Hikâye, imkânsızdan mümküne yöneltir

3. Edebiyat Festivalinin 2. gününde “Hikâye Atölyesi” etkinliği gerçekleştirildi.

Hikâye, imkânsızdan mümküne yöneltir

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Müdürlüğü uhdesinde Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi tarafından düzenlenen 3. Edebiyat Festivali’nin 2. gün etkinlikleri gerçekleşti. Günün ilk programı olan Hikâye Atölyesi, “Üç Medeniyet Havzası: Destan, Kıssa, Hikâye” başlığıyla edebiyatseverleri bir araya getirdi. Oturum yöneticiliğini Kamil Yeşil’in yaptığı atölye, Yıldız Ramazanoğlu’nun “Destandan Hikâyeye Kurgu, Ermişlik ve Düşsellik” adlı sunumuyla açıldı.

“Hikâye varolanı haksız bulmaktır”

Ramazanoğlu, hikâyeyi tanımlamaya ve destanla bağlantısını kurmaya çalışırken, destanı sadece tarihte kalan bir şey olarak değil, bugünle bağlantısını kurabileceğimiz bir şey olarak anladığını söyledi. Hikâye neden yazılıyor ve toplumsal karşılığı nedir sorusuna, onun “varolanı haksız ve yetersiz bulmak”la ilgili olduğu cevabını verdiğini ifade eden Ramazanoğlu, “Durup, yavaşlayıp, yaşadığımız şeye bakıp düşünmemiz gerekiyor. Ağır çekimde bakmak. Hikâye geçmişe, arkaya bakmamızı ister aslında. Hâlbuki hiç düşünmeden yaşamamızı, hep ileri bakarak, hızlı, sürat dolu bir hayatı kabullenmemizi dayatırlar bize. Hikâye buna karşı çıkıyor” dedi. “Hayatın oldukça hızlı geçtiğini, yuvarlandığını, ancak oturup yazmaya başlandığı vakit yaşamın büyüsünün, anlamının açılabileceğini görüyoruz. Hikâye bir bilinçtir. İmkânsızdan mümküne yöneltir insanı.”

Sözünü destana ait tarihsel bir tanımlamayla sürdüren Ramazanoğlu, destanların antik çağlardan geldiğini fakat bakıldığında şimdiden, şimdiki öykülerden hiçbir farkının da olmadığını söyleyerek, sözgelimi Gılgamış destanında Nuh tufanından bahsedilmesinin onun bugüne, 2011’e taşınması anlamına geldiğini anlattı.

Hayvan Çiftliği modern bir masal

Destanların da hikâyeler gibi bir kayıt altına alma çabası olduğunu dile getiren yazar, destanların bir kısmının İslam öncesine dayandığını fakat İslam sonrasında da destanların devam ettiğini hatırlatarak, “Bütün bunların yanı sıra biz tüm insanlığın destanlarından da nasıl yararlanabildik? Çünkü Müslümanların yaşadığı coğrafyalar, kültür alışverişinin çok yoğun olduğu yerler. Mesela İlyada. Homeros da bizim bir parçamız gibi, ona aşinayız biz. Bunun burada bir karşılığı var.” diye devam etti. Son kertede, destanın yaşananlarla kurgu arasında bir bağlantı kurduğunu, bunu yaparken muhayyileyi de işin işine kattığını, tümüyle gerçek sayılmasa da bir bağlantıyı inşa ettiğini söyleyen Yıldız Ramazanoğlu, masalı da böyle düşünebileceğimizi ifade etti, modern anlatımların da yer yer bu dile yaslandığını savunarak “Ben George Orwell’in Hayvan Çiftliği’ni bir masal olarak görüyorum örneğin. Modern bir masaldır o” dedi.

Kutadgu Bilig bugüne ne söyler?

Geçmişin destanlarıyla, öyküleriyle bugünün öyküleri arasındaki bağı sürekli vurgulayan Ramazanoğlu, Kutadgu Bilig’den bir parçayı da dinleyicilere okudu. “Ey Bilge kişi!... Günümüzde her şey değişti… Kaba insanlar ortalığı doldurdu… Camiler çoğaldı, cemaatler azaldı… Gönüller katılaştı…” diye devam eden alıntıyı bugünkü deneyimlerimizle birlikte düşünerek aradaki bağlantıyı kurabileceğimizi, Kutadgu Bilig’i bugün bizim için hâlâ önemli kılan şeyin de bu evrensellik olduğunu öne sürdü. “Yeryüzünde insanın tek ve ortak hikâyesi var. Bugün parçalanmış gibi görünebilir ama yukardan baktığımızda tek bir hikâyemizin, ortak bir hikâyemizin olduğunu görürüz.”

Düşsellikten konu açan yazar, düşselliğin yaşamda olamayacak bir şey olarak tanımlandığını, fakat bu fazladan gibi görünen şeyin aslında insanın bir parçası olduğunu, ondan neşet ettiğini ifade etti. “Düşselliği ‘hayatla aynı fotoğrafı vermekten çok, onun da üzerinden yapılan bir sıçrama’ olarak tanımlamak bana makul geliyor. Destanları burada tekrar hatırlayabiliriz. İnsan zihninin bir sıçraması varsa, o da düşle gerçeklik arasında bir şey.”

Ermişlik öykücüye lazım

Bir öykü karakteri olarak ermişliğe de değinen Ramazanoğlu, onu “Hikâyeyi iyiye doğru keşiflerle götüren” şey olarak tanımladığını söylerken, şaşkınlığın ve hayret kabiliyetinin ermişliğe içkin bir ruh hali olduğunu söyledi. Bu noktada Kafka’yı bir ‘ermiş’ olarak takdim eden yazar, sözlerine “İnsanın bu dünyadaki yükselmesi olarak anlayalım ermişliği. Aynı zamanda insan dışı varlıkların da can ve ruh kazandığını, onların da içinden bir ermişliğin yükseldiğini görebiliriz bu şekilde.” diye devam etti.

Yıldız Ramazanoğlu, bugünün hikâyesine de temas ederek, bugün daha fantastik, daha bireysel hikâyelerin yazıldığını söyledi. Bugünkü öykülerde uğruna feda edilecek bir şeyi olan kahramanlar göremediğini, destandan kopmuş, bahaneci kahramanların meydanı doldurduğunu ifade ederken, “Bundan böyle elimizi taşın altına daha fazla koymamız lazım, yaşamın sıkıntılarına karşı daha fazla inisiyatif almamız lazım” dedi. ‘Her kahramanın destanı kendine’ durumunu bugünkü öykülerde sıklıkla görebileceğimizi savunan Ramazanoğlu, sözlerini bitirirken, hayattan kopuk, bireyselci öykülerin yaşamın asıl hikâyesini anlatmaktan uzak kalacağını öne sürdü.

Postmodern öyküden hisse çıkar mı?

Ramazanoğlu’nun ardından dinleyicilere seslenen Güray Süngü, “Kıssadan Postmodern Öyküye, Öyküden Hisse Çıkarmak” başlıklı konuşmasına postmodernizmi kavramsal bir tanımlamaya tabi tutarak, onun modernitenin evrensel doğrularına, büyük anlatılarına ve mutlak doğruluk iddiasına karşı çıktığını ifade ederek başladı. Postmodernizmin 60’larda varlığını hissettirdiğini ve 80’lerde bütün sanat dallarında kendini gösterdiğini hatırlatan Süngü, “Bunlar edebiyat algısındaki köklü bir değişimin sonucu. Bu değişimin sebebini anlamaya çalışacağız. Hayat algısı, gerçeklik algısı bilindiği gibi edebiyata yansır. Düşünme biçiminin dışa vurumu olur edebiyat” diye sözlerini sürdürdü.

Rönesansla başlayan ve sanayi devrimiyle devam eden modernlik sürecinin ortaya koyduktan sonra, bu dönemin edebiyatında zamanın geçmişten geleceğe doğru aktığını, bir çizgiselliğe tabi olduğunu anlatan Süngü, 20. Yüzyıldaki Einstein’ın görelilik kuramı gibi yeniliklerin bu zman algısını değiştirdiğini öne sürerek, bilimin neden sonuç ilişkisine dayalı yönteminin yerini göreliliğe bıraktığını söyledi. Tüm bu dönüşümlerin edebiyat algısında da bir değişime yol açtığını hatırlattı.

Postmodern öykü kafa bulur

Postmodernizmle birlikte yeni bir düşünmenin, yeni bir estetiğin hakim olduğunu söyleyen Süngü, insanın artık algılanabilir değil, gerçeğin bir parçasına indirgenebilen bir şeyi temsil ettiğini söyledi. ‘Gerçeğin eğip bükülmesi’ olarak tanımlanabilecek olan bu sürecin trajedi yerine ironiyi ön plan çıkardığını öne sürdü. Alaycılığın kendini gösterdiğini vurgulayan Süngü, seçmeliliğin ve metinler arasılığın da postmodernizmle birlikte ortaya çıktığından bahsetti. “‘Kafa bulan’ ve bilinç akışıyla desteklenen öykülerin yazılmaya başlanıyor. Okuyucunun metne müdahalesi mümkün oluyor. Anlatıcı yazar okuyucuyla etkileşime girer, konuşur. Onu alıştırarak onun parodisini yaparak konuşur, üstenci bir dille değil” dedi.

Türkiye’deki sürecin Batı’yla birebir eşzamanlı olarak seyretmediğini söyleyen Süngü, postmodernizmin Türkiye’nin kendine has atmosferinde neşvü nema bulduğunu ifade ederek,
“Türkiyede, birebir eşzamanlı olarak yansımadı postmodernizm. Türkiye’de kendine has atmosferde yer bulabildi. “70’lerdeki siyasi çekişmeler, sağ sol meselesi edebiyata oldukça etki etti, oldukça iç içeydi. Sosyalist ideoloji edebiyatı kuşattı. Bunun dışındaki yazarların çokça görmezden gelindiği oldu. 80’li yıllarda ise sosyalist edebiyat kanonunun sekteye uğraması söz konusu. İdeolojilere olan inancın sarsılması var dünya çapında. Umutsuzlukların, yalnızlıkların edebiyatı ortaya çıkıyor. Bireysel öyküler ortaya çıkıyor. Kendi içine dönen edebiyat yeni biçimlere deneysel öykülere kapı aralamaya başladı. Hemen bir ismin gelmesi mümkün olmasa da, örnek verilebilir elbette, ama 90’larda özellikle postmodern yöntemi hikâyelerde kullandılar. Ama Türkiye’de birebir aynı gelişmedi bu süreç.”
Kendi yazma serüveninden de dem vuran Süngü, İsmet Özel’in “İnsanın bir şeylerin yolunda olmadığına dair ciddi uyarılar alması gerekiyor” hatırlatmasının çok önemli olduğunu söyleyerek, “Yazma gerekçesinde samimi olmanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Yanlış da diyebilirler, yerden yere vurabilirler ama bence gerekçe çok önemli. Sanatçı yazar bir şeye inanır, onu açığa çıkarmaya amaçlar. Yazarken yapılan tercihler ikincil bence. Önemli olan gerekçe. Yani sağır kalamama meselesi bir şeylere..” dedi.

“Kıssalarla kendi aramızda bir bağ kurarız”

3. konuşmacı olarak sözü devralan Kamil Yeşil, Türkler olarak Kur'an’la tanışmış olmamızın zihniyetimizi değiştirdiği için iki dönem arasında keskin bir ayrışma gördüğünü söyledi. Alper Tunga şiirini örnek göstererek İslam öncesinde feleğin insandan alınan bir 'öç' olarak algılandığından bahsetti. “İslam sonrasında ise merkezinde Allah olduğu bir hayat algısı görüyoruz. Olayları buna göre yorumluyorlar artık. Ahiret inancı vs. hayata bakış açımızı tümüyle değiştiriyor. Destanlar olağanüstü kurgulanmış gibi anlatılır. Hâlbuki o zamanki insanlar için bunlar olağanüstü şeyler değildi. İnsanlar hayatı destan üzerinden izah ediyor. İslam sonrasında düşsel olarak kabul ettikleri şeylerin daha ileri boyutta gerçekleştiğini Kuran’da görüyor. Süleyman’ın karıncayla, kuşla konuşmasını görüyor. Burada bu çokça sorgulanmamıştır. İnsan karıncalarla konuşabilir algısı yerleşiyor. Gerçeklik tamamen değişiyor. O her şeye kadir ise, ölüm bir öç değilse, o artık çok olağan bir şeydir.”

Yeşil, kıssalara vurgu yaparak “Onlarla kendi hikâyelerimiz arasında bağlantı kurarız. Kur'an kıssalarının gerçekliğiyle ilgili tartışmalar yaşanmış alimler arasında biliyorsunuz. Gerçek mi yoksa misal mi diye. Eğer olmuşsa olmuştur, fakat olmadıysa da diyorlar ki, olacak olsaydı da ancak böyle olabilirdi, diyerek gerçeğe yaslandığını ifade ediyorlar. Yani okuyucu bu gerçekleşmiş olmasa bile, olursa şunları şunları doğurur diye inanıyor ona. Müthiş bir şey bu.”

Yusuf'un öyküsü niçin “ahsenül kasas”?

Kendisi için Yusuf kıssasının çok önemli olduğunu, zaten Kur'an'ın da onu “ahsenül kasas” olarak adlandırdığını ifade eden Yeşil, sözlerine Yusuf suresi üzerinden konuşarak devam etti: “Neden en güzel kıssadır bu? Yusuf’un güzelliğinden mi? Kur’an’da böyle bir ima görmüyoruz. İnsan, güzel hikâyesi olan bir varlıktır. Ya da anlatılmaya değer bir öykün olsun, demektir. Başka bir şey daha var, hikâyeyi anlatacaksanız güzel anlatın, Yusuf suresi gibi anlatın demek. Orada insanın iç dünyasıyla toplumsal tarafı birleştiren, temas ettiren bir öykü var. Burada insana, Adem'e ait bir gerçekliğin olduğunu görüyorum. Bu yüzden işte bizim şairlerimiz Leyla ile mecnunun yerine Yusuf ile Züleyha'yı da koyabilmişlerdir. İnsan biraz Adem'se biraz da Yusuf'tur çünkü.”

Dolayısıyla Kur'an’daki kıssa gerçekliğinin birebir gerçeklik olduğunu ve imana yaslandığını anlatan Kamil Yeşil, ders çıkarmanın da hisse çıkarmanın da buna, iman etmeye bağlı olduğunu ifade etti. “Kıssa, ahenk ve hikmetten oluşur. Dilin ahengini yakalarsanız okuyabiliyorsunuz. Anlattığınız şeyi onunla bütünlemeniz lazım. İslam sonrasında kıssaların dil değiştirmesi şunun gibi bir şey: Gece kelimesi gice’den geçmiş. Bir de leyl kelimesi var. Bir de şeb var. Yazar neden bunlardan birini kullanır? Yazar bağlama göre bunları kullanır. Metne giydirebilecek en uygun kelimeyi bulmak zorunda yazar. Dil değişimiyle kıssa geleneği daha görünür hale geliyor. Ben örneğin öykülerimde saat kullanmıyorum, akşam 8 demiyorum, akşam namazından sonra, önce vs. diye kullanıyorum. Bu bizim hayat algımızla zihin dünyamızla ilgili. Kıssa geleneğinde dilin bu şekilde en fazla geliştiğini düşünüyorum. Dolayısıyla, Kur’an’daki kıssa gerçekliği birebir gerçekliktir ve imana yaslanır. Ders çıkarmak da hisse çıkarmak da bununla bağlantılı, iman etmekle alakalı.”

Kutlu ve Özdenören'in 'kıssa'ları

Bugünün hikâyesinde kıssaya yaklaşan örneklere de yer veren Yeşil, Mustafa Kutlu'nun hikâyelerin içiçe geçtiği tarzını,Rasim Özdenören'in Kuyu gibi öykü kitaplarının modern bir Yusuf hikâyesini anlattığını hatırlattı ve bunların da birer 'modern kıssa biçimleri' olarak alınabileceğini savundu.
Son olarak, 'hisse' üzerine görüşlerini ifade eden Kamil Yeşil, “Modern öyküden hisse çıkarmak mümkün mü? Modern öykücü de kendi hikâyesini anlatıyorsa ondan hisse çıkarılamaz mı? Çıkarılabilir elbette. İlla ahlaki bir ilke çıkarılması gerektiğini düşünmüyorum, her türlü şeyin öyküde bir hisse olarak çıkarılabileceğini düşünüyorum. Hisse illa bir doğruyu çıkarmaya yönelik bir şey değildir, modern öyküde de bir hisse vardır diye düşünüyorum.” dedi.

Programın son konuşmasını yapan oturum başkanı Kamil Yeşil, konuşmasını sonlandırırken edebiyatseverlere teşekkür etti.

3. Edebiyat Festivali 10 Aralık Cumartesi akşamına kadar devam edecek. 7 Aralık Çarşamba günü 13.30’da Şiir Atölyesi, 16.00'da İnternet ve Edebiyat Paneli ve 18.00'de son etkinlik olarak Kültür-Sanat Editörlüğü Atölyesi gerçekleştirilecek.

Güncelleme Tarihi: 07 Aralık 2011, 00:15
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13