İslâm'da büyük günahlar ve tekfir meselesi

"İslâm'a göre büyük günah, yani "kebîre" sayılan suç ve yasakların tesbiti ile, șer'î imanın mânâ ve hakikati arasında sıkı bir münasebet vardır. Çünkü, bazılarının iddia ettikleri gibi[1] amel imandan bir cüz ise mesela adam öldürmek, zina etmek veya namaz kılmayı ve oruç tutmayı terketmek gibi büyük günahlardan birini veya birkaçını işlemek, o kimsenin imanını giderip, tekfir edilmesini gerektirebilir. Ama, Ehl-i Sünnet ulemasının beyan ettikleri vechile amel imandan bir cüz değil de ancak imanın kemalinden sayılırsa; bu takdirde, büyük günah işleyen bir kimse, yaptığı o fiilin farziyetini veya haram oluşunu inkâr etmeden yapmışsa, iman ve İslâm dairesinden çıkmaz, dolayısıyla bu gibi günahkârlar tekfir de edilemezler. Nitekim, Ehl-i Sünnet Kelâmcıları; "Ehl-i Kıble (işlediği büyük bir günahtan dolayı) tekfir edilemez" demişlerdir." Ali Aydın yazdı.

İslâm'da büyük günahlar ve tekfir meselesi

İslâm'a göre büyük günah, yani "kebîre" sayılan suç ve yasakların tesbiti ile, șer'î imanın mânâ ve hakikati arasında sıkı bir münasebet vardır. Çünkü, bazılarının iddia ettikleri gibi[1] amel imandan bir cüz ise mesela adam öldürmek, zina etmek veya namaz kılmayı ve oruç tutmayı terketmek gibi büyük günahlardan birini veya birkaçını işlemek, o kimsenin imanını giderip, tekfir edilmesini gerektirebilir. Ama, Ehl-i Sünnet ulemasının beyan ettikleri vechile amel imandan bir cüz değil de ancak imanın kemalinden sayılırsa; bu takdirde, büyük günah işleyen bir kimse, yaptığı o fiilin farziyetini veya haram oluşunu inkâr etmeden yapmışsa, iman ve İslâm dairesinden çıkmaz, dolayısıyla bu gibi günahkârlar tekfir de edilemezler. Nitekim, Ehl-i Sünnet Kelâmcıları; "Ehl-i Kıble (işlediği büyük bir günahtan dolayı) tekfir edilemez" demişlerdir.

İşte bu durum halk arasında iyi bilinmediğinden, zaman zaman tereddütler ve şöyle sorular sorulmaktadır:

Büyük günah işleyen bir kimseyi Cenâb-ı Hak, dilerse affeder ve cennetine mi kor, yoksa o şahıs tevbe etmezse onu affetmez de cehenneme mi sokar?

Başka bir deyimle; büyük günah işleyen bir kimsenin imanı gider ve küfre girer mi, yani böyle bir şahıs Müslüman olarak kalır mı, yoksa kâfir mi olur.

Bu soruların cevabı, yukarda belirttiğimiz gibi, şer'î imanın mânâ ve hakikati ile çok yakından ilgilidir. O halde, "kebîre" adı verilen büyük günahın, işlenen kötü bir amel olarak, şer'î iman ile olan alâkasını iyi anlamak ve bunu tesbit etmek gerekir. Bu tesbit yapılmadan, "büyük günah sahibinin cezası ne olacaktır? Cennete mi, yoksa cehenneme mi girecektir?" sorusunu cevaplamak mümkün olmaz.

Bildiğimiz gibi Ehl-i Sünnete göre şer'î iman, Peygamberimizin Allah'tandır diye bildirdiği bütün dinî gerçekleri ve iman esaslarını kalb ile tasdikten veya kalbî tasdikle beraber onların tamamını icmâlî veya tafsîlî olarak dil ile ikrardan ibarettir. Bu esasa göre, büyük günah işleyen yahut farîzalardan birini veya birkaçını terkeden bir kimsenin (aslını inkâr etmedikçe) imandan çıkmayacağı ve kâfir olmayacağı aşikârdır. Fakat, Mu'tezile ve Haricîlerin zan ve iddia ettikleri gibi, amel imandan bir cüz ise, kebîre sahibinin din ve imanının tehlikede olduğu, hatta tekfir edilebilecekleri anlaşılmaktadır[2].

Kebîre adıyla anılan "büyük günahlar"ın şer'i iman ve tekfir meselesi ile alâkasını böylece tesbit ederek bu hususu özetledikten sonra, Ehl-i Sünnet ulemasının "kebîre" sayılan günahları nasıl tâyin ettiklerini, bu konudaki görüşlerini ve en kuvvetli delillerini kısaca açıklayalım:

"El-Kebîre, yani "Büyük Günah" denince genel olarak şu anlaşılır:Cemiyette büyük fesada sebebiyet veren, bu sebeple dinen büyük cezayı gerektiren kötü bir fiil, çirkin bir davranış...

Veya Şâri-i Hakîm'in işleyene ceza vermekle tehdit ettiği kötü fiiller yahut büyük günah olduğuna dair hakkında nas (dinî delil) vârid olan suçlardır.

İşlenen bir suçun dînen "Büyük Günah" sayılıp sayılmayacağına, sahibi için şiddetli cezayı mucip olup olmayacağına ise:

 a) O suçu işleyenin Kitap veya Sünnet ile, yani âyet veya sahih bir hadisle tehdit edilmiş olması,

 b) Suçu işleyen kimseye dinen "had cezası" verilmesi (belli miktarda sopa vurulması),

 c) O fiili işleyene dinen lanet okunması gibi hususlar delâlet eder.

İşlenen bir suçun büyük günah sayılması ve bu günaha karşı ne gibi ceza verileceği hususu ise ancak İslâm dininin bildirdiği kesin ve sarih naslarla (dîni delillerle) bilinir.

Bu sebeple bazı İslâm uleması; büyük günahların bilinmesinde ve adedinin tesbitinde, yalnız dinî kesin naslara dayanırlar. Bunların delili (senedi) İbn-i Ömer (radıyallahu anhüma)'nın Peygamberimiz (s.a.v.)'den rivayet ettikleri şu hadistir:

"Büyük günahlar dokuzdur: Allah'a şirk koşmak[3], haksız yere adam öldürmek, temiz (afîfe) bir kadına (veya kıza) kötülük isnad etmek, zina yapmak, düşmana hücum esnasında firar etmek, sihirbazlık[4], yetim malını yemek, müslüman ana babaya âsî olmak, emredilenleri yapmamak ve yasakları yapmak suretiyle istikameti (doğruluğu) terketmektir[5]."

Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayetinde "Kebîre", (on) olarak bildirilmiş, onuncu olarak da "faiz yemek" kebîreden sayılmıştır. Hz. Ali (k.v.)'nin rivayetinde ise büyük günahlar (oniki) olarak haber verilmiş, yukarda sayılanlara, "hırsızlık" ve "şarap içmek" eklenmiştir[6].

Bu hadisi esas alan âlimler, büyük günahları hadiste sayılan hususlar olarak tahdit ve tesbit etmişlerdir. Bu râvîlerin üçü de hadis rivayetinde şöhret sahibi büyük sahabilerdir. Başka rivayetler varsa da onlar meşhur değildir.

Bir kısım İslâm âlimleri ise; büyük günahların tesbitinde şu küllî kaideye istinad etmişlerdir:

"Kebîre: Meşhur ve mezkûr hadiste sayılanlar ile, fesadı ve kötülüğü onlardan birininki gibi veya daha çok olan şeylerdir."

Bu genel kaideye göre; büyük günahlar muayyen bir adette dondurulmamış, bu tarife uygun olan "gıybet, koğuculuk ve yalancı şahitliği" ile, bunlara benzeyen kötü fiiller ve fesadı gerektiren suçlar da "Büyük Günahlar" dan sayılmıştır.

Diğer bir kısım Kelâmcılar da büyük günahları; "Şeriatın hakkında tehdid edici bir nass (bir vaîd) tahsis ettiği her suçtur" şeklinde tarif etmişlerdir. Koydukları bu küllî kaaide ile, "Şer'î bir nass (dinî bir delil) ile tehdid ve tahzir" esasını da şart koşmuşlardır.

Kelâmcılardan bazıları ise; büyük günahları ne bir adetle ve ne de genel bir kaide ile tahdid etmiyerek, şöyle demişlerdir:

 "Kulun üzerinde ısrar ettiği her günah büyük günahtır. İstiğfar ettiği her günah da sağır (yani küçük günah)tır."

Bu esasa göre; işlenen her suç, üzerinde ısrar edilirse büyük günah, istiğfar edilirse küçük günah haline gelmekte, büyük ve küçük günahlar birbirinden bilfiil ve zatî olarak ayrılmaktadır.

Halbuki yukarda geçen hadiste, bazı büyük günahlar bildirilmiştir. Sonra istiğfar, tevbe demektir. İşlenen bir büyük günah, istiğfar (tevbe) edilince küçük günah haline nasıl gelir? Belki tevbe ile, işlenen günahlar ne kadar büyük, hatta küfür de olsa, Allah dilerse affeder. Nitekim âyet-i kerîmede bu husus şöyle beyan edilmiştir:

 "Muhakkak ki Allah, kendisine şirk koşulmasını affetmez. Bunun dışındaki (günahları) dilediğini affeder. "[7]

Yapılan birçok haklı itirazlardan, bu son görüşün zayıf olduğu anlaşılmaktadır.

Netice olarak bu konuyu şöylece özetliliyebiliriz.

Kelâmcılardan bazıları, yukarda zikredilen meşhur hadise dayanarak, büyük günahları; 9 veya 10 veya 12 olarak tahdid etmiş ve sınırlamışlardır.

 1- Bazıları ise, genel ve küllî bir kaideye dayanarak büyük günahların adedini tesbit etmemişlerdir. Ancak bu gruptan bir kısmı, işlenen günah üzerine terettüp eden fesadı, diğer bir kısmı da suçu işleyenler hakkında tehdidkâr bir nassın (dinî delilin) bulunmasını esas almışlardır.

 2- Kelâmcıların diğer bir kısmı da büyük günahları ne muayyen bir adette ne de küllî ve genel bir kaide ile tahdid etmişlerdir. Bunlara göre, işlenen her suç büyük veya küçük günah olmaya müsaittir.

Bu görüşlerden kabule en çok şayan olan: "Hakkında tahdid edici bir nassın (dinî delilin) tahsis edilmesi" esasına dayanan görüştür.

Çünkü büyük günahların hadiste 9 veya 10 veya 12 olarak sayılması, bu ayardaki suçların büyük günah sayılmamasını gerektirmez. Zira, "Hadiste sayılanlar, insanlar arasında en çok vukua gelen suçlar olması hasebiyle, bu gibi fiilleri işlemekten Müslümanların sakınarak uzak kalmalarını tenbih gayesiyle zikredilmiştir" denebilir.

Ulema arasındaki bu görüş farklı şöyle izah edilebilir:

Büyük günahların neler olduğunun açık ve kesin olarak tesbit edilmemiş olması ve bu konuda görüş birliğine varılamaması; müslümanların büyük günahları bilerek, "küçük günahlar nasıl olsa affedilir" gibi bir düşünce ile, onları işlememelerini ve "belki bu da büyük günahtır" korkusuyla her yasak fiilden titizlikle kaçınmalarını temin gayesini gütmektedir. Nitekim ibadete teşvik gayesiyle "Salât-ı Vusta = Orta Namaz" ve "Kadir Gecesi" bildirilmemiştir.

Ancak hadiste sayılan suçların 'büyük günahlardan olduğunda şüphe olmadığı gibi, bir suçun çok kötü olduğu ve işleyene şiddetli ceza verileceği hususunda dinî bir nass'ın vârid olması da o fiilin büyük günahlardan olduğuna kesin bir delil teşkil eder. Halbuki işlenen bir suç üzerine terettüp eden fesadı ve buna karşılık olarak Hakk Teâlâ'nın vereceği cezanın miktarını, dinî bir delil mevcut olmadan tesbit etmek çok zor bir iştir.

Bu sebeple büyük günah; "Şeriatın hakkında tehdid edici bir nass (bir vaîd) tahsis ettiği veya büyük günah olarak bildirdiği suçlardır" şeklinde tarif etmenin, bu konuda en isabetli ve gerçeğe uygun görüş olduğu kanaatindeyiz[8].

NETİCE

Büyük günahların neler olduğu ve nasıl tesbit edilebilineceği hususunda Ehl-i Sünnet ulemasının görüşlerini özetledikten sonra, "Büyük Günah" işleyen kimsenin (Sahib-i Kebîre) Ehl-i Sünnet Mezhebine göre durumunu tesbit ederek bahsimize son verelim.

Ehl-i Sünnet Ulemasına göre "Kebîre", yani işlenen büyük günah, mü'min bir kulu imandan çıkarmaz ve onu küfre sokmaz. Böyle bir kimse mü'mindir, kâfir değildir. Çünkü iman, inanılması gereken dinî esasları kalb ile tasdik etmektir. O halde bir mü"mini imandan, ancak bu tasdike aykırı olan bir şey çıkarabilir. Yoksa, şehvetinin azgınlığıyla veya tehdit ve hiddetle yahut şeref ve namus gayretiyle veya tenbellik, ya da ruhî bir çöküntü ve bunalımla (özellikle affedilme ümidi ve tevbe etmek azmi içinde mevcutken) büyük bir günah işlemek, kalbteki mutlak ve kesin tasdike münâfî (aykırı) değildir. O halde, büyük günahlar, mü'mini imandan çıkarmaz.

Ancak, böyle mü'min "âsî" sayılır. Çünkü iman, kalbte bulunan kesin tasdikten ibaret olup, amel imandan bir cüz veya imanın bir rüknü olmadığına göre, kalbteki kesin tasdike aykırı olmayan büyük günah, şahsı imandan çıkarmaz. Çünkü kebîre sahibinin kalbinde iman vardır. O halde mü'mindir.

Nitekim şu âyetlerde büyük günah sahipleri "Mü'min" olarak vasfedilmişlerdir:

"Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas (misilleme ceza) farz kılındı."[9]

"Ey iman edenler! Yürekten hâlis bir tevbe ederek (Tevbe-i nasuh) Allah'a dönün."[10]

"Eğer mü'minlerden iki taraf birbiriyle vuruşurlarsa, aralarını bulup islâh edin."[11]

Gerçek şudur ki kebîre sahipleri tevbe etmeseler de namazları kılınır ve müslüman mezarlığına defnedilirler.

Ancak, kebîre sahibinin işlediği günahı helâl itikad etmemesi veya onu hafife almaması yahut alay ve istihza etmemesi şarttır. Aksi halde, yani işlediği günahın helâl olduğuna itikad ederek yaptığı anlaşılır veya bunu açıkça söylerse, o kimse kesin olarak imandan çıkar. Çünkü kalpteki tasdik gizlidir; görünmez ama, Hakk Teâlâ kalpteki tasdike delâlet eden alâmetler koymuştur. Bazı nifak ve münafıklık alâmetleri gibi... Meselâ puta tapmak, küfür lafızlarını kullanmak, ibadetle alay ve istihza etmek, inkâr ve küfür alâmeti sayılır. Bu sebeple, meselâ bir kimse büyük günah işlerken onu helâl sayar veya haramı helâl itikad ederse, bu, kalpteki imanı yok eden açık bir küfürdür. Bu gibilerin tekfir edilmesi gerekir. Ancak bilinmelidir ki burada tekfiri gerektiren, şey işlenilen günah değil, küfrü gerektiren söz ve davranıştır.[12]

Ali Aydın

Kaynak: İslamda İman Esasları Âmentü Şerhi

Dipnot:

[1] Mu'tezile uleması ve Hâriciler gibi.

[2] Tafsilât için Bkz: Aydın, Ali Arslan: "İslâm İnançları ve Felsefesi" (4. baskı, Ankara, s. 125-137 ve orada zikredilen diğer kaynaklar).

[3] Allah'a şirk koşmak, büyük günahların en büyüğüdür. (Ekberu'lKebâir)'dir.

[4] Sihirbazlıktan maksat; san'at edinmeden sihri öğrenmek ve öğretmektir. San'at edinmek ise, küfürdür.

[5] Bkz: Kütüb-ü Sitte ve El-Fethu'l-Kebîr (C. Suyutî), c.II, s. 227-228.

[6] Bkz. a.g.e, aynı sayfalar.

[7] Nisâ Suresi, 116.

[8] Prof. Muhammed Yusuf eş-Şeyh: Müzekkirât Fi't-Tevhid, c. IV, s. 8586, Prof. Salih Musa Şeref: Müzekkirât Fi't-Tevhid, c. IV, s. 119-123.

[9] Bakara Suresi, 178.

[10] Tahrîm Suresi, 8.

[11] Hucurât Suresi, 9.

[12] Fazla bilgi için Bkz.: Şerh-i Mevâkıf, c. III, s. 254-258. Şerh-i Akâid en-Nesefiyye ve Haşiyeleri, s. 410-416, Müzekkirât Fi't-Tevhîd (Prof. Salih Musa Şeref), c. IV, s. 117-137; Müzekkirât fi't-Tevhîd (Prof. Yusuf Eş-Şeyh), c. IV, s. 84-91; İslâm İnançları ve Felsefesi (4. baskı) s.

 138-150.

Yayın Tarihi: 29 Aralık 2022 Perşembe 12:30
YORUM EKLE

banner19

banner36