Haziran 2019 dergilerine genel bir bakış-1

Marquez’den Borges’e büyülü gerçeklik

His Düşüm dergisi 3. sayıya ulaştı. Derginin isminden başlayan bir yoğunluk ve ağırlık kendini hissettiriyor. Hatta iddialı bir isim diye düşünmüştüm derginin adını ilk duyduğumda. Çünkü bu isim poetik bir içeriği de beraberinde getiren bir beklentiyi de taşıyor içinde.

İlk sayıdan bu yana dergide düşünce yazılarının varlığı dikkat çekiyor. Dergilerde genelde bu tür yazıları bulmak mümkün olmuyor. Anlık dokunuşların etkili olduğu denemeler, anı ve küçük öyküler dergilerde sıklıkla rastladığımız yazılar arasında. His Düşüm, poetik ve kuramsal yazılarla ilerleyen bir dergi. Bu elbette önemli. Ben de His Düşüm’ün üçüncü sayısında şiirin hayatla olan irtibatını konu aldığım bir yazı ile yer aldım.

Üçüncü sayının  dosya konusunda iki isim merkeze alınmış; Marquez ve Borges. Büyülü gerçeklik üzerine notlar karşılıyor bizi.

“Bugün Latin Amerikan edebiyatı dediğimizde akla ilk olarak büyülü gerçeklik gelir. Normal hayatta gerçekleşmesi mümkün olmayan olağanüstü olaylar, unsurlar gayet normalmiş gibi anlatılır. Örneğin romanda bir karakterin yemek yemesi ne kadar olağansa uçması da o kadar olağandır. Bu anlatım ile büyülü gerçekçilik, gerçeküstücülükten ve fantastikten ayrılır. Mantık dışı, sihirli, fantastik durumlar ve olaylar yadırganmaz.”

Burak Aslantepe

Silvana Paternostro ile Marquez konulu yapılmış bir söyleşiyi de sayfalarına taşımış dergi. Marquez’e dair dikkat çekici detaylar var söyleşide.

“Batıl inançları olduğunu öğrendiğimde gerçekten şaşırmıştım: Cenaze törenlerine katılmıyormuş, arkadaşlarınınkine bile. Bazı insanlar kondurmak istemiyor olabilirler ama Marquez bu konuda gerçekten batıl inançlıydı ve cenazeye gitme fikri onu panikletiyordu. Bunlar küçük şeyler ama çarpıcı.

Beni çarpan şeylerden biri de Marquez’in disiplini oldu. Çünkü nereden geldiğimizi, geldiğini biliyordum. Talihinine çok fazla şey düşmemiş olarak büyüyen bu çocuk, Latin Amerika Edebiyatını dünyaya tanıtan adam olmuştu. Şans eseri olmamıştı, bunu yapmak istemişti. “Don Kişot” kadar önemli bir kitap yazacağı sözünü vermişti kendi kendine, sözünü tuttu.”

His Düşüm’den şiirler

Yaşama sevinci ile ölüm arasındaki ince perdeyi yırtıp atmak istiyorum,
Sanat ve renkler cennet ile cehennemin eserleri,
Boyaları ve fırçaları bizleriz,
Kulaklarıma tablodan fısıldayan ses,
Patatos Jesus’un o son sözleri,
Baba, onları bağışla.

İsmail Buğdaycı

Bu yolun yolcusu değilsin madem
Bilmez misin bu hasret düğümlenmiş atların
Senin yurdundaki son koşusudur

Nurullah Genç

Yazılmış olanı okuyacaktım oysa
Nelere yazılmışsın öyle
Yürekte okunduğu gibi okunmadı kâğıtta

Enes Melih Sofuoğlu

Cemalettin Latiç Türk Edebiyatı’nda

Bosna’nın milli şairi, Aliya İzzetbegoviç’in dava arkadaşı, şair, yazar Cemalettin Latiç Türk Edebiyatı dergisinin 548. sayısında detaylı olarak ele alınmış. Söyleşi, şiir tahlili gibi çalışmalarla Latiç’i okurlarına tanıtıyor dergi. Bu önemli bir adım. Latiç’i tanımak Aliya’yı, Bosna mücadelesini tanımaktır.

Burada Okur Kitaplığı ve Ünsal Ünlü’ye de değinmekte fayda var. Okur Kitaplığı Latiç’in kitaplarını Türkçeye kazandırmaya başladı. Onun kaleminden Bosna’yı, Peygamber Efedimizi okumanın ayrıcalığını yaşayacak Türkçenin nefes alıp verdiği coğrafyadaki tüm okurlar. Latiç’in tüm kitaplarının da Türkçeye kazandırılacağının müjdesini veriyor Ünsal Ünlü.

Ahmet Kot, bir söyleşi gerçekleştirmiş Latiç ile. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım. “1979 yılının sonbaharında Saraybosna’da birtakım kişilerin Osmanlıdan kalma camilerin minarelerini boyadığını fark etmiştik. Ne kimlerin bu minareleri boyadığını biliyorduk ne de neden bunu yaptıklarını. O minareleri, yaklaşan 15. hicri yüzyıl şerefine Genç Müslümanlar boyuyormuş. Ben de o zamanlar hicri yılbaşı nedeniyle yazdığım bir şiirimi İslam Birliği bünyesinde yayın hayatına başlayan bir dergide yayımlamıştım. İlahiyat tahsil eden bir arkadaşım, şiirimi okuyan çok önemli bir şahsın benimle tanışmak istediğini söyledi. Beni o adama götürdü ve elimi tokalaşmak için uzattığımda karşımdaki:

  • Ben Aliya İzzetbegoviç, dedi.”

“Ben Senin Oğlunum” isimli şiirim Türkler tarafından da çokça sevildi ve hatta Türkiye’de bu şiirimi Boşnakça söyleyenlere bile rastladım. Bu şiiri savaş devam ederken 1991 yılında kaleme aldım. “Poeta vates” yani “kâhin, yol gösterici şair” misali öngördüğüm olayları yazdım. Farkında bile olmadan şiiri bir gecede yazmıştım.  O yıl rahmetli Aliya Türkiye’de tatildeydi ve tatil esnasında bulunduğu yerde bir Türk marşının çalındığı bir kaset satın almıştı. O kaseti ortak bir arkadaşımız vasıtasıyla bana ulaştırarak kasetteki marştan esinlenerek benden, partimiz SDA’nın ilk kongresine kadar marş yazmamı istedi. 1993yılındaki Birinci Boşnak Kongresi’nde, daha savaş devam ederken, bizim marşımız Bosna Milli Marşı olarak ilan edildi.

“Yayıncım Ünsal Ünlü, yayınevim Metamorfoz. Bugüne kadar üç kitabımı yayımladılar: Çarın Gözleri, Gel En Sevgili ve Gazi Hüsrev Bey. Yakın zamanda ikinci baskıları da geliyor. İslam medeniyeti ve onun günümüzde ihya edilmesi konulu denemeler, Bosna ve Endülüs kültür tarihi, soykırım, İslam ve diğer dinler, Batı’da islamofobi, Avrupa ve onun geleceği gibi konularda eserlerim hazır. İslam Daha İyidir, Saraybosna Cehennemi, Endülüs Gecelerinde Ay başlıkları altında, bu yıl ve gelecek yıl sonuna kadar, Allah ömür verirse, toplam 12 kitabım yayınlanacak.”

Özcan Ünlü’nün Latiç hakkındaki yazısından bir bölüm paylaşacağım.

“Cemalettin Latiç, Boşnak edebiyatının en üretken kalemleri arasında sayılır. Bosna’nın Divan Edebiyatı olarak adlandırılan Alhamiyado Edebiyatı’na da büyük katkılar sağlamıştır. Modern ilahi ve kaside formlarıyla önemli eserler vermiştir. Latiç’in Gel En Sevgili isimli divanı manzum Alhamiyado Edebiyatı’nın en güzel örneklerinden biridir.”

Son bir paylaşım da Bahtiyar Aslan’ın yazısından. Latiç’in ‘Tehlil ve Münacaat’ şiiri üzerine bir tahlil yapmış Aslan.

“… Latiç aynı zamanda modern bir şair/insandır. Durduğu yer gelenekle modernin kesiştiği yerdir. Modern hayatın imkân ve suretlerine şahit olan, modern eğitim sistemlerinin Allah’ı akılla aratan tezgâhından geçen şair, aklın- ama modern aklın/ rasyonalist aklın- delil ya da sebep sonuç ve determinist ilkesine yolunu düşürmeden edemez.”

Edebiyatın rüya hali

Türk Edebiyatı’nın dosya konusu rüya. Elbette rüyanın edebiyata yansıyan yüzü ele alınıyor. Dosyadaki yazılardan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Toplumların davranış biçimlerini tayin eden kolektif bilinçdışı; tarih boyunca nesilden nesile geçen genetik özellikleri, arzu ve duyguları, etki-tepki mekanizmaları ile davranış örneklerinin biriktirildiği soyut bir alandır. Yani kolektif bilinçdışı, soyaçekimle atalardan gelen, insanlar üzerinde içgüdüye benzer şekilde belirli etkileri olan, ataların deneyimlerini içeren bir tür ortak hafızadır, milletin rüyasıdır. İran-Turan yarışması, İran’ı Turan’ın bir parçası yapmak Türklerin ortak hafızasında daima yaşayan rüyalardan biridir.”

Nazım Hikmet Polat 

“Yahya Kemal’in şiirlerinde özellikle rüya, düş, hülya ve hayal gibi sözcüklerin ve bunlarla ilişkili imge ve kavramların sık sık kullanıldığı dikkati çeker… Eski Şiirin Rüzgârıyle’deki şiirlerin tamamına yakınını söz varlığı, biçim ve söylem özellikleri dikkate alındığında bir rüyanın kayda geçirilme arzusunun sonucu olarak değerlendirmek yanlış olmaz: Şüphesiz ‘uyanıkken görülen bir rüya’nın. Rüya var sayılan değil, gerçekten de var olmuş olup da elde bulunmayan; şimdi ve burada olmadığı halde etkisini devam ettirendir. Hayal ise varsayılan; fakat biraz sonra olmayabilecek, kaybolacak olandır. Gerçeğin yanı başında ve fakat dışında kurgulanandır ve bu yönüyle aktüelden kaçış mekânıdır.”

Yılmaz Daşçıoğlu

“Garip Yatan Sultanlar”

Şehir ve Kültür dergisinin 59. sayısından ilk paylaşımım Kâmil Uğurlu’nun Garip Yatan Sultanlar yazısından olacak.

“Alâeddin Tepesi’nden kuzeye, Ankara yoluna giderken, tepeye yakın, birkaç yüz metre mesafede, yan yana iki kümbet var. Birinde Ulaş Baba adında bir din ulusu yatar. Ta Selçuklular zamanında uzanmış oraya. Tepesindeki türbe de bugüne kadar gelmiş, Ulaş Baba’nın vakıflarıyla. Zamanında “Vâdi-î Merâm”da otururmuş. Meram’a bir kalenderhâne, bir zâviye yaptırmış. Değirmenini ve diğer emlâklerini bunlara vakfetmiş. Türbe, Selçuklu türbe mimarisinin temiz örneklerinden biri. İçindeki sanduka veya sandukalar çoktan yağma edilmiş, iki katlı yolun hemen kıyısında kalmış şimdi. Mimarî kişiliği öylesine güçlü ki, etrafındaki çağdaş mimarların çağdışı eserleriyle hafiften dalga geçer gibi dimdik duruyor.”

“Aynı mahallede, aynı yolun üzerinde, az daha ileride bir başka güzel kümbet, iki kerpiç evin arasına sıkışmış, gizlenmiş, gelenden geçenden yüzünü saklar durumda, bekliyor. Vakıf kayıtlarında mescid olarak geçiyor. Adı Halka Beğuş. Mimarisi Selçuklu türbe mimarisinin çizgilerini taşıyor. Türbe, sandukası kaybolduktan, kabri açılıp taşındıktan sonra bir süre mescid olarak kullanılmış. Vakıf kayıtları bu devre ait. Mescidlerin kapatıldığı devirlerde kütüphaneye çevrilmiş. Sonra ondan da vazgeçilmiş. Evi, türbeye bitişik olan aile bir süre depo olarak kullandı. Türbe yan beline kadar toprağa gömülmüş durumda idi, kurtarıldı. Restorasyonu başarılı değil.”

Kimseye minnet etmeyen has insanlar diyarı

Fahri Tuna hem portrelerinde hem de şehir yazılarında yazılarına çok güzel adlandırmalar yapıyor. Sözün özünü başlıkta buluyor okuyucu. Kırşehir için kullandığı “Kimseye Minnet Etmeyen Has İnsanlar Diyarı” sıfatı tam da onun üslububa yakışan bir adlandırma.

“Kırşehir ilimdir, Kırşehir irfandır, Kırşehir edeptir. Gittim gördüm. Aynıyla vakidir. ‘Ortalık karıştı düzen bozuldu / Yetiş ya Muhammed yetiş ya Ali’ diyor ya bir türkümüz. Kırşehir’dir, Kırşehir’dendir, Kırşehircedir bu türkü. Zira ‘Bizim erkânımız; ahlâkı Muhammedî ve edebi Ali’dir.’ Diyen Hacı Bektaş-ı Veli tam da bunu, en çok da bunu, en fazla da bunu işaret etmektedir.”

“En eski tanıdığım Kırşehirli Neşet Ağbi’mdir. Yani Neşet Ertaş. Yani türkü baba. Yani türkülerin babası. Bayram Bile Tokel Ağbinin deyişiyle ‘bozkırın tezenesi.’ Neşet Baba ‘yanında çalışan kalfasına düğününde (dünyadaki tek varlığı olan) dükkânını hediye eden’ adamdır, Çukurova’dan bir konser dönüşü, konser parasının içinden üç günlü ekmek parasını ayırıp gerisini pamuk toplayan ırgatlara dağıtan adamdır, kırmızı ışıkta bekleyen yetmiş beş yaşındaki dilenci kadını görünce ‘Allah rezzaktır Bayram Gardaş, ama bu insanlar Allah’tan alacaklarını çok zor alıyorlar, bunlara yardımcı olmamız lâzım’ deyip cüzdanındaki son yüz lirasını o hanıma uzatan adamdır. Portesini yazmam üzerine de ‘Ayağığın turabı göğnüğün hızmatkârı oliyim Fahri Gardaş’ diyerek teşekkür eden gerçek bir tevazu samimiyet ve gönül adamıdır o. Dönemin valisi ‘adını ilde yeni açılacak olan müzik lisesine vermek için’ izin istediğinde ‘hayır izin veremem; o okulu ben yaptırtmadım ki. Fakir milletin parasıyla yapılan okula benim adım niye veriyorsunuz’ diye karşı çıkan, bize mahviyet masumiyet ve marufiyet dersi veren adamdır o. Heykeli yapılmaya kalkıldığında ise ‘benimkini değil babam Muharrem Usta’nın heykelini yapın, hak eden odur, ben değilim’ tepkisi gösteren tevazu edep vefa adamıdır o.”

Bir Erzurumludan Sivas yazısı

Erzurum ile Sivas’ın kardeşliği sadece soğuk kardeşliği değildir. Tarih, mekân, türküler derken bir bakmışız ki yürekten bağlı iki kardeş şehir duruyor karşımızda. Erzurumlu İsmail Bingöl Sivas’ı yazmış bir şair bakışıyla. Şiir gibi anlatmış benim için de çok değerli bir şehir olan Sivas’ı.

“Anadolu şehirlerini bir başka severim zaten… Hele de, Selçuklunun elinin özel olarak değdiği, eğleştiği, devrinde kendince önem verip, tarihi eserlerle bir dantela gibi süslediği şehirleri… Erzurum, Sivas, Kayseri, Konya gibi şehirler, bu türden şehirlerdir. Buralardaki sanat eserleri, Selçuklu dönemi Türk mimarisinin şaheserlerindendir. Gezerken; çinilerdeki renk ve desenin sihrine kapılmamak, güzelliğine dalmamak, taşa verdiklere şekillere bakıp hayran olmamak mümkün mü? Bunları yapan ustaları rahmetle anarken, ortaya koydukları bu büyük sanat karşısında adeta diliniz tutulur, hayretler içerisinde kalırsınız.

Sivas da işte böylesine kıskanılası eserlere sahiptir ve her şeyden önce bir Selçuklu şehridir. Zamana direnen camileri, medreseleri, hanları, hamamlarıyla tarih maceramızın saltanatlı bir bölümünün tanığı ve Anadolu’nun fetih nişanesidir. Uzun yıllar ülkemizde yaşayan ve yeri doldurulamaz pek çok çalışmaya imza atan, İslâm arkeolojisi hakkındaki uzmanlığıyla bilinen ressam, mimar, arkeolog, gezgin Albert Gabriel (1883-1972); "Anadolu Türk Anıtlarının en dikkate değer olanı, en hayret ve hayranlık uyandıranı Divriği Ulu Camii’dir.” demektedir. Âşıklar yurdu, şairler otağıdır. Vatanın birliğine ve milletin kurtuluşuna verdiği destek ise kelimelerle anlatılmaz. Âşıklar yurdu dedik de! Halk edebiyatımızda Pir Sultan Abdal, Kul Himmet, Kemteri, Âşık Ruhsati, Mesleki, Minhaci, Serdari, Âşık Ali İzzet Özkan, Âşık Talibi Coşkun, Sefil Selimi (Ki rahmetliyi; şiirlerinin yanında, 1991 yılında Konya Âşıklar Bayramı’nda şahsen de tanımak nasip oldu. Âşık edebiyatımızın ebediyete intikal etmiş büyük ustası Reyhani’nin de bulunduğu otel odasında saatlerce onların geçmişe dair anlattıkları bugün dahi hatırımdadır.), Âşık Veysel ve daha başkaları… Bu alanda her biri birer köşe taşıdır. Hem zaten; Kars, Erzurum, Erzincan, Sivas güzergâhı, âşık edebiyatının ana damarının geçtiği ve bütün Anadolu’ya uzandığı yerlerdir. Bu açıdan edindikleri konum ise, diğer şehirlere göre farklıdır.”

Sıyrık’tan şiirler geçidi

Yıl 1, Sayı 1 diye masamın üzerine konan her heyecanı çok önemsiyorum. Bu heyecan olduğu müddetçe içimizde yeni işler yapma azmi canlı kalacak. Sıyrık – Helezonik Deliler çıkageldi şimdi de. Bu deliler başka deli dedirten bir çalışma var elimde. Bir şiir dergisi Sıyrık. İlk sayının heyecanı tüm sayfalarda hissediliyor. Derginin selamlama yazısını okurken 1996’da çıkardığımız ilk dergim Martı’nın heyecanını hissettim. İşte buna sevinirilir.

“Yayın hayatına ve siz değerli okuyucularıma ‘merhaba’ diyerek başlayalım istedik. Biz kim miyiz? Kendilerini ‘Helezonik Deliler” olarak nitelendiren, akıldan sıyrılmış, gönlüne düşeni dile getirmekten çekinmeyen birkaç ‘elim sende’ oyuncusuyuz. Deliyiz ve bu devayı size bulaştırmaya geldik. Zira bize göre delilik devadır.”

Derginin dikkat çekici diğer bir noktası çizimleri. Derginin çizimleri Nevin Yapıcı’ya ait.

Dergiden altını çizdiğim dizeleri paylaşmak istiyorum.

Evimin arka bahçesinde
Ağaçlar vardı ölü ağaçlar.
Ben ortaçağda onları özledim.
Durumum yoktu uçakla dönemedim.
Ortaçağda yollar pek bozuktu.
Arabacılara teşekkür ediyorum tekerleri çınlasın.
Ben ortaçağdan gelirken uyudum sanıp öldüm bir keresinde
Dostum vardı çok dostlarım
Çok dostumun işi gücü vardı temsilen
arka bahçeden ölü ağaçlar geldi cenazeme.
Cenazemde çok ağladım.

Emine Seza Öz

Serçe parmağımı kaldırsam önüme serilir bürokrasi
İstifa ediyorum bakkal amca herkes duysun
Bana verdiğin her sakızı yuttuğum için
Midem kabul etmiyor artık
Bir yerlere gelemedim, okumadım
Okudumsa da şiir okudum
Bu akıllı insan işi değildi, yaptım
İstifa ediyorum bedenimden
Benden bir kuş uçmuş değil Dünya’ya
Çünkü sevebilirim her şeyi ve bunu yapabiliyorken
Ayrılabilirim Dünya’dan
Ve Süleyman krallığından istifa ediyorum
Geçiyorum öylece
İzin ver

Betül Özen

Rica etsem evime uğrar mısınız?
Ocakta suyum kaldı da
Hey sen
Ayyaşları kılıçtan geçirirken
Zevkten sarhoş olan şövalye
Ocağı kapatmazsan suyun dibi tutacak

Halil Öz

Dar kapıları aralayıp,
varıyoruz istila edilmiş barınaklara
-sonrası-
nöbetçi bir uyku,
yedi gün yedi gece uyuyoruz.
Aslında uyanıkmışız, kımıldamıyor kollarımız.

Zeynep Biçer