Hayata dair küçük ve güzel meseleler

Varlık koskoca bir ağırlık. Oysa bu yükü hafifletecek türlü türlü güzellikler de mevcut. Lakin fark etmek ayrı bir zahmet. Rutin, bütün oyunları bozan daha büyük bir oyun. Bir ağacın dallarına ulaşmak isteriz de o lezzetli meyve için, rüzgar yeniden bizi aşağı inmeye zorlar. Başladığımız yere döneriz. Rutin çoğu zaman böyle hissettirir. Çok şey yapıyormuşuz gibi. Evet, yapıyormuşuz gibi. Gece başını yastığa koyunca insan, bilhassa da büyük şehir insanı, anlar hiçbir şey yapmadığını, yapamadığını. Orada çare şu olur: Yarına başka türlü başlamak. Başka bir günü başka biçimde yorumlamak. Neden mümkün olmasın?

Daha ağır yürümek, daha uzun bakmak, daha yavaş yemek, daha hisli dinlemek ve söylemek mümkünse; hayata dair küçük ve güzel meselelerle karşılaşmak da mümkün. Görmek bizden bir şeyler bekliyor. Bakıp geçmememizi istiyor. Sahiden görmeyi, sahiden duymayı, sahiden selamlaşmayı diliyor. Diğer yandan görgümüz de o daralıp sıkıştığı yerden çıkmak, kalbimizi yeniden titreştirmek için ayakta bekliyor. Güzel gören görgüsünü de yeniden anlamlandırıyor şüphe yok ki. Görgü insanı yaşatır, hem de ne güzel yaşatır.

O zaman diyelim ki görmekle başlar güzel şeyler. Sevmekle olduğu gibi. Bendeniz de son günlerde çevremde karşılaştığım meseleleri "hayata dair küçük ve güzel meseleler" başlığıyla paylaşmak istedim. Bu, sessiz sakin bir paylaşımdır. Küçük ve güzel şeyler de öyledir, sessiz sakin ilerler yaşamın yanı başında. Buyursunlar...

  • Camiye girer girmez kasketini arka yöne doğru çeviren dedeler...
  • Bir tanıdığa selâm verirken elini kalbine götüren amcalar...
  • Pazar alışverişinde zerzevatçılara "oğlum" diye hitap eden nineler...
  • İşe giden birine "iyi vazifeler" dileyen teyzeler...
  • Akşamki maçı bir köşeye koyup güne şarkı önererek başlayan iş arkadaşları...
  • "Hafta sonu ne yaptın?" yerine "hafta sonu bir şeyler okudun mu?" diye soran dostlar...
  • Bir dizinin yeni bölümünü komple yorumlamaktansa o bölümdeki en hassas noktayı ayırt edip yorumlayanlar...
  • "Baba, ekmeği yırtsana" diyerek şiirin o büyülü, çocuksu dünyasını selamlayan çocuklar... (Oğlum bir akşam yemeğinde masadaki ekmeği eline alıp demişti bunu. Gülmeyi, şaşırmayı ve mutlu olmayı aynı anda yaşamak ne anlık, ne kutsal bir eylem.)
  • Karşıdan karşıya geçmek için olmayan dermanına derman arayanlara, trafik ışığı yeşile döner dönmez yükselen kornalara göğüs gererek güvenlik duvarı ören ön saftaki şoförler...
  • Eczanede kronik baş ağrısı olduğunu söylerek ilaç isteyen birine doğanın sunduğu otların çok daha etkili olduğunu tane tane anlatan saf ruhlar...
  • Çiçeklere çok düşkün olsa da aşağıdan yürüyüp geçen insanların başına düşmesinler diye perdeyle pencere arasında koyanlar...
  • Plastik bile olsa pencere önlerini çiçekleriyle renklendirip betonlara kafa tutanlar...
  • Aşağıda miyavlayan bir kedi görünce sofradaki yemeğin suyuyla ekmeği birbirine katıp aşağıya sepet sallayanlar... (Sonra o kedinin sepetin içine girip mamayı yemesi, yalanması, yukarıya bakıp teşekkür edercesine miyavlaması.)
  • Metrobüste, tramvayda, otobüste bir eliyle tutunacak yer bulur bulmaz çantasından kitap çıkarıp kalabalığa meydan okuyanlar...
  • "Ne var şu sırt çantanda, sürekli taşıyorsun?" sorusuna "duvar saati, ekmek kesme tahtası" cevabı veren, asla çantasız çıkmayanlar...
  • Her kolda gördüğümüz akıllı ve dijital saatlere karşın inatla sade, tüm rakamları belirgin mekanik saat takanlar...
  • Tevazudan bahsetmek için ekranları tercih etmeyenler...
  • Hâl hatır sormak için hâl hatır sorulmasını beklemeyenler...
  • Bir kitapçıya girdiğinde yeni çıkanlara değil toza bulanmışlara yönelenler...
  • Varlığını anlamlandırmak için kimseden medet beklemeyip kendi yolunda düşe kalka yürüyenler...
  • Dervişinin gönlüne düşen derdi yaka paça uzaklaştırmak için binlerce kilometre öteden yetişen o büyük gönül 'er'leri...

Şimdilik bu kadar diyelim mi? Belki devamı gelir. Gelirse ne âlâ...