Sinema da şiirden beslenmeli

3. Edebiyat Festivali'nin 4. gününde son iki oturum “Edebiyatımızda Çeviri Atölyesi” ve “Sinema ve Edebiyat Uyarlamaları” paneli gerçekleşti.

Sinema da şiirden beslenmeli

Sinema da şiirden beslenmeli

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Müdürlüğü uhdesinde Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi tarafından düzenlenen 3. Edebiyat Festivali'nin 4. gününde son iki oturum “Edebiyatımızda Çeviri Atölyesi” ve “Sinema ve Edebiyat Uyarlamaları” paneliydi.
Edebiyatımızda Çeviri Atölyesi'nde bir araya gelen üç isimden biri olan ve ilk konuşmayı yapan Ayşe Ece,“Yabancı bir metni okurken yazarın metnini okuduğumuzu sanıyoruz. Ancak aslında okuduğumuz çevirmenin özgün metinden anladığıdır” diyerek çevirmenin Umberto Eco’nun “örnek okur” olarak tanımladığı figür gibi yazarın özgün dille kurduğu dünyanın gizlerini çözmeye çalışan etkin bir okuma süreci gerçekleştirdiğini söyledi.
Çevirmenin 3 kimliği
“Çevirmenin üç kimliği var: Öncelikle okur. Ancak sıradan bir okur değil, metni çözümleyen etkin bir okur. Son olarak, ne kadar kabul edilmese de bir yazar” diyen Ece çevirmenin kimliklerinin siyasi ve kültürel koşullar tarafından dönem dönem farklılıklar gösterdiğini ifade etti. Çevirmenlerin kültür dünyasında üstlendikleri, tarihi koşullar içinde değişiklik gösteren rolün günümüzdeki koşullarına yoğunlaşan Ece, kültürlerin birbirine bu kadar yakın olduğu bir dönemde, Tanzimat döneminden itibaren benimsenen ve yeni kültürü tanıtan uyarlamacı yöntemin geçerliğini yitirdiğini, okurun beklentisinin çevirinin özgün metne herhangi bir ekleme ve çıkarma yapmadan hedef dile aktarması olduğunu dile getirdi.
Batı ülkelerinde çeviri düşük
Çevirinin bir merak işi olduğunu söyleyen Ayşe Ece başka edebiyatlarda ne olup bittiğini merak ettiğimizi ve bu yüzden çevirinin canlılığını sürdürdüğünü söyledi. Batı ülkelerinde ise çevirinin ülkemize oranla oldukça düşük yüzdelere sahip olduğunu belirtti. Ece, Batılı çevirmenlerin üçüncü dünya ülkelerini bir-örnek olarak sunmalarının farklı kültürlerin ayırt edici özelliklerini yansıtamayan ve kafalarındaki Doğu şablonuna uygun metinler ortaya çıkarttıklarını belirtti ve bu konuya eleştirel yaklaşan bazı düşünürlerden söz etti. Bizim yazarlarımızın eserlerinin yabancı dillere yapılan çevirilerinde ise metnin ait olduğu kültürel kodları açıklamaya çalışan farklı stratejilerle karşılaşıldığını ifade eden Ece, çevirinin yerel kültür ile küresel kültür arasındaki gerilimli ilişki arasında ideolojik bir araç olduğunun unutulmamasının gerekliliğine vurgu yaptı.“Okurumuzun başka kültürlere olan merakına cevap vermek üzere, yapılan çevirilerde farklı kültürel gerçeklikleri aktarmaya çalışmalıyız” diyen Ece, okurların çeviri metinlerle ilgili olarak eleştirel bir bakış geliştirmeleri ve nasıl beğendiği yazarları/metinleri varsa çeviri politikalarına göre kendi yayınevlerini/ çevirmenlerini de belirlemeleri gerektiğini ileri sürerek, çeviriyle ilgili eleştirel bir bilincin söz konusu olmamasının rahatsız edici çeviri davranışlarının ortadan kaldırılması için şart olduğunu ileri sürdü.

Çeviri dili zenginleştirir

Ardından söz alarak çeviri edebiyatının ülke edebiyatına katkılarını maddeleyen Tozan Alkan çeviri edebiyatın dili zenginleştireceğini, kültür hayatını ve düşünce dünyasını geliştireceğini, yeni edebiyat türlerinin ve akımlarının tanıtılmasını sağlayacağını, dil dağarcığını genişleteceğini söyledi. Çevirmenin, çeviri yaparken yeni sözcükler kazandırarak dile katkı yaptığını ve bir dile yeni anlatım imkânlarını ortaya çıkardığını söyledi. Tanzimat sonrasında Osmanlıcanın ağdalı yapısından vazgeçilerek daha yalın bir dile geçiş yapılmasının da Fransızcadan yapılan çevirilerle sağlanmış olduğunu belirten Tozan Alkan çevirinin ülkelerin yeniden doğuşlarının temelinde yer alan bir unsur olduğunu dile getirerek Hilmi Ziya Ülken’in “Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü” adlı çalışmasının bu anlamda önemli bir eser olduğunu hatırlattı. Türkiye’nin rönesansının 1940 sonrasında kurulan Tercüme Bürosu sayesinde Batı kültürünü ve edebiyatını tanıdığını söyleyen Alkan, Servet-i Fünun’da parnasizmin, Fecr-i Âtî’de sembolizmin, Garip’de dadaizmin, toplumcu gerçekçi edebiyat akımında realizmin, İkinci Yeni’nde sürrealizmin izleri bulunduğunu hatırlatarak Türk edebiyatında bu çeviri hareketlerinin belirleyici bir rol oynadığını öne sürdü.

İyi ki tercümeler var

Alkan'ın ardından sözü devralan Cemal Aydın, “İyi ki Tercümeler Var” başlıklı sunumunda, İslam ve Batı medeniyetleri arasında, İslam dünyasından Batıya doğru vuku bulan kültürel geçişlerin önemine vurgu yaparak, İslam dünyasındaki sanatsal, kültürel ve fikirsel olgunluk halinin Batı rönesansında önemli bir rolü bulunduğunu, Dante'nin İlahi Komedyası'nın Miraçname gibi eski İslami metinlerden mülhem yazıldığını, hatta Dante'nin çizdiği cennetin karşılığının aslında İbn-i Arabi'de zaten varolduğunu aktardı. Endülüs tecrübesine dikkat çeken Aydın, Cervantes'in Don Kişot'u yazarken İslam metinlerinden nasıl etkilendiğini anlatarak, bugünkü gelinen noktanın İslam eserlerinin Batı'ya tercümesi bağlamında da okunabileceğini sözlerine ekledi.

Sinema ve Edebiyat ilişkisi

Festival, dördüncü gününün son oturumunda Sinema ve Edebiyat Uyarlamaları başlıklı panelle devam etti.

Kamera insanı devre dışı bırakır mı?

İlk sözü alan Faysal Soysal, musiki dışında bütün tercüme tecrübelerinin milli değerler, yani dinle ilgili değerler taşıdığını söyleyerek konuşmasına giriş yaptı. Türkçeye ait bir resmin, müziğin, resmin varolduğunu ifade ederek, sinemanın varoluşunun fotoğrafla birlikte anlam kazandığını söyledi. Soysal, sanatın diğer alanlarının yanında sinemada insanın devre dışı bırakıldığını öne sürdü. Fotoğraf makinesinin insanı devreden çıkardığını, bu yüzden makinenin en önemli parçasına 'objektif' denildiğini ifade etti. Fakat insanın her daim farklı arayışlar içersine girdiğini, sanatçıların da fotoğraflarla ve sinemayla varoluş çabası ortaya koymayı sürdürebildiklerini savundu.
Sinemacıyı sanatçı yapan şeyin onun kadrajın dışında bıraktıkları olduğu, çerçevenin dışına attıkları olduğunu söyleyen Soysal, insanın devreye girdiği her yerde sanatın da tekrardan ortaya çıkabildiğini ileri sürdü.

Faysal Soysal, romanın sinemaya birebir tercümesinin mümkün olmadığını ifade ederek uyarlanan bir filmin yepyeni ve bambaşka bir sanat eseri olarak ortaya çıktığını ifade etti. Tarkovski'nin Solaris'i gibi, tercüme edilen eserin o dilde yepyeni bir varoluş kazandığını söyledi.
Bu noktada Fransız yeni sinemasını hatırlatan Soysal, akımın “bir şeyi hissettirmek ve sezdirmek” çabası içindeki anti modernist bir hareket olduğunu anlattı. Soysal, Samuel Beckett gibi isimlerin klasik romana karşı geliştirdiklerini aktardı. Bu akımın karakter olgusunu, olay örgüsünü, nesne ve özne arasındaki ilişkiyi altüst eden bir akım olduğunu söyleyen Soysal, doğrusal zaman algısını da bu akımın ortadan kaldırdığını ifade etti. 'Hiroşima sevgilim' gibi bu akımın örnek bir eserinin sinemaya çok hassas bir uyarlamada bulunulduğunu ifade etti.

İran sineması ve şiir

İran sinemasında ise başından beri edebiyatla bir ilişkinin söz konusu olduğunu, bu sinema eserlerinin uyarlama yoluyla değil, yönetmenlerin birçoğunun şair olması yoluyla, İran toplumunun şiirle ilişkisinden doğduğunu söyledi. “Rüzgarın uzun gölgesi” gibi filmlerin bu noktada çok başarılı sayılabileceğini ifade eden Soysal, Abbas Kiyarüstami'nin şiirden etkilenerek, bir mısradan hareketle film çektiğini anlattı. Mecidi'ninse, bunun aksine klasik romana yaslanarak daha çok insana ulaştığını ifade etti. İran sinemasının çok yalın görünmesine rağmen çok katmanlı olduğunu hatırlattıktan sonra, onun nesneyi de karakteri de cansız unsurları da sinemaya taşıdığını ileri sürdü. Onun sadece bir ayna değil, derinlikli bir yansıtma olarak vücut bulduğunu söyledi.

Türkiye'de edebiyat uyarlamaları

Metin Öztürk ise yerli eserler örneği üzerinden edebiyat uyarlamalarına değinerek, Yavuz Turgul'un şiir üzerinden yaptığı “Fahriye Abla” filminin dışında genel olarak hikâye ve romanda uyarlamaların yapıldığını anlattı. Romanın Tanzimat döneminde gelmesine rağmen, sinemanın çok daha hızlı bir şekilde burada kendine yer bulduğunu hatırlattı. Cumhuriyet dönemi sinemasında Lütfi Akad'a kadar yaklaşık yirmi kadar eserin sinemaya uyarlandığını söyleyen Öztürk, bu dönemde tiyatrocu Muhsin Ertuğrul’un sinemaya dahil olarak ön plan çıktığını hatırlattı. Bunların tiyatro eserlerinin uyarlamaları olduğunu ve bu yüzden şematik kalarak daha ileri gidemediğini söyledi. 1920’li yıllarda devletin resmi sanat anlayışının sinemaya prim vermediğini, bunun yerine opera, bale, tiyatro gibi alanların daha fazla desteklendiğini ileri sürdü. Sinemanın halkta beslenen bir şey olduğunu ifade eden Öztürk, halkın desteğiyle sinema bir sektör haline gelebilmiştir dedi.

Türk sinemasının bir dili var mı?

Abdurrahman Şen sinemamızın okuma dili üzerine konuştu. Cumhuriyetin başlarında sanatlar değerlendirilirken, Halit Refiğ’in dikkat çektiği gibi, devletin devlet tiyatrosunu kurmuş baleyi getirmiş fakat sinemaya olabildiği kadar sansür uygulamış olduğunu söyledi. Sözlerini “Bu öyle bir noktaya geliyor ki devlet sinemayı sürekli murakabe altında tutmaya çalışıyordu dedi. Sinema bunun karşısında halkın sanatı olmuştur” diyerek sürdüren Şen, burada bir çelişkinin ortaya çıktığını, sinemacıların bu halkla çelişmekten çatışmaktan da çekinmediklerini hatırlattı.
“Sinemada yerli bir dilimiz var mıdır?” sorusunu gereksiz gören sinemacılarımızın bulunduğunu ileri süren Şen, edebiyat için de benzer bir şeyin sorulabileceğini, dolayısıyla bu edebiyattan yine bu sinemaya uyarlanan eserlerin nasıl şeyler olduklarına bakmak gerektiğini ifade etti.
50'li yıllardan sonra eleştirel dilin daha fazla geliştiğini öne süren Şen, sansürün de bu dönemde az çok gerilediğini söyledi. Edebi eserleri uyarlamanın son derece makul olduğunu, çünkü iyi bir senaryonun iyi bir film için çok önemli olduğunu ifade etti. Hikaye ve romanda okuyucunun eserle birebir muhatap olduğunu ifade eden Abdurrahman Şen, burada beğenip beğenmeme hakkının yönetmende de bulunduğunu, eseri kendi bakış açısına göre çekme konusunda bir tercihte bulunduğunu, ne kadar esere yaklaşırsa izleyici için o derece iyi veya kötü kabul edildiğini söyledi.
50’li yılların ortalarından sonra kimi sinemacılarımızın sansüre karşı birlikte yurt dışına gittiklerini, makaralı büyük teyplerden biriyle sinemaya girdiklerini, sinemadaki diyalogları kaydettiklerini, film oynarken bazı sahneleri çizdiklerini ve eğer ihtiyaç varsa ikinci kez girip kaçırdıkları sahneleri tekrar izlediklerini, daha sonra bunları Türkiye’ye getirip burada bize her şeyiyle yabancı, uyarlama mı yoksa aparma mı olduğu belli olmayan ürünler verdiklerini söyledi.

Ulusal sinema, devrimci sinema, milli sinema, İslamcı sinema

Ulusal sinemanın bir yerden sonra devrimci sinemaya bıraktığını, aynı şeyi milli sinemanın İslamcı sinemaya evrildiğini söyleyerek, sloganik sinemacılığın, içi dolu ve milliliği vurgulayan filmlerin önüne geçtiğini savundu. Abdurrahman Şen, sözlerini bitirmesinin ardından soru cevap için sözü dinleyicilere bıraktı.
Festivalin son günü 10 Aralık Cumartesi. Cumartesi günü saat 12.30’da Kamil Büyüker, Emine Çaykara, Haluk Oral’ın katılımıyla “Edebiyatımızda Hatırat Paneli”; saat 15.00’de A. Ali Ural, Ali Galip Yener, Hüseyin Su ve Metin Celal’in katılımıyla “2011 Yılında Türk Edebiyatı Açıkoturumu” ile devam edecek olan 3. İstanbul Edebiyat Festivali, “2011 Edebiyat Mevsimi Büyük Ödülleri”nin açıklanması ve festival değerlendirmesiyle son bulacak.

Güncelleme Tarihi: 09 Aralık 2011, 22:56
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13