış”tır. Hidayete ve hikmete açılan kapının anahtarıdır keza. Yedi âyetlik o ilâhî açılışın, son üç ayeti bir dua öğretir bize. Hatırlayalım!

“Bizi kendilerine nimetler verdiklerinin dosdoğru yoluna ilet! Gazaba uğrayanların yahut dalalete düşenlerin yoluna değil…”

“Kudüs, ilk kıblegâhımızdır” demiştik. On dört asır evvel Cahiliye Döneminin kıblesiz yani kabullerini Hakk’tan değil, bâtıldan devşirmiş insanlarını rotası-hedefi belli olan “Ehl-i Kıble” haline getiren ana vesileydi Kudüs.

Şimdi de insanlık rotasını yitirdi, kıblesiz durumdayız. Kabullerimiz ya Batı-perverlik üzerinden yahut Batı-karşıtlığı adına ille de Batı tarafından belirleniyor. Yeniden Ehl-i Kıble olmanın/kalmanın en büyük vesilesi, Kudüs şuuru ve ahlâkı. Özetle; “Gönül Başkentimiz”…

Kudüs’ün ve Naim Kulların Rabbi, cümlemizi kelimenin her anlamıyla Ehl-i Kıble eylesin!”

Şehir Defteri’nden üç şiir

Yağmurun sesi duyuluyor mu, peki,
Toprağa ve gönüllere inen
Kozmik müziğin sesi?

Ağaçların arasından geçerken
Rüzgârın onlara alçak sesle
Anlattığı öyküler
Ve kulaktan kulağa taşıdığı
Sokak şarkıları,
Sevda şarkıları, peki?

Ya mektepli kızların, oğlanların
Kafileler halinde,
Sokağın hayatını
Ergen rüyasına çeviren
Geçişleri sokaktan?

Onların, bazen küçük bir derenin
Taşlardan sekişini,
Bazen bir dinleti öncesi
Yaylı ve nefesli çalgıların
Akord seslerini andıran
Gelişmeleri, söyleşmeleri,
Bazen didişmeleri?

Cahit Koytak

Âhvâlinin aynamdaki mânâsını bilmem

Cennet mi, cehennem mi bu perçemli muammâ?

Hicrânını nurdan gecenin zapt edebilmem

Bir damla umut bekler o, bir sevgili îmâ

Eşkâlini cânın ararım cadde sokakta

Görmem beni; gurbette miyim senden uzakta?

Mevsimleri, yağmurları, rüzgârları arşın

Adres sorar arzdan sana ey gözleri yıldız!

Gölgende bulur her köşe “kimyâsını aşkın”

Şavkınla müsemma gibi mehtaplı ve yalnız

Aydan dilerim resmini, nârdan daha mahcup

Bilsen ne güzel kaybolurum çehrene mağlup

Hülyâsına aşkın süzülen nağme sesinde

Gülsün diye bir bûsemi bin cevrine sarsam

Her lahzamı isminle eritsem nefesinde

Sevdâmı katıp yurduma bahçende sararsam

Cismimle berâber tutuşan ruhumu bölsem

Yetmez mi diyorsun, sana birkaç kere ölsem

Nuray Alper

Kandil duvarda s/üzgün

Ayna sırrını dökmüş yüzler solgun

Körler ülkesinde görenin adı şaşkın

Susmuş müzik telde ahenk kırgın

Hangi sözü tutsam boş çıkıyor artık

Tel tel dağılmış saçların Leyli

Görmedim kördüm üç vakit

Bu zavallı çağ mı bana posta koymuş

Ömür dediğin üç gün, o da yokuşta yorulmakmış

Hangi meydanı görsem insanlık üç para

Menfaat yok satıyor artık

Sustukça ahlar büyüyor hançeremde

Vur taşa körelsin ucu: delilik!

Selam deyip geçiyorum kurda, çakala

Kime iyisin desem hin çıkıyor artık

Canan Köksal


 

YORUM EKLE