Haziran 2019 dergilerine genel bir bakış-3

Alfabemizde kaç harf var?

Makas dergisi 6. sayısına ulaştı. Yedi Güzel Adam ile sayfalarını güzelleştirmeye devam ediyor. Bu sayının kapağında Rasim Özdenören var. Özdenören’in adına yakışan bir sayı olmuş. Yazılar, söyleşi, biyografi derken göz dolduran çalışmalar bekliyor okuyucuları. Altını çizdiğim satırları paylaşıyorum.

“Rasim Özdenören, günlük hayatın akışı içerisinde bize artık normal gelen pek çok kavramı Müslüman bakış açısı ile açıklıyor. Evvela dünyadaki çelişkilere örnekler veriyor ve ortada bir tersliğin var olabileceğinden söz ediyor. Elbette bir terslik olduğunu biliyor. Bu çelişkiler daha çok yaşam tarzı, alışkanlıklar ve bunun getirdiği adaletsizlikler üzerinden verilmiş örneklerle destekleniyor. Bazı kavramlar, köken ve çıkış noktası itibariyle mânâsını bulma noktasında sekteye uğruyor. Bu anlamda bireycilik, Rasim Özdenören’e göre tabir-i caizse ipliği pazara çıkmış bir kavramdır. Amerika’nın kendi hayatını kurma idealine sahip insanlardan oluşan bir devlet hâline getirilmiş olması, onu, kontrolü zor yığınların tehditiyle karşı karşıya getirmiştir. Dolayısıyla toprakları; bir arada aynı aidiyet duygusuyla hareket edip aynı idealler peşinde koşan insanlara bir kurtuluş ümidi olmaktan çıkmıştır. Artık hümanizm ile eşzamanlı olarak ortaya çıkan bireyci akım için pratikte düşünülenler çok iyi şeyler değil.”    

İdris Kartal

“Basit bir kelimenin yahut sıradan bir olayın yüklenebileceği anlamlar irdelenmediği zaman iki ucu keskin bıçak üzerinde hareket edildiğini anlatır, Özdenören. Birincisi: Demagoji. İkincisi: Entelektüalizm. Bu iki tehlikeyi şöyle izah eder: Demagoglar, hiçbir zaman yeni gerçekler söylemezler, sadece bilinen gerçeklerden yararlanarak hakikati saptırırlar. Fakat kullanılan mantık örgüsü kimi zaman öylesine girift olabilir ki demagoji yapıldığı uzunca bir süre anlaşılamayabilir. Kavram kargaşasının mevcut olduğu bir ortamda, demagoji yoğunlaşabileceği gibi bizzat demagojinin de kavram kargaşasına yol açacağı göz ardı edilmemelidir. Ortalıkta sadece gürültü olur, herkes aynı şeyden bahsettiğini zanneder ama kimse kimsenin ne dediğini anlamaz. Konuşmanın seyrini belirleyen kişi ya şarlatan olur yahut sahtekâr.

Entelektüalizm tamamıyla spekülasyona ve safi soyutlamaya dayandığı için düşünce ile varlığı, kelimeler ile şeyleri birincilerinin lehine boğmaya çalışır, yok eder. Gerçeklik algısını körelttiği ve eşyanın hakikatini yok saydığı için kişiyi kurgusal bir dünyaya mahkûm kılar. Böylece şeylerin kendi gerçekliğini anlayacak berrak bir akıl yürütme ortaya çıkmaz, bunun yerine spekülatif zihnin içi boş ve homojen girdaplarına çekilen bir akıl tutulması yaşanır.”

Sabri Akgönül

Hacer Yeğin’in Rasim Özdenören ile geçrekleştirdiği söyleşiden paylaşımlar yapacağım.

“Genelde gençler ilk olarak şiire yönelirken bendeki eğilim hep hikâyeye olmuştur. Daha ilkokul ikinci sınıftayken Maraş’ta, dayılarımdan birisi bana bir hikâye kitabı hediye etmişti. Hediye derken öyle cicili bicili, ambalajlı bir paket aklınıza gelmesin. Kapağı bile yoktu. Tabi, o dönemde kitap o kadar kıymetli ki kaç kişinin elinden geçiyor. Kapağı olmadığı için kitabın adını da hatırlamıyorum ancak bir Kızılderili bir çocuğun öyküsü anlatılıyordu. Atıyla beraber bataklığa düşer ve atı kuyruğunu uzatır ve çocuğu kurtarır. Yine aynı kitapta; “Deniz’in Suyu Niçin Tuzludur?” isimli bir hikâyeden çok etkilenmiştim. Hikâyeye ilk ilgi duyduğum bu sürecin akabinde sürekli hikâyelerin peşinde oldum.”

“Ben, Varlık Dergisi’ni Sait Faik Abasıyanık’ın ilk ölüm yıl dönü- mü münasebetiyle (1955, Mayıs) yayınlanan anma yazılarıyla tanıdım. Dergiye bir mektup yazdım ve neden hep olgun yaştaki adamların eserlerini yayınladıklarını, gençlere fırsat vermediklerini, sordum. Fakat cevapları moral bozucuydu, cevapta; iki seneye kadar hazır hikâye rezervlerinin olduğunu söylü- yorlardı. Bunun üzerine dergideki farklı bir köşe olan “Köyden Sesler” bölümüne Akarsu’yu gönderdim ve 1 Ocak 1957’de yayınladılar.”

İstanbul’a geldiğimizde Nuri Pakdil askerdeydi ve mektuplarında; sürekli Sezai Bey’i görüp görmediğimizi, soruyordu. Bu vesileyle 1962 yılında, Mart ayının ortalarında Cahit ve Alaaddin’le bir cumartesi günü, Karaköy rıhtımda kendisini ziyarete gittik. İki/iki buçuk saat süren o sohbetin tadını anlatmam mümkün değil fakat o sırada “bu konuştuklarımızı, keşke bir dergimiz olsa da yayınlayabilsek” diye bir temennide bulununca daha önceden Abidin Mümtaz Kısakürek’in çıkardığı ve bana kültür/sanat sayfasını teklif ettiği Türk Sanatı hatrıma geldi ve kendisine sordum. Buna cevabı ise şöyle oldu: “Ama biz Müslü- manız.”Orada muhafazakâr bir çizgi olsa da İslami bir şuurun olmadığını kastediyordu. Bu cevapla benim yaklaşık dört/beş yıldır kafamı kurcalayan puzzlenin eksik parçası tamamlanmış oldu ve benim için ikinci bir soruya mahâl kalmadı. Ondan sonra da zaten Sezai Karakoç’a âşık oldum. Bütün anlattıklarını, yazdıklarını emercesine öğrenmeye, gece gündüz yanında olmaya gayret ettiğim bu süreç; “O’nun yazdığı bir dönemde, bizim yazmamız caiz olmaz” diye düşünerek yazma orucu tuttuğum kendi fetret dönemim oldu.”

Charles Dickens’in gizemi

İbrahim Umut Öner, eserlerinden ve hayatından hareketle Charles Dickens’in gizemi hakkında bir yazı kaleme almış. Dickens denince akla gelen en önemli imge; hayatı romana taşımaktır. Öner’in yazısında da bu vurgu dikkat çekiyor.

“Dickens romanlarında anlattığı kişilerin birçoğunu kendi çocukluk ve ilk gençlik dönemlerinden tanımış, anlattığı olayların bir kısmını tecrübe etmişti. Babasının iflasıyla yoksulluğu erken tanıdı. On yaşında iken okulu bırakmak ve farelerin cirit attığı bir boya fabrikasında çalışmak zorunda kaldı. O zamanlar borçlular borcu tahsil edilene dek alacaklılar tarafından aileleri ile birlikte hapsedilebilirlerdi. Babası borçlarını ödeyemediğinden Dickens hariç tüm aile efradı korkunç Mashalsea hapishanesine tıkıldı. Çocuk işçi olarak çalışan Dickens, o dönemde yaşadıkları hakkında yıllar sonra şöyle yazacaktı: “Şimdi bile el üstünde tutulan, ünlü, mutlu bir insanken düşümde, sık sık sevgili bir karım ve çocuklarım olduğunu, hatta bir insan olduğumu unutuyor, yapayalnız, yeniden hayatımın o günlerine dönüyorum.” Çocukken yaşadığı sarsıcı deneyimin acısı romanlarındaki çocuk karakterlerde karşılığını buldu. David Copperfield’da akıllı ve sıcakkanlı bir çocuğun gözünden boya fabrikasını tasvir etti. Oliver Twist, çocuk işçilerin sömürülmesine karşı bir manifesto niteliğindedir. Çocuk işçiliği konusunu Nicholas Nickleby’de de işler. Ayrıca Zor Zamanlar ve Müşterek Dostumuz romanları, yoksulluktan ötürü eğitim hakkı engellenmiş veya kötü koşullarda eğitim görmek zorunda kalmış çocukların gerçekçi tasvirini içerir. Hayatın bazı insanlara karşı adaletsizliği karşısında öfke duyan Dickens’ın romanlarında yalnızca yoksulların karşı karşıya kaldıkları zorluklar değil evlilik, eğitim, hukuk, parlamento gibi toplumsal kurumların ironik ve radikal eleştirisi de başat konulardı.”

Bir devre adını veren çiçek: Lâle

İsmail Güleç, lâlenin sadece bir çiçek olmadığını, özellikle Türkler için derin anlamlar ifade ettiğini olaylar ve şiirler eşliğinde anlatıyor.

“Biz Türkler lâleyi ata topraklarından beri tanırız. Ural, Altay ve Tanrı Dağları’nın eteklerinde, Seyhun ve Ceyhun Irmakları’nın kıyılarında, bozkırda, taşlık yerlerde, sahralarda, tarla ve bahçelerin kenarlarında yetişen yabani bir çiçek olan lâleyi biz daha çok gelincik olarak biliriz. Gelincik tarladaki hâli olarak kalırken ıslah edilen cinslerine renginden dolayı Farsça; kırmızı anlamındaki lâl kelimesinden lâleyi üretmişiz. Her ne kadar kırmızı anlamında olsa da lâlenin beyaz, mavi, siyah renkleri de vardır ve özellikle siyah renkli olanı çok değerlidir. Lâle; şekâyık yani düğün çiçeğigiller familyasından. Şekâyıklar çeşitli renkte güzel çiçekler açan, her çeşit toprak ve şartta yetişen, süs bitkisi olarak yetiştirilen otsu veya odunsu bir bitki şeklinde tarif ediliyor sözlüklerde. Lâlenin bir adı da Şakayık-ı Numan. Hîre’deki Lahmî hanedanının son hükümdarı Numan b. Münzir bu çiçeği çok sevdiği için ona Numan’ın şekâyı- kı anlamında şekâyık-ı Numaniye adı verilmiş. Taşköprülüzâde’nin Osmanlı ulemasını anlattığı eserinin adı da Şekâyık-ı Numaniyye’dir. Ama oradaki Numan, İmam-ı Azam’dan geliyor. Hanefi ulemasının her birini bir gelinciğe benzettiği için eserine bu ismi vermiş, Taşköprülüzâde.”

Alfabemizde kaç harf var?

Şeref Oğuz, harflerden yola çıkarak dilimizdeki yozlaşmaya dikkat çekiyor. Harflerimizin çoğalıp ifade gücümüzün azaldığı zamanlardayız.

“Burada benim odaklanmak istediğim; alfabe genişlerken kelime hazinemizdeki dramatik değişim üzerinedir. Aslında dilimiz, küresel değerlerin kelimeleriyle geniş- lemiyor, sadece şişiyor… Aradaki fark, kendi kültürel kodlarıyla üretilip üretilemediğidir. Başlıktaki soruya, kendi cevabımla bu yazı bitsin; alfabemiz artık “çok harfli” ama dilimiz, kendi kültüründe daralırken yabancıların kelimeleriyle; “az ifadeli” oluyor. Küreye ihraç ettiğimiz kelimeler azalırken ithalatı- mız artıyor. Bu; dilde cari açık değilse nedir?..”

Dağın Ardında Kim Var?

Doksan beşinci sayısına ulaştı Yolcu. Bu sayı; dağın ardında kim var diye soruyor. Cevabı E. İbrahim’de.

Ah bir bilebilsek bu dağın ardında ne var,
ne beklemekte bizi?
Neyin uzağıdır durduğumuz,
yaklaştığımız ne?
Toplaştığımız bu dağın eteğinden
şaşaladığımız kuraklaşan hayat çölünün ortasından
eşelendiğimiz, eşelendikçe bir bataklığa dönüşen ihtiraslarımızdan
kimdir bizi çekip alacak?

Toplaştık,
kendi yarasını bile merhemlemez pazarlamacılar olarak
Hiçbir kerameti yok
menkul kıymetsiz borsalara endeksli hayatlarımızın
/kuzu postunda kurt
bilgece cahil
nasırlı vicdan
dilde hokkabaz
bağırışlar, geğirtiler, seyirtişler, seyirciler…/
Kendi inşa ettiğimiz duraklardan bir duruş devşirmeye uğraşan bize
kim bildirecek durduğumuz yerin durulası olup olmadığını

Daha sonra Murat Sayımlar da “Dağın Ardında Kim Var?” sorusunun cevabını arıyor.

Ben mertebesi, beşerin, insan olmak sürecinin bir parçasıdır.
Bu mertebede gözlerve dikkat “ben’e” odaklandığı için; insanı kuşatan çevredeki diğer insan ve varlıkların halleri ve hukuku çok dikkate alınamayabilir.
Böyle bir durum da; adalet, sevgi, saygı, merhamet, anlayış, hikmet, işbirliği gibi temel,kurucu olgular tahakkuk etmeyebilir.
Bu olgularla gelişebilecek ilişkiler, çözülebilecek sorunlar, karşılanabilecek ihtiyaçlar, gerçekleştirilebilecek hedefler kadük kalabilir.
Odak, insanın ben’i olunca; hakikat bütüncüllük içinde anlaşılamayabilir. Her demde hakikat arayışında bulunulamayabilinir ve hakikat talibi olunulamayabilir.
Ben’i; fıtratı mucibince inşa edip, bir mertebe üste yükseltilip, “biz” mertebesinden hayata, hakikata,varlıklara, süreçlere ve sistemlere bakmak gerekmektedir.
Bu durumda, ben mertebesindeki hamlıklar olgunlaşır; mahzurlar ortadan kalkar; hakikat talibi olunur; adalet tahakkuk eder, hukuk tesis olur. Rekabetler, işbirliklerine döner.
Biz mertebesi de delikanlılığın lazım şartlarındandır.
Özetle diyorum ki; Karşı karşıya kaldığımız ve içerisinde olduğumuz olumsuz hallerin baş sebeplerinden bir tanesi; delikanlılık payesine ulaşamamaktır. Delikanlı olabilmek için de; Çok’u-bir’e indirmek, ben’ibiz’e yükseltmek gerekmektedir.

İslam ve ekonomi

Lütfi Bergen; yine sorgulayan, bizi kendi sesimize kulak vermeye çağıran bir yazısı ile Yolcu’da. İslam’la şereflenmek, mümin olmak, hakkıyla yaşamak, ne olduğunun ve nerede olduğunun farkında olarak dünyada yer edinmek kavramları yazıyı okurken aklımızda uçuşup duruyor.

“İslâm ahlâkı ile modern iktisadın değer alanları birbiriyle çatışmacıdır. Ahlâk,“iyilikyap, borçlu dara düştüyse borcu ertele; ödeyemeyecek borçluyu affet, siftah etmeyen komşun varsa müşteriyi ona gönder” demektedir. Ekonomipolitik ise “ticaret kâr içindir, ekonominin amacı dünyadan faydalanmayı büyütmektir” der. Ahlâkın “iyilik”, ekonominin “fayda-kâr” üstünde yükselen değerlere sahip olduğu ifade edilebilecektir.”

“Müslümanlar ticaret putlarının tüketicisi olmamayı Hz. Peygamber’den (asv) öğrendiler. Ancak bugün kapitalizmin metodolojisi değişti. Cahiliye döneminde putlara kurban edilen hayvanlar ve ikram edilen paralar bugün Batı kapitalizminin emtialarının tüketimi içinde gizlenmiştir. İleri endüstriyel devletler teknolojinin toplumları hızla dönüştürdüğünün farkındadır. Batı-dışı toplumların bütün servetleri, hazlar ve ihtiyaçlar karşılığında takas edilmektedir.”

“Müslümanlar insanlığın kapitalist kıstırılmışlığını aşabilecek kavramlara sahiptir. Bu kavramlar Batı’nın endüstriyel zihninden devşirilmemek zorundadır. İslâm fıkhının dürüstlük / iyilik / ihsan / hayr / helal kavramları iktisadî hayatı belirleyen kelimeler olmalıdır. Kapitalizm yıkılamıyorsa bunun teksebebi bir milyarı aşan Müslüman nüfusun Batı’nın ürettiği“meta”ları, İslâm ahlâkından doğan “eşya”dan ileri/çağdaş/üstün görmesidir. “Eşya”, şahsa münhasır olarak imal edilen ve miras bırakılabilen kullanım araçlarıdır. “Meta”lar ise “planlı eskitme” ile yani “arızalı” olarak, seri üretim sistemiyle herkes için imal edilen mallardır. Kapitalizm geçen yüzyılın başında ürettiği mamullerin dayanıklılığını ekonomi-politik olarak kendi aleyhine gördü. Çünkü 100 sene kullanılabilecek ampul bir süre sonra tüketimin duraklamasına sebebiyet verecekti. Planlı eskitme yaklaşımı İslâm ekonomisinde kabul edilmemektedir.”

“Günümüze dek “İslâm ekonomisi” tartışmaları hep “İslâm ekonomik doktrini ne kapitalist ideolojiyle ne de komünist ideolojiyle bağdaşmaz” söylemi üzerinden tartışıldı. Bu argümanla Müslümanlar farkında olmadan teknolojik üretim modeliyle uzlaştılar. Teknolojik üretim sisteminin “patron” ve “işçi” sınıflarını doğurmasından rahatsız olmadılar. Zira, İslâm’da “servet sahibi olmak meşru” idi. İslâm ekonomisi doktrinini ileri sürenlere göre, işçi ve patron İslâm ahlâkını kabul ederek sınıf çatışmasından korunacak; patronlar zekât müessesesini işletereksosyal adaleti tesis edecekti. Ancak 2000’liyıllarla birlikte bürokratik kademelere yönetici olan Müslümanlar ekonomik ranta da kavuştular ve “İslâm ekonomi doktrini” söylemini bıraktılar.”

Cahit Külebi ve Niksar

Gökhan Akçiçek’ten şiir tadında bir Niksar ve Cahit Külebi yazısı var Yolcu’da.

“Niksar tipik bir Anadolu ilçesi, kasaba irisi desek daha doğru… Ama içi insana dair yürek atışları ile hayal kırıklıkları ile ve umudun hep var olacağına dair inanışlar ile dolu. 2015 Aralık ayının ortalarında sekiz ilkokulda yürüttüğüm yazar/öğrenci buluşmaları nihayet sonlandı. Bugün günlerden cuma ve ben birkaç saat sonra Ordu'ya doğru yola koyulacağım. Ağır aksak dolaşıyor, oturup çay kahve içeceğim farklı bir atmosfer arıyorum. Köpekler burada da belediyece sakinleştirilmişler, kulaklarında küpe uyuşuk uyuşuk geziniyorlar. Ama kediler öyle değil, canlı ve diriler. Hele sırtı samur bir renge çalan şişman bir kedi gördüm de azcık içim ısındı. Bu sokak kedisi bu kadar besili ise merhamet kol geziyordur buralarda.”

“İlk kahvemi içtim, yanında oranın meşhur Ayvaz suyunu da ikram ettiler. Yoldan gelip geçenleri seyrediyor ve konuşulanlara kulak kesiliyorum. Hemen hemen hepsi kapanmamış biryaranın –soğukta sızlayan yaralar gibi-kendini ara ara hatırlatan sızısına artık alışmışlar. Şimdilik o bahsi hiç açmamak, tanımadıkları birinin önüne ulu orta o sızılarını dökmemek istiyorlar. Haklılar da. Biraz tanışalım, konuşalım, hal hatır edelim yavaş yavaş konu oralara da akacak. Ama kararlıyım kimseyi tekrar geçmişine, çaresizliklerine götürmeyeceğim. Farkında olmadan ya kendi sırlarımı da ağzımdan kaçırırsam…”

“İçtiğim kahvenin ücretini ödedim, kalktım yola koyuldum. Peşimden Külebi'nin İstanbul şiirinin mısraları sökün etti: sonra âlem değişiverdi/ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak/mevsimler ne çabuk değişiverdi/unutmak, unutmak, unutmak…”

Yolcu’dan şiirler

Bu kavim, aslında kavim değil Musa
Gökten inse de Men ve Selva
Firavuna dönüyorlar her vakit
Ne soğan ne sarımsak umurlarında
Sadece ölümü seviyorlar
acı çekmeyi
sürünmeyi özlüyorlar
bir absürd nostalji

Bülent Sönmez

sırtımda annemin sıcaklığı var
düşümde annem beni sarmış
kurulmuş kıl çadır biricik evimiz var
kar yağıyor
dağlar yükselmiş göğe bağlanmış
yüzüme sis yapışıyor az ötesi görünmüyor
elimde bir kertik kesme şeker
bayat sac ekmeği yiyiyorum
annem üstümüze keçeden bir çul atmış
çulda yol boyunca/
yük altında terlemiş atların nemli kokusu var

köpekler havlıyor
sırtlarına keçe örülmüş
arkasını rüzgara vermiş atlar ürküyor
sesler sesler geliyor
sürüye kurt girmiş diyorlar
babamın sesi geliyor sislerin içinden
atlar ürküyor

düşümde annemin sıcaklığı var
kulağımda zamanın sesleri
durmadan çağırıyor

Mustafa Alagöz

36 -42 Kuzey paralelleri,
26-45 Doğu meridyenleri arasında,
Mütemadiyen yalnızım, mütemadiyen Leyla…

Herkesin Leyla’sı bir başka Leyla…
“Gülüm yaprağım soldu,
Gönlüme hazan doldu,
bir ömür harap oldu,
onu bilmiyor Leylâ…”

Ah Leyla, göğsümden kopan her âh, bir vaveyla!
Elbette arbede, elbette gaz maskesi, tazyikli su ve biber gazı…
Meydanlarda haykırırım direnişimin adı: Leyla…
Leyla, bir kuş kanadı, ben yitik bir şiirde bir mısra-i berceste…
Yerli malı haftası, beslenme çantası ve en çok da mandalina…
Leyla’nın gözleri imara açılsın,
Mukim kılınsın bu fakirin minderi.

Hikmet Kızıl

annem,
yanağında güller kurutan Doğulu bir kadındı
annemi anlattığım hiçbir şiir,
çektiği çilenin şiirine yetişmezdi oysa ki
çiçekli gömleği ve gül kurusu örtüsüyle
eski bir fotoğrafta
vazodaki gülleri koklarken en güzeldi

Rabia Gelincik

Karşımızda Bekir Abi

Yeni dergilerle tanışmayı seviyorum. Her dergi yeni dostluklar demek. Bekir Abi dergisini de Tülay Aydın sayesinde tanıdım. Antalya merkezli bir dergi Bekir Abi. Kurşun Kalemler Şairler ve Yazarlar Derneği bünyesinde üç ayda bir çıkan dergi 6. sayısına ulaştı. Ustalar, çıraklar iç içe. Şiir, deneme, söyleşi, öykü türlerinde ürünler yayınlanıyor dergide. Poetik yazıların ve düşünce yazılarının sayısı oldukça fazla. Bu bir derginin değerini arttıran önemli artılar arasında sayılabilir.

Bekir Abi, edebiyat dünyasının abisi olmak için yola çıkmış bir iyi niyet hareketi. Ben öyle gördüm dergiyi. Her mahallenin bir abisi varsa edebiyat dünyamızın da Bekir Abisi var gibi bir misyon yüklenmiş olabilir dergi. En azından ben böyle düşündüm. Temennim; adına yakışan bir içtenlikle yoluna devam etmesi derginin. Herkesi kucaklayan samimiyetini her sayı biraz daha arttırarak…

Bekir Abi’de Şevki Dinçal söyleşisi

 Bekir Abi’den ilk paylaşımım; Nigar Akın ve Hüsniye Dayı’nın Şevki Dinçal ile gerçekleştirdiği söyleşiden olacak. Dinçal’ın zorluklarla geçen hayat hikâyesinden sonra çalışmaları hakkında bilgilere ulaşıyoruz. Şimdilerde adına “sosyal sorumluluk” denen çalışmalarını anlatıyor Dinçal. Ulaştığı, dokunduğu, iz bıraktığı yürekleri paylaşıyor okuyucular ile.

“Benim meslek hayatım boyunca geçmişte yaşadığım hayat iklimi nedeniyle, önceliğim sokak çocukları, yetiştirme yurtları, daha sonra da fiziksel ve ruhsal engelli çocuklarımız oldu. Özellikle İl Emniyet Müdürlüğü yaptığım yerlerde sokaktan çok çocuk kurtardık.”

“Bilecek İl Emniyet Müdürü iken bu şehre mimari olarak çok yakışan, polis halk işbirliği ile güzel bir polis evi yaptırdım.”

“21 şiir, bir roman ve bir de güncel anı olmak üzere, 23 kitabım var. 700’den fazla şiirim değerli bestakârlar tarafından bestelendi. Bu kitaplarımın satışından ve özel günlerde, imza günlerinde elde edilen paraları sokak çocukları derneklerine bağışlıyorum.”

“Ne mükemmel bir hayat ne de mükemmel bi insan vardır. Ben nereden geldiğimi hiçbir zaman unutmadım. Bu nedenle de gideceğim yolu da biliyorum. Bir kere daha söylüyorum; hayatımdan ‘keşkeleri’ çıkardım. Çünkü keşke dediğim şeyler geçmişte kaldığı için değiştirme şansım yoktur. Ben iyi ki yapmışım dediğim şeyleri çoğaltmak istiyorum. Hayat felsefem bu…”

Şiir, kadın ve Çukurova

Demet Duyuler Doğan, coğrafyanın edebiyata ve kadına yansıyan yüzünü ele almış yazısında. Türk ve dünya edebiyatından şiirlerle beslemiş yazısını. Zengin içerikli ve renkli bir yazı sunmuş okuyucuya.

“Çukurova’da toprağı kadınla erkek birlikte teriyle sular. Çukurova’da ırgatlık erkeğe özgü bir emekçilik değildir. Kadın da erkeğin yandaşı, arkadaşı, ter ortağıdır. Şiir nasıl görünüşte erkek üretimi olarak görülse de bilimde olduğu gibi, güzel sanatların her kolunda üretilen pek çok saygın yapıtın altında bir kadının imzasını bulabiliriz. Kadın da düşünür, yontu yapar, resim çizer, roman yazar, şiri yazar… Nice duygu dolu bestelerin yaratıcısıdırlar. Evrensel boyutlardaki etkinlikleri asla yadsınamaz. Kadın nasıl hep şiirin içinde olmuşsa, Çukurova’da da kadın emeğin hep içindedir.”

Yazmak ve zaman

Ahmet Dinç, yazma kavramıyla zaman kavramını buluşturuyor yazısında. İnsan yaşadıkça, geçen zaman içinde yazacak anılar biriktirir. Kendine, dünyaya dair anılardır bunlar.

“Bıçak sırtında yaşadığımız şu hayatta, yol ayrımlarında verdiğimiz kararımız kaderimiz oluyor her adım atışımızda. Virajlar çıkıyor çoğunlukla karşımıza. Ve hiç beklemediğimiz anda uçurumun kıyısında buluveriyoruz kendimizi bir anda. Şayet oradan dönmeyi başarabilirsek, tecrübe diyoruz bunun adına. İşte tüm bu kendi hayatımızdan ve çevremizden edindiğimiz tecrübeleri bizden sonrasına aktarmaktır yazmak.”

Bekir Abi’den üç şiir

Eski evlerin duvarlarında küflenmiş kitapmışım meğer
Kelimelerin efendisince kundaklandı önsözüm
Yüzüme çarpan yıldırımlardan anladım.
Sağanaklar kalbime öykündükçe bitmiyor rutubetim
Söylenmemişlerden diziliyor son sözüm
Ey yüreğime başak bakışlı hisler sağanım
Labirentlerinde üşütüp kaybolayım diye mi?

Neşe Cömert

ve şimdi
gün karasına boyanıp
tutku çıkmazlarında
kaybolduğumuz
sayrı zamanlar…

aay dost!
yere çakılmış gözlerimizle
bakmayı unuttuğumuz
mavi huzur gökyüzü

Nurkan Gökdemir

Nisan da gelip geçti
yağmuru özlemle bekliyor
baharın son ayı

Gecemi gündüzüme
katıp da yağmasa
şu deli dolu kırağı

Gülçin Yağmur Akbulut